Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ardından özel sektörden atanan yeni Milli Eğitim Bakanı göreve iddialı başladı. Ancak eğitim sisteminde değişen bir şey olmadı. Yine sorunlar yumağı, yine bilimsellikten uzak, dini referansların öne çıkarıldığı bir eğitim sistemi. Özel okulların, imam hatiplerin teşvik edilip, yoksul çocukların eğitimden koparıldığı bir süreç. Bu süreci ve eğitimin sorunlarını, Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan ile konuştuk.

Aylin Özdemir Erdemoğlu

AKP Hükümeti’nin göreve gelmesiyle birlikte eğitim sisteminde yaşanan olumsuz gelişmeler, öğrenciler, eğitimciler, veliler ve sendika yöneticileri tarafından endişeyle karşılanıyor. Devlet okullarından çok, özel okullara ve imam hatip okullarına destek verilmesi, eğitimin bilimsellikten uzaklaşması, ülkenin geleceği açısından da büyük tehlike yaratıyor. Üstelik, eğitim sisteminde yaşanan sorunlar, ne yazık ki toplumsal hayata da yansıyor.

Eğitim sistemi hakkında, “Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan ile konuştuk.

-Başkanlık sisteminden sonraki ilk eğitim-öğretim dönemi. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da bu yeni dönemin ilk bakanı. Sizin bu anlamda beklentileriniz neler, öncelikle bunu öğrenmek isterim.

Biliyorsunuz, 16 yıl süresince Türkiye’nin bütün kurumlarında olumsuz süreçler yaşandı. Ama bu olumsuzluklardan payını en çok eğitim sistemimiz aldı. Zaten 2000’li yıllardan itibaren eğitim, öğretim ve sınav sistemlerinde yapılan değişikliklerle birlikte, eğitim sisteminde iki temel hat oluşturuldu. Birincisi piyasanın, istediği rekabetçi, girişimci hat, ikincisi ise, milli manevi, muhafazakar değerlerin verildiği hat. Bu iki ana hat üzerinden çocukların eğitim hayatı üzerinde büyük tahribat yaratıldı. Toplumun, çocuğun yararını esas alan bir eğitim sistemi değil, sermayenin, şirketlerin, patronların, çıkarını esas alan bir sistem oluşturuldu.

‘BEKLENTİ DEĞİL, ENDİŞELERİMİZ VAR’

“Beklentileriniz neler?”dediniz ya. Aslında bizim beklenti değil, eğitim konusunda özellikle son 16 yıldır çok ciddi endişelerimiz var. Mesela 2012 yılında, 12 yıl zorunlu eğitim gibi gösterdikleri 4 artı 4 artı 4 sistemi, tam tersine çocukların çok hızlı bir şekilde örgün eğitimden kopmaya başlamasına sebep oldu. Zaten o sene MEB verileri paylaşıldı. İlkokuldan itibaren okullaşma oranında düşme olduğu gözlendi. Mesela, açıkta lise döneminde bir buçuk milyonu aşkın çocuğun olması son derece kaygı verici. Sadece bu nedenden dolayı bile bütün eğitim sisteminin gözden geçirilmesi gerekirken, sayı şu an daha da artmış durumda.

Üstelik, o yasanın çıkma döneminde TÜSİAD yöneticileri Erdoğan’a, “Laiklikle ilgili endişelerimiz var” dediğinde, Erdoğan “Siz hiç buna itiraz etmeyin, bu yasa en çok sizin işinize yarayacak” demişti ve nitekim de öyle oldu. O zamandan bu yana da, bizim vergilerimizle ödenen kamu kaynakları ve bütçeler devlet okullarına “yok” denilerek, “teşvik” adı altında özel okullara aktarılmaya başlandı ve aktarılmaya da devam ediyor.

-Sadece özel okullara değil, bildiğim kadarıyla İmam Hatip okullarına da destek veriliyor.

