Emre Tansu Keten ve U. Uraz Aydın

Giriş

Siyasal alan karşısında en ufak bir özerkliği kalmamış, iktidara biatin tek ayakta kalma imkanını teşkil ettiği bu devirde medyanın büyük bir kısmının aslî işlevi Erdoğanizmin sözcülüğünü yapmak haline gelmiştir. Olgusal gerçeklerin neredeyse hiçbir anlamının kalmadığı bir bağlam, söz konusu olan. Resmi olarak sunulan panoramayı tekzip eden her hakikat manzarası, bir “algı yönetiminin” ürünü olarak geçerli hakikat düzenine aykırı ilan edilebiliyor. Bu siyasal iklimde medya en grotesk komplo teorilerine dayanarak gerçekliğin rejimin konjonktürel çıkarları doğrultusunda yeniden inşasının aracılığına soyunmuş durumda. Artık Ergenekonculuğun yerini almış ‘FETÖ’cülük’ kılıcının tüm mütedeyyin kesimde olduğu gibi AKP medyasının çalışanlarının da tepesinde sallanmasından ötürü de resmi söyleme biat ve muhalif seslerin kriminalizasyonu konusunda hiçbir aşırılıktan kaçınılmadığı bir atmosfer hâkim hale gelmiştir. Erdoğan’a ilan-ı aşk eden medya patronundan hangi gazetecilerin tutuklanması, hangilerinin medeni ölüme terk edilmesi gerektiğini yazan ‘gazeteci’ye, iktidar nezdinde yerini sağlama almak için TV programlarında cehaletini sergilemekten çekinmeyen akademisyenden Cumhuriyet ekibini FETÖ’cü ilan eden eski cemaatçiye.

Bu had safhaya ulaşmış siyasal polarizasyon ortamında ve medya üzerindeki devlet denetiminin tüm haşmetiyle tekrar gündeme gelmesiyle medya emekçileri için çalışma koşullarının ağırlaştığı açıktır. İşten çıkarılma ve tutuklanma gibi reel tehditler karşısında otosansür mekanizması tüm dişlileriyle işliyor. Burada ağır bir siyasal gericilik dönemini katediyor olmanın etkisi belirleyici elbette. Fakat bir yandan da gazetecilik alanında esnek-güvencesiz istihdam formlarının adım adım yerleştirilmesine ve sendikal örgütlülüğün mümkün mertebe işyerlerinden sökülmesine dayalı bir emek rejiminin eskisiyle yenisiyle Türkiye medya endüstrisinde hâkim kılınmasının sonuçlarını görüyoruz.

Neoliberal emek rejimi ve medyada çalışma ilişkileri

Türkiye’de yayıncılık alanında yapısal bir dönüşümün meydana gelişinin ve bir medya endüstrisinin oluşumunun seksenli yıllara tekabül etmesi bir tesadüf olarak görülemez. Bu yıllar aynı zamanda, 24 Ocak 1980 ‘istikrar programı’ ve 1980 askeri darbesinin damgasını vurduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal düzeydeki kırılmaların ve neoliberal eksende topyekûn bir yeniden yapılanmanın yaşandığı bir evreye denk gelmektedir. Küresel kapitalizmle eklemlenme hedefi, serbest piyasanın kutsanışı, örgütlü emeğin siyasal-sosyal gücünün kırılması, ihracata dönük bir sermaye birikim modeline geçiş ve bunlara eşlik eden ‘Yeni Sağ’ adıyla anılan hegemonya projesinin oluşturduğu bağlamda medya ve genel olarak kültürel üretim alanı sermayenin egemenliği altında bir yeniden yapılanmaya tâbi tutulur.

Gazete yayıncılığının bir kapitalist işletme anlayışı içerisinde sürdürülmesi doğal olarak medya patronlarıyla çalışanlar arasındaki ilişkileri de etkiler. Neoliberal yeniden yapılanmanın kurucu unsurlarından biri olan sınıfsal aidiyet bilincinin/hissiyatının aşındırılması ve çalışanların örgütlü gücünün kırılmasıyla bağlantılı olarak doksanlı yılların başında başlayan sendikasızlaştırma harekâtı başarıyla sonuçlanır. Bu, habercilik pratikleri ve gazeteciliğin ahlaki kodları (kamu çıkarı, editoryal bağımsızlık vb.) üzerinde son derece tahrip edici etkiler yaratmıştır. Yanı sıra, medya sektöründe bugün had safhaya ulaşmış esnek-güvencesiz istihdam formlarının yaygın biçimde uygulanmasına da katkıda bulunmuştur.

Medya-sermaye füzyonu

Her ne kadar ellili yıllardan itibaren ortaya çıkan ‘kitle basını’, sermaye birikimini bu meslek dışında edinmiş kesimlerin ilgisini çekmeye başlamışsa da gerçek anlamda bir medya-sermaye füzyonu için seksenleri ve esasen doksanlı yılları beklemek gerekir (Kaya, 2009). Altmışlı yıllardan itibaren medyanın holdingleşmesinin ardından ‘holdinglerin medyaya girişi’ olarak adlandırılan bu süreç ikili bir dinamiğin ürünü olarak okunabilir. Bir yandan teknolojik gelişmelere ayak uydurma gerekliliği, 24 Ocak 1980 sonrasında deregülasyon politikaları çerçevesinde gazete kağıdına dönük devlet sübvansiyonlarının kesilmesi ve kâğıda yapılan astronomik zamlar gibi unsurlar gazete çıkarmayı ‘aile işletmeleri’ için fazlasıyla maliyetli kılıyordu. Öte yandan iktisadi alanın serbest piyasa koşullarına göre yeniden yapılandığı bir dönemde, sermaye grupları açısından, kârlı bir yatırım olmamakla birlikte, bir yayın organı sahibi olmanın çeşitli avantajları vardır. Siyasal iktidarlar karşısında elini güçlendirmek, rakip gruplara karşı mevzi kazanmak, devlet ihaleleri almak, özelleştirmelerden pay almak, kredi ve teşviklerden faydalanmak, grubun bünyesinde başka alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin reklamını yapmak gibi ‘dışsal faydalar’ medya dışı sermayenin sektöre girmesi için özendirici olmuştur (Sönmez, 2004).

Böylece enerji, bankacılık, finans, turizm, inşaat gibi alanlarda yatırımı bulunan gruplar önce basın sektörüne, ardından da doksanlı yılların başında televizyon yayıncılığı üzerindeki devlet tekelinin kaldırılmasının ardından bu alana girmiştir. Böylece kapitalizmin neoliberal evresinin işleyiş yasaları uyarınca şiddetli bir rekabetin hâkim olduğu bir ‘modern’ medya endüstrisi şekillenmeye başlamıştır.

Bunun birincil ve en belirleyici sonucu hızla bir mülkiyet yoğunlaşmasının yaşanmasıdır. Doksanlı yılların ortasından itibaren medya endüstrisinin çok sınırlı sayıda aktörün denetimi altında olduğu görülür. 1995 yılının rakamları itibariyle iki büyük sermaye grubuna (Doğan ve Sabah) ait gazeteler, toplam tirajın yüzde 70’ini kontrol etmektedir. Dergi pazarında ise bu oran yüzde 87’ye ulaşmaktadır. Genel olarak medya pazarı açısından baktığımızda ise (1998 rakamlarına göre) 5 büyük medya grubu pazarın yüzde 80’ini elinde tutmaktadır (Adaklı, 2001; Ekzen, 1999).

Bu dönüşüm yılları içinde vurgulanması gereken bir diğer unsur ise medya kuruluşlarının, gazete bürolarının tarihsel mekânı olan, kent merkezinde bulunan Bab-ı Ali’den, şehrin periferisinde inşa edilmiş dev plazalara taşınması oldu. Haberin meydana geldiği yerlerin uzağında kurulan modern ve şık görünümlü bu ‘medya fabrikalarına’ önce Sabah grubunun sonra da diğerlerinin akın etmesi, ‘zanaatkarlıktan’ ‘profesyonelliğe’ geçişin sembolik bir ifadesi olmuştur. Bu, çalışma ilişkilerinden haber oluşturma pratiklerine (telefonla mülakat!) kadar bir dizi dönüşümü de tetiklemiştir. Gecekondu manzaralı bu steril ‘tower’larda çalışanların zihninde kendi sınıfsal konumlarına dair oluşan yanılsama da bu dönüşümler arasında sayılmalıdır (Atlas, 1999; Nebiler, 1995; Adaklı, 2006).

Taşeronlaşma, iş güvencesinin yitimi ve sendikal örgütlülüğün tasfiyesi

Holdingleşen medyadaki ilk hedef medya emekçilerinin yüksek maaşlarını tırpanlamak ve sahip oldukları sosyal hakları geçersiz kılmak için, sendika ve iş güvencesi olmuştur.

Medyadan sendikanın tasfiye edilmesi süreci, özellikle Aydın Doğan’ın yoğun çabaları sonucu başlamış, 90’ların sonuna gelindiğinde ise, Cumhuriyet ve Anadolu Ajansı haricinde TGS’nin herhangi bir örgütlülüğü kalmamıştır. Basın emekçilerini TGS’den koparmanın bir yolu doğrudan baskıyken, diğer yolu ise “taşeronlaşma” adıyla anılan gazetenin içinde onlarca küçük şirket kurarak çalışanları bu şirketler arasında gruplar halinde dağıtmaktır. Bugün Hürriyet, Milliyet gibi tek bir isim altında çalışanlar, aslında onlarca farklı küçük şirkette istihdam edilmektedir. Bu durum, baskılar nedeniyle sendikal örgütlenmenin zaten çok zor olduğu medya sektöründe, sendikal yetki için gereken yüzde elli oranını yakalamayı imkansızlaştırmaktadır (Özsever, 2004).

