Medya Raporu-4 (Temmuz-2018)

“Hala Gazeteciyiz”

AKP’NİN 15 YILLIK İKTİDARINDA MEDYA VE TOPLUMSAL CİNSİYET

Pınar Yıldız ve N. Ceren Salmanoğlu Erol

Giriş

AKP iktidarı, yeni muhafazakârlık ve Müslümanlık ekseninde üretilen söylemlerle ailenin/toplumun bütünlüğü adına bedenin yeniden tanımlanması ve denetlenmesine yönelik rıza üretmeye çalışmıştır. Bu rızanın üretilmesinde ve patriarkal yapının muhafazakârlıkla yeniden inşa edilmesinde ise medya önemli bir işlev üstlenmiştir.

2001’de kurulan ve 2002’deki ilk seçim yarışından galip ayrılan AKP’nin on beş yıllık kesintisiz iktidarında toplumsal cinsiyete dair politikaları, partinin yaslandığı neoliberal-muhafazakâr değerlerin üretilmesi ve temel yaşam alanlarının biçimlendirilmesinde merkezi bir rol oynamıştır. On beş yıllık iktidar döneminde AKP değişen gündemlere rağmen kadın bedenini kontrol etmeye dair politika ve söylemleri düzenli olarak gündemde tutmuştur. Özellikle son yıllarda kadınlar ve çocuklar açısından ciddi hak ihlallerine neden olan yasal düzenlemeler ve politikalar bu merkezi konumun bir başka göstergesidir. AKP iktidarı, yeni muhafazakârlık ve Müslümanlık ekseninde üretilen söylemlerle ailenin/toplumun bütünlüğü adına bedenin yeniden tanımlanması ve denetlenmesine yönelik rıza üretmeye çalışmıştır. Bu rızanın üretilmesinde ve patriarkal yapının muhafazakârlıkla yeniden inşa edilmesinde ise medya önemli bir işlev üstlenmiştir. Zira medya her daim toplumsal normları, kolektif inanç ve değerleri ve hâkim ideolojiyi yeniden üreterek muhafaza etmeyi sağlayan önemli bir araçtır (Tokdoğan, 2013: 2). Bu raporda AKP’nin on beş yıllık iktidar döneminde, toplumsal cinsiyet politikalarının oluşumunda, yeniden üretilmesinde ve hâkim söylemin muhafaza edilmesinde medyanın rolü sorunsallaştırılmıştır. Raporda medya metinlerinde AKP dönemi toplumsal cinsiyet politikaları aracılığı ile görünürlük kazanan cinsiyetçiliğin izini sürerken medya ve cinsiyetçilik ilişkisi mümkün olan en kapsayıcı haliyle ele alınmaya çalışılmıştır. AKP iktidarının her üç döneminde kamusal alanda tartışmaya yol açan ve kadın örgütlerinin eylemleriyle itirazlarını yükselttikleri toplumsal cinsiyete dair politikalarının medyada nasıl çerçevelendiğini, hangi söylemsel stratejilerle yeniden üretildiğini ortaya koymaya çalışan bu raporda, ana akım medya içinde yer alan ve dönemin tirajı yüksek olan Hürriyet, Zaman, Sabah, Yeni Şafak ve Star gazeteleri taranmıştır[1]. Yüksek tiraja sahip bu gazeteler, kamuoyunda hâkim yargıların oluşumunda ve dolaşıma girmesinde önemli bir role sahip olduğu için incelenmiştir (Köker ve Doğanay, 2010)

Raporda yer alan haberler ise, AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarının en açık şekilde görünür olduğu ve kamuoyunun da gündemini uzun süre meşgul eden “kürtaj yasağı”, “üç çocuk”, “sezaryen”, “kızlı-erkekli öğrenci evleri” kategorileri ile taranmıştır. Ayrıca toplumsal cinsiyet rejimi açısından temsili örnekler olarak gördüğümüz darbe sonrası “kahramanlık” anlatılarına ve makbul kadınlık inşasına dair haber örneklerine de yer verilmiştir. Raporda, özellikle AKP lideri ve parti ileri gelenlerinin toplumsal cinsiyet politikaları açısından kurucu olan “kürtaj yasağı”, “üç çocuk”, “sezaryen”, “kızlı-erkekli öğrenci evleri”ne dair açıklamalarını takip eden ilk bir hafta dikkate alınarak tarama yapılmıştır. Ayrıca araştırma ekibinin karşılaştığı ve iktidarın toplumsal cinsiyet politikaları açısından temsili olarak görülen örneklere de yer verilerek hazırlanan bu rapor, hükümetin toplumsal cinsiyete dair söylemlerinin medya üzerinden dolaşıma girme ve yeniden üretilme biçimlerini görünür kılmaya da imkân tanıyacaktır.

AKP İktidarının Toplumsal Cinsiyet Politikalarına Kısa Bir Bakış

2001 yılında kurulan AKP, kadın konusunda siyasal İslamcı çizgiden farkını vurgulayarak “değişimin” partisi olduğunun altını çizmiştir. 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından kurulan partinin ilk döneminde Kadın kollarının yaygın örgütlenmesiyle kadının siyasetteki yeri açısından önemli kazanımlar elde edilmiş ve olumlu yasal düzenlemeler gerçekleşmiştir. Ancak, iktidara geldiği ilk dönemde kadın örgütlerinin mücadelesi ile gündeme gelen kadın kotasını savunan AKP, zaman içerisinde bu ilkeden vazgeçerek karşıt bir söylem benimseyecektir. Bu anlamda AKP’nin toplumsal cinsiyet politika ve söylemleri özellikle ilk iktidar döneminde “ikircikli” (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 159) bir yapıya sahip olmuştur.

AKP’nin kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladığı ilk parti programı kadın haklarından yana önemli vaatler içeriyordu[2]. İlk iki iktidar döneminde (2002-2007; 2007-2011) yeni kurulan bir parti olarak AKP hem toplumsal mutabakat arayışında olması hem de Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik hedefi nedeniyle önemli yasal düzenlemeler yapmıştır. Örneğin, 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nda yapılan düzenlemeler ile daha önce aile ve toplum düzenine karşı suç kabul edilen cinsel suçlar bireye yönelik suçlar başlığı altına alınırken aile içi tecavüz de suç kapsamına girmiştir. Ayrıca, çocukların cinsel istismarında “rızanın” var olabileceği varsayımı kaldırılmış ve “töre” cinayetleri nitelikli insan öldürme kapsamına alınmıştır (Aşan, 2016: 7). Bunun yanı sıra nüfusu elli bini aşan belediyelere kadın sığınma evi açma zorunluluğu getirilmiştir (Kıvanç, 2004). 2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı iş kanunu ile aynı işe eşit ücret ilkesi getirilmiş ve cinsiyete dair ayrımcılık yasaklanmıştır. AKP iktidarı ilk beş yıllık döneminde (2002- 2007) yapılan olumlu yasal düzenlemelerin 1980’lerden beri süren ve özellikle 1990’larda kadın sorunlarını kamusal alanda daha fazla görünür kılan kadın hareketinin mücadelesiyle doğrudan ilişkili olduğunu söylemeliyiz. Bu yasal düzenlemeler, AKP’nin kadın hakları konusunda olumlu bir tavır sergilediği izlenimi doğursa da söz konusu düzenlemeler, kadın örgütlerinin toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere kapsamlı bir müdahale beklentisini karşılamamıştır (Coşar ve Yeğenoğlu, 2014). Zira, TCK Kadın Platformu’nun “Cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın suç kapsamına alınması, “töre saiki” ifadesinin “namus saiki” ile değiştirilerek her tür namus cinayetinde ceza indirimi verilmesinin önlenmesi, yasal kürtaj süresinin 12 haftaya çıkarılmasına ilişkin” (Aşan, 2016: 7) taleplerinin Yeni TCK’da yer almaması AKP’nin toplumsal cinsiyet politikalarının ikircikliğine örnektir.

AKP iktidarının ikinci dönemi olarak adlandırılan 2007-2011 yılları arasında, muhafazakârlığın temel bileşeni olan “aile” odaklı kadın algısının parti söyleminde öne çıktığını görüyoruz. Özellikle AB ile müzakere görüşmelerinin hız kaybetmeye başladığı 2007 yılından sonra, “eşitlikçi söylemden, kadının ailenin bekası için önemi söylemine” geçiş yaşanmıştır (Tokgöz, 2013: 117). Bu süreçte, her ne kadar kadın hakları konusunda birtakım uluslararası yükümlülükler üstlenilse de[3] 2011’de Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştiren AKP, muhafazakâr bakışını bir devlet politikasına dönüştürmüştür. Kadını, aile söylemi içinde görünmez kılan bu değişiklik kadın ve feminist örgütler tarafından eleştirilmiştir. Bu bağlamda kadın haklarının, yalnızca AKP’nin tahayyülündeki aile yapısına uyum sağladığı ölçüde partinin gündeminde yer bulduğunu söyleyebiliriz (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 176). Özellikle üçüncü iktidar döneminden (2011-2015) itibaren partinin toplumsal cinsiyet meselesine muhafazakâr yaklaşımı derinleşerek hükümet politikalarının temeli haline gelmiştir. “Aile bütünlüğüne” ve “güçlü aile”ye yapılan vurguların ön plana çıkmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda elde edilen kazanımlardan geri adım atılmaya başlanmış ve kadın bedenine yönelik doğrudan müdahaleler içeren söylem ve politikalar yaygınlaşmıştır. Örneğin 1 Mayıs 2013 tarihinde kürtajı, ödemesi yapılacak bir sağlık hizmeti olmaktan çıkaran AKP hükümeti, daha sonra gelen tepkiler üzerine kürtajı tekrar Sağlık Uygulama Tebliği’ne ekledi. Ancak AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın, “üç çocuk çağrı”sının ardından kürtajı bir cinayet olarak gören ve yine aynı dönemde sezaryen karşıtı açıklamalar etrafında şekillenen politikalar ile kadınların kürtaj ve sezaryen gibi sağlık hizmetlerine ulaşımı zorlaştırıldı. Yine aynı dönemde kadın, aile ve bedene yönelik muhafazakâr politikalar, erken yaşta evlilikleri teşvik etmek amacıyla evlenen üniversite öğrencilerine yönelik barınma ve burs yardımı içeren düzenlemelerin yanı sıra boşanmaları zorlaştıran uygulamalar ile devam etmiştir[4].

AKP’nin on beş yıllık kesintisiz iktidarı boyunca, partinin söylemsel pratiklerinde ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politika ve yasal düzenlemelerinde açığa çıkan cinsiyetçiliği, devlet söyleminden bağımsız olarak düşünmek eksik ve hatalı bir yaklaşım olacaktır. Zira Kemalist modernleşme sürecinde de kadın, ailenin ve ulusun taşıyıcısı, “milletin biyolojik yeniden üreticisi” ve aynı zamanda “geleneğin taşıyıcısı” olarak görülmüştür (Yuval-Danis, 2010: 80). AKP’nin toplumsal cinsiyet politikasını devlet geleneğinin bir parçası olarak, ama kendi özgünlüğü içinde değerlendirebilmek için Yeğenoğlu ve Coşar “neoliberal-muhafazakâr patriarkal” tanımlamasını önerir. Yazarlara göre partinin her iktidar döneminde kültürel, ekonomik ve siyasal alanda ağırlık kazanan milliyetçi ve din temelli söylem ve uygulamalarla harmanladığı muhafazakârlaşma, neoliberal politikalarla birlikte ele alınmalıdır (2014:165). Bu anlamda AKP, kadın hakları konusunda neoliberal politikalarla uyumlu adımlar atarken muhafazakâr söylemini de sürdürmekteydi.

2. Medya ve AKP’nin Toplumsal Cinsiyet Politikaları

Söz konusu ana akım medya olduğunda, iktidarın görünür kıldığını ve makbul saydığını çerçeveleyen, görünmez kıldığını da çerçeve dışında bırakan bu anlamda hükümetin politika ve söylemlerini yeniden üreten bir medya ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

AKP hükümetinin toplumsal cinsiyet politikalarının medyada çerçevelenişini değerlendirirken medyanın on beş yıllık AKP döneminde nasıl dönüştüğüne dair bir paragraf açmak gerekir. Benan Eres ve Hakan Yüksel’in “AKP döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi” raporu (2017), medyadaki dönüşümün AKP hegemonyasının temel dayanaklarından biri olduğunu açıkça gösterir[5]. Eres ve Yüksel, AKP’nin 2007 yılından sonra devletin olanaklarıyla yaratılan ana akım medya kuruluşlarının ürettiği her türlü bilgi/haberin sıkı bir denetim ve kontrole tabi olduğunu belirtir (2017). Raporda, AKP iktidarının, medyayı devlet-iktidar bütünleşmesine dâhil etme çabasının büyük ölçüde başarılı olduğunun ve bunun sonucunda medyanın partizan tavrının arttığının altı çizilir. Kuşkusuz Türkiye’de tarihsel olarak ana akım medya her zaman iktidar/güç yapılarıyla yakın ilişkide olmuş ve bu yapılar tarafından kontrol altında tutulmuştur. AKP iktidarının özgünlüğü ise, AKP’nin kendi medyasını yaratması ya da bazı medya araçlarına devletin olanakları ile sahip olmasıdır. Bu süreçte hükümetin doğrudan müdahalesiyle medya mülkiyet yapıları yeniden düzenlenirken; hükümetin medyaya yönelik denetimi otoriter ve cezalandırma odaklı denetimi ile medya kuruluşları ve çalışanları iktidarın siyasi amaçlarına hizmet eder doğrultuda yapılandırılmıştır (Kurban ve Sözeri, 2012). Dolayısıyla söz konusu ana akım medya olduğunda, iktidarın görünür kıldığını ve makbul saydığını çerçeveleyen, görünmez kıldığını da çerçeve dışında bırakan bu anlamda hükümetin politika ve söylemlerini yeniden üreten bir medya ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

2.1 “Milletin Bekası” için: “Üç çocuk” Söylemi ve Kürtaj Yasası Tartışmaları

2007 seçim beyannamesinde, kadın sorununu çözmek için “aile merkezli politikalar” izleyeceğini ve “aile kurumunu güçlendirmenin” temel önceliği olduğunu vaat eden AKP, bu dönemden itibaren “kutsal aile” odaklı kadın algısını toplumsal cinsiyet politikalarının temel belirleyicisi olarak öne çıkarmaya başlamıştır. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılında Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı konuşmada yer alan üç çocuk talebi, partinin milliyetçi muhafazakâr söyleminin toplumsal cinsiyet normlarıyla nasıl şekillendiğine dair öne çıkan ilk tartışmadır: “Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız. Bir ekonomide asıl olan insandır. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar. Yaptıkları aynen budur. Genç nüfusumuzun azalmaması için en az üç çocuk yapın” (Hürriyet, 7 Mart 2008)[6]. Kadın haklarının, muhafazakâr toplumun/ailenin sürekliliği adı altında gasp edilerek görünmez kılındığı bu açıklamada, sürekliliği talep edilen ise “Türk milletinin kökünü kazımak isteyen”ler tarafından tehdit edilen, milliyetçi, muhafazakâr, Sünni ve heteroseksüel aile geleneğidir. Ana akım medya, Erdoğan’ın bu çağrısını “mutlu aile” fotoğraflarıyla manşete taşırken “üç çocuk” söylemini bir norm ve gereklilik olarak aktarır.

 

Yeni Şafak, 8 Mart 2008

Dolayısıyla, üç çocuk talebi normatif bir dille aktarılarak aile ve nüfusla ilişkilendirilir ve böylece, muhafazakâr bir iktidar söyleminin kadın bedenini kontrol ve denetleme arzusu görünmez kılınır.

Söz konusu habere, Erdoğan çiftinin kucağında bir çocuğun olduğu fotoğrafla ilk sayfada yer veren Yeni Şafak gazetesi, aileyi temsil eden bu görsellik ile üç çocuk çağrısını iktidarın söylemiyle uyumlu bir biçimde yineler. Bu çağrı, içerikte de aile ve nüfus arasında kurulan sebep sonuç ilişkisiyle pekiştirilir. Erdoğan’ın açıklamasını kendi dilinde özetleyen gazetenin haberin içeriğinde “Erdoğan’ın tavsiyesi” olduğu öne çıkarılır. “En az üç çocuk yapın nüfusumuz azalmasın” başlığıyla çerçevelenen haberin dili ile Erdoğan’ın üç çocuk talebi arasındaki sınır muğlaklaşır, tırnak içine alınmayan başlık yoluyla iktidarın söylemi, haberin “nesnel ve tarafsız” diline eklemlenerek dolaşıma girer. Dolayısıyla, üç çocuk talebi normatif bir dille aktarılarak aile ve nüfusla ilişkilendirilir ve böylece, muhafazakâr bir iktidar söyleminin kadın bedenini kontrol ve denetleme arzusu görünmez kılınır.

Zaman, 8 Mart 2008

Zaman gazetesi de benzer şekilde haberi kendi dilinde özetler ve “Her aile üç çocuk yapmalı” başlığıyla haberi çerçeveler. Haberin dili ile iktidarın söylemini bütünleştiren strateji burada da bir kez daha karşımıza çıkar; başlık tırnak içine alınmadan kullanılır. Doğum kontrolünü Türk milletine yönelik bir “tuzak” olarak gören Erdoğan’ın cümleleri tırnak içinde doğrudan aktarılır, böylece üç çocuk talebi, millete yönelik “tuzak”la bir arada, sebep sonuç ilişkisi içinde haberleştirilerek kadın, ailenin ve dolayısıyla milletin bekasından sorumlu ikincil bir pozisyona yerleştirir.

Kadının özne olarak yok sayıldığı ve “kutsal anne” ve “kutsal aile” söyleminin içine yerleştirildiği ikinci döneminde (2007-2011) AKP hükümetinin kamusal alanda en çok tartışılan ve kadın örgütlerinin eylemlerle itiraz ettiği düzenlemelerden biri kürtaj yasağıdır[7]. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın konuya dair açıklaması doğrudan kadın bedeni üzerinde yürütülen muhafazakâr politikayı ifşa eder: “Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir fark yok” (Hürriyet, 26 Mayıs 2012).

C:\Users\özgür\Desktop\yenisafak-gazetesikürtaj.jpg

Yeni Şafak, 26 Mayıs 2012

Erdoğan, “Kürtaj Cinayettir” söylemini “Her Kürtaj bir Uludere” açıklaması ile sürdürür: ”Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir başbakanım ve bunların özellikle planlı yapıldığını biliyorum. Bunun, bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum ve bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum; yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum” (Hürriyet, 27 Mayıs 2012)[8]. Erdoğan’ın açıklaması, ana akım yazılı basında tam sayfa yer bulur.

Star, 27 Mayıs 2012

Hürriyet, 27 Mayıs 2012

Ana akım medya, Erdoğan’ın kadın bedenine yönelik müdahalesini, “milletin bekası” adına söz aldığı bir söylem içine yerleştirir. Kürtaj, üç çocuk ve sezaryen gibi kadın bedenine yönelik tüm müdahaleleri bir felaket senaryosu içinde meşrulaştırmaya ve kadın bedenini milletin bekası adına denetim altına almaya çalışan iktidar söylemi ana akım medyada yeniden üretilerek dolaşıma sokulur. Örneğin Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasını da haberin odağına yerleştiren Hürriyet gazetesi, kürtaj yasağına dair karşıt görüşlere ise “Milleti Silme Planı” büyük başlığı altında yer verir. Zaman gazetesi ise Erdoğan’ın konuşmasını haber içeriğinde yedi alt başlıkla sunarken, bu başlıklar içinde “Sezaryen sinsi bir plan” başlığını üst başlık olarak öne çıkarır. Tırnak içine alınmadan kullanılan başlık, gazetenin söylemi ile iktidarın söylemi arasındaki uzlaşmayı görünür kılar.

C:\Users\özgür\Desktop\medya raporu\haberler\zaman 27 Mayıs 2012 sezeryan iç sayfa.pdf-JPG\P0001.jpgZaman 27 Mayıs 2012

               Hürriyet, 27 Mayıs 2012

Erdoğan bu açıklamasından bir yıl sonra, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Aile Olmak Projesi”nin tanıtım toplantısında aynı konuyu yeniden gündeme getirir: “Bu ülkede yıllarca doğum kontrolü mekanizmalarını çalıştırdılar. Adeta bizim vatandaşlarımızı, halkımızı kısırlaştırdılar (…) Sezaryen, kürtaj denen olay budur. Hep bunları yaptılar. Bunları yaparken de adeta cinayet işlediler, adeta aldattılar” (Hürriyet, 19 Haziran 2013).[9] Erdoğan, aynı konuşmada “aile” vurgusunu öne çıkarır: “Muhafazakâr, demokrat bir kimliğe sahip olarak bizim partimizin hedefinde aile vardır, düzenli ve güçlü bir aile. Çünkü eğer bir milletin aile yapısı çökmüşse o millet çökmüştür, çökmeye namzettir. Ama aile yapısı ne kadar güçlüyse o millet o kadar güçlüdür” (Hürriyet, 19 Haziran 2013). Erdoğan’ın aile tanımlaması, en dar anlamıyla aileden bir ulus olarak aileye kadar genişlemektedir. Bu aile/ulus söylemiyle, makbul özne bir diğer deyişle makbul kadınlık, erkeklik en nihayetinde yurttaşlık tanımlamaları da inşa edilir. Ailenin/ulusun bekasından “sorumlu kılınan” kadına ve kadın bedenine yönelik çizilen sınırlar dışındaki her söz/eylem bir “tehlike”, “ihanet” olarak işaretlenir. Erdoğan, konuşmasında nüfusun azaltılması gibi “oyunlar”a karşı annelere seslenir: “Bu ülkede yıllarca doğum kontrol ihaneti yaptılar ve neslimizi kurutma yoluna gittiler (…) Ben özellikle annelere sesleniyorum, özellikle kadınımıza sesleniyorum; Bu oyunu birinci derecede bozacak olan sizsiniz, burada tavrınızı koymak durumundasınız. Bir Türk annesi, kadını olarak, bunu birinci derecede bozacak olan sizsiniz” (Star, 18 Haziran 2013).[10] Kürtaj ve sezaryen tartışmasını, annelik, “neslimize yönelik tehlike”, “ihanet”, ve Türklük söylemlerini birbirlerine eklemleyerek gündemleştirir. Türkiye medyasında, özellikle 2002 yılından itibaren, gündemde tutulan felaket senaryolarından birisinin Türk aile yapısının “marjinal” gruplar ve “ahlaksız ötekiler” tarafından tehdit edildiği söylemi olduğunun altını çizen Arsan ve İşlek’e göre “Türk aile kurumunun yozlaşmasıyla beraber nüfusun azalacağı, yeniden bir askeri darbe yapılarak ülkenin geriletileceği, toplumun dinden ve gelenekten kopartılarak kimliksizleşeceği korkusu medya aracılığıyla” (2016: 158) yeniden üretilerek kamusal alanda bir meşruiyet zemini yaratılır.

Erdoğan’ın açıklamalarını, “milleti silme planı”, “Sezaryen sinsi bir plan”, “Kürtaj cinayettir” ve “anne karnında cinayete savaş” gibi başlıklarla manşete tırnaksız taşıyan yukarıdaki haber metinleri, iktidarın, kaygı ve korkularla yüklü toplum ve birey yaşamına odaklı güvenlik söylemini üstlenerek yeniden seslendirir. AKP’nin kadın bedenine yönelik denetim arzusu ve her fırsatta “aile bütünlüğünün korunmasına” dair açıklamaları da bu bağlamda okunabilir. Altı çizilmesi gereken nokta, ailenin de nüfus ve devlet gibi bir güvenlik nesnesi olarak konumlandırılmasıdır. Bu bağlamda güvenlik stratejisinin nüfustan ve toplumdan giderek aileye doğru derinleştiğini söyleyebiliriz. Son yıllarda belirgin düzeyde artış gösteren ve bugünün en önemli toplumsal meselelerinden biri olan kadına yönelik şiddet de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kadına yönelik şiddete karşı geliştirilmesi gereken politikalarda önceliğin güvenlik söylemi adı altında aile bütünlüğünün devamına verilmesi her geçen gün şiddetin artmasına neden oluyor. [11] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu’nda kadına yönelik her türlü şiddetin, OHAL ve KHK’lar ile özellikle kadın haklarına yönelik saldırıların artmasına paralel olarak artış gösterdiğine dikkat çekilir (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2018).[12]

Güvenlik söyleminin, bir meşrulaştırma argümanı olarak tek başına yeterli olması, söz konusu söylemi, AKP ve temsil ettiği neoliberal siyaset tarzı için oldukça kullanışlı bir araç haline getirir. 10 Kasım 2017 tarihinde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, “İslam İş birliği Teşkilatı Kadın Danışma Konseyi Genç Kadınlar Liderlik ve Girişimcilik Programı Sertifika Töreni”nde üç çocuk talebini yinelerken doğrudan nüfus artışının sadece dindarlıkla bağlantılı olmadığını aynı zamanda terörle mücadeleyle de ilgili olduğunu ifade ederek tartışmayı bir “güvenlik” sorunu olarak ortaya koyar:

…Rabbim, peygamberimiz ne diyorlar. Emir çok açık, net. Nikahlanın. Evlenin. Çoğalın. Bu konuda da hassasiyeti bir kenara asla koymamak gerekiyor. Müslüman’ın çoğalması şart. Bundan asla geri adım atmaması gerekir. Ve bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetini çok önemsiyorum. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas. En az beş, on, on beş çocukları var (Milliyet, 10 Kasım 2017).[13]

Erdoğan’ın yukarıdaki ifadeleri, stratejik korkuları ve güvensizlik duygusunu besleyen “dost-düşman mantığı”nı içerir. Mark Neocleous’un ifade ettiği üzere sorunu tehdit ve dost düşman mantığıyla ele almak onu bir “güvenlik” meselesi olarak ortaya koymak demektir (2014: 21). Erdoğan (partinin ilk dönemlerindeki söylemlerinden farklı olarak) Müslüman kadınlara çağrıda bulunurken bu çağrının sınırlarını “terör” söylemiyle çizer. Bu söylemin işaret ettiği ve çoğalması tehlikeli görülen ise Kürt nüfusudur. Bir başka ifadeyle Kürt kadınlarının çocuk doğurması bir tehdit olarak kurulur. Sabah gazetesi de Erdoğan’ın bu konuşmasından “Müslümanların Çoğalması Şart” ifadesini seçerek manşete taşır ve iktidarın güvenlik odaklı milliyetçi-muhafazakâr çağrısını yeniden seslendirir. Ayrıca haber, bu çağrının seslendiği Müslüman kadınların yer aldığı fotoğrafın arka planına Erdoğan’ın fotoğrafını yerleştirerek Erdoğan’ı Müslüman kadınlar adına söz alan eril bir üst ses olarak konumlandırır.

Sabah, 11 Kasım 2017

2.2 Koruyucu ve Cezalandırıcı “Baba” Figürü Olarak AKP

Babanın/devletin denetimindeki aile/ulus tahayyülü, AKP’nin milliyetçi muhafazakâr ideolojisi içinde şekillenen toplumsal cinsiyet politikalarının da temel nosyonudur. Bu söylem içinde, baba olarak devlet “makbul” olanla olmayanın sınırlarını çizer. Bir diğer ifadeyle, AKP iktidarı, “makbul” kadınlık ve erkeklik söylemlerini aile metaforu ve milletin bekası bağlamına yerleştirerek meşruiyet zemini sağlamaya çalışır. “Ailenin milliyetçilik söylemi aracılığıyla devlet tarafından kullanımı ‘aile’ ve ‘devlet’ arasındaki güç dengesini” bir bakıma eşitlerken, bu güç dengesi içinde “devlet, bir sosyal kurum olarak ailenin tanımını ve toplum içindeki görevini” belirler (Şerifsoy, 2000: 172). Şerifsoy’a göre metafor olarak kullanılan aile “devletin ve milletin kurgusunun sınırlarını” çizer (172). Aile içerisindeki toplumsal cinsiyete dayandırılan hiyerarşi de devletin/babanın “nihai kararla vermekle yetkili” olduğu bir iş bölümüne dayanır (2000: 196). Bu söylemi sürdüren Hürriyet gazetesinin “Devlet Bakar” haberi, nihai karar verici olan devletin/babanın bakışıyla kurulur.

Hürriyet, 31 Mayıs 2012

Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, iktidarın kürtaj yasağına dair söylemlerine yönelik eleştirilere “Annenin başına kötü bir şey gelmişse? deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar” açıklamasıyla yanıt verir (Hürriyet, 31 Mayıs 2012).[14] Akdağ’ın kadın örgütleri tarafından eleştirilen açıklamasını Hürriyet “Gerekirse Devlet Bakar” ifadesiyle manşete taşır. İç sayfada yer alan haberin devamında “Devlet Bakar” başlığının altında kadın bedeninden ve cinsellikten muaf bir bebek resmi yer alır. Haberin çerçevesi, kadının bir özne olarak varlığını ve bedeniyle ilgili söz söyleme hakkını yok sayar. Aile/ulus tahayyülü içinde nihai karar verici olarak konumlanan devlet/baba, bu anlamda kadın bedeni üzerinde sürdürdüğü denetimi ve iktidar ilişkilerini ulusun/ailenin bekası adı altında bir kez daha görünmez kılar. Böylece, kadını annelik ve aile içinde konumlayan ulus/aile bütünleşmesine dayalı söylem, nüfus politikalarıyla birleşerek kadının bedeninin ve cinselliğinin denetlenmesini beraberinde getirir (Şenel, 2017: 25).

İktidarın söz konusu denetimi, “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışması ile bir kez daha görünürlük kazanır. AKP’nin (Erdoğan’ın) talebi bu kez, “iffetli” ve “ailelerine bağlı” kız öğrencilerdir. 5 Kasım 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP grup toplantısındaki “…Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakâr demokrat yapımıza bu ters… Bunun bir şekilde denetimi yapılacak” (Hürriyet, 5 Kasım 2013)[15] ifadeleri “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasını kamuoyunun gündemine taşır. Bu açıklama, muhafazakâr ve otoriter bir siyasi iktidarın paternalist hassasiyetler üzerinden makbul kadınlık ve erkeklik tanımını yeniden şekillendirme çabası olarak okunabilir. Erdoğan’ın söz konusu açıklamasının ardından ana akım medyada görünürlük kazanan tartışmalar, “gençlerimizin namusu” ve “özel hayata müdahale” karşıtlığında gelişir. Tartışmanın odağında ise “kız öğrencilerin” nasıl yaşaması gerektiğine dair “öğütlere” yapılan vurgularla yine kadın bedeni olur.

Etkili bir kamuoyu oluşturma aracı olarak medya, söz konusu haber içeriklerinde açıkça görüldüğü üzere iktidarın söylemlerine meşruiyet zemini yaratan tek taraflı anlam çerçeveleri inşa ederek kamuoyunda rıza üretmeye çalışır. Yeni Şafak gazetesinin “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasına ilişkin aşağıda incelediğimiz her iki haber metni de öne çıkardığı söylemler ve bunları çerçeveleme biçimiyle ideolojik tercihini açık bir biçimde yansıtır ve muhafazakâr söylem ekseninde cinsiyetçiliğe eklemlenir. Bu açıdan Erdoğan ve AKP yöneticilerinin konuyla ilgili açıklamalarında kendilerini koruyucu bir baba figürü olarak konumlandırma çabası Yeni Şafak gazetesinde tam sayfa karşılığını bulur. Gazete, Erdoğan’ın “Bu çocuklar bize emanet” ifadesini ilk sayfada manşete taşır ve “adeta ailesini korumaya çalışan bir baba tasviri” çizer (Arsan ve İşlek, 2016:172 ).

C:\Users\özgür\Desktop\yeni_safak.jpg

Yeni Şafak, 6 Kasım 2013

Erdoğan’ın yurttaşları yetişkin ve özerk görmeyen söylemi, haberin içeriği ve biçimini de şekillendirir. Haberde Erdoğan’ın “Kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz (…) 11 yıllık şu yönetimde AK Parti iktidarı kimin yaşam tarzına karıştı?” gibi eleştirilere yönelik açıklamasına geniş bir şekilde yer verilir. Ancak haberde kimlerin ne zaman ve nasıl ithamda bulunduğuna dair bilgi yer almaz.  Erdoğan’ın kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasına yönelik yapılacak denetimlerle ilgili açıklaması ise alt başlıkta “sizce hoş mu” başlığı ile verilir ve doğrudan okuyucuya iktidarın söylemi ile seslenilir. Haberde, tartışmanın ve haberin asıl özneleri olan kadın ve erkek öğrenciler başta olmak üzere hiçbir eleştirel görüşe yer verilmez, böylece kendini bu “aile”den saymayan toplumun diğer üyeleriyle müzakere çerçeve dışında bırakılmış olur.

Hürriyet, 16 Kasım 2013

Söz konusu tartışmalar sürerken Hürriyet gazetesi aynı dönemde öğrenci yurdunda yaşanan şiddet haberine “Denizli’de öğrenci yurdunda bebek vahşeti” başlığıyla ilk sayfada yer verir. Kadınlar, ana akım medyada genellikle makbul olanın sınırlarının aşıldığı olaylarla ya da toplumsal cinsiyet normlarına göre üretilen “kötü-iyi” gibi ikilikler üzerinden görünürlük kazanırlar. Olayın haber değeri, “makbul olanın sınırlarını aşması, çarpıcı, sansasyonel ve şiddet içermesi”nden kaynaklanır (Akınerdem, 2016: 13). Arsan’ın da belirttiği gibi normalde üçüncü sayfada okumaya alışkın olduğumuz bir cinayet haberi, faili bir öğrenci yurdunda kalan ve evlenmeden hamile kalan bir kadın olunca ilk sayfadan aktarılır (2016:185). “Kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışması devam ederken gazete bu olayı haberleştirirken, olayın “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasının başladığı Denizli ilinde olduğunu vurgular. Ayrıca gazete haber kurgusu ile “iffetini korumayan kız öğrencilerin” başına gelebileceklerini ima ederek “kız öğrencileri”n yaşamlarına müdahale edilmesi gerektiği kanısını pekiştirir.

2.3 “Makbul” Kadınlığın İnşası

Üç çocuk, kürtaj ve sezaryen tartışmalarıyla patriarkal bir devlet söylemini sahiplenen ve kendi özgünlüğü içinde yeniden üreten AKP iktidarının, toplumsal cinsiyet politikalarının şekillendiği neoliberal muhafazakârlık, kadını özel alanda “aile” içinde kurgularken kamusal alanda toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün bir parçası olarak tasavvur eder (Tokgöz, 2013).  Bu anlamda, AKP iktidarının kadının istihdamının arttırılmasına dönük politikaları, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünü muhafaza eden, “kadınların iş gücü piyasasına esnek çalışma biçimleriyle katılımını desteklemeyi temel alan neoliberal ve muhafazakâr” söylem içinde şekillenir. (Tokgöz, 2013: 111). Bir yandan eşitlikçi yasal düzenlemeler yapılırken “diğer yandan kadını doğurganlık üzerinden aile içinde tutacak ve iş gücü piyasasına esneklik adı altında ikincil, dezavantajlı katılmasına yol açacak yasal düzenlemeler” yapılmaktadır (2013: 119). “Ev ve iş yaşamını bağdaştırmayı” amaçlayan bu düzenlemelerle, kadınların kısmi zamanlı, esnek çalışma biçimleriyle aile içindeki görevlerini aksatmadan piyasaya entegre olmaları amaçlanır (Ulusoy, 2017). Zira 2017 yılının Kasım ayında hükümetin genelge tasarısında, 2010 yılında yayımlanan ve kadınların istihdamının arttırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanmasına dair genelge değiştirilerek “eşit işe eşit ücret, kamu kurum ve kuruluşlarında fırsat eşitliğinin sağlanması ve bunun yapılıp yapılmadığının raporlarla denetlenmesi, yine kamu ve özel sektöre ait iş yerlerine yapılan denetimlerde cinsiyet eşitliğine uyulup uyulmadığının saptanarak işlem yapılması” gibi kadınların lehine birçok düzenleme çıkarılmıştır (Akgökçe, 2017). Kadın istihdamını zorlaştıran, kadınları, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine mecbur bırakan bu genelge, elbette iktidarın kadını annelik söylemi içinde tasavvur eden muhafazakâr ideolojisinin bir sonucudur.

Kadını “öncelikle” aile içinde konumlayan bu anlayış; iktidarın hem politika hem de söylemlerinde sürekli yeniden üretilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) düzenlediği I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde kadın ve erkeğin eşit olamayacağını, bu durumun fıtrata ters olduğunu söyler (Hürriyet, 24 Kasım 2014).[16]  AKP’nin, kadın meselesini bir eşitlik meselesi olarak görmediğini açık eden bu konuşmanın devamında kadınlık bir kez daha dini referanslara dayandırılarak “annelik”le ilişkilendirilir. “Dinimiz tarafından kadına annelik makamı” verildiğini söyleyen Erdoğan’ın açıklamasından bir yıl sonra dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “annelerin, annelik kariyeri dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları” gerektiğine dair açıklamada bulunur (Hürriyet, 2 Ocak 2015).[17] 2016 yılında Erdoğan da “…Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çevirmekten imtina eden bir kadın iş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun eksiktir, yarımdır” (Hürriyet, 5 Haziran 2016)[18] açıklamasında bulunur. Bu ifadeler doğrudan AKP’nin makbul kadın/eş/anne anlayışına denk düştüğü gibi “kadının emeği üzerindeki erkek denetimini, kadınların bedenleri üzerindeki zora ve iknaya dayalı erkek denetimiyle iç içe geçirir. Bu denetimi ve karşılıksız emeği sürekli kılmanın tek yolu ise, evlilik bağı ile kutsanmış, heteroseksüel ailedir” (Ulusoy, 2017).

İktidarın “aile ve iş yaşamını uyumlaştırma”ya dair söylem ve politikaları, çalışan ancak “öncelikle”, “iyi bir eş” ve “ev hanımı” olan kadınlara dair haberlerle yeniden üretilir. Sabah gazetesinin “Mutfakta Vali Var” haberi, kadının öncelikli kariyerinin annelik olduğuna dair iktidarın söylemiyle neredeyse birebir kesişir. Haber, kadınların, toplumsal cinsiyet normlarıyla uyum içinde iş hayatına nasıl katılabileceğine dair bir çerçeve inşa eder.

Sabah (web,)22 Mayıs 2015

Haberde, Sinop Valiliği’ne atanan Yasemin Özata Çetinkaya’nın, Cumhuriyet tarihinin üçüncü kadın valisi olduğu ve hemen ardından Çetinkaya’nın evli ve üç kız çocuğu olduğu vurgulanır.  Sonraki cümlede ise Çetinkaya’nın öncelikle anne olduğunu belirttiği bilgisi yer alır ve Çetinkaya’nın “Annelik, valilik makamından çok daha zor” ifadesi öne çıkarılır. Haber, valinin iş yaşamıyla değil mutfakta ne kadar “başarılı” olduğuna dair ayrıntılarla devam eder. Çetinkaya’nın “elleriyle hamur açıp, mantı yaptığı”, yemek yapmayı çok sevdiği aktarılır. Haberin görsel düzlemi de bu içeriği resmeder. Çetinkaya’nın mutfakta yemek yaparken çekilen büyük fotoğrafının üzerinde mutfak önlüğüyle ikinci bir fotoğraf yer alır. Makamında çekilmiş olan fotoğraf ise görsel düzlemde en az yer kaplayarak arka planda bırakılır. Böylelikle haberin görseli makbul kadından beklenen rollerin öncelik sıralamasının bir anlatısını sunar. Haber bir bütün olarak kadınların toplumsal cinsiyet rejimine nasıl dâhil olabileceklerini bir diğer ifadeyle makbul kadınlığı betimler. Makbul kadından beklenen çalışma yaşamında olsa dahi “aile içindeki toplumsal cinsiyet rollerine uygun ‘anne’ ve ‘eş’ konumlarını” sürdürmesidir (Ulusoy, 2017). Bu konumlarına bağlı olarak kadınlar ana akım medyada ya “fedakâr” ya da çocuklarına zarar veren “cani” anneler olarak haberlerin öznesi kılınır.

Feyza Akınerdem, haber incelemeleri yaparken elde zaten var olan ‘toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi’ gibi bir argümandan hareket etmenin çoğu zaman yeterli olmadığını belirtir (2016: 20). Bu açıdan haber analizlerinde, normatif alanın, başka toplumsal normları, o normların ürettiği ayrımları da içererek kurulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir (Akınerdem, 2016: 20). Aşağıdaki her üç haber örneğinde görüldüğü üzere fedakâr kadın imgesinin yanı sıra kadınların fail olduğu olayların aktarılmasında “canavar”, “cani” gibi betimlemelerle makbul olmayanın da sınırları çizilir. Örneğin 2013 yılında bayram tatilinde bebeğini evde bırakıp şehir dışına aile ziyaretine giden ve bebeğin açlık ve susuzluktan ölümüne sebep olan kadın medyada “canavar” ve “cani” anne olarak haberleştirildi. Funda Ş. Cantek (2017), olayın haberleştirilme biçiminin “kutsal annelik” üzerinden kadına yönelik bir linçe dönüştüğünü belirtir.  Olayı ilk sayfadan veren Sabah ve Star gazeteleri “anneyi, kırmızı pantolonu ve sarı saçıyla gizemli bir cinsel objeye dönüştürmenin yanı sıra, evlilik dışı ilişkiye girmiş ve öz evladının ölümüne sebep olmuş bu kadının frapanlığına da gönderme” yaparak haberleştirir (Cantek, 2017). Sabah gazetesinin “Yenge değil bir canavar” başlıklı haberinde de görüldüğü üzere kadının fail olduğu olaylarda medya tek taraflı bir anlatım sunar. Böylece muhafazakâr söylem adına sadece “politik ve ideolojik önderler değil, ‘gerçek’ olanı kurgulayan ‘haber’ dili” ve en nihayetinde “anonim eril dil konuşmaya başlar” (Sancar, 2012: 239). Haberlerin esas konusu, kadınların makbul olanın sınırlarından canavarca taşma hali olduğunu belirten Akınerdem böylelikle “canavar ve mağdur kadınlara karşı iyi anne, sadık ve itaatkâr eş, başarılı iş kadını” örneklerinin görünür kılındığını  ve bu yolla iyi örneklerin de teşvik edildiğini belirtir (2016: 28).

C:\Users\user\AppData\Local\Microsoft\Windows\Temporary Internet Files\Content.Word\sabah.jpg

Sabah, 23.10.2013

Sabah, 16.06.2012

Star, 23.10.2013

Medyanın egemen gücün heteroseksist toplumsal cinsiyet kurgusu içinde şekillenen söylemi, “makbul kadın ve erkeği” betimlerken; heteroseksist yapının dışladığı bireyleri ve grupları “makbulü” tedirgin eden ötekiler olarak çerçeveliyor. Türkiye’de LGBTİ+ bireylerin medyada temsili üzerine yapılan çalışmalar, medya metinlerine hâkim olan homofobik, ayrımcı ve heteroseksist söyleme dikkat çekiyor. Yaklaşık 10 yıldır medya takibi yapan Kaos GL’nin 2017 yılı verilerine göre Türkiye’de yazılı basında LGBTİ+ bireyleri konu edinen içeriklerin yarısından fazlası LGBTİ+ bireylere dönük insan hakları ihlali içeriyor. Medya LGBTİ+ bireyleri sıklıkla görmezden geliyor, görmek durumunda kalması halinde ise felaketlerin, sansasyonların ve suçun öznesi olarak habere konu ediyor (Alankuş, 2015; Depeli ve Çaylı Rahte, 2009; Tar, 2017).

Medyanın LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı söylemi kuşkusuz milliyetçi ve muhafazakâr bir toplum nosyonundan hareket eden AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarından ayrı düşünülemez. AKP hükümeti 2002’de iktidara geldiğinde bütün farklılıkları anayasal güvence altına alacağını taahhüt etmiş, hatta 2002 genel seçimleri öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eşcinsellerin hak ve özgürlüklerinin yasal güvenceye alınması gerektiğini söylemişti.[19] Ancak 2007 seçimlerinde ikinci kez iktidarını kesinleştiren AKP hükümeti homofobik ve ayrımcı açıklamalarla LGBTİ+ bireyleri ve haklarını görmezden gelerek taahhütlerini hızla geri almaya başladı (Aşan, 2016). Özellikle yukarıda bahsettiğimiz 2005 yılında yürürlüğe giren yeni TCK’da yer alan “ahlaka aykırılık” ibaresi kadınların ve LGBTİ+ bireyler için pek çok hakkın ahlaka aykırı görülerek kısıtlanmasını beraberinde getirdi (Aşan, 2016:8).

AKP hükümetinin LGBTİ+ haklarını görmezden gelen ve hak ihlallerine neden olan politikalarıyla uyumlu olarak medya da LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı ve homofobik söylemini sürdürdü. Hükümetin her fırsatta başvurduğu bir strateji hâline gelen “kamu güvenliği” söylemi 2015, 2016 ve 2017 yıllarında gerçekleşen Onur yürüyüşlerine getirilen yasağın da gerekçesini oluşturuyor. Medya ise bu yasağı ya hak ihlali olarak görmeyen bir biçimde haberleştirdi ya da Sabah ve Hürriyet örneğinde görüldüğü üzere ayrımcı ve homofobik bir yaklaşımla haberleştirerek yeniden hak ihlallerine yol açtı. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemek temel bir hak olmasına ve izne tabi olmamasına rağmen her iki haber metninde de LGBTİ+ bireylere karşı doğrudan saldırı benimseniyor ve bu gruplar suçlu olarak işaret ediliyor.

C:\Users\özgür\Desktop\sabah 1 temmuz 2015.png

Sabah, 1 Temmuz 2015 C:\Users\özgür\Desktop\hürriyet.png

 Hürriyet, 26 Haziran 2017

AKP’nin LGBTİ+ topluluklara yönelik ayrımcı ve homofobik söylem ve politikaları OHAL sonrası uygulamalar ile daha da belirginleşti. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Kasım 2017 tarihinde 41. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Bursa Nilüfer Belediyesi’nin mahalle komitesi seçimlerine getirdiği “beşte bir LGBTİ kotası”na şu ifadelerle tepki gösterdi:

Ana muhalefet partisi sıfatını taşıyan bir partinin milletimizin değerleriyle bağları öylesine kopmuş durumda ki şu anda aramızdaki temsilcilerinin de bulunduğu bir büyükşehrimizde CHP’li ilçe belediyesi mahalle komiteleri için yapılacak seçimde beşte bir oranında, düşünün ya, eşcinsel kotası koyabiliyor, Allah şaşırtmasın, şu hâle bak ya. Bir partide ölçü kalmayınca, muvazene kaybolunca işte böyle nereye savrulacağı belli olmuyor (Hürriyet, 9 Kasım 2017).[20]

Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın birçok konuya değindiği konuşması, Hürriyet gazetesinde “eşcinsel kotaya” ilişkin tepkisiyle habere konu olur ve “Allah Şaşırtmasın” ifadesi başlığa taşınır. Yeni Şafak ise Erdoğan’ın konuşmasını tam sayfa haber yapıyor ve “Allah Şaşırtmasın” ifadesini haber metninin en altında alt başlık olarak veriyor. Her iki gazetenin de LGBTİ’leri görmemek konusunda ortaklaştığını ancak farklı stratejilerle haberi kurguladıklarını görüyoruz. Hürriyet, LGBTİ+ bireyleri sıklıkla magazinsel ve sansasyonel haberlerin konusu yapmayı tercih eden bir gazete. İslami-muhafazakâr bir çizgide olan Yeni Şafak gazetesinin ise LGBTİ+ bireylerle ile ilgili haberlerde “mesafeli” bir tutum sergilediğini, bir bütün olarak LGBTİ+ bireyleri görmezden gelmeyi tercih ettiğini söyleyebiliriz. Ancak her iki gazetenin de LGBTİ+ bireyleri ötekileştiren, marjinalleştiren ve iktidarın söylemini meşrulaştıran bir çizgide haber ürettiklerini eklemeliyiz.

Hürriyet, 10 Kasım 2017

Yeni Şafak, 10 Kasım 2017

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın LGBTİ+ bireylerinin varoluşlarını gayriahlaki bir durum olarak nitelemesinin ardından 18 Kasım’da Ankara Valiliği, “toplumsal hassasiyet ve duyarlılıklar”, “kamu güvenliği”, “genel sağlık ve ahlakın korunması” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçeleriyle il genelindeki tüm “LGBTİ sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilen etkinlikleri” süresiz olarak yasakladığını duyurdu. Ankara’daki yasak ilanını İzmir, Bursa, İstanbul, Kocaeli ve Mardin’deki etkinliklerin iptali izledi. Pembe Hayat ve Kaos GL derneklerinin yasağa karşı yaptıkları açıklamada belirttikleri gibi karar, eşit yurttaşlık için ayrımcılığa ve nefrete karşı mücadele yürüten LGBTİ sivil toplum örgütlerini çalışamaz hale getirirken LGBTİ+ birey ve örgütleri de medyada hedef haline getirdi.[21] Zira kararın dayandığı “toplumsal ahlak”, “kamu güvenliği” gibi soyut kavramlar, yasağın geniş yorumlanmasının yanı sıra LGBTİ+ bireyleri hak ihlallerine açık bir hale getirilmesine ve LGBTİ+ varoluşunun kriminalize edilmesine zemin oluşturdu. Ana akım medya da LGBTİ+ bireylerin yaşadığı hak ihlallerini görmezden gelen, meşrulaştıran ve/veya LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söylemi içeren haber diliyle hak ihlallerinin yaygınlaşmasının bir aracı olmaya devam ediyor.

2.4 Darbe Girişiminin Ardından Medyada Kadın Anlatıları ve Makbul Anneliğin Yeniden İnşası

15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte temel hak ve özgürlükler kısıtlanarak ve muhalif tüm kesimler baskı altına alınarak kamusal düzlemde tek sesli bir söylem inşa edilmeye çalışılmıştır. Darbe girişiminin ardından iktidar, “ulusal güvenlik”, “milli birlik” ve “milletin bekası” vurgularını milliyetçilikle militarizmin kesiştiği bir söylemle öne çıkarmıştır. Toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulan bu militarist söylem, “erkeklerin toplumsallaşma süreçlerini şekillendiren, devletle kurdukları vatandaşlık ilişkisini düzenleyen ve erkekleri devletin cinsiyet rejimi içinde konumlandıran önemli bir iktidar aracı olarak” (Sünbüloğulları, 2013: 15) farklı söylemlere eklemlenir. Bu milliyetçi militarist söylem, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ana akım medyada, “kahraman erkek” anlatılarına dair imge ve sembollerle birlikte dolaşıma girer. Söz konusu “kahramanlık” anlatılarını kuran ortak görsel ise tank üzerinde yer alan erkek fotoğraflarıdır.

Sabah (web), 22 Temmuz 2016

Sabah gazetesinin darbe girişiminden bir gün sonra yaptığı “81 vilayette halk ayaklandı” haberinde halkın göstereni olarak işaret edilen, Türk bayrağı asılı tank üzerindeki erkek fotoğrafıdır.

Sabah, 16 Temmuz 2016

Sabah gazetesinin darbe girişiminden bir gün sonra yaptığı “81 vilayette halk ayaklandı” haberinde halkın göstereni olarak işaret edilen, Türk bayrağı asılı tank üzerindeki erkek fotoğrafıdır. Haber hem iktidarın söyleminde hem de ana akım medyada inşa edilen milliyetçi militarist söylemle şekillenen hegemonik erkekliğin de özetidir. Fallik bir imge olarak neredeyse tüm darbe girişimi sonrası gazete haberlerinde kullanılan bu fotoğraf, halkı “erkek kardeşler birliği” (Najmabadi, 2000: 129) olarak işaretler. Aşağıdaki haberde görüldüğü üzere “erkeklik”, “destan”, “şehitlik”, “babayiğit”, “cesaret”, “güç” kavramlarıyla kurgulanır. “Hem gündeliğin içindeki hegemonik erkekliğin hem de makbul vatandaşlığın” (Öztan, 2013: 82) sınırlarını yeniden üreten haberin militarist dili, toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulduğu gibi aynı zamanda onu yeniden üreterek dolaşıma sokar.

Hegemonik cinsiyet normlarını pekiştiren ana akım medya, “kahraman erkeklik” anlatıları üretirken, bu anlatılara “kadın”ları “analar” olarak dahil eder.

Hegemonik cinsiyet normlarını pekiştiren ana akım medya, “kahraman erkeklik” anlatıları üretirken, bu anlatılara “kadın”ları “analar” olarak dahil eder. Erkeklerin “kahramanlık” hikâyeleri, gazetelerin ilk sayfalarını ve manşetleri işgal ederken, kadınlara dair anlatılar, ağırlıklı olarak magazin, sağlık gibi iç sayfalarda ve gazete eklerinde ikincil planda yer alır.

C:\Users\özgür\Desktop\medya raporu\haberler\haber fotolar\20171225_180244.jpg

Yeni Şafak Pazar Eki, 31 Temmuz 2016

Yeni Şafak gazetesi Pazar ekinde, darbe girişimi sırasında hayatını kaybeden kadınlara dair habere “Analar İçin Vatan Evlattır” başlığıyla yer verir. Haberin, “vatanlarını evlat bilen” ve vatan için “canlarını siper eden” kadınlar anlatısı, toplumsal cinsiyet normlarıyla uyumlu militarist söylemle kesişir. “Sokak”, “güç”, “galibiyet” gibi kavramlarla kurgulanan “erkeklik” anlatılarından farklı olarak, “kahraman kadınlar” aile, evlat, ev, vatan ve annelikle ilişkilendirilir. Bu anlamda anneliğin “biyolojik bir sabit değil, esnek bir söylem” (Walby, 2000: 39) olduğunu ve sürekli hareket halinde, farklı söylemlere eklemlenerek bir meşruiyet zemini kazandırdığını belirtmek gerekir. Gazetenin iç sayfasında yer alan “Analar Evladına Vatanı Gibi Sahip Çıktı” başlıklı haberi, “korkusuzca”, “tanklara, bombalara göğüs geren” “kahraman kadınlar”ın, “evlatları güzel günler görsün diye anne titizliğiyle” sokaklara çıktığı ifadeleriyle kurulur. Böylelikle haber, “kahraman kadın”lığın sınırını “annelik”le çizerek toplumsal cinsiyet rejimine dâhil olur.

C:\Users\özgür\AppData\Local\Microsoft\Windows\INetCache\Content.Word\0001[1].jpg

Yeni Şafak, Pazar Eki, 25 Temmuz 2016

Haberlerin anlatısında özellikle vurgulanan, “anneleri/eşleri tarafından uğurlanan erkek evlatlar ve kocalar”dır. Sokağa çıkan kadın anlatılarında ise Şerife Boz “Kamyonla Peşinden Gittim” haber başlığıyla öne çıkarılır.[22]

“Kamyonla Peşinden Gittim”,Yeni Şafak, Pazar Eki (web), 24 Temmuz 2016

Haber, alt başlıkları, metin içindeki vurgu ve görselliğiyle sokağa çıkan kadınları toplumsal cinsiyet normu ile çerçeveleyerek haberleştirir. Şerife Boz’un “Kocam evden çıkma dedi. Kamyonla peşinden gittim” cümlesinin üst başlığa taşınması dikkat çekicidir. Erkeğin sözünün ihlal edimi, haberin bütün kurgusuna yerleşen “vatan-millet aşkıyla” gerekçelendirilir ve böylelikle ihlalin sınırları çizilmiş olur.

Sabah web, 24.07.2016

Sabah web, 19.07.2016

Sonuç olarak incelenen haber metinlerinin tümü darbe girişimi sırasında ve sonrasında sokağa bir tek “makbul vatandaşın” çıktığı varsayımından hareket eder ve “kahramanlık” anlatılarını toplumsal cinsiyet rejimi içinde şekillenen muhafazakâr ve milliyetçi söylemle inşa eder.

Haber metinlerinde kadınların failliği, aile fotoğraflarıyla ve anne oldukları vurgusuyla çerçevelenir. Bir başka ifadeyle haber içeriklerinde erkekler, darbe girişimi sırasında çekilmiş ve bir “güç gösterisi” içinde resmedilirken, kadınların “kahramanlık” anlatıları, yakın çekim aile fotoğraflarıyla görselleştirilir. Sabah gazetesi hem bir kadının hem de bir erkeğin kişisel hikâyesine yer verdiği yukarıdaki iki ayrı haber örneğinde görüldüğü gibi kadınların eş/anne olarak üstlendikleri rollere vurgu yapılırken, erkekler “kahraman”lık söylemi içine yerleştirilerek haberin faili kılınır. Sonuç olarak incelenen haber metinlerinin tümü darbe girişimi sırasında ve sonrasında sokağa bir tek “makbul vatandaşın” çıktığı varsayımından hareket eder ve “kahramanlık” anlatılarını toplumsal cinsiyet rejimi içinde şekillenen muhafazakâr ve milliyetçi söylemle inşa eder.

Sonuç

AKP iktidarı özellikle ilk iki döneminde kadınların çalışma hayatına katılımına dair olumlu adımlar atsa da 15 yıl süren iktidarı boyunca kadın emeğini, bedenini ve kadının gündelik hayatını denetim altına almaya çalışan “aile” odaklı politika ve söylemler üretmeye devam etmiştir. Medya alanında yaptığı düzenlemelerle medya üzerindeki tahakkümünü giderek güçlendiren AKP’nin toplumsal cinsiyet politikaları ana akım medya tarafından yeniden üretilerek iktidar ilişkileri muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Öncelikle ana akım medyada yer alan kadın temsilleri, “ideal kadın”ın nasıl olması gerektiğinin çerçevelendiği bir mecraya dönüşür. AKP’nin politikalarıyla uyumlu bir içimde kadınları genellikle ev ve ev içiyle ilişkilendirerek cinsiyetçi kodlarla haberleştiren ana akım yazılı basın, darbe girişiminin ardından sokağa çıkan kadınları da sadece annelik ve aile temelinde haberleştirerek kadının kamusal alandaki failliğini cinsiyetçi normlarla kuşatarak kontrol altına alır.

Özellikle belirtilmesi gereken ise; AKP’nin kadın bedenine yönelik müdahaleleriyle paralel bir biçimde kadına yönelik şiddettin de hızla arttığıdır. Zira aile bütünlüğü ve ailenin korunmasına yönelik söylemler, kadına yönelik şiddeti üreten toplumsal yapının devamlılığını güvenceye alıyor. Kuşkusuz kadına yönelik şiddetin yaygınlaşmasında medyanın da rolünü vurgulamalıyız. Medyada kadınlar uğradıkları şiddet, taciz, tecavüz gibi hak ihlalleri dolayısıyla haber olduklarında bile haberleştirme biçimi nedeniyle bir kez daha hak ihlaline maruz kalmaya (Alankuş, 2007: 38) devam ediyor.

AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarının medyada çerçevelenişini değerlendirmeye çalıştığımız bu raporda birçok tartışmanın eksik kaldığının farkındayız. Tüm yaşam alanlarına muhafazakâr ve eril bir anlayışla nüfuz etmeye çalışan ve özellikle kadın bedenini tümüyle denetleme arzusunda olan on altı yıllık bir iktidarın ve süreç içinde iktidara daha bağımlı hale gelen bir medyanın varlığı çok daha kapsamlı raporları, tartışmaları ve elbette ki mücadeleleri gerekli kılıyor. Kuşkusuz bu mücadelenin önemli araçlarından biri, ötekileştirilenlerin, yok sayılanların, LGBTİ+ bireylerin ve biz kadınların yaratacağı yeni medya mecralarıyla en başta hayatlarımız ve bedenlerimiz hakkında olmak üzere yaşamın tüm alanlarında kendi sözlerimizi üretmek ve sesimizi duyulur kılmaktır.

KAYNAKÇA

Alankuş S. (2016). Barış Gazeteciliği El Kitabı. İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

Alankuş, S. (2007). Neden Kadın Odaklı Habercilik? İçinde S. Alankuş (Der.), Kadın Odaklı Habercilik (s.s.25-66.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

Altuntaş N., & Demirkanoğlu, Y. (2017). Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kadına İlişkin Söylem ve Politikalarına Bakış: Muhafazakâr Demokratlıktan Muhafazakârlığa Doğru Evrilişin İzdüşümleri. Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 8(1), 65-96.

Akgökçe, N. (2017, Kasım 20). Kadınlara güvencesiz istihdam genelgesi. Birgün. 15 Nisan 2018 tarihinde https://www.birgun.net /haber-detay/ kadinlara-guvencesiz -istihdam-genelgesi-191307.html adresinden erişildi.

Akınerdem, F. (2016). Türkiye medyasında kadınların temsili: gazete ve internet haberciliği raporu. Hrant Dink Vakfı. https://hrantdink.org/attachments/ article/457/ Turkiye-Medyasinda-Kadinlarin-Temsili.pdf

Arsan, E. & İşlek-Tolunay, S. (2016). Haber Metinlerinde Biyoiktidarın Kurulumu: Kadın Bedeni ve Kızlı Erkekli Öğrenci Evi Tartışmaları. İçinde Y. İnceoğlu & S. Çoban (Der.), Haber Okumaları (s.s. 153- 190). İstanbul: İletişim.

Aşan, Esra (2016, Temmuz ). AKP Hükümetleri Döneminde Kadına Yönelik Şiddetin ve Cinsel Şiddetin Önlenmesine Dair Politikalar (2002- 2007 Dönemi) – I. 20 Haziran 2016 tarihinde http://www.art-izan.org/cinsel-siddet/akp-hukumetleri-doneminde-kad-na- yonelik-iddetin-ve-cinsel-iddetin-onlenmesine-dair-politikalar-2002-2007-donemi-ii adresinden erişildi.

Cantek, F. (2017, Kasım 24). Çocuğunu öldüren babalar. Gazete Duvar. 20 Mayıs 2017 tarihinde https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar /2017/11/24/cocugunu- olduren – babalar/ adresinden erişildi.

Depeli, G. & Rahte, E. (2009). Bir Yanlış Var Bu Temsilde: Medyaya Müdahil Olmak. İçinde A. Erol (Haz.), Anti-Homofobi Kitabı: Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma (ss.116-121). Ankara: Ayrıntı.

Eres, B. & Yüksel, H. (2017). AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi. 25 Haziran 2018 tarihinde http://halagazeteciyiz.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-
sermayesi/
adresinden erişildi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu. (2018, Haziran 1). 10 Haziran 2018 tarihinde http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu adresinden erişildi.

Kıvanç, A. (2004, Temmuz 6). Sığınma evleri şart. 14 Nisan 2018 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/siginma-evleri-artik-mecburi-715919/ adresinden erişildi.

Köker, E. & Doğanay, Ü. (2010). Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler. Ankara: İHOP Yayınları.