Evet. Tam bu konuya gelecektim. Sistemin birinci ayağı eğitimin özelleştirilmesiydi. Nitekim şu an Türkiye’de 5 okuldan biri özel okul. Yine 2012’den itibaren özel okullar yüzde onluk bir dilimdeyken şimdi yüzde 20’ye çıkmış durumda. Bu, çok ciddi bir artış. AKP iktidarı döneminde en temel hat eğitimin özelleştirilmesiydi. İktidara geldiği günden beri bunu, adım adım hızlandırdı. Ama özellikle 2012’den sonra koşar adım devam ediyor. Yani bu ülkenin insanlarına “Paran varsa çocuğunu okutabilirsin” mantığı dayatılıyor.

‘DİNDAR VE KİNDAR BİR NESİL’

Yine bu yasa çıktığı dönemde başbakan olan Erdoğan, “Biz bu yasayla dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir nesil yetiştireceğiz” dedi. O zaman da bu “Dindar ve kindar bir nesil” olarak kamuoyunda dillendirildi Aslında bu söz, Necip Fazıl Kısakürek’in Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin karşısında söylediği bir hitabeden alıntıydı. Cumhuriyet’i inşa eden nesilleri o döneme emek verenleri büyük bir ihanetle suçlayan bir metin. “Yeni bir kuşak gelecek ve bu dönemin sorumlularından hesap soracak” şeklinde olan bir metinden alıntıydı bu. Nitekim gene söylediklerini yaptılar. Öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin itirazlarına ve isyanlarına ve hatta mahkeme kararlarına rağmen okulları imam hatipleştirdiler.

-Yoksul ailelerin, çocuklarını okutmak için tarikat yurtlarına emanet etmek zorunda kalması da sanırım bu sistemden kaynaklanıyor?

Tabi aynen öyle. Aladağ’da yaşadığımız meselenin özeti tamamen bu. Devlet okullarının imam hatipleştirilmesi sürecini hayata geçirmek uğruna hiç kimseyi ve hiçbir kurumu dikkate almadılar. Oysa o okullar hepimizin vergileriyle yapıldı. Bizi yönetenlerin bizim hayatımız hakkında karar verdiği bir süreç, aslında insan hakları ihlalidir aynı zamanda. Yine okul öncesinden itibaren mescitler zorunlu hale getirildi. Şu an okullarda laboratuar, kütüphane, sanat atölyesi gibi olması gereken şeyler konusunda “ zorunlu” ibaresi yok, ama mescit olması zorunlu hale getirildi. Kaldı ki kamusal alanlarla ilgili “ibadethane” tarifi asla yapılamaz, çünkü buralar, bütün inançlara eşit uzaklıkta olması gereken alanlardır. Yani o okulda farklı inançtan bir ailenin bir tek çocuğunun bile kendisini öteki hissetmesine devletin, bakanlığın hakkı yok. Bu da bir suçtur aslında.

‘BÜTÜN OKULLAR İMAM HATİPLEŞTİRİLDİ’

Üstelik bir de şu an, imam hatip olmayan okullarda bile imam hatipteki kadar din dersi dayatılıyor. “Seçmeli” deniyor ama son yıllara baktığımızda son üç atamanın içinde resim öğretmeni, beden eğitimi öğretmeni, sanat ve bilim öğretmeni yok ya da çok sınırlı sayıdayken, ilk üç atamada din öğretmeni var. Biz bu konuda da, dava açtık. Dün de birçok yerden veli aradı. Okul idareleri baskıyla o dersleri fiili olarak seçtiriyor şu anda. İmam hatip olan okullarda 8 saat, olmayan okullarda ise 15 -16 saat din eğitimi veriliyor. Yani aslında bütün okullar imam hatipleştirilmiş durumda.