Yüksek ücretler ve etraflı sosyal hakların, yoğun bir rekabet içindeki medya patronuna yüklediği “külfet”in bertaraf edilmesi çabası, sendikal örgütlülüğün medyadan sökülüp atılmasının temel nedenidir. Bunun yanı sıra holding patronlarının reklamverenlerle ve siyasi muktedirlerle ilişkilerinin arzu edilen şekilde yürümesinin, gazetecinin fikir ve haberlerinin denetlenmesine, bunun da işten çıkarma tehdidinin patronun elinde bulunabilmesine bağlı olması da sendikal örgütlülüğün tasfiyesinin önemli bir nedenidir.

Bu dönem, sendikal örgütlülüğün tasfiyesine yönelik, genel olarak bireylerin kişisel mücadelesine bağlı olarak gelişen, bu nedenle de güçsüz olan direnişler ortaya çıkmıştır. Ancak bu cılız sesler kolayca susturulmuş, gazete patronları arasında herhangi bir yazılı belgeye dayanmayan “centilmenlik anlaşması” olarak anılabilecek bir iş birliğini doğurmuştur. Bu anlaşmaya göre, sendikal faaliyet yürüttüğü gerekçesiyle işten atılan bir gazeteci, diğer gazete patronları tarafından da “kara liste”ye alınmış, bu gazeteciler ana akım medya içerisinde bir daha istihdam edilmemiştir. Basın emekçilerine karşı geliştirilen bu iş birliği, solundan sağına bütün medya patronlarını yan yana getirmiştir.

TGS’nin örgütlülüğünün medyada sona erdirilmesinde, medya kuruluşlarında çalışan gazeteciler ile teknik işçilerin (özellikle matbaa işçilerinin) aynı sendikada örgütlenmesinin engellenmesi de kolaylaştırıcı bir etken olmuştur. Geçmişte TGS’nin örgütlediği grev ve eylemlerde, daha fazla inisiyatif gösteren ve daha militan bir mücadele yürüten teknik işçiler, önce işkolu numarasının ayrılmasıyla, ardından da bu bölümlerde yaşanan taşeronlaşmayla TGS’den koparılmıştır. Böylece, sendikayı medya kuruluşlarından tasfiye eden patronlar, çok daha zayıf tepkilerle karşılaşmışlardır.

Medya patronlarının, basın emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmak için uygulamaya koyduğu ikinci yöntemi ise, çalışanları 212 sayılı Basın İş Kanunu kapsamı dışında çalıştırmaktır. Kanunun birinci maddesi, kapsamını şu şekilde açıklamaktadır:

Bu Kanun hükümleri Türkiye’de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunundaki “işçi” tarifi şümulü haricinde kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır. Bu Kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir.[1]

Yukarıda açıkça belirtilen nitelikleri karşılayan ve gazeteci tanımına giren binlerce basın emekçisi bu dönem gerçekleşen patron baskıları sonucu 212 sayılı yasa kapsamı dışına çıkmayı kabul etmiştir. Bunun nedeni, daha önce belirtildiği gibi bu iş kanununun gazetecilere tanıdığı geniş sosyal haklar ve bu iş kolu kapsamında çalışanlara yönelik sigorta primi oranının diğer işkollarına göre yüksek olmasıdır. 212 sayılı yasanın kapsamı dışına çıkan ya da işe bu kapsam dışında başlayan binlerce basın emekçisi, bu yasayla kendilerine tanınan birçok haktan mahrum bırakılmıştır. Ayrıca, basın emekçileri, kendilerine çeşitli imkanlar sağlayan sarı basın kartını, alabilmek için belli bir süre 212 sayılı kanun kapsamında çalışmak gerektiğinden edinememiş, bundan dolayı haber toplama aşamasında birçok zorlukla karşılaşmıştır (Gezi Direnişi boyunca polis şiddetine maruz kalan gazeteciler, sarı basın kartına sahip olmadıkları için daha kolay hedef olduklarını ifade etmişlerdir).

Medyada emeğin patronların istediği şekle sokulmasının en önemli sonucu editoryal bağımsızlığın ortadan kalkmasıdır. Gazeteciliği, gerçeklerin ve öğretici metinlerin yayılımını sağlayarak halkı eğiten ve hiçbir çıkar grubunun değil genel kamu çıkarlarının hizmetkarı olarak tanımlayan (Taş, 2012) “Liberal kamu etiğinin” olmazsa olmazı olarak kabul ettiği editoryal bağımsızlık, bahsedilen dönemin ön plana çıkan ismi Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından “gazetecilik mesleğinin bitmesi gereken bir efsanesi” olarak tanımlanmıştır (Kaya, 2009). Bu efsanenin bitmesi, medya kuruluşlarında yazı işleri ile işletme yönetimi arasındaki geleneksel ayrımı silikleştirmiş, yazı işlerini işletme yönetimine, yani reklama ve reklamverenlerin kaygılarına bağlı hale getirmiştir. Artık bir medya kuruluşu için en önemli amaç/değer/kaygı kârın maksimizasyonudur.

Basın emekçileri, medya aristokrasisi ve kriz

Holdingleşen medya, yavaş yavaş derin bir hiyerarşik örgütlenmeye geçmiştir. 1990’larda artan kurum içi iş bölümü ve yönetici sayısı, Mustafa Sönmez’in belirttiği gibi bir medya aristokrasisini doğurmuştur:

Kuşkusuz bu süreç, sadece patronajın geçirdiği bir evrim değil, aynı zamanda medya çalışanlarının da farklılaştığı ve içlerinden patronaja yakın bir aristokrasinin çıktığı bir süreçtir. Bu anlamda, medyada otoriter düzenin oluşumunda medya aristokrasisinin de rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Medya sermayedarlarının, editör ve yazarlardan oluşan aristokratları ile ilişkileri, diğer çalışanlardan farklı bir düzlem içinde cereyan ediyor, düzenin yeniden üretiminde sermayedarlar, aristokratlara yaslanarak yol alırken bunlarla ilişkilerini de sopa-havuç ikilisini kullanarak yürütüyorlar (Sönmez, 2010).

Medya aristokrasisi, sanılanın aksine patronun direkt olarak yayın politikasına müdahale etmediği, yöneticilerin sansür ve oto-sansür silahlarını kullanma noktasında belki de patrondan daha titiz davranılmasını zorunlu kıldığı bir yapı ortaya çıkarmıştır. Kurum içi ücret farklarının uçurum olarak tanımlanabilecek düzeye gelmesi ve neredeyse her çalışanla tek tek sözleşme yapılıp, ücret belirlenmesi de bu yapıyı güçlendirmektedir.

Yeni medya düzeninde basın emekçisi, patron karşısında pazarlık gücü zayıf, iş güvencesine sahip olmayan, kurum içi ilişkilerini ve yeni teknolojilere uygun becerilerini geliştirmek zorunda olanbir çalışan durumundadır. Patronunun siyasi ve ekonomik çıkarlarını her şeyden önce düşünmek durumundadır ve fikri bağımsızlık ve mesleki tepki hakkına sahip değildir. Basın emekçileri, siyasi fikir ayrılığı ya da patronun çıkarlarına uygun olmayan davranışlar nedeniyle değil, ekonomik darboğazların sonucunda da kitlesel olarak işsiz kalabilmektedir. Örneğin, 2001 ekonomik krizinde 3900 basın emekçisi işten çıkarılmıştır. Aynı şekilde binlerce emekçinin işsiz kaldığı 2008 ekonomik krizinde sadece Çukurova Grubu’ndan 400 medya emekçisi işten çıkartılmış, çıkartılanların tazminatları ise ödenmemiştir. Kitlesel işten çıkartmalara karşı 28 Ekim 2008 tarihinde TGS tarafından yapılan açıklamada şunlar söylenmiştir:

Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi olarak basın emekçilerinin işten çıkarılmasını kınıyoruz. Kriz bahane edilerek ‘tasarruf’ yöntemi olarak basın emekçilerinin işsiz bırakıldığı bir ortamda meslektaşlarımızı bir kez daha sendikal örgütlenmeye çağırıyor, işten çıkarılan tüm meslektaşlarımıza Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak her türlü hukuki desteği vereceğimizi de ifade ediyoruz.[2]

Bu dönem büyük sermaye gruplarına ait birçok gazete ve dergi kapanmış, çalışanları işten atılmıştır. Esnek çalışmanın temel kural haline geldiği Holdingleşen Medya döneminde, uzun yıllar aynı işyerinde çalışan gazeteci bulmak zorlaşmıştır.

Bir grev deneyimi: ATV-Sabah

Öncesinde Ciner Grubu’na ait olan ATV, Sabah ve gruba bağlı çeşitli dergiler, Ciner’in 2001 krizi sonrasında Dinç Bilgin’le yaptığı sözleşmelerin hukuksuzluğu gerekçe gösterilerek, 1 Nisan 2007 tarihinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) yönetimine devredilir. TMSF’nin yönetimi devralmasıyla oluşan kısmi yönetim boşluğundan yararlanan 410 ATV-Sabah emekçisi bu süreçte Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda örgütlenir. TGS, Toplu İş Sözleşmesi için gereken yeterli çoğunluğu sağlarken, görüşmeler başlamadan önce, Aralık 2007’de, ATV-Sabah ve bağlı dergiler, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu tarafından bir kamu bankasının çok uygun koşullarda verdiği kredi ve Katar Şeyhi’ne ait yatırım fonunun yüzde 25 ortaklığıyla satın alınır. Devrin ardından şirketin ismini Turkuvaz Medya olarak değiştiren Çalık Grubu derhal mahkemeye başvurarak sendikanın yetkisinin iptal edilmesini talep eder. Mahkemenin Turkuvaz Medya’nın talebini reddetmesinin ardından, toplu sözleşme görüşmeleri başlar. Ancak mahkemenin kararının beklendiği bu süreçte patron temsilcileri boş durmaz, şirket içindeki sendika üye sayısı büyük oranda eritilir. Çalışanların sendikadan istifa etmesi için işten çıkarma tehdidini sık olarak kullanan şirket yöneticileri, sendikadan ayrılanların 212 sayılı yasa kapsamına alınacağını da duyururlar. O dönemde Sabah’ta çalışan ve ismini vermek istemeyen bir basın emekçisinden alınan bilgiye göre bu süreçte sendika üyesi olmayanlara bundan sonra da olmayacaklarına dair bir belge imzalatılır. Görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlanınca sendika üyesi on basın emekçisi, şirkete ait binalara “bu işyerinde grev vardır” pankartı asıp greve başlar.

ATV-Sabah çalışanlarının başlattıkları grevin işyerindeki pankartı

Turkuvaz Medya’nın başvurusu üzerine grev, İstanbul 2. İş Mahkemesi tarafından 17 Temmuz 2009 tarihinde durdurulur. 154. gününde durdurulan grev, sendikanın temyize gitmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin grevi durdurma kararını iptal etmesiyle kaldığı yerden devam eder. Hükümete yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu’nun siyasi iktidardan aldığı destek, grev başlamadan önce sendika tarafından Çalışma Bakanlığı’na yapılan yetki başvurusu sırasında da kendini gösterir. Devir işleminin gerçekleşmediği, ancak bu varlıkların kimin eline geçeceğinin kesinleştiği dönemde bakanlığa başvuruda bulunan sendikaya cevap sekiz ay sonra verilir. Sendika üyeliklerini iptal ettirmek için yoğun bir çaba gösteren şirket yöneticilerine tanınan bu sekiz aylık sürenin sonunda verilen cevapta, mahkemenin 393 kişi olarak hesapladığı sendika üyesi sayısı, bakanlık tarafından 290 kişi olarak hesaplanır.

ATV-Sabah gibi popüler markaları içerisinde barındıran bir şirkette ve alışıldık olmayan bir sektörde başlayan bu grev azımsanamayacak bir toplumsal desteği arkasına alarak, yoğun bir coşku içerisinde yürütülür. Grevci emekçilerin yürüyüşleri yüzlerce insanı bir araya getirir, diğer sendikalar ve meslek örgütleri tarafından onlarca destek eylemi düzenlenir. Ancak, holding patronuna karşı sadece on emekçinin yürüttüğü bu mücadelenin zorlukları göz önüne alındığında, anlaşılır nedenlerle, grev etkisini zaman içerisinde yitirir. Bir yıl kadar etkin bir şekilde yürüyen grev, patron temsilcilerinin açtığı davalarla sürekli güçten düşürülür. Nihayetinde, greve çıkan bütün basın emekçilerinin iş akdini fesheden patron temsilcileri, mahkemenin bu fesih kararını iptal edip, işe iade kararı almasının ardından, grevcilerin hepsinin tazminatlarını ödeyip işten çıkartır. Kuşkusuz, işe iade davalarını kazanıp işe dönme hakkı kazanan işçilerin, işverenler tarafından tazminat ödenerek işten atılması uygulaması, diğer bütün sektörlerdeki sendikal örgütlenmeye ve grevlere de zarar vermektedir. Böylece ATV-Sabah grevi fiilen bitirilmiş olur.

29 yıl sonra basın iş kolunda gerçekleşen ilk grev olma özelliğine sahip ATV-Sabah grevi, medya patronlarının holdingleşen medyasında imkânsız kılınan bir eylemi hayata geçirmesi ve editoryal bağımsızlık, kamu çıkarı, meslek etiği gibi kavramları yeniden tartıştırması açısından da önem taşımaktadır. “Rakip” medya kuruluşlarının, kendi gazete ve televizyonlarında bu grevi haber yapmayarak, Çalık Grubu’yla dayanışma gösterdiğini de not etmek gerekmektedir.

ATV-Sabah Grevinden bir kare

ATV-Sabah grevcilerinin, çalışma arkadaşlarını sendikaya üye olmaya ve greve çıkmaya ikna etme süreçlerinde karşılaştıkları en büyük sorun, gazetecilerin ve televizyon çalışanlarının kendilerini işçi olarak görmek istememeleri, bundan dolayı sendikal örgütlenmeye sıcak bakmamaları olarak ifade edilmektedir.[3] Kuşkusuz bu, ideolojik bir faaliyetin sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Neoliberalizmin iş yönetimindeki temel taktiklerinden birisi iş, işçi, üretim, emek gibi kavramların, söylem düzeyinde ortadan kaldırılmasıdır. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki bağları tamamen koparma gayretinde olan bu ideolojik faktör, Toplam Kalite Yönetimi türü planlamalarla, emeğini satarak yaşayan işçileri ekip üyesi, personel ve yüzlerce farklı sıfatla adlandırıp sadece söylemsel düzeyde şirket sorumluluğuna ortak etmektedir. Bu algıya göre bilgi sektöründe iş görenler işçiler değil beyaz yakalı çalışanlardır ve bu sektörde emek-değer kuramı değil, bilgi-değer kuramı işletilmek istenmektedir (Yücesan-Özdemir, 2009). Buna göre, daha çok “bilen”, bilgisini daha iyi “pazarlayan” daha çok ücreti hak etmektedir. 1994 yılında, on bir gazeteden 341 gazeteciyle yapılan ankette, gazetecilerin yüzde 16.4’ü sendikayı yararsız bulduğunu ifade etmiş, bu gazetecilerin yüzde 48.3’ü ise, sendikanın gazetecinin pazarlık gücünü öldürdüğünü savunmuştur (Özsever, 2004).

Otoriterlik ve siyasal baskı: bir süreklilik hikayesi

Medyadaki emek rejimine ve çalışma koşullarına dahil edilmesi gereken bir diğer mesele ise sansürden işten çıkarmaya, tutuklamadan fiziksel saldırıya (hatta cinayete) varabilecek siyasal baskı unsurlarıdır. Medya alanında esnek istihdam formlarının ve sendikasızlığın yerleştirilmeye çalışıldığı doksanlı yıllar aynı zamanda siyasal baskının en ağır biçimlerinin, başta Kürt basını ve sosyalist basınına dönük, uygulandığı bir dönemdir. Öncesi ve sonrasıyla 28 Şubat süreci de medyanın sıkı bir takip ve denetim altında tutulduğu bir dönemdir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından brifingler verilir; kimi komutanlar gazetelerin yazı işleri toplantılarına kadar katılır; İslami-muhafazakâr basın ‘akredite’ edilmeyerek Genelkurmay Başkanlığının toplantılarına çağrılmaz, yazıları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) çizgisiyle örtüşmeyen gazeteciler fişlenir ve onlardan rahatsızlık duyulduğu patronlarına iletilir (Yüksel, 2004).

2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, medya sektörünü derinden sarsan 2001 krizinin de sağladığı imkanlarla medya manzarasını hızla yeniden tanzim ederek güç ilişkilerinde köklü bir değişimi tetikler. Doksanlı yıllardan devralınan islami muhafazakâr medyaya AKP iktidarıyla birlikte yenileri eklenir ve böylece irili ufaklı onlarca gazete ve televizyon kanalını kapsayan bir medya bloğu yaratılır (Aydın, 2015). AKP’nin hegemonyasını inşa sürecinin ilk yıllarının vazgeçilmez bir ideolojik unsuru olan “demokratikleşme” söylemi, belirli bir süreliğine Milli Güvenlik Devleti’nin kırmızı çizgilerinin eleştirisi için bir aralık açar. Fakat Ergenekon, KCK ve diğer siyasi davalar ve özellikle de 2010 referandumu ile tescillenen güvenlik eksenli otoriterleşme hızla gazeteciler üzerinde ağırlığını hissettirir.

Farklı siyasal görüşlere sahip ve farklı pozisyonlarda bulunan gazetecilerle 2011 yılında yapılan sansür konulu bir anketten çıkan sonuçlar, Türkiye’deki dönüşümü medya üzerinden okumayı sağlıyor. Ordunun haber içeriklerine etkideki rolünü çok önemli veya önemli bulanların oranı yüzde 57.2 iken, polisin müdahalesini yine çok önemli veya önemli görenlerin oranı yüzde 73.7’dir (Arsan, 2011). Bu sonuçlar AKP’nin güvenlik paradigmasındaki “zor güçleri” arasındaki hiyerarşiyi betimlemektedir. Bununla birlikte polis teşkilatı giderek doksanlı yıllardaki ordunun yerini alarak ve örneğini izleyerek, yalnızca bir zor aygıtı olarak değil, anaakım muhafazakâr medya aracılığıyla otoriter güvenlik politikalarına ilişkin rıza üretiminde de kilit bir rol oynamaktadır. “Entelektüel” donanıma sahip polislerin köşe yazarlığı yapması (ve örneğin gerçekleşecek operasyonlara dair “öngörüde” bulunması), sınırlı fakat çarpıcı bir örnek. Çok daha organize ve neredeyse kurumsal biçimde, hedef haline getirilen kişilerle ilgili soruşturma bilgilerini, başlık atılmış, spotu çıkartılmış, önemli yerlerinin altı çizilmiş biçimde, adeta bir “basın bülteni” şeklinde, seçilmiş gazetelere ve köşe yazarlarına göndererek polis teşkilatı, medya endüstrisinin adeta yeni bir aktörü haline gelir (Şık, 2012). Bu metinlerde yer alan bilgilerin neredeyse kelimesi kelimesine muhafazakâr kanaat teknisyenlerinin köşelerinde ve gazete manşetlerinde yer alması da iktidar odakları ve rejimler değişse bile bazı “mesleki değerlerin” yerini koruduğunu gösteriyor.

Anketin diğer bazı sonuçları ise gazetecilerin hükümeti eleştirme noktasında sıklıkla otosansüre başvurduklarını, dinî cemaatlerin haber içeriklerine polisten de çok müdahale ettiğini ve eleştirel haberlerden dolayı hapse girmenin reel bir korku olduğunu gösteriyor. Polis teşkilatı içinde Fethullah Gülen cemaatinin örgütlenmesine dair bir araştırma yapan gazeteci Ahmet Şık’ın, bu çalışmayı “Ergenekon’un talimatıyla” yaptığı gerekçesiyle bir yıl tutuklu kalması ve henüz basılmamış bu kitabın dijital kopyalarını bulmak üzere bir gazete ve bir yayınevinin bürolarının basılıp bilgisayarlara el konulmasının, bu anketin sonuçları üzerinde büyük ihtimalle etkisi olmuştur.

Aradan geçen altı yıl boyunca başta Gezi direnişi olmak üzere rejimin karşı karşıya kaldığı muhalefet dalgalarından ve kriz durumlarından her seferinde güvenlik kemerini biraz daha sıkarak sıyrılmaya gayret ettiğini görüyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise, ilgili bölümde göreceğimiz gibi çeşitli muhalefet odaklarından tümüyle kurtulabilmek adına siyasetin artık sadece terörle mücadeleye indirgendiğine tanık oluyoruz.

Sendikal alanda diziliş ve mücadele

Türkiye’de sendikal mücadele, 12 Eylül’ün ardından ağır bir darbe yemekle birlikte seksenli yılların ortasında itibaren önce Otomobil-İş’in NETAŞ greviyle ardından Türk-İş’in mücadeleci sendikalarıyla sürüp 89 Bahar Eylemliliklerine varan ve Zonguldak madenciler greviyle umulmadık bir noktaya ulaşan tarihi direnişler sergiledi. Bu dalganın üzerine binen kamu emekçilerinin sendikal mücadelesi de doksanlı yıllara damgasını vurdu. 2000’li yıllardan itibaren iki büyük konfederasyon olan Türk-İş ve DİSK neoliberal dönüşüm ve özelleştirme dalgasıyla güç kaybederken, kamu emekçilerinin fiili meşru direniş hattı kurumsallaşma ve kriminalizasyon cenderesine sıkıştı. Öte yandan rejimin yeni sahibi AKP hem güvencesiz istihdamı yasal çerçeveye kavuşturma, hem baskı ile sınıf mücadelesine ket vurma, hem de sendikal alana kendi araçları ile el koyma gibi yöntemlerle alt kesimler üzerinde hegemonyasını pekiştirme yolunu benimsedi. Şüphesiz, vurguladığımız gibi salt Erdoğan rejimiyle başlamamış olan, neoliberal taarruzun öncesinden taşlarını döşemiş olduğu medya alanındaki sendikal gücün zayıflayışı da bu tedbirlerin bir ürünü olarak okunmalı. (Çelik, 2015; Doğan, 2015)

Türkiye Gazeteciler Sendikası

1947 senesinde sendikal örgütlenmeyi mümkün kılan yasal düzenlemelerin hayata geçmesinin ardından, işçiler tarafından çok sayıda sendika kurulur. Ancak bu yasal düzenlemede, sendika kurma hakkı sadece beden işçilerini kapsar. 1952 senesinde, fikir işçilerine yönelik yapılan yasa değişiklikleriyle sendika kurma imkanına kavuşan gazeteciler, 10 Temmuz 1952 tarihinde İstanbul Gazeteciler Sendikası’nı kurar. Gazetecilerin iş güvencesi ve sosyal hakları için mücadele etmeye başlayan sendika kısa süre içerisinde Demokrat Parti ve bu partiye yakın gazete sahiplerini rahatsız eder. Çok geçmeden Başbakan Adnan Menderes, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dan sendikanın kapatılmasını ister, sendika temsilcilerini makamında toplayan valinin sert ve tehdit dolu konuşmasının ardından, sendika yöneticileri Menderes’e bağlılıklarını bildiren bir mektup yazmak zorunda kalırlar. Bu mektup sayesinde bir süre daha ayakta kalan sendika, yine de hükümetin rahatsızlıklarını gideremez ve 5 Temmuz 1957’den itibaren dokuz ay süreyle kapatılır (Özsever, 2004).

212 sayılı kanunla iş güvencesi ve sosyal hakları yönünden güçlenen gazeteciler, sendikal örgütlenmelerini de genişletir. 1952 senesinde kurulan İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 tarihinde Türk-İş’e üye olur, 1963 yılında ise Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak yeniden yapılanır. TGS, ilk toplu sözleşmelerini 1964 yılında Cumhuriyet ve Milliyet patronlarıyla yapar. Uluslararası ilişkilerini güçlendirmeye önem gösteren sendika, 1966 yılında Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’na (FIJ) üye olarak kabul edilir.

Türkiye Gazeteciler Sendikası 1960 ve 1980 arasında ikisi Anadolu Ajansı olmak üzere bir dizi grev gerçekleştirir. Gazete, haber ajansı, dergi ve matbaalarda gerçekleştirilen bu grevlerin bazıları bir hafta sürerken, bazıları ise iki seneye kadar devam eder. Kuşkusuz TGS’nin en çok ses getiren grevi 26 Ağustos 1980’de başlayan Banknot Matbaası Grevi’dir. Ankara Beşevler’deki matbaada çalışan TGS’de örgütlü 540 işçi adına yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine ilan edilen grev, 12 Eylül darbesinden sonra üç gün daha sürer, sonrasında asker tarafından dağıtılır. Dönemin gazetelerinde yayımlanan haberlerle, “banknot matbaasından örgütlere para kaçırmak”la itham edilen işçilerin büyük bölümü işten atılır, bir kısmı ise tutuklanır.[4] Bu grevin en büyük özelliği, darphane ve banknot basım işçileri tarafından dünyada gerçekleştirilen ilk grev olmasıdır. Böyle bir grevle, banknot üretiminin durdurulmasının, başka sektörlere göre bambaşka bir anlamı ve sonucu olacağı açıktır. Grevin ikinci önemi ise, TGS tarafından gerçekleştirilen, kitlesel ve güçlü son grev olmasıdır. TGS bundan sonra 29 yıl boyunca, yani ATV-Sabah grevine kadar hiçbir grev örgütleyemeyecektir.

Günümüzde dört şubesi, 3 temsilciği ve 1033 üyesi bulunan TGS, amaçlarını şu şekilde özetlemektedir: Patron ve hükümet baskılarına karşı koymak, gazetecilerin özlük haklarını korumak, stajyer sömürüsüne son vermek, gazetecilik faaliyeti nedeniyle cezaevlerinde yatan gazetecilerle dayanışmak.[5]

2013 yılında önce sendikanın İstanbul şubesinin, ardından da Ankara şubesi ve genel merkezin yönetim kadrosu tamamen değişir. Kadın oranının arttığı, yaş ortalamasının düştüğü bu yeni yönetim 5N1K1Sendika başlıklı kampanya ile bir örgütlenme atağına girişir. Yüze yakın yeni üyenin kazanıldığı bu süreçte beş işyerinde (Evrensel, BirGün, ANKA, Kocaeli Manşet, Yurt) toplu sözleşme imzalanır.[6] 2015 yılında hem gazetecilerin ve gazeteciliğin güncel sorunlarını tartışmaya açmak, hem de işsiz gazetecilerin haber ve yazılarını yayımlayabilecekleri bir mecra olması amacıyla Journo isimli bir dergi çıkartmaya başlamıştır. Dört sayı matbu olarak yayımlanan dergi, sonrasında Journo.com.tr adresinde online olarak hizmet vermeye devam etmiştir.

Basın-iş: Türkiye Basın Yayın Matbaa İşçileri Sendikası

Atv-Sabah grevi, yukarıda aktardığımız sonuç ve etkilerin yanında, grevi yürüten ve uzun yıllardır sektördeki en büyük sendika olan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı da tartışılır kılmıştır. Grevciler, süreç içerisinde sendikayı “partner sendika” olarak tanımlamış, uzlaşmacı ve örgütlenmede “isteksiz” yönleri nedeniyle sendikanın yeni bir yapılanmaya kavuşturulması gerektiğini dile getirmişlerdir. Grev güçten düştükçe artan bu eleştiriler, en sonunda ATV-SABAH grevcilerinin bütün basın emekçilerini, DİSK altındaki Basın-İş sendikasına davet etme noktasına ulaşmıştır.[7]

DİSK’in kurucu sendikalarından birisi olan Basın-İş, gazeteciler ile matbaa işçilerinin aynı sendikada örgütlenmesinin engellendiği yasalar nedeniyle, uzun yıllar sadece matbaa işçileri arasında örgütlenmesini sürdürür. Ancak 2012 yılında, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonucunda, iş kolları yeniden düzenlenir, böylece medya çalışanları ile matbaa işçilerinin yeniden aynı sendika içerisinde örgütlenmesinin yolu açılır. Bu değişiklik sonrası harekete geçen Basın-İş, 2013 yılını bütün medya sektöründe örgütlenme yılı olarak ilan eder, gazetecilerden, matbaa işçilerine, KJ operatörlerinden, radyo çalışanlarına kadar geniş bir emekçi kesimi arasında örgütlenme faaliyetine girişir.

Basın-İş’in, örgütlenme kampanyasına karşılık veren bir grup gazeteci 15 Şubat 2013’te bir basın açıklaması yaparak Basın-İş’e üye olduklarını duyurur. Gazeteciler adına yapılan açıklamada şunlar dile getirilir:

Anayasa ve iş kanunu ile uluslararası sözleşmelere aykırı olarak medya patronları, basın sektörüne sendika girmesini istemiyor. Ancak sendikanın esamisinin okunmadığı 2000’li yıllar boyunca, gazetecilerin örgütsüzlüğünden güç̧ alan medya patronları kabul edilemez bir çalışma rejimi oluşturmuş̧ durumdalar. Mesleğe yeni başlayanların maruz kaldıkları stajyer sömürüsü… her yıl basında tekrarlayan tensikatlar… Gazetecilerin iş güvencesinden yoksun olduğunu bize kanıtlıyor. Haksız isten çıkarmaları önlemek, aynı işi yapanlar arasındaki tarifi yapılamaz ücret farklarını gidermek, mesleki hastalıklarla başedebileceğimiz bir çalışma düzenine kavuşmak için, sendikal örgütlenmeden başka yolumuz yok.[8]

Basın-İş’in örgütlenme kampanyası süresince ortaya koyduğu talepler, temel olarak 212 sayılı Basın İş Kanunu’nun öngördüğü sosyal ve ekonomik hakları içermektedir. Her şeyden önce bütün basın çalışanlarının, 212 sayılı yasaya göre çalıştırılması, basında 4857 sayılı yasayla kimsenin çalıştırılmaması sendikanın ilk talebidir. Bu talep karşılandığında, kıdem tazminatı farkları, uzun staj süreleri, yıllık izin, fazla mesai ücretleri ve mesleki tepki hakkı, ikramiye gibi başlıklarda basın emekçilerinin elinin patrona karşı güçleneceği ifade edilmektedir. Medya kurumlarında ortaya çıkan ücretler arasındaki uçurumlar noktasında da “eşit işe eşit ücret” talep eden sendika, bu talebin ancak toplu iş sözleşmesinin hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını belirtmektedir.[9]

Basın-İş, geniş bir çalışan kesimini içinde barındıran internet haber portalları çalışanlarının da bünyesinde örgütlenebilmesi için harekete geçmiştir. Ancak burada, son iş kolları düzenlemesi sonucunda, internet sitesi çalışanlarının iletişim iş kolunda yer alması bir engel oluşturmaktadır. Basın-İş, yaptığı basın açıklamasıyla, haber portalı çalışanlarının gazeteci olduğunu, bu nedenle gazetecilerin sendikasında örgütlenmesi gerektiğini belirtmiş, iletişim iş kolunun yeniden düzenlenmesini talep etmiştir.

Basın-İş, sosyal ve ekonomik hakların yanında, gazetecilik mesleğinin getirdiği hak ve sorumluluklara da sürekli vurgu yapmaktadır:

Basın ancak, çalışanlarının yazdıkları yüzünden işten atılmadığı, ifade ettikleri yüzünden mimlenmediği, ekranda sordukları soru yüzünden programların yayından kaldırılmadığı, tüm program ve haber merkezi çalışanlarının korku iktidarında titremediği, mağduriyet yaşamadığı bir ortamda özgürdür. Basın emekçisi yolunu, ‘patronların siyasilerle kurmaya çalıştığı dengeler arası dengesizlikte’ ancak sendika ile bulur.[10]

Yola 2013 yılı içerisinde yetkili sendika olmak amacıyla çıkan Basın-iş, 0.53’lük örgütlülük oranıyla, 12 Eylül 2010 referandumuyla kabul edilen yasa değişikliği sonrası çıkarılan sendikal barajın altında kalmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2013 Temmuz ayı istatistiklerine göre Türkiye Gazeteciler Sendikası ve DİSK’e bağlı Basın-İş yüzde bir barajının altında kalarak Toplu İş Sözleşmesi yetkisi alamazken, Hak-İş’e bağlı Medya-İş yüzde 1.01, Türk-İş’e bağlı Basın-İş ise yüzde 1.82 ile yetki alabilmiştir. Bu verilere itiraz eden TGS Başkanı Ercan İpekçi bakanlığa üç bine yakın üye bildirdiklerini, ancak üye sayılarının bakanlık tarafından 835 olarak hesaplandığını açıklamıştır.[11] Bakanlık verilerine göre, DİSK Basın-İş’in 500 üyesi bulunmaktadır.

Basın-İş, Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun kurucu bileşenidir. Tutuklu gazetecilerle dayanışma etkinliklerinin aktif bir örgütleyicisi olan sendika, basın özgürlüğünü ihlal eden uygulamaların derlendiği yıllık almanaklar yayımlamaktadır.

Medya-İş: Medya İşçileri Sendikası

TGS örgütlenmesinin yetkisini koruduğu nadir işletmelerden birisi olan Anadolu Ajansı’nda çalışan emekçilerin, yapılan toplu iş sözleşmeleriyle elde ettikleri ekonomik ve sosyal kazanımlar, ajans emekçilerini “piyasa” içerisinde ayrıcalıklı bir konumda tutmaktaydı. Gerek neoliberal planlamaların pazarlık gücü bu denli yüksek bir emek piyasasına tahammül edememesi, gerekse AKP iktidarının Anadolu Ajansı’nı yeniden şekillendirme gayretinin bu tür sözleşmelerle kazanılmış güvenceler tarafından engellenmesi nedeniyle buradaki sendikal örgütlülük acilen çözülmesi gereken bir sorun olarak belirmişti. 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nden sonra Anadolu Ajansı Genel Müdürlük görevine getirilen Kemal Öztürk bu konuda gereken adımları kısa süre içerisinde attı ve çalışanlara yönelik geliştirilen mobbing taktikleriyle TGS’nin üye sayısı hızlı bir düşüş göstermeye başladı.

Sendikadan istifa etmeye yönelik bu baskılar nedeniyle ajans merkezinin önünde açlık grevi eylemine başlayan TGS Genel Başkanı Ercan İpekçi’nin bu eylemi sürerken, 12 Mart 2012 tarihinde, TGS İstanbul Şubesi eski başkanı Gürsel Eser’in genel başkanlığında Medya İşçileri Sendikası’nın, (Medya-İş) tamamı ajans çalışanı 362 üyeyle, kurulduğu duyuruldu. Hükümete yakınlığıyla bilinen Hak-İş konfederasyonuna bağlı olarak kurulan Medya-İş ilk iş olarak AA Genel Müdürü Öztürk’ü makamında ziyaret etti.

AKP Hükümetinin Medyadaki sendikalaşmayı etkisizleştirmek için, desteklediği hükümet ve sermaye yanlısı sendikalardan Medya işçileri Sendikası’nın bir eylemi.

Medya-İş’in, beş yılı aşan “sendikacılık” deneyimi boyunca, internet sitesinde ve açıklamalarında gazetecilerin yakıcı sorunlarına yönelik bir değini bulunmamaktadır. Sendikasızlık, mobbing, staj sömürüsü, tutuklu gazeteciler ve gazetecilere yönelik polis şiddeti Medya-İş’in gündemine girmemektedir. Medya-İş’in TGS önünde yaptığı eylemlerde “İşçi Düşmanı Ercan İpekçi” ve “TGS Düş Yakamızdan” dövizleri taşınmıştır.[12] Gürsel Eser yaptığı açıklamalarda TGS’yi işçileri düşünmemek ve ideolojik saplantılar içinde olmakla suçlamıştır.[13] Eser’in bu açıklamaları, Medya-İş yönetim kurulunu makamında kabul eden Bülent Arınç tarafından da yinelenmiştir: “Biz inşallah yeni toplu sözleşmemizi daha ileri haklar noktasında Medya-İş Sendikası’yla yaparsak bu bizi çok mutlu edecektir. İdeolojik sendika olmamak lazım. Ücret sendikacılığı artık geçti. Evet ücret baştadır; insanlar her gün gelirlerinin artmasını isterler ama bir sosyal sendikacılığa da ihtiyacımız var.”[14] İşçi ve sendika haberlerine olan ilgisizliğiyle ünlü Anadolu Ajansı, Medya-İş’le ilgili bütün gelişmeleri, örneğin dar kapsamlı basın açıklamalarını, sendikanın örgütlenme faaliyetlerini, haber yapmaktadır. Sonuç olarak, “Gezi Parkı eylemleri sırasında basına sansür uygulanmadı” açıklaması yapan bir genel başkan tarafından kurulan Medya-İş, bu sendikacılık pratiği ile siyasal ve ekonomik bir operasyonun aracı olduğu izlenimini güçlü bir şekilde vermektedir.

2013 yılında 560 üyeye sahip olan sendika, 2017 Temmuz itibariyle 2.328 üye sayısına ulaşmıştır. Kısa sürede böylesi bir örgütlenme başarısı yakalayan Medya-İş sektörde birinci sendika olmuş ve Anadolu Ajansı’nda yetkiyi kazanmıştır. Bunun yanı sıra, Medya-İş en çok sarı basın kartı taşıyan üyeye sahip sendika olmuş ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Basın Kartı Komisyonunda temsil hakkı kazanmıştır.[15] Basın-İş Yöneticisi Levent Dinçer, Medya-İş’in “örgütlenme” taktiklerini şöyle açıklamaktadır: “Başbakanlık Basımevi’nin başka binaya geçirileceğini ve Medya-İş’e geçmeyenleri oraya götürmeyeceklerini söyleyerek işçileri tehdit ettiler. Genel Müdür kendi makam aracını vererek, işçileri Medya-İş’le görüşmeye gönderdi. Sendika değiştirmeyi reddeden üyelerimiz üzerindeki baskılar da devam ediyor.”[16]

Anadolu Ajansı’nın dışında Başbakanlık Basımevi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü, Devlet Malzeme Ofisi Basım işletme Müdürlüğü, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Bilgi Dağıtım ve İletişim Daire Başkanlığı Matbaa Müdürlüğü ve Marmara Temizlik Hizmetleri Limited Şirketi (Anadolu Üniversitesi alt işvereni) gibi kamu kuruluşlarında örgütlü olan Medya-İş’in, iktidara yakın özel medya kuruluşlarında örgütlenme amacı taşımaması da, sendikanın misyonunun sadece iktidarı rahatsız edecek muhalif sendikaların etkisinin kırılmasıyla sınırlı olduğunu göstermektedir.

TGS Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Kuleli’nin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile TÜİK’in son verilerine dayanarak verdiği bilgilere göre matbaalar dahil olmak üzere Basın-Yayın-Gazetecilik işkolu 95 bin kişiyi kapsıyor. Bu yekûnde gazetecilerden oluşan 24 bin kişilik kümenin 9 bini işsiz. Böylece %29’luk bir oranla medya işsizliğin en yüksek olduğu sektörü oluşturuyor. 15 bin faal gazeteciden ise 3 bini sendikalı.

Toplusözleşmeden yararlanan medya çalışanı sayısı 2 bin civarında. Medyada 7 işyerinde toplusözleşme yürürlükte. Bunların 6’sı TGS’nin örgütlü olduğu işyerlerinde: Cumhuriyet, Evrensel, Birgün, Bianet, Yurt, 9 Eylül. Toplusözleşmeli olunan ANKA iflas ederken Kocaeli Manşet de FETÖ ile ilişkili olma iddiasıyla kapatıldı. Anadolu Ajansı’ndaki toplusözleşme ise Medya-İş tarafından yürütülüyor.[17]

OHAL’de gazetecilik

Gerçekliğin resmi yorumunu benimsemeyen her türden sesin kısılması şöyle dursun, yok edilmesi ve tek tip kanaatin mutlak hakimiyetinin inşası noktalarında kritik eşik 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL çerçevesinde aşıldı. Henüz tüm yönleriyle açıklığa kavuşmamış olmakla birlikte, Erdoğan’ın kendi ifadesiyle devlet içinde örgütlenmesini geliştirebilmesi için ne istenildiyse kendisine verilmiş olan Gülen Cemaati’nin (yeni resmi adıyla Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ) dahil olduğu bu caniyane teşebbüs Erdoğan rejiminin arayışında olduğu her türden demokratik ve hukuki ayakbağından azade otokratik düzeni kurmanın tüm imkanlarını sağladı. Artık tarihteki haleflerine benzer biçimde haşmetli bir ünvan kazanmış olan Erdoğan ‘Reis’, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararname’lerle yöneterek siyasal muarızlarını ‘teröre destek’ suçlamasıyla saf dışı bırakma olanağına kavuştu. Bunu yanı sıra ideolojik-kültürel evreni de, medya dahil, eleştirel fikriyattan ve muhalif görüşlerden arındırarak özlemini duyduğu toplum modeline uygun biçimde şekillendirme projesini hızlandırdı.

15 Temmuz 2016 akşamı gerçekleşen darbe girişiminin ardından ilan edilen ve beş kez uzatılan Olağanüstü Hal ile birlikte gazetecilerin çalışma koşulları da olağanüstü şekilde zorlaştırılmıştır. TGS, TGC ve DİSK verilerine göre Olağanüstü Hâl süresince 216 gazeteci gözaltına alınmış, 2 bin 308 gazeteci işsiz kalmış, 31 TV kanalı, 5 haber ajansı, 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 29 yayınevi olmak üzere toplam 180 basın-yayın kuruluşu kapatılmıştır. Ancak işsiz kalan gazeteci sayısının bu rakamdan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü, sigortasız şekilde çalıştırılan stajyerler, medya kurumlarında birden fazla şirketin olması nedeniyle başka işkolunda çalışıyor gözüken veya freelance şekilde telif üzerinden ücretlendirilen medya emekçileri bu sayıya dahil değildir.[18]

OHAL KHK’ları ile kapatılan medya kuruluşlarının çoğunluğu Gülen Cemaati’ne yakınlığı olan kuruluşlardır. Aslında bunların İpek Holding’e bağlı olanlarına (Millet, Bugün) Ekim 2015’te, Feza Yayıncılık’a ait olanlarına (Zaman, Aksiyon, Cihan Haber Ajansı) ise Mart 2016’da kayyum atanmıştır. Kayyum yönetiminde çalışanlara yönelik baskı ve işten çıkarmalarla ağırlaştırılan çalışma koşulları, KHK’lar ile birlikte 2 bini aşkın kişinin işsiz kalmasıyla sonuçlanmıştır. Bu süreçte medya emekçileri sadece işsizlikle yüz yüze kalmamıştır. Çalışanlarına aylarca maaş ödememiş Taraf gazetesi gibi kurumlardaki emekçiler, bu alacaklarından da yoksun bırakılmıştır.

OHAL KHK’larına muhatap olan diğer bir kesim ise Kürt medyasıdır. Kurulduğu günden beri sistematik bir baskı ve yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalan, gazeteleri sayısız kez kapatılan, onlarca çalışanı öldürülen, binaları bombalanan Kürt medyasına ait başta Dicle Haber Ajansı olmak üzere 23 yayın organı KHK ile kapatılmış, bütün bu kuruluşların mal varlıklarına el koyulmuştur. Kürt meselesine öncelik vermekle birlikte geniş bir demokratik kamuoyuna yönelik yayın yapan IMC TV KHK ile kapatılırken, Özgür Gündem gazetesi de darbe soruşturmasının kapsamı dışında kapatıldı. Gazete yöneticilerinin dışında yazar Aslı Erdoğan ve dibilimci Necmiye Alpay gibi danışma kurulu üyeleri de “örgüt üyeliği”nden dört ay tutuklu kaldı. Bunun yanı sıra sosyalistlere ait Hayatın Sesi TV, Evrensel Kültür Dergisi, Evrensel Basım Yayın ve Alevi kanalı TV10 da kapatılmıştır. Kürt hareketiyle ilintili medya ve daha küçük ölçekte olmakla birlikte sosyalist basın da bu kapatma harekatından nasibini aldı.

Gülen Cemaati’ne dönük operasyonlar çerçevesindeyse daha öncesinde Taraf gazetesini yönetmiş ve Ergenekon ve Balyoz gibi siyasi davaların savunusunda rol oynamış olan yazar Ahmet Altan, ve bir dönem AKP/Cemaat televizyonlarında sıkça konuşmacı olarak yer alan akademisyen Mehmet Altan darbe girişimine ilişkin “sübliminal mesaj” verdikleri iddiasıyla tutuklandı.

Fakat OHAL çerçevesinde rejimin muhalif basına yönelik saldırganlığını ve hukuk tanımazlığını ortaya seren en berrak örnek hiç şüphesiz Cumhuriyet gazetesi davasıdır. MİT’in tırlarla Suriye’deki selefi gruplara silah ve mühimmat yardımı yaptığına ilişkin haberleri nedeniyle Erdoğan tarafından hedef tahtasına oturtulan gazetenin 17 çalışanı, 11’i farklı süreler boyunca tutuklu olmak üzere ‘FETÖ/PDY, DHKP-C ve PKK/KCK örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan yargılandı. Gazete yöneticilerinin yanı sıra karikatürist, okur temsilcisi ve kitap eki editörünün de dahil olduğu bu davadaki sanıklardan biri de gazeteci Ahmet Şık’tır. Bir Cemaat uzmanı olarak darbe girişiminin ardından televizyon programlarına yorumcu olarak çağrıldıktan ve kitaplarındaki veriler FETÖ iddianamesinde yer aldıktan sonra Şık, bu kez de FETÖ’ye hizmet etmekle suçlanır. Cumhuriyet soruşturmasını başlatan savcının FETÖ üyeliğinden iki kez müebbetle –tutuksuz- yargılandığı da ayrıca vurgulanması gereken bir ayrıntı.

Tüm bu kapatma ve tutuklama furyasına yoğun bir sansür ve sayısız erişim yasakları eşlik etti. Akreditasyon, yayın engelleme, habere ulaşma engeli şeklinde tezahür eden sansür alanında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin raporuna göre 2014’te 93 vaka, 2015’te 940 vaka tespit edilmişken bu uygulamaların sayısı 2016’da 3922’ye ulaştı.[19]

Kasım 2017 itibariyle cezaevindeki gazeteci sayısı 172’dir. Bunların 78’i OHAL süresince tutuklanmıştır.[20] Bu tutuklamaların gerekçesi olarak çoğunlukla karşımıza terör örgütüne üyelik ya da terör örgütü propagandası yapmak suçlamaları çıkmaktadır. 301 gazeteciye toplam 142 ağırlaştırılmış müebbet, 5 müebbet ve 4 bin 259 yıl 10 ay hapis istenmektedir. 18 gazeteci Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten 90 yıl hapis istemiyle yargılanmaktadır.[21] OHAL süresince 715 gazetecinin sarı basın kartı, 46 gazetecinin pasaportu iptal edilmiştir.