Kurban, D. & Sözeri, C. (2012). İktidarın Çarkında Medya: Türkiye’de Medya Bağımsızlığı ve Özgürlüğü Önündeki Siyasi, Yasal ve Ekonomik Engeller, Demokratikleşme Programı Medya Raporları Serisi –3. İstanbul: TESEV Yayınları.

Najmabadi, A. (2000). Sevgili ve Ana Olarak Erotik Vatan: Sevmek, Sahiplenmek, Korumak. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.129-167). İstanbul: İletişim Yayınları.

Neocleous, M. (2014). Güvenliğin Eleştirisi. Ankara: Notabene Yayınları.

Öztan, G. G. (2013). Türkiye’de Milli Kimlik İnşası Sürecinde Eğilimler ve Tesirler. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 73-115 ), İstanbul: İletişim Yayınları.

Sancar, S. (2012). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları.

Sünbüloğulları, N. Y. (2013). Giriş: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek (lik)lere Dair Bir Çerçeve. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 9-45). İstanbul: İletişim Yayınları.

Şenel, B. (2017). “Biz Büyük Bir Aileyiz”: Türkiye’de Devlet Söyleminde “Makbul” Kadınlık ve Aile. Mülkiye Dergisi, 41(2), 31-69.

Şerifsoy, S. (2000). Aile ve Kemalist Modernizasyon Projesi, 1928-1950. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.167-200), İstanbul: İletişim Yayınları,

Tar, Y. (2017). Kaos Gl 2017 Medya İzleme Raporu. 25 Haziran 2018 tarihinde http://www.kaosgldernegi.org/resim/yayin/dl/medya%20izleme%20rapor_kucuk.pdf, adresinden erişildi.

Tokdoğan, N. (2013). Hak Haberciliğinde Temel Bir Uğrak: Kadın Odaklı Habercilik ve JİNHA Örneği. Mülkiye Dergisi, 37(3), 9-35.

Tokgöz, G. (2013). Kadın’dan Aile’ye Geçiş AKP Döneminin İstihdam Politikalarının Toplumsal Cinsiyet Açısından Analizi. 10 Kasım 2017 tarihinde http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf adresinden erişildi.

Ulusoy, D. (2017). Kadınların Ücretli-Ücretsiz Emek Kıskacı: AKP’nin Aile Politikaları ve Yeni Muhafazakârlık. 15 Nisan 2018 tarihinde http://www.sosyalistfeministkolektif .org/kampanyalar/sfk-kampanyalari/aile-disinda-hayat-var/kad-nlar-n-uecretli-uecretsiz-emek-k-skac-akp-nin-aile-politikalar-ve-yeni-muhafazakarl-k/ adresinden erişildi.

Yeğenoğlu, M. & Coşar, S. (2014). AKP ve Toplumsal Cinsiyet Meselesi: Neoliberalizm ve Patriyarka Arasında Mekik Dokumak. İçinde (Der.), Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir, İktidarın Şiddeti: AKP’li Yıllar Neoliberalizm ve İslamcı Politikalar (s.s.158-181), İstanbul: Metis Yayınları.

Yuval-Davis, N. (2010). (Çev.), A. Bektaş, Cinsiyet ve Millet. İstanbul: İletişim Yayınları.

Walby, S. (2000). Kadın ve Ulus. İçinde (Ed.), Ayşe Gül Altınay, Vatan Millet Kadınlar (s.s.35-65), İstanbul: İletişim Yayınları.

Yazarlar hakkında

Pınar Yıldız

2004 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdi. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2008 yılında “Yeşim Ustaoğlu Sinemasında Kimlik” adlı yüksek lisans tezini 2016 yılında da “Hatırlamanın ve Unutmanın İmgeleri” adlı doktora tezini tamamladı. 2009-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Akademik ilgi alanları film çalışmaları, toplumsal cinsiyet, travma, bellek ve göç çalışmalarıdır. 2004 yılında Sürgün (Orhan Eskiköy) belgeselinin yönetmenliğini ve 2012 yılında Babamın Sesi (Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy) filminin yönetmen yardımcılığını üstlenmiştir. Bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Ceren Salmanoğlu Erol

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişikler ve Tanıtım Bölümü’nden 2010 yılında mezun oldu. “Farklılığın Anlatısı: Türk Romanında Kürt Kadının Temsili” başlıklı tezle yüksek lisansını aynı bölümde tamamladı. Akademik ilgi alanları arasında siyasal iletişim, Kürt sorunu ve toplumsal cinsiyet yer almaktadır. 2011-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 689 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi.  Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ndeki doktora eğitimine devam etmektedir.

DİPNOTLAR

  1. Gazetelerin tiraj bilgileri için bkz. https://serbestsiyasa.com/?p=3127 ve https://serbestsiyasa.com/?p=1074
  2. Bkz. 2002 AKP Seçim Bildirgesi, https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZETELER/WEB/KUTUPHANEDE%20BULUNAN%20DIJITAL%20KAYNAKLAR/KITAPLAR/SIYASI%20PARTI%20YAYINLARI/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002%200000_0000.pdf
  3. Bu yasal düzenlemelerin yanı sıra kadın hakları konusunda birtakım uluslararası yükümlülükler üstlenilmiştir. Örneğin uluslararası hukukta kadına yönelik şiddetle mücadele alanında en güncel, en yüksek standartları içeren ve en kapsamlı bağlayıcı metin olan İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi 2011 yılında Türkiye tarafından imzalanmıştır (https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor)
  4. AKP iktidarının evliliği teşvik eden politikalarının bir diğer parçası da boşanmaları engellemeye dönük düzenlemeler ve uygulamalardı. 2013 yılında Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı “Bir Kez de Aile Danışmanına Sor” projesini geliştirdiler. Bu proje ile yaklaşık “20 bin evliliğin kurtarılması” planlanmıştır. http://www.milliyet.com.tr/devlet-360-dakikada-evlilik/gundem/detay/1794213/default.htm
  5. http://halagazeteciyiz.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/
  6. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-en-az-uc-cocuk-dogurun-8401981
  7. Kuşkusuz kadın bedenine ve gündelik yaşama müdahale etme arzusu sadece AKP siyasetine özgü değildir. Kemalist modernleşme projesi çağdaş aile modelinin çekirdek nüfusa indirgenmiş olması adına aile planlaması ve doğum kontrolünü yaygınlaştırırken, AKP iktidarı “milletimizi kısırlaştırıyorlar” söylemiyle nüfus artışını destekleyen kürtaj ve sezaryen karşıtı politikalarını topluma dayatır.
  8. http://www.hurriyet.com.tr/milleti-silme-plani-20636174
  9. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sezeryan-kurtajla-cinayet-islediler-23537027
  10. http://www.star.com.tr/guncel/erdogan-halkimizi-kisirlastirdilar-haber-763638/
  11. Kadına yönelik şiddet 10 yılda 3 kat arttı, https://www.evrensel.net/haber/351391/kadina-yonelik siddet-10-yilda-3-kat-artti-2, Erişim Tarihi: 10 Mayıs 2018
  12. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2017 veri raporuna göre “1 yıl içinde 409 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 387 çocuk cinsel istismara uğradı, 332 kadına cinsel şiddet uygulandı” http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu
  13. http://www.milliyet.com.tr/erdogan-dan-elen-musk-ile-gorusmesine-ankara-yerelhaber-2395477/
  14. http://www.hurriyet.com.tr/devlet-bakar-20661267
  15. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arinc-ve-akdogan-ogrenci-evleri-icin-ne-demisti-25052340
  16. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-kadin-ve-adalet-toplantisinda-konustu-27640428 
  17. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/saglik-bakani-muezzinoglu-annelik-bir-kariyerdir-27882199
  18. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-calisiyorum-diye-annelikten-imtina-eden-kadin-kadinligini-inkar-ediyor-demektir-37291399
  19. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=11478
  20. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-hak-ettikleri-cezayi-en-40639888
  21. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=25036
  22. Şerife Boz’un 15 Temmuz darbe girişimi gecesi çekilmiş olduğu rivayet edilen fotoğrafı ile ilgili özellikle 24 Haziran seçimleri öncesi AKP milletvekilliğine aday adaylığı gündeme geldiği sıralarda değişik spekülasyonlar yapıldı. 15 Temmuz gecesi köprünün üstünde çekilmiş olduğu söylenen fotoğrafın aslında mizansen olduğu ve 16 Temmuz’da çekildiği dillendirildi. 15 Temmuz şehit aileleri, Şerife Boz’un 15 Temmuz’u bahane ederek haksız çıkar elde etmeye çalıştığını iddia ederek Boz hakkında dava açtıklarını ilan ettiler. Ancak şu bir gerçek ki, Şerife Boz’un motorlu araç bile kullanma yetisi olmadığı halde, o kamyonu üstelik de mahalleden birçok insanı da taşıyarak köprüye nasıl getirdiği pek anlaşılabilmiş değildir. Bu tür asparagas haberler ve fotoğrafların, hem bunları üretip bundan nemalananların hem de bizatihi AKP’nin işine yaradığı için, iktidar tarafından fazlaca üstüne gidilmediği ortadadır. Bu konuyla ilgili detaylı bir haber için şuraya başvurulabilir: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/serife-bozun-akpden-adayligi-ortaligi-karistirdi-beni-kiskaniyorlar-2378733/ (Erişim tarihi: 16/07/2018).