‘ÜLKENİN GELECEĞİ KAYBEDİLİYOR’

Eğitimin özelleştirilmesi, bilimsellikten, laiklikten uzaklaştırılması bu ülkenin geleceğinin kaybedilmesi demek. Çünkü bilimsel olmayan bir eğitimin geleceği olamaz. Bunu karma eğitim tartışmalarında da görüyoruz, şu an okullarda yaşadığımız gerçeklikte de görüyoruz. Adım adım hepimizin geleceğini yok eden bir süreç inşa ediyorlar.

– Peki size göre eğitimin öncelikli sorunu nedir? Çünkü mevcut eğitim sistemi tam anlamıyla bir sorunlar yumağı…

Artık, çeşitli ufak tefek düzenlemelerle eğitimin sorunu çözülebilir durumda olmaktan çok uzaktır. Eğitimde çok bütünlüklü bir değişimin olması gerekiyor. Ama bu zor mu, yapılamaz mı? Hayır çok rahat yapılabilir. Birçok yerde söylüyorum: Türkiye, savaş koşullarından çıkıp, Köy Enstitüleri gibi bir pratik yaratmıştır. O yüzden bu, sadece bir tercih meselesidir. Üstelik eğitim, sadece öğrencilerin, eğitim emekçilerinin ya da velilerin sorunu da değildir aslında. Eğitim hepimizin meselesi. En büyük bütçeyi, eğitime ayırmak zorundadır bu devlet. Ama şu anda, eğitime ayrılan bütçenin yüzde 80’ini zaten, çalışanların maaşı oluşturuyor. Geriye kalan yüzde 20 ile eğitim ve öğretim sürdürülemez.

-O zaman tam yeri gelmişken sorayım: geçtiğimiz günlerde kriz bahane edilerek gene Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden kesinti yapıldı. Ne söyleyeceksiniz bu konuda?

Evet maalesef. Krizin belirgin hale gelmesiyle ilk kesinti Milli Eğitim bütçesinden yapıldı. Aslında bir ülkenin geleceği için en önemli konu olan eğitimin bütçesi, hiç dokunmamaları gereken bir alandı. Bunu da “tasarruf” diye açıkladılar. Eğitimden, çocuklarımızın geleceğinden tasarruf edilemez. Zaten her yıl eğitime ayrılan bütçe düşmeye devam ediyor. Bakanlık istatistikleri, öğrenci sayısındaki artışla birlikte hazırlamayarak yanılsama yaratıyor. Çünkü o istatistiklerde, eğitime ayrılan bütçede bir artış var gibi gözüküyor, ama işin aslı şu, son 16 yılda sürekli eğitime ayrılan bütçenin azaldığı gerçeği…

“Eğitim konusunda ilk ne yaparsınız?” diyorsunuz ya. Aslında kaliteli bir eğim sistemine geçme tercihini net bir şekilde ortaya koyduktan ve buna gereken bütçeyi ayırdıktan sonra bunların hepsi hızlıca ve rahatlıkla yapılır. Mesela, eğitimde öğretmen meselesi olmazsa olmaz bir meseledir. Köy Enstitüleri’nden mezun öğretmenler gittikleri yerdeki hayatı nasıl olumlu yönde değiştirdiyse bu yine yapılabilir. O dönemde sabah halk oyunları yapan, en az bir enstrüman çalıp, Brecht’den Shakespeare’ye kadar tiyatro oyunları sahneleyen, klasikleri okuyan muhteşem bir nesil nasıl yetiştiyse, bu bizim çocuklarımızın geleceği için de hayata geçirilebilir. Çünkü eğitim, çocuğun ve toplumun geleceğini esas alır.
Eğitimde öğretmen unsuru çok önemli olduğu için, öncelikle öğretmenlerin iş güvencesi sağlanmalı. Kamu hizmeti veren kişi tarafsız olmalı. Eğer siyasal iktidara göre hareket ederse ve iş güvencesi olmazsa öğretmen, özgür ve bilimsel eğitim veremez. Aynı şekilde atanamayan öğretmenlerin atamaları ve köy okullarının yeniden açılması çok önemli konular. