Can Irmak Özinanır – Ozan Değer

GİRİŞ

Bu raporda son iki yılın gazete haberleri üzerinden nefret söyleminin hangi kesimleri hedef aldığı ve artan otoriterizmin medyadaki nefret söylemine nasıl yansıdığı ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle nefret söylemi üzerine kavramsal ve kuramsal bir tartışma yürütülerek nefret söyleminin kapsamı belirlenmeye çalışılacak, ardından ulusal basının taranması sonucu elde edilen bazı örnekler analiz edilerek Türkiye’de nefret söyleminin hedefi olan kesimlerin hangi saikler ve hangi stratejilerle nefret söylemine maruz bırakıldığı tartışılacaktır.

Raporda, Türkiye’de son yıllarda nefret söylemine maruz kalan temel gruplar olarak Ermeniler, Suriyeliler, Yunanlar/Rumlar, Yahudiler belirlenmiştir. Bu grupların yanı sıra özellikle son yıllarda nefret söyleminin önemli bir unsuru haline gelen ve nefret söylemini ve dahi suçlarını örtülü ve/veya açık biçimde “normalleştiren” “terörizm” kavramı, hedef göstermenin alternatif bir biçimi olarak ele alınıp kapsamlı bir örnekle çalışmaya dâhil edilmiştir.

Kuşkusuz, Türkiye’de nefret söylemine maruz kalan grupların varlığı bu çalışmada örneklenenlerle sınırlı değildir. Örneğin, Türkiye’nin en ciddi nefret söylemi ve ayrımcılığa maruz kalan gruplarından olan Aleviler ve Kürtler bu çalışmada temel örnekler olarak ele alınmamıştır. Bunun sebebi bu grupların nefret söylemine maruz kalmaması değil, son yıllarda bu grupların maruz bırakıldığı nefret söyleminin açık değil örtük ve daha “incelikli” bir nitelik sergilemesidir. Örneğin, hükümet ve hükümetin kontrolü altındaki basın (günümüzde bu kategori Türkiye basının en büyük kısmını oluşturmaktadır), Kürtleri bir yandan yukarıda sözü edildiği üzere “terörizm” başlığı altında “aldatılan, kandırılan Kürtler” olarak ele alırken diğer yandan “Kürt kardeşlerim” olarak içerebilen ikircikli bir strateji izleyebilmektedir.

Yapılan basın taramasında Alevilerin ise son yıllarda neredeyse tamamen görmezden gelindiği sonucuna varılmıştır. Alevilerin maruz kaldığı sorunlara ve onların taleplerine muhalif medya organları dışında neredeyse hiç yer verilmemektedir. Rastlanılan bir örnekte Alevilerin de “terörizm” kategorisi altında örtük bir şekilde nefret söylemine maruz bırakıldığı tespit edilmiş, ancak yok sayma stratejisine bir istisna oluşturmadığı gözlemlenmiştir.

Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve nefret söylemi de bu raporlamanın dışında tutulmuştur. Bunun sebebi, bu konuda zaten yetkin bir çalışmanın “Hâlâ Gazeteciyiz” sitesinde geçen ay yayınlanmış olmasıdır (Bkz: Yıldız ve Salmanoğlu Erol, 2018).

Medyadan seçilen örneklerde Yeni Akit, Sözcü, Ortadoğu gibi nefret söylemini adeta bir meslek ilkesi hâline getirmiş yayınlardan çok, anaakım medya içinde sayılabilecek örneklerden yararlanmaya çalışılmıştır. Seçilen örnekler, uygulanan ayrımcılık stratejilerini en net biçimde sergilediğine inanılan haberlerden oluşmaktadır.

Raporun giriş bölümünde 16 yıllık AKP iktidarı boyunca nefret söylemi üzerine nasıl bir tartışma yürütüldüğüne de kısaca değinmenin yerinde olacağı düşünülmüştür. 2000’li yıllar pek çok toplumsal hareketin, özellikle kimlik mücadelelerinin öne çıkmasıyla birlikte nefret söyleminin daha yaygın tartışıldığı yıllar olagelmiştir. LGBTİQ+ hareketinin giderek büyüyen bir hareket olarak ortaya çıkması, Kürtlerin tanınma talepleri, Alevilerin taleplerini kitlesel bir biçimde ortaya çıkması, Ermeni toplumunun özellikle Agos Gazetesi etrafında kendini daha geniş bir kesime duyurmaya başlaması, kadın hareketinin verdiği mücadele gibi pek çok mücadele bu kesimlere yönelen nefret söylemlerinin sorgulanmaya başlamasını sağlamıştır. Bu süreçte bir ayrımcılık, nefret suçu ve nefret söylemi yasasının ortaya çıkarılması üzerine önemli tartışmalar yürütülmüştür. Nefret söyleminin en ciddi gündem oluşturduğu zaman zarfı ise Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in uzun süre nefret söylemine maruz bırakılmasının ardından 19 Ocak 2007’de öldürülmesini müteakip dönemdir.

2002’de iktidara gelen AKP hükümeti, bu süreçte yer yer nefret söylemi ile ilgilendiğini beyan etmiş, çeşitli kimliklerin tanınma talepleriyle ilgili adımlar atıyormuş görüntüsü vermiştir. Ancak hakikat o ki bu adımlar çoğunlukla “pragmatik” adımlar olarak kalmış, hükümetin nefret söylemini yalnızca “İslam karşıtı nefret söylemleri” başlığında ele aldığı gözlemlenmiştir.

Özellikle 2011 sonrası dönemde hükümetin artan otoriterizmi ile hükümet üyelerinin başka kesimlere karşı kullandığı nefret söylemi geometrik olarak yükselişe geçmiştir. Bu yükselişe hükümetin üzerinde git gide daha fazla hâkimiyet kurduğu medya da eşlik etmiştir. Ancak kurulan bu hâkimiyet, nefret söyleminin sadece iktidar yanlısı medya tarafından üretildiği gibi bir yanılsamaya yol açmamalıdır. Pek çok örnekte, kendisini iktidara karşı konumlandıran basın organlarının da çeşitli kesimlere dönük nefret söylemi ürettiği görülmektedir.

Çözüm Süreci olarak adlandırılan sürecin sona ermesi, 15 Temmuz darbe girişimi ve bunun arkasından ilan edilen OHAL’de ise toplumdaki kutuplaşmaya koşut olarak medyada nefret söylemi artarak çoğalmaya devam etmiştir. Aşağıdaki örneklerde de görülebileceği gibi nefret söylemi, dramatik bir biçimde eski ve yeni toplumsal fay hatları üzerinden kendini tekrar tekrar üretmeye devam ediyor.

Söylem, İktidar ve Tahakküm

“Bildiğiniz gibi sevgili eşim Hrant Dink bilinçli ve planlı olarak sürdürülen nefret söylemleri sonucunda hedef noktası haline getirildi ve insafsızca katledildi…Nefret söyleminin sadece sözcüklerden ibaret olmadığını, sözcüklerin yan yana gelişinin, kim tarafından, nerede ve niçin kullanıldığının çok önemli olduğunu düşün[üyorum]. Örneğin birkaç yıl önce dönemin Dışişleri Bakanı’nın yine bir Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı’nın Amerikan senatosundan geçmemesi mücadelesini verirken ‘eğer bu soykırım tasarısı geçerse kamuoyunu zapt edememe durumunda kalabiliriz’ açıklaması yaptığını eşimle birlikte duyduğumuzda ‘ne diyor yahu?!’ diyerek korkuyla, hayretle, şaşkınlıkla birbirimizin yüzüne bakmıştık…Aynı anda düşüncelerimizin 6-7 Eylül’e Sivas katliamına, Maraş katliamına, Dersim’e ve tabi ki 1915’e gitmiş olduğunu tahmin edebilirsiniz. Çünkü bu sözler kimisini tahrik eder, kimisini ayaklandırır, kimisini öfkelendirir ve duyguları da hareket izler. Sonuç da ölüm ve acıdır.”

Rakel Dink

Söylem analizi çalışmalarının en önde gelen isimlerinden biri olan ve bu alandaki birikime yön veren Teun A. van Dijk nefret söyleminin teorik açılımlarına dair önemli saptamalarda bulunmuştur. Eleştirel bir perspektife dayandığını ifade eden van Dijk, iktidar ve söylem arasındaki ilişkiyi çözümlerken alelade bir analizi değil doğrudan bir “eleştirel söylem analizi” gerçekleştirdiğini ifade etmiş, söz konusu analizin yalnızca iktidar ile ilgili olmayıp aynı zamanda özellikle söylem ve iktidarın kötüye kullanılması ile bağıntılı olma zorunluluğunu belirtmiştir. Dolayısıyla esasen söz konusu olan, salt iktidardan daha fazlası olan “söylem ve tahakküm”dür. Bu bağlamda eleştirel söylem analizi, tahakkümün metinler ya da konuşmalar, yani söylem (discourse) aracılığıyla yeniden üretilmesi ile ilgilenmektedir (van Dijk, 2010: 10).

Bu çerçevede söylem ve onun iktidar ile olan ilişkisini açığa çıkarmadan önce iktidar kavramından neyin anlaşılması gerektiğinin tanımlanması gerekmektedir. Eleştirel söylem analizine göre iktidar, kişisel iktidardan, yani birisinin diğerinden daha güçlü olma durumundan ziyade sosyal gruplar, örgütler, devletler vs. ile ilgili bir kavram içeriğine sahiptir; zira kişisel iktidar psikanalitik bir perspektif gerektirmektedir ki bu perspektif eleştirel söylem analizinin dışında kalmaktadır. Buradaki iktidar kavramı, “başlıca hegemonyaya dayalı bir iktidar” olarak anlamlandırılmalıdır (van Dijk, 2010: 12). Dolayısıyla iktidar, yalnızca bir kişi üzerinde kurulan baskı veya güç ilişkisi değil, diğer insanlara ve gruplara hükmetmek, onların eylemlerini kontrol etmek anlamına da gelmektedir ki bu, onların ne yapabileceklerini ya da yapamayacaklarını yani en temel yeti ve yetkilerini denetim altına almak demektir. Dolayısıyla eleştirel söylem analizinin dikkate aldığı iktidar kavramı, doğrudan, insanların özgürlüklerinin kısıtlanması ile ilgilidir.

Böylesi bir uygulama ile insanların veya grupların eylemleri ya da özgürlükleri kontrol edilmekle kalmaz, bilişsel bir çerçeve ile aynı zamanda onların zihinleri, nasıl ve ne düşünebilecekleri, bilgi kavramları, tutumları, düşünce ve ideolojileri üzerinde denetim kurulmuş olur; bu bağlamda hükmetmek, diğer insanların eylemlerinin ve zihinlerinin kontrolü anlamını taşımaktadır. Diğer insanların zihinlerini kontrol etmek ise birincil önemdedir; zira diğer insanların veya grupların zihinlerini, bilgilerini, niyetlerini, projelerini ve planlarını kontrol etmek, dolaylı bir biçimde onların gelecekteki var oluşlarını da kontrol etmek anlamına gelir. Sonuç olarak eylemlerin yalnızca doğrudan kontrol edilmesinden ziyade insanların zihinlerine hükmetme yolu ile eylemler üzerinde dolaylı bir denetim kurulması mümkün hale gelir ve iktidar böylelikle kendini gerçekleştirir (van Dijk, 2010: 12).

Bu noktada analizin bir diğer kavramını, yani “söylem”i dahil ederek çerçeveyi detaylandırmak gerekmektedir. Söylem, tıpkı iktidar gibi günlük hayatımız içerisinde yer tutan bir eylem ya da uygulamadır. İnsanların eylemlerini denetim altında tutmak, söylemlerini de denetim altında tutmaktır. Bu nedenle toplum içerisinde iktidarı kontrol etmenin en önemli yollarından biri, yalnızca bir tür söylemi ya da eylemi değil, aynı zamanda bizim metin ya da konuşma olarak adlandırdığımız “spesifik söylem uygulamalarını” da denetim altında tutmaktan geçmektedir. Zira söylemi kontrol etmek diğer insanların zihinlerini etkileyen ve ele geçiren türden kapsayıcı bir faaliyettir. Bilgiyi, ideolojiyi ve tutumları kontrol etmek insanların eylemlerinden ziyade zihinlerini kontrol etmenin garantili bir yoludur. Dolayısıyla söylem, denetim kurma hususunda son derece temel ve merkezi konuma sahip bir iktidar pratiğidir.

Bu bağlamda, kontrol eylemi, söylemin insanlar üzerinde etki bırakmasını çok daha mümkün kılan bir uygulama olarak iktidarın alametifarikasıdır ve kitlesel manipülasyonu geçerli hale getirebilen son derece etkin bir yöntemdir. Örneğin, gazeteler üzerinde kurulan denetim göz önünde bulundurulduğunda, dolaylı olarak insanların belli bir toplumsal kesim hakkında neler düşüneceklerinin de kontrol altına alındığı iddia edilebilir. Bunun ardında yatan ise söylemin yalnızca bir metin veya konuşma olmayıp belli bir “bağlam”a sahip olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla söylem kontrolü, “bağlam”ın da kontrolünü gerektirir. Zira etkileşim, yalnızca metnin anlatmak istediği değil, bağlamın içeriği ile de ilgilidir. Dolayısıyla, söylemi kontrol etmeyi bir zihin kontrol etme yöntemi olarak kullanmak isteyen bir iktidarın yapması gereken ilk şey, bağlamı da kontrol etmektir. Bağlam ise metin üzerinde etkileri görülen objektif bir sosyal durumdan ziyade, insanların sosyal durumlarının sübjektif bir temsilidir. Bir başka ifadeyle bağlam, objektif ve sosyal bir şey olmayıp aksine sübjektif ve psikolojiktir. Örneğin, “…bir Türk gazetesinde neyin iyi olduğuna ya da olmadığına dair yazılar kaleme almak bir söylem yaratmak için yeterli değildir. Birisinin bir Türk, bir kadın, bir erkek, bir Kürt ya da buna benzer bir kimlik ile söz konusu makaleden ya da haber bülteninden haberi olması, onu göz önünde bulundurması ya da farkında olması gerekir. İşte bağlam, tam da bu nedenle sübjektif ve psikolojiktir: Bir metinde kimin ne olarak, nerede, ne zaman ve ne tür bir objektiflik içerisinde yer tutacağını kontrol etmenin yolu olarak; gazetede ne söyleneceğini ne tür konuların, söz diziminin, retoriklerin, stilin vb. kontrol etmek adına.” (van Dijk, 2010: 14 vd.).

Nefret Söylemi ve Nefret Suçu

Literatürde nefret söylemi, uluslararası geçerlilik kazanmış bir “Amerikan terimi” olarak kabul görmektedir (Boyle, 2010: 65). Resmi ve bağlayıcı bir tanıma sahip olmasa da nefret söylemi, genellikle ırk, renk, etnik köken, ulusal köken, dini inanç, cinsel yönelim veya diğer statüler temelinde bireylere veya gruplara karşı şiddet, nefret ve ayrımcılık savunuculuğunu içeren bir söylem kategorisi olarak tanımlanmaktadır. Nefret söyleminin uluslararası düzeyde kabul görmüş̧ tek tanımı ise 1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin nefret söylemiyle ilgili aldığı Tavsiye Kararı’nda yer almaktadır. Bu kararda nefret söylemi,

“Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”[1]

olarak tanımlanmaktadır.

Bu konuda önemli çalışmalara ve referans niteliği taşıyan kılavuzlara kaynaklık eden AGİT ise nefret söylemini (nefret suçu ile karşılaştırmalı olarak) şu şekilde tanımlamaktadır:

“Bir gruba -ya da o gruba üyeliği nedeniyle bir kişiye- yönelik düşmanlıktan kaynaklanan ve o gruba yönelik düşmanlığı gösteren veya cesaretlendiren ifade biçimleri genellikle nefret söylemi olarak adlandırılır. Nefret söylemi nefret suçuna teşvik ya da eşlik edebileceği için bu iki kavram birbiriyle bağlantılıdır. Nefret suçu terimi…ayrımcı görüşleri ya da tek başına nefret söylemini değil, eylemleri tarif edecek biçimde kullanılmalıdır.” (Nefret Suçlarını Önleme ve Karşılama: AGİT Bölgesindeki STK’lar için Kaynak Kılavuz, 2015: 15).

Bu alanda kapsamlı çalışmalar gerçekleştiren Uluslararası Hrant Dink Vakfı, yayımladığı bir raporda nefret söylemine dair şunları ifade etmektedir:

“Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu/düşmanlığı, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi gibi anlama ve anlamlandırma biçimleri yatıyor. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar ötekileştiren ve saldırgan söylemlerin kullanılmasını etkiliyor, özellikle de artan milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselip etkisini artırıyor” (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018: 1).

Ayrıca Vakıf, nefret söylemine ilişkin (Türkiye’ye özgü̈ dil ve kültür farklılıklarını da dikkate alarak belirlemiş olduğu) nefret kategorileri oluşturmuştur:

  1. Abartma / Yükleme / Çarpıtma: Bir kişi ya da olaydan yola çıkarak bir topluluğa yönelik olumsuz genellemeler, çarpıtmalar, abartmalar, olumsuz atıflar içeren söylemler (örneğin, ‘Suriyeliler gına getirdi’),
  2. Küfür / Hakaret / Aşağılama: Bir topluluk hakkında doğrudan küfür, aşağılama, hakaret içeren söylemler (örneğin, ‘kalleş’, ‘hain’, ‘ahlaksız’ gibi),
  3. Düşmanlık / Savaş Söylemi: Bir topluluk hakkında düşmanca, savaşı çağrıştıran ifadelerin yer aldığı söylemler (örneğin, ‘Rum vahşeti’),
  4. Doğal kimlik öğesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme: Doğal bir kimlik öğesinin nefret, aşağılama unsuru olarak kullanıldığı, simgeleştirildiği söylemler (örneğin, olumsuz anlamda ‘Bizi Eurovision’da Yahudi mi temsil edecek?’) (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018: 4).

Bu bağlamda nefret söylemi, nefret suçundan ayrı olarak çok geniş bir çerçevede ele alınabilecek ve -ağırlıklı olarak- dezavantajlı grupları hedef alan ayrımcı söylem biçimleri olarak nitelendirilebilir; dolayısıyla bir suç tipi olmayıp söylem kategorilerinden biridir. Nitekim nefret söylemi ve nefret suçu birbirinden farklı terim ve kavramlar olup nefretin farklı görünüm ve uygulama biçimleridir. Nefret suçları ceza kanunlarında yerini alan bir suç̧ tipi iken, nefret söylemi genellikle ifade özgürlüğü hakkı ve bu hakkın kötüye kullanımı ile ilişkisi bakımından düzenlenmektedir (Çelik, 2013: 209). Ancak, her ne kadar birbirlerinden farklı anlam içeriklerine sahip olsalar da aynı zamanda birbirleri ile ilintilidirler de: “Nefret söylemi, nefret suçu riski barındırır.” (Boyle, 2010: 66)[2]

Nefret suçu (hate crime) terimi, kökenini ırkçılık kavramından almış̧ olup, medyada ilk kez 1986 yılında New York’ta beyaz bir grup öğrenci tarafından Afro-Amerikalı bir gence yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıların haberlere yansıması sırasında kullanılmıştır (Vardal, 2015: 136). Bu suç, belirli insan gruplarına yönelik tarafgirlikten veya önyargıdan harekete geçen cezai eylemlerdir. Bu suçlar, nefret söyleminin aksine, hoşgörüsüzlüğün fiziksel şiddetle dışavurumlarıdır ve sadece o anki mağdur üzerinde değil, mağdurun kendisini içinde tanımladığı toplumsal kesimin de üzerinde derin bir etki yaratmayı amaçlamaktadır.[3] 2012 yılında Türkiye’de kurulan ve 62 sivil toplum kuruluşunu kapsayan “Nefret Suçları Yasa Platformu” geniş bir nefret suçu tanımı geliştirerek eylemi şöyle tanımlamıştır:

“Belirli ve ortak karakteristikleri bulunan birey ve gruplara veya onların mülklerine yönelik önyargılarla işlenmiş suçlara nefret suçu denir. Nefret suçları dünya çağında başta etnik, ulusal ve dini kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli olmak üzere; sağlık durumu, zihinsel ya da fiziksel engellilik, toplumsal statü, siyasi veya felsefi görüş, eğitim durumuna yönelik de işlenmektedir.” (Şensever, 2012: 8).

O halde nefret söyleminden farklı olarak nefret suçu, şiddetin söz konusu olduğu fiziksel eylemleri içermelidir ve bu yanıyla suç, söylemden bağımsız olarak pozitif hukukun işaret ettiği kriminal bir unsura sahiptir. Dolayısıyla eleştirel bir söylem analizi söz konusu olduğunda nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki bu açı göz önünde bulundurulmalıdır.

Nefret Söylemi, İfade Özgürlüğü ve Basın

İfade özgürlüğü ve nefret söylemi arasında gerilimli bir ilişki bulunmaktadır. İfade özgürlüğü, tüm düşünce ve ifadeleri kapsayan bir alan olarak düşünüldüğünde “nefret söylemi” olarak değerlendirilecek ifadelerin bu alanın hangi noktada dışında kalacağı ve bu konumlandırmanın yapılmasında hangi toplumsal kaygıların güdüleceği, zamansal ve mekânsal olarak farklılıklar göstermektedir. Bu bağlamda söz konusu iki kavram belli bir çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir: i. nefret söyleminin hedef aldığı ve korunması gereken alan, kişi veya grupları korumak bakımından, ii. bizzat ifade özgürlüğü alanını, nefret söylemi argümanı ileri sürerek yapılabilecek kısıtlamalardan, yani nefret söyleminin istismarından koruyabilmek bakımından (Çelik, 2013: 207). O halde kritik olan noktanın şu olduğu iddia edilebilir: Ne ifade özgürlüğü nefret söylemini açıkça meşru kılmalı ne de nefret söylemi ile mücadele veya nefret söylemi yasağı, ifade özgürlüğünü ihlal edecek sınırsızlıkla çerçevelenmelidir. Diğer bir ifadeyle ancak ve ancak dengeli bir kavramsal çerçeve hem ifadeyi hem de nefret söyleminin hedef aldığı kişi veya grupları koruyabilme kapasitesine sahiptir.

Zira uluslararası alanda da sözü edilen dengeyi tutturmaya yönelik bir çaba göze çarpmaktadır. Çalışmalar hem uluslararası insan hakları hukukunun yüksek standartlarına dayalı ifade özgürlüğünü (AİHS ve AİHM içtihadı) hem de nefret suçu riskini barındıran nefret söyleminin hedefindeki kişi ve grupları koruyucu mekanizmalar ve düzenlemeler oluşturma gayretindedir. Bu konuda bir istisna teşkil eden ABD’nin “devlet [nefret söylemlerini] ancak ve ancak yakın bir şiddet tehdidi oluşturulduğunda ya da bunu provoke ettiğinde cezalandırır” (Boyle, 2010: 68) perspektifi evrensellik taşımaktan ziyade ülkeye özgü bir “ifade özgürlüğü” kavrayışıdır (Karan, 2010: 58). Nitekim yazılı ve görsel basında yer verilen nefret söylemine dayalı metinler ve konuşmalar sözü edilen “yakın tehdit” ölçütü uyarınca değerlendirilmektedir ve nefret suçu ile nefret söylemi arasındaki rabıta genellikle göz ardı edilmektedir. Avrupa kaynaklı ifade özgürlüğü anlayışı ise bu denli sınırsız olmayıp, bir edimin “ifade” olarak değerlendirilmesini ve/veya ihlalin söz konusu olup olmadığını, “edimin niteliği, yer, zaman, kişi, hedef grup” gibi belli başlı ölçütlere dayandırmaktadır. (Değer, 2007: 46 vd.) Dolayısıyla bir edimin ifade olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve/veya ifadenin koruma altına alınıp alınmaması gerekliliği, kimi önemli ve yüksek standartlara bağlanmıştır. Nefret söylemi ile mücadele ile ifade özgürlüğü arasında bir denge kurmayı amaçlayan bu yaklaşım, daha evrensel bir kabule sahip olup sözü edilen gerilimi gevşetmeyi amaçlamaktadır.[4]

Keza basın söz konusu olduğunda da nefret söylemi ve ifade özgürlüğü arasında benzer bir sürtüşme yaşanmaktadır. En genel anlamıyla, haber, fikir ve düşünceleri, çoğaltıcı araçlarla serbestçe açıklayabilme özgürlüğü olan basın özgürlüğü, değinilen gerilim ile yüz yüzedir. Basında neyin ifade, neyin nefret söylemi olduğu ve buna dayalı olarak hangi edimin bir hak olarak koruma altına alınacağı önemli bir tartışmadır. Tahakküm mekanizmaları işleten iktidarların ifade özgürlüğü adı altında gerçekleştirdikleri veya gerçekleşmesine göz yumdukları nefret söylemleri, Türkiye’de basın tarihinin de önemli bir parçasıdır. Zira ifade özgürlüğü olduğu gerekçesi ile yayımlanan haber, fikir ve düşüncelerin nefreti savunan, yayan ve teşvik eden niteliği Avrupa kaynaklı ifade özgürlüğü standartları ile bağdaşmamaktadır ve ne yazık ki Türkiye basını nefret söyleminin “normal”in bir parçası halini aldığı dönemleri yaşamıştır ve halen de yaşamaktadır. Medyanın sık sık taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığı, evrensel ve ulusal yayıncılık ilkelerinin ihlal edildiği ya da medya kuruluşlarının yayımladığı basın etik ilkelerinin, nefret söylemini ve ayrımcı söylemi kapsamadığı görülmektedir. Haberlerde, özellikle de manşetlerde ve haber başlıklarında kullanılan kışkırtıcı, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlığı ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşmekte ve özellikle dezavantajlı gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hedef alınan kişi ve/veya gruplar sindirilerek sosyal ve siyasal yaşama katılım haklarından feragat etmek zorunda bırakılmaktadır. (İzleme Raporu, 2018: 1). Nefret söyleminin doğrudan nefret suçuna yol açıp açmadığı her ne kadar literatürde tartışmalı da olsa Türkiye tarihi, söylemin eylemi nasıl koşulladığı, yaydığı, teşvik ettiği ve hatta açıktan hedef gösterdiği örneklerle maluldür. İşte bu çerçevede ele alınacak basın taraması ve yer verilen haberler, sözü edilen kavramsal çerçeve ışığında, nefret söyleminin geniş bir panoramada kullanıldığına ve nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki ilintiye dair daha açıklayıcı bir örneklem sunmaktadır. Zira Türkiye basınının “nefret” ile kurduğu ilişki genel olarak mesafeden uzak, aksine “kucaklayıcı”dır.

TÜRKİYE BASININDAN NEFRET SÖYLEMİ ÖRNEKLERİ

Konjonktüre göre yükselen nefret söylemi: Ermeniler

Türkiye medyasında en ciddi nefret söylemine maruz bırakılan gruplardan biri Ermenilerdir. Gündelik dilde “Ermeni” sözcüğünün hakaret gibi algılandığı, bir suçlama olarak kullanıldığı örneklere sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin, 2008 yılında CHP Milletvekili Canan Arıtman “Ermenilerden özür diliyoruz” başlıklı kampanya üzerine, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesinin Ermeni olduğunu söylemiş, bunun üzerine Gül, Ermeni olmadığını Türk olduğunu ifade ederek Arıtman’a 1 TL’lik manevi tazminat davası açmıştır. Bunun üzerine Gül’ün dayısı ise 40 bin TL’lik maddi bir tazminat davası açmıştır. Sözü edilen örnek, Ermeni kelimesinin Türkiye’de yaygın olarak bir hakaret gibi kullanılması ve algılanmasının en tipik örneklerinden biridir.[5] Benzer bir şekilde 2014 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NTV’de Oğuz Haksever’in programında bir soruya yanıt verirken “Bana Gürcü’dür diyen oldu; çıktı bi tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu” demiştir.[6] Devletin tepesinden yöneltilen nefret söylemi, aslında topluma çok yaygın biçimde sirayet etmiş olan ırkçılığın doğal bir olgu olarak görülmesinden kaynaklanmamaktadır. Ermenilere dönük ırkçı nefret söylemi, 2007 yılında Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle görünür hâle gelmiş olmasına ve buna ilişkin bir farkındalık gelişmeye başlamasına rağmen yukarıdaki örneklerde (2009, 2014) görüldüğü gibi devletin en üst düzey yöneticileri, Cumhurbaşkanları veya milletvekilleri tarafından hâlen rahatlıkla kullanılabildiği görülmektedir. Anaakım medya da Ermeniler söz konusu olduğunda kendisini nefret söyleminin diline bırakabilmektedir. Medyada, Ermenileri hedef alan nefret söyleminin genellikle birkaç durumda yükselişe geçtiği söylenebilir:

– Herhangi bir ülkenin parlamentosunda Ermeni soykırımının kabul edilmesi gündeme geldiğinde,

– Ermeni soykırımı ile ilgili ülke içinde resmî ideoloji dışında sözler ifade eden birey ve/veya gruplar ortaya çıktığında,

– Ermenistan ile Türkiye arasında diplomatik bir sorun yaşandığında,

– Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir sorun yaşandığında ve/veya 1992 yılında gerçekleşen Karabağ Savaşı’ndaki Hocalı Katliamı gündeme geldiğinde,

– PKK’nin aslında Kürtleri temsil etmediği, Ermeni örgütü olduğu tezi dile getirilmek istendiğinde vb.

Ermenilere dönük nefret söyleminin inşa edilme stratejilerinde ise neredeyse kalıp hâline gelmiş pratikler bulunmaktadır:

-Ermeni soykırımı veya bu konudaki yasa tasarıları hakkında “sözde”, “skandal”, “asılsız” gibi sıfatlar kullanmak,

-ASALA ve/veya başka örgütler üzerinden Ermeni toplumunun tümünü terörizm ile ilişkilendirmek,

-Ermeniler üzerine yapılan tartışmaların asıl olarak Türkiye’yi, Türkiye üzerinden onun ayrılmaz parçası olarak kodlanan “Türk milleti”ni veya Müslümanları mağdur etmek için kullanıldığı, dolayısıyla ortada bir mağduriyet varsa onu esasen Türk ve Müslümanların yaşadığı tezini işlemek.

Dolayısıyla Ermenilere dönük nefret söylemi, çoğunlukla, 1915’in inkârı ve Ermenilerin “terörizm” ile ilişkilendirilmesi yoluyla ve Eser Köker ile Ülkü Doğanay’ın yerinde saptamasıyla “Yedi düvelin Türkiye’ye karşı olduğu endişesini besleme” amacıyla ortaya çıkmaktadır (2010: 96). Gerçekleştirilen medya taramasında ulaştığımız örnekler de bu tezi doğrular niteliktedir.

Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2018.

Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2018.

Türkiye Gazetesi’nin 24 Ocak 2018 tarihli haberi, Ermeni soykırımının herhangi bir ülkede tanınması gündeme geldiğinde Ermenilere dönük nefret söyleminin açığa çıkmasının örneklerinden biridir. Hollanda Parlamentosu’nda “1915’te Anadolu’da Ermenilere yönelik katliamların soykırım olarak tanınması” önergesine destek veren beş Türkiye asıllı milletvekilinin hedef tahtasına oturtulduğu Halil Uygun imzalı haber, gazetenin ilk sayfasında “Bunların soy ağacı Ermeni’ye mi çıktı?” başlığı ile duyurulurken, asıl haberin başlığı ise “Soysuzlar!”dır. Haberde Hollanda Parlamentosu’nun kararı sürekli olarak “skandal karar” olarak anılırken, verilecek oyun rengi ırk temelli olarak tanımlanmaktadır. Habere göre Hollanda Parlamentosu’nda bulunan “Türk kökenli” milletvekilleri, “Türk soyu”ndan geldikleri için soykırımı tanıma önergesine “Hayır” oyu vermekle yükümlü olarak kodlanmakta ve satır arasında bu önergeye “Evet” oyu vermelerinin hainlik olduğu imasında bulunulmaktadır. Önerge, gazete tarafından “asılsız” olarak nitelenirken, önergeye “Evet” oyu veren Türkiye kökenli milletvekillerinin isimleri ve partileri sayıldıktan sonra haklarında “bir kez daha Türkiye karşıtı olduklarını gösterdiler” ifadesi kullanılmaktadır. Bu vekillerin “Türkiye karşıtı olduklarını” daha önce nasıl gösterdiklerine ilişkin bir bilgi ise verilmemektedir; dolayısıyla tanımlanan “Türkiye karşıtlığı” eylemi okuyucuya bir tarihsel arka plan sunacakmış gibi görünse de bir bağlama oturmamakta, salt “Evet” oyu veren vekilleri nefretin bir hedefi hâline getirmek amacıyla kullanılmaktadır.

Önergeye “Evet” oyu veren vekillerin bu eylemlerinin kaynağı “soy bağı” ile açıklanmaktadır. Gerek gazetenin ilk sayfasında gerek haberin ana başlığında kullanılan ifadelerle “Evet” oyu verenlerin “soysuz” veya “Ermeni” olduğuna işaret edilmektedir. Böylece “gerçek Türk”ün böyle bir eylemde bulunamayacağının altı çizilirken bahsi geçen vekiller “Türklüğün” dışında konumlandırılmaktadır.

Bu haberde “mağduriyet stratejisi” de devrededir. Haberde önergeye ilişkin dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sözlerine başvurulmaktadır. Çavuşoğlu’nun “Maalesef Avrupa’da artan ırkçılığın, Türkiye karşıtlığının, İslam karşıtlığının bir yansımasıdır” açıklamasıyla ırkçılık, Hollanda Parlamentosu’na ve dolayısıyla önergeye “Evet” oyu veren ve Türk kökenli olduğu varsayılan milletvekillerine yöneltilmektedir. Tamamen ırkçılık üzerine kurulu söz konusu haber metni, bu yolla ırkçılığı “ötekine” atfederek kendi ırkçılığını normalleştirme yoluna gitmektedir.

Sabah Gazetesi, 2 Şubat 2017.

Sabah Gazetesi’nin 2 Şubat 2017 tarihli bu haberi Kürt sorununu, Ermeniler ile birlikte ele alan haberlere tipik örneklerden birini oluşturmaktadır. 1980’li yıllardan başlayarak o günlerde bağımsız bir Kürdistan hedefiyle yola çıkan PKK’nin eylemleri ile birlikte Kürt sorununun temel gündem maddelerinden biri hâline gelmesi ve aynı dönemde Türkiyeli diplomatlara suikastler düzenleyerek Ermeni soykırımının gündeme gelmesini ve bağımsız Ermenistan’ın kurulmasını amaçlayan ASALA’nın ortaya çıkması sonrasında Kürtler ile Ermenileri birlikte anmak, Kürt sorununu bir tür “dış mihrak” olarak göstermenin temel söylemsel stratejilerinden birini oluşturmuştur. Örneğin, 1997 yılında o zamanki DYP hükümetinin önde gelen isimlerinden biri olan Meral Akşener, mecliste PKK lideri Abdullah Öcalan için “Ermeni dölü” ifadesini kullanmış, gelen tepkiler üzerine de “Ben Türkiye’de yaşayan Ermenileri değil, genel olarak Ermeni ırkını kastettim” diyerek “özür” dilemiştir. AKP döneminde de PKK’nin aslında Kürtlerin çıkarlarını temsil etmediği, bir Ermeni örgütü olduğu teması anaakım medyada sıklıkla işlenen temalardan biri olmuştur. Bunun altında örtük olarak bir Müslüman kardeşliği temasının işlendiği görülmektedir. Bu temaya göre Türkler de Kürtler de çoğunluğu Müslüman olan halklar olarak aynı ümmetin parçalarıdır ve esasen bir bütündür; bu bütünlüğe halel getiren ise “Kürt halkını aldatan” Ermenilerdir.

Asıl olarak Anadolu Ajansı tarafından yapılan ve Sabah Gazetesi dışında da pek çok gazetede yer alan bu haberde ASALA’dan yola çıkılarak “Ermeni” sözcüğünün altı bolca çizilmektedir. Haberin spotunda şu ifadelere yer verilmiştir: “Belgelere göre Türkiye’yi hedef alan iki örgüt Ermeni teröristlerle beraber hareket edip saldırıları da birlikte düzenledi.” Burada “terör” eylemi Ermeniler ile özdeşleştirilerek “Ermeni terörist” ifadesine vurgu yapılmaktadır. “Ermeni terörist” ibaresi ile kimden bahsedildiği açıkça söylenmezken, 26 Ağustos 1985 tarihli bir CIA raporuna yaslanılarak “PKK’nın kendi militanlarından, diğer Kürt ve sol gruplardan ve muhtemelen bazı Ermeni teröristlerden oluşan ‘HRK’ olarak anılan bir birim oluşturduğu” ifade edilmektedir. Bu birime ilişkin Kürt örgütlerinden sol gruplara kadar pek çok kesim sayılırken ilgili bölümdeki ara başlık “Ermeni teröristler de var” olarak konulmuştur. Son ara başlıkta ise PKK’nin “Ermeni örgütlerini model aldığı” belirtilmekte, dolayısıyla haber, iki örgüt arasındaki ittifaktan ziyade Ermeni sözcüğünü vurgulamak üzere kurgulanmış bir yapı arz etmektedir.

Star Gazetesi, 25 Nisan 2017.

25 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nde yer alan “Asıl katliamı Ermeniler bize yaptı” başlıklı haberde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılan bir toplantının haberi yer almaktadır. Bu haber yukarıda sözünü ettiğimiz “Ermeni soykırımı ile ilgili ülke içinde resmî ideoloji dışında sözler eden birey ve/veya gruplar ortaya çıktığında” yükselen nefret söylemine bir örnek oluşturmaktadır; söylemsel olarak ise “Ermeniler üzerine yapılan tartışmaların asıl olarak Türkiye’yi, Türkiye üzerinden onun ayrılmaz parçası olarak kodlanan ‘Türk milleti’ni veya Müslümanları mağdur etmek için kullanıldığı, dolayısıyla ortada bir mağduriyet varsa onu Türk ve Müslümanların yaşadığı tezini işleme” stratejisi kullanılmıştır. Bu haber 25 Nisan tarihinde, yani hem Türkiye’de hem dünyada Ermeni soykırımının başlangıç tarihi kabul edilen ve çeşitli anmalar düzenlenen 24 Nisan’ın hemen ertesi günü yapılmıştır. Resmî ideoloji dışına çıkan anlayışa karşı “asıl mağdurun Türkler olduğu”nu anlatan haberde Talat Paşa Komitesi Başkanı Ali Erdinç’in ağzından 1915’in soykırım olduğu düşüncesi “Ermeni yalanları” olarak adlandırılmakta ve bu “yalanlara” karşı “Kuvayı milliye ruhuyla, hiçbir korku duymadan mücadele edilmesi” gerektiği vurgulanmaktadır.

Bu haberde bağlamı oluşturan ana unsur, haberin verildiği tarihtir. Haberin 25 Nisan’da yayımlanmış olması haberin yapılış amacının 24 Nisan 1915’te yaşananların inkârı olduğunu ortaya koymaktadır. Haberin genel yapısı ise tarihi, uluslar veya milletler arasında bir mücadele olarak gören bir bakış açısı ortaya koymaktadır. 1915’te soykırım yaşandığına dair görüşler “Ermeni yalanı” olarak kodlanırken, Azerbaycanlılar ve Türkiyeliler arasında da “Türklük” üzerinden bir soy bağı kurulmaktadır: “24 Nisan 1915’te Ermeniler Türkleri katletti. Van’da iki günde 25 bin insan Ermenilerce katledildi. 31 Mart 1918’de aynı şekilde Bakü’de 30 bin insan katledildi”.

Bu metne göre Van’da 1915’te ve Bakü’de 1918’de yaşananlardan sorumlu olanlar dünyanın her yanındaki Ermeniler olarak varsayılmaktadır. Azerbaycanlılar, Türkiye’dekilerin “soydaşı” olarak Türk kimliği içerisinde eritilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni yurttaşlarının da var olduğu gerçeği görmezden gelinerek Türkiye Ermenileri “meşru toplumsallığın” dışına itilmektedir.

Nefret söyleminin yeni ve popüler hedefi: Suriyeliler

Suriye’de 2011’de başlayan ayaklanmanın iç savaşa dönüşmesi sonrasında ülkeden kaçmaya başlayan milyonlarca Suriyelinin en yoğun göç ettiği ülkelerden birinin Türkiye olması sonucunda Türkiye’de özellikle Suriyelileri hedef alan mülteci/göçmen düşmanlığı yükselmeye başlamıştır. Temmuz 2018 itibariyle Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısı 3 milyon 541 bin 572’yi bulmuştur.[7]

2011’den bu yana gerek iktidar yanlısı basında gerek iktidara muhalif basında Suriyelilere dönük nefret söylemi sıklıkla kullanılır hâle gelmiştir. Öyle ki Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu’na göre 2017 yılında nefret söyleminin hedefi olan iki temel gruptan biri, Ermenilerle beraber, Suriyeliler olmuştur. Rapora göre Suriyeliler şu gibi stratejiler ile nefret söyleminin hedefi hâline getirilmiştir:

  • Suriyelilerin isimlerinin sistematik olarak cinayet, hırsızlık, taciz gibi adli olaylarla beraber anılması,
  • Güvenlik sorunları ve “terör”le özdeşleştirilmeleri,
  • Olumsuz ekonomik gidişatın ve işsizliğin sorumluları olarak gösterilmeleri,
  • Türkiye’nin demografik yapısına yönelik bir tehdit olarak ve “gerginlik” kaynağı olarak etiketlenmeleri,
  • Suriyeli kadın mültecilerin, aileye ve topluma yönelik bir tehdit olarak sunulması,
  • Vatandaşlık tartışmaları, üniversiteye sınavsız giriş ve “Fırat Kalkanı Harekâtı” gibi konular etrafında yabancı düşmanlığına maruz bırakılmaları. (Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem, 2018: 17).

Suriyelilere dönük nefret söylemi sistematik olarak üretilen yanlış bilgilerle örülmüştür. Bu bilgiler genellikle Suriyeli mültecilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına göre daha ayrıcalıklı olduğu yönündeki söylentiler ve dezenformasyona dayanmaktadır.[8]

Suriyelilere dönük ayrımcılık neredeyse toplumun bütün kesimlerinde görülebilmektedir. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç ve Araştırma Merkezi’nin Şubat 2018’de sonuçlarını açıkladığı ankete göre AKP’ye oy verenlerin yüzde 83,2’si, CHP’ye oy verenlerin yüzde 92,8’i, HDP’ye oy verenlerin yüzde 75,9’u, MHP’ye oy verenlerin 88,9’u ve İyi Parti’ye oy vermeyi düşünenlerin yüzde 94,9’u “Suriyeliler evlerine gönderilmeli mi?” sorusuna “Evet” yanıtı vermiştir. Ankete katılanlar içinde Suriyelilerin evlerine gönderilmesini savunanların toplam oranı yüzde 86,2’dir (Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması, 2018: 65).

Türkiye medyası Suriyelilere dönük ayrımcılığın yayılmasında ve nefret söylemi üretiminde en önemli aygıt olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşağıda Suriyelilere dönük nefret söylemi üreten haberlerin bir kısmı incelenmiş ve ne tür stratejiler aracılığıyla nefret söylemi üretildiği gösterilmeye çalışılmıştır.

Milliyet Gazetesi, 16 Mayıs 2017.

Doğan Haber Ajansı’ndan Ali Ekber Şen ve İbrahim Maşe tarafından yapılan ve Milliyet gazetesinin 16 Mayıs 2017 tarihli sayısında yayımlanan “Suriyelilerin gürültü yapmayın cinayeti” başlıklı haber Suriyelilerin suçla ilişkilendirilerek nefret söylemine maruz kalmasının örneklerinden biridir. Başlığın yanında yer alan “1 ayda 2’nci olay” uyarısıyla da Suriyelilerin sürekli kriminal olaylara karışan kişiler olduğu algısı kuvvetlendirilmeye çalışılmaktadır.

Haberin henüz ilk cümlesinde, Mersin’de yaşanan farklı olaylar aynı başlık altında bir araya getirilmekte ve yaşanan “gerginliklerin” sorumlusu olarak Suriyeliler gösterilmektedir: “Mersin’in Akdeniz ilçesinde nisan ayında yaşanan Suriyeli gerginliğine bir yenisi daha eklendi.” Haber, olayın tamamen tek taraflı aktarımına dayanmaktadır; zira haberde Suriyeli ailenin nargile içerek gürültülü bir şekilde konuştuğu ve uyarılara rağmen gürültüyü sürdürdükleri iddia edilmektedir. Habere göre gürültü yapmaya devam eden Suriyeli aileyi uyaran Hanifi Hisak, evinden aşağı inmesi üzerine çıkan kavgada bıçaklanarak öldürülmüştür. Aktarım tamamen Hisak’ın yakınlarının şahitliğine dayanmaktadır. Suriyeli ailenin isimleri önemsenmezken Hisak ailesinin şahitliğine yalnızca Türkiyeli olduğu için güvenilmektedir.

Haber, Suriyelilerin “gürültülü” ve “sistematik olarak suç işleyen” insanlar olduğu algısını güçlendirmektedir.

Yurt Gazetesi, 22 Ağustos 2017.

Hükümete muhalif yayın organlarından Yurt Gazetesi de Suriyelilere dönük sistematik olarak ayrımcı haberler üreten yayın organlarından biridir. 22 Ağustos 2017’de Yurt Gazetesi’nde yayımlanan bu haber Suriyeliler ile taciz arasında bağlantı kurarak Suriyelileri suçla ilişkili olarak göstermektedir. Konya’da yaşanan olayda Mehmet Ertunç isimli kimse kız kardeşini taciz ettiği öne sürülen Mustafa El Muhammed ve Hüseyin El Muhammed isimli iki Suriyeliye ateş açarak öldürmüştür. Olayda taraflardan birinin Suriyeli olmasının hiçbir dahli olmamasına rağmen haber, Suriyelileri tacizci olarak çerçevelemiştir. Asıl olay bir cinayet olayıyken, başlık cinayete özür üretircesine “Suriyelilerin tacizi”ne odaklanmaktadır. Spotta taraflardan biri “mahalle sakinleri” olarak kodlanırken bir “silahlı kavga”dan söz edilmektedir; oysa habere baktığımızda bir silahlı kavga değil, mahalle sakinlerinden biri olarak kodlanan Ertunç’un iki Suriyeliye ateş açması vakasının yaşandığı görülmektedir.

Haberde Suriyelilere dönük suçlayıcı bir dile başvurulmakta, saldırganlar “mahalle sakini” olarak sunulmaktadır. El Muhammedlerin hastaneye kaldırılması üzerine hastaneye giden yakınları “hastaneye akın etti” şeklinde sunulurken, Suriyelilere saldırmak için hastaneye gidenler “Taciz olayını duyan çevredekiler, Suriyeliler’e tepki göstermek için hastane önüne gitti” diye haberleştirilmektedir. Haber, bir Suriyelinin davranışı için bütün Suriyelilerin hedef gösterilmesini doğallaştıran bir yapı arz etmekte, Suriyelilere dönük saldırılar ise “zaman zaman ilçe sakinleri ile Suriyeliler arasında gerginlik yaşandı” denilerek resmedilmektedir. Haber, yaşanan tüm olumsuzluklardan hatta mağdurları oldukları cinayetin işlenmesinden dahi Suriyelilerin sorumlu olduğu yönünde bir algı oluşturulmaktadır.

Türklüğün inşasının vazgeçilmez bileşeni: Yunan-Rum karşıtlığı

Türkiye medyasının kuruluşundan bu yana en sık hedef gösterdiği kesimler arasında Yunanistan vatandaşları ile Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar bulunur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin inşasında “Kurtuluş Savaşı” olarak anılan dönem ve bu dönem içinde Batı Cephesi’nde Yunanistan askerlerine karşı yürütülen mücadele önemli bir motif olagelmiştir. Savaştan sonra Türkiye’de kalan ve Anadolu’nun otokton halklarından olan Rumların önemli bir kısmı, Yunanistan ile imzalanan mübadele anlaşmasıyla Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Dolayısıyla “Yunan” imgesi, Türklüğün kuruluşunda en önemli unsurlardan bir tanesi kılınmıştır.

Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak var olan gerilim medya tarafından sık sık kullanılmış, 6-7 Eylül 1955 olaylarında görülebileceği gibi, bu nefret söylemi başta Rumlar olmak üzere Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlere yönelik pogromlar düzenlenmesine, dolayısıyla nefret söyleminin nefret suçuna yol açmasına kaynaklık etmiştir. 6-7 Eylül 1955’te gayrimüslimleri hedef alan olaylar, Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te bulunan evinin bombalandığı yönünde yapılan haberler ile başlamış ve ellerinde sopa, balta ve kazmalar bulunan binlerce kişi sokaklara dökülerek gayrimüslimlerin işyerlerini yağmalamışlardır. Çıkan olaylarda 11 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu, Yunanistan ile olan ilişkilerin Türkiye Rumlarını hedefe oturttuğu en büyük olaysa da tek değildir. Türkiye medyasında Rumlar ve Yunanlara dönük ayrımcılık pek çok defa tekrarlanmıştır ve tekrarlanmaya da devam edilmektedir.

Basında Rumlar ve Yunanlara dönük nefret söylemi genellikle şu durumlarda yükselmektedir:

  • -Türkiye ile Yunanistan arasında, genellikle Ege’deki adalar söz konusu olduğunda ve diplomatik bir kriz yaşandığında,
  • -Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir kriz yaşandığında.

Yunanlara ve Rumlara dönük nefret söylemi genellikle “çizmeyi aşmak”, “küstahlık”, “gâvur”, “denize dökmek” gibi tabirlerle ifade edilmektedir. Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan son gerilim 15 Temmuz darbe girişimine katılan bazı askerlerin Yunanistan’a firar etmesi ve Yunanistan’ın bu askerleri Türkiye’ye iade etmeye yanaşmaması üzerine yaşanmıştır. Bu olaydan sonra Türkiye basınında Yunanlara dönük nefret söyleminin yeniden yükselmeye başladığı görülmektedir. Nefret söylemi içeren ifadeler doğrudan bu olayla ilgili olabildiği gibi aşağıdaki örneklerde izlenebileceği gibi tamamen gündelik olaylar üzerinden de geliştirilebilmektedir.

Star Gazetesi, 30 Temmuz 2018.

Star Gazetesi’nin internet sitesinde 30 Temmuz 2018’de yayımlanan “Terörist sevici Yunan’a bak sen” başlıklı haberi, Atina’da yaşanan büyük yangın felaketinde 15 Temmuz darbe girişimine katılan askerlerin öncelikli olarak kurtarıldığı iddiası üzerine kuruludur. Gazete haberini Yunanistan basınına dayandırmasına rağmen başlıkta kullanılan “terörist sevici Yunan” ifadesi Yunanistan’daki otoritelerin sorumlu olduğu bir olaydan tüm Yunan halkını sorumlu tutan bir nefret söylemine dönüşmektedir. Haberin içindeki tüm unsurlar Yunanistan’da yayımlanan Vraditi Gazetesi’ne ait bilgilerden oluşmaktadır. Başlık dışında haber metninde nefret söylemine rastlanmamakla birlikte haber, örtük olarak, yangında darbeci askerlerin kurtarılmasının “Yunanların Türkiye’ye karşı teröristleri desteklemesi” algısını oluşturmaktadır.

Milliyet, 26 Mayıs 2017.

Milliyet’ten Sefa Karahan’ın 26 Mayıs 2017 tarihli haberi KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir sorun yaşandığında Rumlara dönük nefret söylemi üretilmesinin örneklerinden birini oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında süren müzakerelerde Güney’deki yönetimin Kuzey’in ithalatının durdurulması veya sınırlanması talebini aktaran haberde nefret söylemi yine başlıkta önümüze çıkmaktadır.

Ayrıca haber metni kendisini doğrudan KKTC’nin yanında konumlandırarak milliyetçi bir dil üzerinden kurgulanmaktadır. Haberde resmî adı Kıbrıs Cumhuriyeti olan Güney yönetimi, “Rumlar” veya “Rum yönetimi” olarak anılmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından öne sürülen her tür talep Rumların bütünü tarafından talep edilmiş gibi sunulmaktadır. Başlıkla birlikte düşünüldüğünde Rumların tamamı, “küstahlık” ile itham edilmektedir.

Akşam Gazetesi, 17 Mart 2017.

17 Mart 2017 tarihli Akşam Gazetesi’nde yer alan bu haber Yunanlara dönük nefret söyleminin gündelik hayattan bir habere nasıl sızabildiğine dair açık bir örnektir. Beşiktaş ile Yunanistanlı bir takım olan Olympiakos arasındaki maçın aktarımından ibaret olan haberin başlığında, Milli Mücadele veya Kurtuluş Savaşı olarak anılan dönemin sonunu işaret eden 9 Eylül 1922 tarihinde Yunanistan’ın İzmir’den çekilirken Yunan askerlerinin denize atladıkları iddiası hatırlatılmakta ve Yunanlar tarihsel olarak “denize dökülmesi gereken düşman” olarak kodlanmaktadır.

Komplo teorilerinin birincil hedefi: Yahudiler

Yahudiler, Türkiye medyasında en çok hedef gösterilen gruplardan birini oluşturmaktadır. Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi Ocak–Nisan 2018 raporuna göre Yahudiler, Ermenilerden sonra haklarında nefret söylemi üretilen ikinci grup olarak tespit edilmiştir (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018). Yahudiler hakkında tüm dünyada sistematik olarak üretilen çarpıtmalar ve komplo teorileri, Türkiye’de de Yahudi düşmanlığını (anti-semitizm) besleyen temel unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yahudiler hakkındaki nefret söylemine İslamî tandanslı gazetelerde daha sık rastlanırken, çoğunlukla İsrail ile Yahudilerin özdeşleştirilmesi yoluyla Yahudiler hakkında açık nefret söylemi üretilmektedir. Anaakım medyada Yahudilere dönük nefret söylemine daha az rastlanırken, Yeni Akit, Millî Gazete gibi sıkça nefret söylemi üreten ve bu çalışmada dışta bırakılan yayın organlarında Yahudiler mütemadiyen hedef gösterilmektedir. İsrail-Filistin çatışması, antisemitist nefret söylemi üretilmesinin en yaygın zeminini oluşturmaktadır. Anti-semitizm, Yahudileri yalnızca İsrail söz konusu olduğunda değil, Yahudileri bir tür “üst-aklın” yöneticisi olarak resmeden veya “dünyayı Yahudi lobisinin yönetmekte olduğunu” iddia eden komplo teorilerinin, Yahudilerin tümünün “çok zengin” olduğu yönündeki önyargıları yayması ile de gerçekleştirilmektedir.

Sosyal medyada da Yahudilerin hedef gösterilmesi ile sıkça karşılaşılmaktadır. Hemen her toplumsal olaydan sonra sosyal medyada Yahudileri hedef alan gönderilerin yer aldığına rastlanılmaktadır.[9]

Yeni Şafak Gazetesi, 12 Aralık 2017.

Anaakım gazetelerden Yeni Şafak’ta İsmail Kılıçarslan’ın yazdığı bir köşe yazısı anti-semitizmin son derece açık olduğu örneklerden biridir. Yazar, İsrail devletinin resmî ideolojisi olan Siyonizm’i eleştirmenin yanlış olduğunu, sorunun Siyonizm değil bizzat Yahudiliğin kendisi olduğunu söyleyerek tüm Yahudileri ırkçı, faşist ilan etmekte ve dinlerinden vazgeçmedikleri sürece “dünya için en tehlikeli insan topluluğu” olacaklarını iddia etmektedir. Kılıçarslan, açıkça, tüm dünyadaki Yahudileri ve Musevi dinini hedef alarak insanları anti-semitist olmaya çağırmaktadır.

Sabah Gazetesi, 17 Ocak 2018.

2018 yılının Ocak ayında İhlas Haber Ajansı’ndan alınan ve Sabah Gazetesi’nde yayımlanan bu haberde, İsrail tarafından Kudüs’e yerleştirilen bir grup yerleşimcinin, Kudüs’te bulunan ve hem Müslümanlar hem de Musevi inancına sahip Yahudiler açısından kutsal kabul edilen Mescid-i Aksa’nın içine İsrail güvenlik güçlerinin korumasında girmeleri ve gerçekleştirdikleri ibadet haberleştirilmiştir.

