Bu geminin yürütülmesi artık imkansız

Dr. Murat Birdal: Döviz kurundaki tırmanış borçlanmaya dayalı Türkiye ekonomisini ciddi bir stagflasyon riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Alım gücünün düştüğü, işsizliğin tırmandığı, çalışma koşullarının ağırlaştığı, hanehalkı borcunun döndürülmesinin giderek zorlaştığı bir döneme giriyoruz. Çalışanların başlıca sorunları yaklaşan krizi göğüsleyebilecek bir işçi sınıfının örgütlülüğünün bulunmaması ve krizin adalet sisteminin tarafsızlığının en çok sorgulandığı bir dönemde gerçekleşiyor olması. Bu durum yaşanacak hak kayıplarını geçmişe oranla çok daha üst seviyelere taşıyabilir.

Sultan Özer

Hükümetin Yeni Ekonomik Program adı altında açıkladığı Orta Vadeli Ekonomik Program (OVP) ve ekonominin gidişatı iktisatçılar tarafından eleştirilmeye devam ediliyor. Eleştirenlerden birisi de Doç. Dr. Murat Birdal. Birdal “Ayağı yere basmayan öngörülerle bu geminin yürütülmesinin imkansız olduğunu” söyledi. Birdal, OVP’den, merkez bankasının faiz yükseltme kararına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kriz olmadığı, spekülasyon yapıldığı” yönündeki açıklamalarına kadar ekonomideki gelişmeleri halagazeteciyiz.net için değerlendirdi.

Döviz kurları birkaç ay içerisinde yüzde 40’lar oranında yükseldi, TL değer kaybetti, iktidar cephesinden ise “soğukkanlı olun”, “sıkıntı yok” açıklamaları geldi. Gerçekten de iktidarın dediği gibi “sıkıntı yok” mu?

Elbette var. Kurdaki sert yukarı yönlü hareketler üretici açısından hammadde, girdi maliyetlerinde artış, ithalatçı sektörler açısından fiyat artışı, kar marjında daralma ve talepte tıkanıklık, tüketici açısından paranın alım gücünde daralma, yatırımcı açısından artan kur riski, makro ekonomi açısından ise tırmanan enflasyon, ücretliler için eriyen reel ücret, büyüyen işsizlik tehdidi anlamına geliyor. Liste çok daha uzatılabilir. Bundan büyük sıkıntı mı olur? Hükümetin durumu böylesi geçiştirici bir üslupla değerlendirmesi kamuoyunda endişeyi büyütür. Öncelikle bunun anlaşılması lazım. Kamuoyu “sıkıntı yok”tan ziyade kamu otoritesinden sıkıntının farkında olunduğu ve buna karşılık gelecek gerekli önlemlerin alınmakta olduğu mesajını duymak istiyor. Bu tarz açıklamalarla hükümet yangına körükle gidiyor.

Merkez Bankası, dövizi dizginleyebilmek için politika faizini beklentilerin üzerinde artırarak yüzde 17.75’ten 24’e çıkardı. Bu ne anlama geliyor? Çift haneli hale gelen enflasyona etkisi ne olur?

Şu an ekonomide iç talepte ciddi bir duraklama göze çarpıyor. Ne var ki, döviz kurundaki tırmanış üretim maliyetlerini ve nihai fiyatları yukarı taşımaya devam ediyor. Bu durum Türkiye ekonomisini ciddi bir stagflasyon riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Kaldı ki, sert faiz artırımı kısa vadede dahi kur üzerinde beklenen etkiyi yaratmadı. Bundaki başlıca etken ise Erdoğan’ın Merkez Bankası’na dönük eleştirel tutumu. Yatırımcı ileride merkez bankasının kuru korumak amacıyla serbest hareket edemeyeceği inancını taşıyor. Erdoğan’ın açıklamaları da bu inancı besliyor. Bu durum faiz artırımının kur üzerindeki etkisini de büyük ölçüde sınırlandırıyor.

Bu karar Cumhurbaşkanı’na rağmen mi alındı?

Hayır. Buna kesinlikle inanmıyorum. Mevcut konjonktürde Erdoğan’a rağmen karar alabilecek hiçbir kamu kurumu ya da otorite yok. Bunun maliyetinin ne denli ağır olduğunu herkes biliyor. Erdoğan’ın böyle bir görüntü çizmesi siyasi kaygılardan kaynaklanıyor. Önümüzde bir yerel seçim var ve AKP 2009 seçimlerine benzer bir tablo ile karşılaşmak istemiyor. Ekonomik krizin faturasını dış etmenlere çıkarmak amacında. Bu, yeri geldiğinde faiz lobisi, yeri geldiğinde emperyalist ülkeler ve yerli işbirlikçileri, yeri geldiğinde de merkez bankası olabilir. Önemli olan ekonomideki tüm olumsuz gelişmelerin Erdoğan’a rağmen ortaya çıktığı imajını sağlamlaştırmak. Buna elbette faizlerdeki tırmanış da dahil.

İktidar yaşanan krizi faiz lobilerine, dış güçlere bağlıyor, “manipülasyon” diyor. Öyle mi?
Hayır. Bu mevcut dışa bağımlı, sıcak parayla fonlanan büyüme modelinin krizidir. Daha önce ifade ettiğim gibi siyasi iktidar faturayı dış etmenlere çıkarma çabasında. Kaldı ki, bugüne kadar çokça övünülen finansal serbestleşme kurdaki spekülatif hareketlere açık bir zemin yaratmaktadır. Hükümet konjonktürün tepe noktalarında yabancı sermaye giriş çıkışlarına dair kontrolünü arttıracak önlemler devreye sokabilirdi. Hatırlayacaksınız 2008 krizi ardından Tobin vergisi meselesi ülkemizde de dünyada da çokça tartışıldı. Hükümet ise aksine sıcak para girişlerine kapısını ardına kadar açmayı tercih etti. Son dönemde yaşananlar o günkü tercihlerin doğal sonucudur. Bugün para birimleri başta olmak üzere finansal varlıkları yukarıdan satıp aşağıdan toplayarak para kazanan milyonlarca aktör var piyasalarda. Sizin finansal sisteminizin derinliği yoksa, makro göstergeleriniz güven vermiyorsa bu tarz spekülatif dalgalanmalara zemin yaratıyorsunuz, akbabaları ekonominize davet ediyorsunuz.

Bugün yaşanan krizi 2001 ve 2008 ile kıyaslarsak nasıl bir fark ya da benzerlik vardır?

Türkiye o döneme göre üretimde ve tüketimde çok daha dışa bağımlı bir ekonomik yapıya sahip. Geçtiğimiz krizlerde, sert ekonomik daralma dönemlerinde Türkiye ekonomisi cari fazla verirdi. Bu durum en son 2001 krizinde tekrarlandı. Bu önemli bir fark, zira artık temel tüketim mallarında dahi net ithalatçı bir ülke konumundayız. Bu durum kur artışının enflasyona etkisini de çok daha yüksek bir seviyeye getiriyor. Yine ekonominin dış borç stoğu ve hanehalkı borç stoğu da geçmişle karşılaştırılamayacak seviyede. Bu nedenle yurt dışı ve yurt içi kredi maliyetlerinde artış ve tıkanma şirketler açısından olduğu gibi hanehalkına da 2001 krizine oranla çok daha ağır yansıyacaktır.

Bazı iktisatçıların “yokluk fonu” dediği “varlık fonu”na niye ihtiyaç duyulmuştu? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini başkan, damadını ve yakınlarını yönetime getirmesi ne anlama geliyor? Bu karar, Erdoğan’ın kimseye güvenmediği anlamına gelir mi?

Varlık fonu aslında tam da bu zamanlar için kurulmuştu. Türkiye’nin dışarından borçlanmakta zorlandığı durumlarda eldeki güvenli likit gelir kaynaklarını teminat göstererek karşılığında borçlanabilmek amacıyla. Zamanında Düyun-u Umumiye de Osmanlı Devleti için benzer bir işlev görmüştü. Bu fon gelecekte ne kadar işlevsel olur göreceğiz. Ama amacın varlık yönetiminden ziyade dış kaynak girişi temin etmek olduğunun altını çizmekte fayda var. Yapılan atamalar ise elbette Erdoğan’ın parti kadrolarına ve danışmanlarına dönük güvensizliğini yansıtıyor.

OVP açıklandı. Derde deva bir program olabilir mi? Krizden çıkış için ne yapmak gerekir?

OVP’nin derde deva olmayacağı piyasanın tepkisinden de kolaylıkla anlaşılabilir. Ayağı yere basmayan öngörülerle bu geminin yürütülmesi artık imkansız. Senelerdir OVP’de yapılan enflasyon öngörüleri hedefi büyük marjlarla ıskalıyor. Bugüne kadar gülünüp geçiliyordu. Ama artık yaşanan derin güven bunalımı nedeniyle büyük önem taşıyor. Hükümetin OVP’de açıklanan gerek enflasyon gerek büyüme gerekse de dolaylı olarak açıkladığı kur öngörülerinin gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Bütçe dengesi açısından da aynı durum geçerli. Hükümetin kredibilite kazanmak için öncelikle tasarruf eylemlerini işlerliğe sokması gerekiyor. Oysa merkezi bürokrasinin harcamalarına bakınca tam tersi bir eğilim göze çarpıyor. Kısa vadede ise yaklaşan yerel seçimler öncesinde AKP’nin kamu harcamalarını kısarak en önemli silahını devre dışı bırakabileceğini düşünmek gerçekçi olmaz.
Krizden çıkış konusunda ise ancak kontrollü bir kriz yönetimi üzerinde konuşulabilir bu noktada. Uzun vadede ise üretimin dışa bağımlılığı azaltacak şekilde yeniden yapılandırılması ve eğitim sisteminde buna uygun bir reform yapılması gibi radikal bir dönüşüm programına ihtiyaç var. AKP döneminde özelleştirilen kimi KİT’lerin tekrar hayata geçirilmesi hatta yenilerinin yaratılması büyük önem taşıyor ekonominin ayaklarının üzerine basabilmesi için. Mevcut siyasi iktidarın, ideolojik altyapısı ve yönelimleri nedeniyle Türkiye ekonomisinin gelecekteki ihtiyaçlarına karşılık verebilmesi mümkün görünmüyor.

Bu kriz halkın yaşamına nasıl yansıyor/ yansıyacak?
Alım gücünün düştüğü, işsizliğin tırmandığı çalışma koşullarının ağırlaştığı, hanehalkı borcunun döndürülmesinin giderek zorlaştığı bir döneme giriyoruz. Çalışanların başlıca sorunları yaklaşan krizi göğüsleyebilecek bir işçi sınıfının örgütlülüğünün bulunmaması ve krizin adalet sisteminin tarafsızlığının en çok sorgulandığı bir dönemde gerçekleşiyor olması. Bu durum yaşanacak hak kayıplarını geçmişe oranla