Medyaya yönelik bu siyasi baskılar, birebir şekilde gazetecilerin çalışma koşullarını etkilemektedir. OHAL öncesinde gazetenin patronunu ve onun ekonomik ilişkilerini zedelediği için işinden atılma korkusu yaşayan gazeteciler, artık sadece işinden olma değil, hapse atılma korkusuyla oto-sansür mekanizmasını daha da kuvvetli çalıştırmaktadır. Örneğin uluslararası ajanslar için çalışan foto muhabiri Çağdaş Erdoğan, Fenerbahçe Stadyumu etrafında fotoğraf çektiği için tutuklanmıştır. Suçlama “Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait binaların fotoğrafını çekmek” ve “örgüt üyeliği”dir.[22]

Cumhuriyet gazetesi internet sorumlusu Oğuz Güven de, bir savcının hayatını kaybettiği kazanın Cumhuriyet Twitter hesabında “Başsavcıyı kamyon biçti” şeklinde duyurulmasından dolayı örgüt propagandası suçlamasıyla yargılandığı davada, 21 Kasım 2017 günü 3 yıl 1 ay hapisle cezalandırılmıştır. Cumhuriyet ile birlikte Gülen cemaatine en uzak siyasi çizgide duran Sözcü gazetesinin iki çalışanı da Gülen örgütüne bağlantılı oldukları suçlamasıyla tutuklanmıştır.[23]

Sonuç

Türkiye’de, 2000 yılında 10.5 milyon olan ücretli işçi sayısı 2017 yılına gelindiğinde 13.5 milyon rakamına ulaşırken, sendikalı işçilerin toplam ücretliler içerisindeki oranı ise yüzde 10’dan yüzde 11.9’a yükselmiştir. Sendikalı işçilerin yüzde 56’sı Türk-İş’e bağlı sendikalara, yüzde 34’ü Hak-İş’e bağlı sendikalara ve yüzde 9’u DİSK üyesi sendikalara üye durumdadır.[24] Sendikalı işçi sayısında küçük bir artış oranı gözükse de, bu durum iktidarın siyasi organları gibi çalışan Hak-İş ve Memur-Sen’in kadrolaşmasıyla birebir bağlantılıdır. Neoliberal politikaların ustası olan AKP iktidarına organik olarak bağlı olan bu iki sendikanın büyümesi, kuşkusuzdur ki, başta medya emekçileri olmak üzere işçi sınıfının kazanımlarının değil kayıplarının büyümesi anlamına gelmektedir.

Bunun yanında özel sektörde yüzde 3.5 sendikalılık oranı, bütün neoliberal hükümetlerin hayal bile edemeyeceği bir rakamdır (Çelik, 2012). İşçi haklarını budamak ve patronların nefes almasını sağlamak için yapılan 12 Eylül darbesi dahi böyle bir başarıya ulaşamamıştır. Bu başarıda, 80’lerin sonunda başlatılan özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme ve esnekleştirme politikalarının AKP döneminde kurumsallaştırılmasının payı büyüktür. Bunun yanı sıra 12 Eylül cuntasının sendikalar yasasında yer alan ve sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran yetki sistemi, 18 Ekim 2012 tarihinde çıkartılan Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda aynen korunmuştur. AKP tarafından çıkartılan yasalarla, işçilerin sendikalaşması önlenirken, iş mahkemeleri de bu dönem ortaya çıkan birçok grevi ertelemiştir. AKP iktidarı döneminde başta Şişecam ve metal işçilerinin grevleri olmak üzere toplam 13 grev milli güvenliğe tehdit oluşturduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır, bunların 5’i OHAL döneminde gerçekleşmiştir.[25]

Bu dönem, sendikal örgütlenmeleri dağıtma ve sendikal örgütlenmeyi zorlaştırma politikalarının yanında, var olan sendikalara rakip sendikaların kurulması taktiği de izlenmiştir. AKP’nin kurduğu politik hegemonyanın emek alanındaki yansıması olan Hak-İş ve Memur-Sen sendikaları, AKP iktidarı döneminde inanılmaz oranlarda büyümüştür. Örneğin, 2002 yılında 42 bin üyeye sahip olan Memur-Sen, 2012 yılında üye sayısını 997 bine çıkartarak yüzde 1450 oranında büyümüştür. Aynı yıllar arasında KESK ise yüzde 8 oranında küçülmüştür. Yukarıda aktarılan Medya-İş örneği de, hükümetin arzuladığı sendikal yapılar konusunda fikir vermektedir.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, sendikal örgütlenme sorununun sadece medya sektörüne has bir sorun olmadığı, bunun emeğin genel bir sorunu olduğu görülebilmektedir. Ancak sendikal örgütlenmenin medya sektöründe, sosyal ve ekonomik haklardan öte bir anlama sahip olduğunu belirtmiştik. Aynı bölümde belirtildiği gibi medya kuruluşları, ticari ve siyasi iç içe geçmişlik nedeniyle siyasi iktidar ve büyük çıkar gruplarından, gazeteciler ise güvencesiz bir çalışma ortamı nedeniyle patronlarından bağımsızlaşamazlar.

Gezi Direnişi süresince yaşanan büyük olayların anaakım televizyon ve gazetelerde haber konusu olması, birçok insan için nesnel bir gereklilik olarak algılanmıştır. Kamusal sorumluluklara sahip medya kuruluşları için böylesine büyük olgu ve olayların ülke geneliyle paylaşılması, bu kuruluşların varlık nedenidir. Ancak O’Neill’in de belirttiği gibi özel mülkiyet olarak yapılandırılmış bu kuruluşların üzerinde mülk sahibinin sınırsız bir yetkisi vardır. Tıpkı bir parça toprağın mülk sahibi gibi, medya kuruluşlarının sahiplerinin de bu mülke kimin girip kimin giremeyeceği noktasında karar verme gücü vardır (O’Neill, 1998). Bu, temel olarak gazeteciliğin dünüyle bugünü arasındaki başat çelişkiyi oluşturur.

Bu çelişkiyi tamamen aşmanın yolu, kuşkusuz medya üretim sürecini kapitalist üretim biçiminden çıkartmaktır. Bunun yapıl(a)madığı noktada veya bu noktaya gelene kadar, gazetecinin mesleki bağımsızlığını ve iş güvencesini koruyabilmesi, bununla bağlantılı olarak da gazeteciliğin kamu sorumluluğu çerçevesinde yürütülebilmesi için medya kuruluşlarında sendikal örgütlenme önem kazanmaktadır. Zaman içinde Türkiye’de medyadaki emeğin değişen konumunu ve medyada sendikalaşmanın önemini anlattığımız bu raporun sonunda, sendikalaşmanın önündeki engelleri veya örgütlenmeyi engelleyen etkenleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Medya emekçileri, gerek geçmişten kalan mesleki efsanelerle, gerekse bir takım ideolojik söylemler nedeniyle kendilerini işçi/emekçi olarak görmek istememektedirler.

2) Geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, medya sektöründe örgütlenen sendikalar, medya çalışanları tarafından bir örgütlülük olarak değil, zor durumda kalındığında danışılacak bir hukuki yardım kurumu gibi görülmektedir.

3) Medya kuruluşları içerisinde her çalışanla birebir yapılan sözleşmeler, her çalışana farklı ücret ve sosyal hak uygulaması ve bunların sonucu olarak oluşan medya aristokrasisi, bu kuruluşlarda birleşik bir emek mücadelesini engellemektedir.

4) AKP döneminde yoğunlaşan taşeronlaştırma ve güvencesizleştirme uygulamaları sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran etmenler olmuştur. Taşeron işçiliğin neredeyse bir kural haline geldiği, işten çıkartmanın kolaylaştırıldığı ve kiralık işçi uygulamasının yürürlüğe konulduğu bu dönemde, özellikle 12 Eylül rejiminin işverenlerin istekleri doğrultusunda hazırladığı yasal düzenlemelerin özü korunmuştur.

2010’daki referandum ve sonrasında yapılan düzenlemelerde, daha önce noter huzurunda yapılan üyelik işlemlerinin e-devlet üzerinden yapılmaya başlanması ve işkolları sayısının azaltılarak işçilerin örgütlenmesi önünde engel yaratan sektörel bölünmelerin kısmen giderilmesi gibi adımlar kuşkusuz olumludur. Ancak AKP, bir yandan grevleri yasaklayarak, direnişe geçen işçileri kolluk kuvvetleriyle yıldırmaya çalışarak, kısacası resmi olmayan yollarla örgütlenmeyi engellerken; diğer yandan da teşvik, terfi ve kayırmalarla kendisine organik olarak bağlı olan sendikaları güçlendirme yoluna gitmiştir. Anadolu Ajansı örneğini ele alırsak, AKP, bu önemli kurumdaki sendikal örgütlenmeyi dağıtmak yerine, kendi kurduğu sendikayı yetkili kılma yolunu seçmiş, böylece sendikayı, çalışanları kontrol edecek ve ideolojik olarak şekillendirecek bir mekanizma olarak kullanmıştır.

5) Medya sektörünün kalifiye emek arzı nedeniyle kurulan onlarca iletişim fakültesi, bu emek arzının doyuma ulaşmasının ardından, sektöre çok ucuza iş gücü sağlamaya başlamıştır. Hatta yüzlerce son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun stajyerlik adı altında senelerce ücretsiz şekilde medya kuruluşlarında çalışmaktadır. Özel üniversitelerde art arda açılan iletişim fakülteleri, teorik dersleri göz ardı edip, teknik derslere ağırlık vermekle övünmekte, mesleki bilinçten yoksun teknik elemanlar yetiştirmek için uğraşmaktadır.

6) Özellikle AKP döneminde çoğalan medya sektöründeki el değiştirmeler, kitlesel işten çıkarmaları yaygınlaştırmıştır. El değiştiren bir gazetede ya da televizyondaki kitlesel işten çıkarmalar artık vaka-ı adiyeden sayılmaktadır.

7) Bu raporda da görüldüğü gibi, AKP döneminin özellikle 2013 sonrası döneminde, gazeteciler sadece iş güvencesi yoksunluğundan dolayı değil, siyasi gerekçelerle cezalandırılma korkusuyla da örgütlenmelerden uzak durmaktadır. İktidarı rahatsız edecek bir haber yapmaktan dahi imtina eden medya emekçilerinin, iktidarı rahatsız eden gazetecilik örgütlenmelerine katılmaları imkansızlaşmaktadır. Söz konusu dönemde gazeteciler, mesleklerini hakkıyla yapma çabasından vazgeçip, patronlarının ve siyasi iktidarın çıkarları/istekleri arasında yok olmadan, piyasada hayatta kalma derdine düşmüştür.