Haber, hiçbir bağlam göz önünde bulundurulmaksızın verilmiştir. “Yahudi yerleşimciler” diye bahsedilenlerin kim olduğu belirtilmemektedir. Arka plan bilgisi veya bağlamı olmadığı zaman “Yahudi yerleşimciler” nitelemesi tüm Yahudileri kapsar yanılsaması yaratmaktadır. Oysa bahsedilen, İsrail tarafından Filistinli Araplar aleyhine demografiyi değiştirmek için sistematik olarak Filistin topraklarına yerleştirilen insanlardır. Haberde bu bilginin yer almaması hem başlıkta hem de haber metninde “Yahudi yerleşimciler”in tüm Yahudiler ile eş tutulmasına yol açmaktadır.

Ayrıca haberde, Mescid-i Aksa muhafızları ve Müslümanlar tarafından dışarı çıkarıldıkları belirtilen yerleşimciler hakkında “Yahudilerin dışarı çıkarılması sırasında gerginlik yaşandı” sözleri sarf edilmektedir. Haber inanç gruplarına da tek taraflı yaklaşmaktadır. Mescid-i Aksa yalnızca Müslümanlar açısından değil, Yahudi inancı açısından da kutsal kabul edilen bir mekândır. İsrail-Filistin arasındaki güç dengelerinden bağımsız olarak inanç gruplarından birinin kutsal sayılan bir mekâna girmesini olumsuz bir olay gibi yansıtmak, inanç gruplarından birini üstün görerek diğer grup hakkında nefret söylemi üretmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla haber gerek başlıktan itibaren sunuş biçimi, gerekse haberin kuruluşu bakımından İsrail ile Yahudi toplumunu bir tutmakta ve Yahudiler aleyhine nefret söylemi üretmektedir.

Bir boş gösteren olarak “Terörizm”

“Terör, terörizm, terörist” kavramları çok uzun bir geçmişe sahip olmasına rağmen dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1980’li yıllardan itibaren pek çok farklı eylemi tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Doğrudan şiddetle ilgili bir kavram olmasına rağmen bu kavramlar, bir süre sonra pek çok devlet tarafından şiddet içermeyen eylem biçimlerini de kapsayacak biçimde kullanılmaya başlanmış, farklı sorunlara devletin çizdiği sınırlar içerisinde bakmayan insanların en hafif tabirle “terör destekçiliği” ile suçlanabilmesine olanak sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında “terörizm” kavramı bir “boş gösteren” hâline gelmiştir.[10]

Çözüm sürecinin sona ermesi ve özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ile beraber “terörist” kavramının bu niteliği daha da genişletilmiş, OHAL’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerde (KHK) “terörle iltisaklı”, “irtibatlı” gibi hukuk tarihinde daha önce yer almayan kavramlar kullanılarak 100 binden fazla kamu çalışanı işinden edilmiştir. Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerden, 15 Temmuz’da darbe tezgahlayanlara, HDP’li milletvekilleri, belediye başkanları ve partinin tüm üyelerinden, ana muhalefet partisi CHP’ye, Gezi Parkı eylemlerine katılanlardan ODTÜ’lü ve Boğaziçili öğrencilere kadar çok geniş bir kesim “terörist”, “terörle iltisaklı”, “terörle irtibatlı” gibi kavramlar içinde eritilmiştir.

“Terörist” sözcüğü medyada da nefret söylemi üretmenin temel araçlarından biri hâline gelmiştir ve toplumun çok farklı kesimlerini hedef göstermekte kullanılmaktadır. Aşağıda yer alan örnek “terörist” kavramının nefret söylemi üretmekte nasıl “mahirce” kullanıldığını göstermek açısından oldukça açıklayıcıdır.

Star Gazetesi, 2 Haziran 2018.

Star Gazetesi’nin internet sitesinde 2 Haziran 2018’de seçim öncesi yayımlanan bu haberde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları aktarılmaktadır. Cumhurbaşkanı elbette haberciler açısından önemli bir haber kaynağıdır. Ancak haberde Cumhurbaşkanı’nın sözleri sadece alıntılanmakla kalmamakta, onaylanarak bir “terör ittifakı” portresi çizilmektedir. Tırnak içine alınmayan başlık ve ara başlıklar, Erdoğan’ın sözünün aynı zamanda gazetenin sözü olduğunu imlemektedir. Haberde Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden biri olan HDP, “terör örgütünün uzantısı”, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş ise hakkında hiçbir hüküm bulunmamasına rağmen “terör tutuklusu” olarak nitelendirilmektedir.

Nefret söylemi, pek çok kesimi “Kirli ittifakın fotoğrafı” isimli alt başlık altında hedef almaktadır. Yukarıdaki haberin devamında, Londra’da CHP ve HDP stantlarının yan yana olduğu bir fotoğraf kullanılarak altına şu açıklama yapılmıştır: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Yurt dışında aynı çadırın bir tarafını CHP, diğer tarafını terör örgütünün siyasi uzantısı kullanıyor’ dediği CHP ile PKK’nın ortak seçim çalışması İngiltere’nin başkenti Londra’da görüntülendi. Pazar Günü düzenlenecek 8. Alevi Festivali öncesi Londra’da kurulan çadırda CHP ile HDP yan yana masa açıp seçim çalışması yaptı. Etkinliğin katılımcıları arasında terör örgütüne yakınlığı ile bilinen Londra Gezi Grubu, UK Barış İçin Akademisyenler Grubu ve Gezi kalkışması sırasında “Mesele Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı” tweeti atan Mehmet Ali Alabora da var. PKK yandaşı sözde sanatçıların da yer aldığı etkinliğin mimarlarından biri CHP’nin İngiltere Birliği Başkanı Sibel Özçelik.”

Bu satırlarda aynı anda hem CHP’liler, hem HDP’liler, hem Aleviler, hem Gezi Parkı eylemcileri, hem Barış İçin Akademisyenler hakkında “terörist” oldukları yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmakta ve bu kesimlerin hepsi aynı anda hedef tahtasına oturtulmaktadır.

Sabah Gazetesi, 9 Şubat 2017.

9 Şubat 2017 tarihinde Sabah Gazetesi’nin internet sitesinde yer alan bu haber toplumun çeşitli kesimlerinin “terörizm” başlığı altında hedef gösterilmesinin en tipik örneklerinden birini oluşturmaktadır. Barış İçin Akademisyenler tarafından imzaya açılan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan akademisyenlerin PKK destekçiliğiyle suçlandığı bu haberde, başta imzacı akademisyen İbrahim Kaboğlu olmak üzere bütün imzacı akademisyenler hedef gösterilmektedir.

2016 yılının başında bu topraklardaki savaşın ve şiddetin sona ermesi talebiyle yayımlanan ve devleti eleştiren ifadeler içeren “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler, kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sarf edilen “karanlık”, “mandacı”, “sözde aydın” gibi ifadeler ile “hain” ilan edilmişlerdir. Bu konuşmadan sonra bildiriye imza atan akademisyenler hakkında medyada pek çok nefret söylemi örneği yer almıştır.

Yukarıdaki haberde bildiriye imza atan akademisyenlerin büyük bölümünün kamu görevinden KHK ile ihraç edildiği 7 Şubat tarihinden iki gün sonra ihraç edilen akademisyenlerin büyük bölümünün PKK destekçisi oldukları için ihraç edildiği iddia edilmektedir.[11] Haberin henüz spotunda Barış İçin Akademisyenler bildirisi “PKK lehine bildiri” olarak tanımlanırken, bildiriyi imzalayan akademisyenlerin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Bese Hozat’tan talimat aldıkları iddia edilmektedir. İddianın kaynağı olarak ise Hozat’ın ANF News haber sitesinde geçen sözleri işaret edilmektedir. ANF News’te yer alan sözlerle bildiri arasında nasıl bir ilişki kurulduğu ise belirtilmemektedir.

Barış İçin Akademisyenlerin “sözde” sıfatıyla anıldığı haberdeki bir ara başlıkta ise amaçlananın “Türkiye aleyhinde kara propaganda” olduğu bir ünlem işareti ile pekiştirilerek iddia kuvvetlendirilmeye çalışılmıştır. Haberin sonunda ise bildiriyi imzalayan ve ihraç edilen akademisyenlerden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu “Kaboğlu, sözde ‘Barış İçin Akademisyenler’ bildirisi özde ise PKK propagandası içeren bildiri olan metne imza atmıştı” ifadeleriyle açıkça hedef gösterilmektedir.

Haber, bildiriyi imzalayan akademisyenlerin hiçbirisinin konu hakkındaki görüşlerine başvurmadan, tamamen bir iddiaya yaslanarak bildiriyi imzalayan bütün akademisyenleri “PKK destekçisi” ve “Türkiye aleyhinde kara propaganda yapan” insanlar olarak damgalayarak KHK’larla gerçekleştirilen ihraçları meşrulaştırmaya dönük bir propaganda işlevi görmektedir.

SONUÇ

Türkiye’de basının ortaya çıkışından beri nefret söylemi, basının ayrılmaz bir parçası olmuş pek çok farklı kesimin hedef gösterilmesi için kullanılagelmiştir. Ermeniler, Rumlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Aleviler, Kürtler, LGBTİQ+’lar, komünistler, sosyalistler, işçiler gibi pek çok kesim nefret söyleminin hedefi hâline getirilmektedir. Süreç içerisinde kimi gruplar her zaman sabit kalsa da konjonktürel olarak nefret söyleminin hedefi olan kesimler de değişim göstermiştir. Ancak şöyle bir gerçek vardır ki birçok durumda nefret söylemi nefret suçlarına yol açmış ve toplumsal olarak son derece travmatik sonuçlara kaynaklık etmiştir; hâlen bu potansiyeli taşınmaktadır.

AKP iktidarı döneminde nefret söylemi tartışmasının birkaç ayırt edici yönü bulunmaktadır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki AKP iktidarının özellikle ilk dönemlerinde nefret söylemi, bir kavram ve olgu olarak medyada ve akademide daha yaygın bir şekilde tartışılır hâle gelmiştir. Bunda, millî görüşçü veya İslamcı geleneğin, cumhuriyet döneminde “nefret söyleminin aslî mağdurları oldukları” iddiaları, demokratikleşmeye ve “vesayet sistemi”nin sonlandırılmasına yönelik siyasal söylemleri ve 28 Şubat döneminde AKP’lilerin de içinde bulunduğu kadroların nefret söyleminin görece hedefi olmalarının etkileri olduğu söylenebilir. Ayrıca gayrimüslimler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, LGBTİQ+ gibi pek çok kesimin kimlik taleplerini daha kitlesel bir şekilde ifade etmeye başlamalarının nefret söyleminin bir gündem maddesi olmasında son derece büyük bir etkiye sahip olduğu göz ardı edilemez bir gerçektir. Nefret söylemi ve suçu ile mücadeleye dönük sivil toplum girişimlerinin ortaya çıktığı tarihler, tam da bu döneme denk gelmektedir. 2000’li yılların başlarında yükselen bu taleplere karşı gerek iktidar yanlısı basında gerekse iktidara muhalif basının bir bölümünde nefret söylemiyle karşılaşılmadığını söylemek elbette mümkün değildir; ancak konunun tartışılır hâle geldiği, önemli bir sosyal-siyasal ve dahi akademik “mesele” haline geldiği kuşku götürmez bir gerçektir.

2011 sonrasında ise hükümetin artan otoriter yönelimi, Türkiye medyasına doğrudan yansımış, pek çok kesim, özellikle Gezi Parkı eylemcileri, Aleviler, kadınlar, Ermeniler ve Suriyeliler nefret söyleminin adım adım açık hedefi hâline gelmişlerdir. 2015 yılı itibariyle “Çözüm Süreci”nin sona ermesi ile gerek Türkiye içinde gerek Türkiye dışında sertlik, zıtlaşma, kutuplaşma, çatışma ve savaş siyasetinin öne çıkmaya başlaması nefret söylemine kaynaklık edecek iklimi yaratmış ve nefret söylemi pratikleri, 2000’lerdeki tartışmalar hiç yaşanmamışçasına gündelik yaşamın bir parçası olarak sıradanlaşmaya başlamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi ve onu izleyen OHAL, bu iklimi daha da pekiştirerek nefretin hem söylem hem de suç olarak toplumsalın göbeğine yerleşmesine kaynaklık etmiştir. Günümüz basınının önemli bir kısmı, iktidar tarafından hedef gösterilen kesimlere karşı nefreti baz alan ses yükseltmekte son derece mahirdir. Buna, iktidara mesafeli ve hatta temelde farklı siyasal perspektife sahip muhalif medyanın bir kısmının da eşlik ettiği gözlemlenebilmektedir.

Bu bağlamda Türkiye medyasının mevcut hâli pek umutvar olmasa da nefret söylemi konusunda artan çalışmalar, raporlamalar, tezler ve makalelerin yanı sıra verilen toplumsal mücadeleler; toplumsal kutuplaşmanın arttığı, nefret söyleminin yöneldiği yeni gerilim hatlarının oluştuğu, basının devlet ve sermaye baskısı arasında sıkışıp kaldığı günümüzde nefret söyleminde bir farkındalık doğabileceği yönünde umut vermektedir. İşte bu çalışma, umut kırıcı örnekleri içermesine rağmen sözü edilen umudu besleyebileceği ihtimali göz önünde bulundurularak yapılmıştır; nefret söyleminin son bulduğu bir Türkiye toplumu ümidiyle.

KAYNAKÇA

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (1997). R (97) 20 Sayılı Tavsiye Kararı.

Boyle, K. (2010). “Nefret Söyleminin Kontrolü: Uluslararası Standartlar Türkiye’den Neler İstiyor?” çev. Suzan Bölme, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 63-70.

Çelik, E. (2013). “Nefret Söylemi İfade Özgürlüğünün Neresinde?” İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 4(2), s. 205-240.

Öztürk, E Ç. (2011) “Toplumsal Yapılar ve Şiddet: Ruanda Örneği”, Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Dergisi, 1(1), s. 67-114.

Değer, O. (2007). “AİHS’nin 10. Maddesi Çerçevesinde Şiddet Unsuru İçeren İfade: Güneydoğu Davalarından Örnekler”, AnkaraÜniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 62(1), s. 43-64.

Handyside v. Birleşik Krallık App No: 5493/72, (ECHR 1976).

Karan, U. (2010). “Nefret Suçlarından Ne Anlıyoruz?” çev. Mehmet Ali Bahit, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde. İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 56-62.

Köker, E ve Doğanay, Ü. (2010). Irkçı değilim ama: Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler, Ankara: İHOP Yayınları.

Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, (2011). İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, (Ocak-Nisan 2018). Hrant Dink Vakfı Yayınları.

Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu,(2017). İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

Nefret Suçlarını Önleme ve Karşılama: AGİT Bölgesindeki STK’lar için Kaynak Kılavuz, (2015). Ankara: AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Yayınları.

Nefret Suçları Yasaları Pratik Kılavuz, (2015). Ankara: AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Yayınları.

Şensever, L (ed.). (2012). Sivil Toplum Kuruluşları ve Aktivistler için Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberi, İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları.

Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması, (5 Şubat 2018). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

van Dijk, T A. (2010). “Söylem ve İktidar”, çev. Pınar Uygun, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 9-54.

Vardal, Z B. (2015). “Nefret Söylemi ve Yeni Medya?”, Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 2(1), s. 132-156.

Yıldız, P ve Salmanoğlu E C. (2018). “AKP’nin 15 yıllık iktidarında medya ve toplumsal cinsiyet”, http://halagazeteciyiz.net/2018/07/16/medya-raporu-4-temmuz-2018-akpnin-15-yillik-iktidarinda-medya-ve-toplumsal-cinsiyet/

http://www.avlaremoz.com

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/63848/Ermeni_koken__davasi_Aritman_lehine_sonuclandi.html

http://www.diken.com.tr/afedersin-cok-daha-cirkin-seylerle-ermeni-diyen-oldu/

Türkiyedeki Suriyeli Sayısı Ağustos 2018

https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-14-yanlis-bilgi/

 

DİPNOTLAR

  1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “nefret söylemi” üzerine R (97) 20 Sayılı Tavsiye Kararı
  2. “Ruanda Soykırımı” bu konudaki en önemli ve dramatik örneklerden biridir. Radio Télévision Libre des Mille Collines (Radio RTLM) günlerce Tutsiler aleyhinde nefret söylemi yaymış ve nefret suçu çağrısında bulunmuş soykırıma katılımı çok ciddi boyutlarda artırmıştır. Failler, Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve hüküm giymişlerdir (Öztürk, 2011: 98).
  3. Nefret suçu iki ayrı unsur içerir: i. Ceza kanununa göre bir suç oluşturan eylemdir, ii. fail suçu işlerken önyargı veya tarafgirlik temelinde hareket eder. (Bkz. Nefret Suçu Yasaları Pratik Kılavuz, 2009)
  4. AİHM’e göre “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ‘haber’ ve ‘düşünceler’ için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik bir toplum olmaz” (Handyside v. Birleşik Krallık App No: 5493/72, (ECHR 1976) para 49).
  5. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/63848/_Ermeni_koken__davasi_Aritman_lehine_sonuclandi_.html
  6. http://www.diken.com.tr/afedersin-cok-daha-cirkin-seylerle-ermeni-diyen-oldu/
  7. https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/
  8. Suriyelilerle ilgili yayılan çeşitli yanlış bilgiler için bkz: https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-14-yanlis-bilgi/
  9. Sosyal medyada Yahudileri hedef alan iletilerin bir dökümü için bkz: www.avlaremoz.com
  10. Ernesto Laclau’ya göre, “Boş gösteren [empty signifier] tamı tamına gösterileni olmayan bir gösterendir…Boş bir gösteren…ancak bizzat anlamlandırmanın kendi bünyesinde kurucu bir imkânsızlık varsa ve ancak bu imkânsızlık kendini göstergenin yapısında bir kesinti (yıkım, bozulma vb.) olarak anlamlandırabiliyorsa sökün edebilir” (Laclau, 2015: 95-98).
  11. 7 Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi başta olmak üzere pek çok üniversitede kitlesel ihraçlar gerçekleşmiştir; ancak Barış İçin Akademisyenlere dönük ihraçların başladığı ilk tarih 1 Eylül 2016’dır. —–

 

 

Ağustos 2018 Medya Raporu Yazarları Kısa Özgeçmişler

Can Irmak Özinanır

2006 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, aynı bölümde yüksek lisansa başladı. Antikapitalist Hareket ve Yeni İletişim Teknolojileri başlıklı yüksek lisans tezini 2009 yılında tamamladı. İletişim Fakültesi’nde doktora eğitimini sürdürürken 2011 yılında kendi bölümünde araştırma görevlisi oldu. Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile 7 Şubat 2017 tarihinde ihraç edildi. Hâlen medya çalışmaları ve hegemonya üzerine doktora tezini yazıyor.

Ozan Değer

Lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden, yüksek lisans ve doktora derecelerini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümü’nden almıştır. 3 Ocak 2006’dan itibaren görev yaptığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası Hukuk Kürsüsü’nden 1 Eylül 2016’da KHK ile ihraç edilmiştir. Temel çalışma alanları Hukuk Bilimi, Uluslararası Kamu Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Uluslararası Ceza Adaleti, Siyasal Suçlar ve Siyaset Felsefesi’dir. Muş-Varto’lu olup Ankara’da yaşamaktadır.