Örgütlü güce kavuşan gazetecinin/habercinin doğru haberin peşinden daha cesur bir şekilde gideceği kuşkusuzdur. Kuşkusuz olan bir şey daha var ki, o da Gezi Direnişi esnasında doğru haberi, gazete ve televizyonların önüne kadar giderek talep eden okur/izleyicilerin sayısının artmasının, doğru ve kamu yararına bir gazetecilik/habercilik pratiğinin egemen olması için gerekli olduğudur.

Kaynaklar

Adaklı, G. (2001). “Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol”, (ed.) D.B. Kejanlıoğlu, S. Çelenk, G. Adaklı, Medya Politikaları, Ankara: İmge Kitabevi.

Adaklı, G. (2006). Türkiye’de Medya Endüstrisi. Neoliberal Çağda Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya Yayınevi.

Arsan, E. (2011). “Gazeteci Gözüyle Sansür ve Otosansür”, Cogito no: 67.

Atlas, İ. (1999). “Yeni Mekanlar: Medya Fabrikalarına Bir Yenisi –Medya Plaza”, (ed.) K. Alemdar, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, Istanbul: Afa.

Aydın, U. (Der.) (2015). Neoliberal Muhafazakâr Medya, İstanbul: Ayrıntı yayınları.

Çelik, A. (2015). “AKP Döneminde Sendikal Haklar: Sendikasız-Grevsiz Kaynaşmış Bir Kitleyiz”, Himmet, Fırat, Piyasa. AKP Döneminde Sosyal Politika, (Der.) Meryem Koray – Aziz Çelik, İstanbul: İletişim yayınları.

Çelik, A. (2012). “AKP on yılında Sendikalar ve sendikasızlaşma”, Perspectives Dergisi, Sayı 3.

Doğan, M. G. (2015). “1980 Sonrası Sendikal Hareket: Türkiye’de Sendikacılığın Kuğu Şarkısı”, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014, (Haz.) Y. Doğan Çetinkaya – Mehmet Ö. Alkan, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Ekzen, N. (1999). “Medya ve Ekonomi: Türk Basın Endüstrisinde Yoğunlaşma-Toplulaşma-Tekelleşme Yapısı (1965-1995), (ed.) K. Alemdar, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, Istanbul: Afa.

Kaya, A. R. (2009). İktidar Yumağı. Medya-Sermaye-Devlet, Ankara: İmge Kitabevi.

Nebiler, H. (1995). Medyanın Ekonomi Politiği, Istanbul: Sarmal Yayınevi.

O’Neill, J. (1998). “Piyasada Gazetecilik Yapmak”, Medya ve Gazetecilikte Etik Sorunlar, (der.) Andrew Belsey & Ruth Chadwick, Çev. Nurçay Türkoğlu, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Özsever, A. (2004). Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, Ankara: İmge Kitabevi

Sönmez, M. (2010). Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı, İstanbul: Yordam.

Sönmez, M. (2004). Filler ve Çimenler. Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı, Istanbul: İletişim Yayınları.

Şık, A. (2012). Pusu. Devletin Yeni Sahipleri, Istanbul: Postacı Yayınevi.

Taş, O. (2012). Gazetecilik Etiğinin Mesleki Sınırları: Profesyonellik, Piyasa ve Sorumluluk, İstanbul: İletişim yayınları.

Yüksel, E. (2004). Medya Güvenlik Kurulu. 28 Şubat Sürecinde Medya, MGK ve Siyaset Bağlantısı, Eskişehir: TC Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Dipnotlar

  1. Basın mesleğinde çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki münasebetlerin tanzimi hakkında kanun, http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5953.doc, Erişim Tarihi: 05.11.2017
  2. “TGS, akşam’dan atılanlara hukukçu desteği verecek”, Medyatava, http://www.medyatava.com/haber/tgs-aksamdan-atilanlara-hukukcu-destegi-verecek_34035, Erişim Tarihi: 07.11.2017
  3. “29 Yıldır Olmayan Oldu Medya Çalışanları Greve Çıktı: Güzel 10’lu”, Express Dergisi, sayı 92, Şubat 2009.
  4. 540 işçi her gün mesaiye gelir gibi gelirdi greve, https://www.evrensel.net/haber/206169/540-isci-her-gun-mesaiye-gelir-gibi-gelirdi-greve, Erişim Tarihi: 23.09.2017
  5. Biz Kimiz, TGS, http://tgs.org.tr/biz-kimiz/biz-kimizz/, erişim tarihi: 07.11.2017
  6. Mustafa Kuleli, TGS’de rönesans ve Sendika’nın yeni yolu, Journo, https://journo.com.tr/tgsde-ronesans-ve-sendikanin-yeni-yolu, 07.11.2017
  7. Ender Ergün, ATV-Sabah’ta Son Grevci olarak İşe İade Hikayem ve Bazı Dersler, http://www.bianet.org/bianet/toplum/127441-atv-sabah-ta-son-grevci-olarak-ise-iade-hikayem-ve-bazi-dersler, Erişim Tarihi: 18.10.2017
  8. Gazeteciler: DİSK Basın-İş’te Örgütleniyoruz, www.emek.org.tr/gazeteciler-disk-basin-is-orgutleniyoruz.htm, Erişim Tarihi: 18.10.2017
  9. DİSK Basın-İş, Haydi Örgütlenmeye, http://www.diskbasinis.org/basin-is.pdf, Erişim Tarihi: 18.10.2017
  10. DİSK Basın İş’ten medya yöneticileri ve basın emekçilerine çağrı, http://www.sendika.org/2013/06/disk-basin-is-ten-medya-yoneticileri-ve-basin-emekcilerine-cagri, Erişim Tarihi: 19.10.2017
  11. TİS Yetkisi Alamayan TGS Bakanlığı Protesto Etti, http://www.bianet.org/bianet/medya/148929-tis-yetkisi-alamayan-tgs-bakanligi-protesto-etti, Erişim Tarihi: 19.10.2017
  12. Utanmadan ‘sansüre karşıyız’ diyorlar, https://www.evrensel.net/haber/62966/utanmadan-sansure-karsiyiz-diyorlar, Erişim Tarihi: 17.11.2017
  13. Medya İşçileri Sendikası kuruldu, http://www.medyais.org/default.asp?s=haber138, Erişim Tarihi: 09.10.2017
  14. Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Medya-iş Sendikası’nı kabulü, http://www.medyais.org/default.asp?s=haber144, Erişim Tarihi: 11.10.2017
  15. Sendikamız, Medya-İş, http://www.medyais.org/menu/sendikamiz.html, Erişim Tarihi: 09.10.2017
  16. Devlet eliyle büyütülen sendika: Medya-İş, http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/devlet-eliyle-buyutulen-sendika-medya-is-haberi-83201, Erişim Tarihi: 09.10.2017
  17. TGS Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Kuleli’yle görüşme, 20.11.2017
  18. OHAL, Basın işkolunda en az 2308 kişiyi işsiz bıraktı, http://www.diskbasinis.org/index.php/tr/sendikam-zdan/33-yazarlar/alp-tekin-babac/403-ohal-basin-iskolunda-en-az-2308-kisiyi-issiz-birakti, 21.11.2017
  19. İfade ve Basın Özgürlüğü 2016 Raporu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2017/02/PFF_2016_y%C4%B1l%C4%B1_RAPORU1.pdf, Erişim tarihi: 25.07.2017
  20. BİA Medya Gözlem 2017 Nisan Mayıs Haziran Tam Metin, https://bianet.org/bianet/medya/188269-bia-medya-gozlem-2017-nisan-mayis-haziran-tam-metin, Erişim Tarihi: 26.11.2017
  21. OHAL’in medya hali: Gazeteciler tutuklu televizyonlar kapalı,https://www.evrensel.net/haber/326861/ohalin-medya-hali-gazeteciler-tutuklu-televizyonlar-kapali, Erişim Tarihi: 26.11.2017
  22. Olağanüstü Hâl’de Gazeteciler – 104, http://platform24.org/guncel/2410/olaganustu-h-l-de-gazeteciler—104, Erişim Tarihi: 20.11.2017
  23. Dire year for journalists under state of emergency in Turkey, https://rsf.org/en/news/dire-year-journalists-under-state-emergency-turkey, Erişim Tarihi: 20.11.2017
  24. Sendika istatistikleri açıklandı: İşçilerin örgütsüzlüğü en büyük zayıflığı, sendika.org, http://sendika62.org/2017/07/sendika-istatistikleri-aciklandi-iscilerin-orgutsuzlugu-en-buyuk-zayifligi, Erişim Tarihi: 21.11.2017
  25. AKP döneminde yasaklanan grevler, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/326082/akp-doneminde-yasaklanan-grevler-2, Erişim Tarihi: 26.11.2017

Emre Tansu Keten 1988 yılında Lüleburgaz’da doğdu. 2011’de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Aynı bölümde başladığı yüksek lisans eğitimini “Muhafazakârlığın dönüşümü ve muhafazakâr medya” başlıklı teziyle bitirdi. 2013 yılında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi. Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümünde doktora çalışmalarına devam etmektedir.

U. Uraz Aydın 1976 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğretimini Fransa’da tamamladı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2003 yılında tamamladığı yüksek lisans tezi Sihir ve Ütopya. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nde Romantik Eleştiri adıyla kitaplaştırıldı (Versus, 2008). INALCO (Fransa) ve Marmara Üniversitesi’ne bağlı olarak yazdığı doktora tezinde Türkiye solundaki liberal-demokrat söylemin kökenlerini ve köşe yazarları üzerinden yeniden üretimini ele aldı (“Gauches, libéralisme et démocratie. Les mutations des intellectuels turcs 1980-2008”). Doktora sonrası çalışması olarak 2013-2014’te TÜBİTAK bursuyla EHESS’te André Breton sonrası sürrealist hareketi inceledi. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atmış olması sebebiyle 2000 yılından beri çalıştığı Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 686 sayılı KHK ile ihraç edildi.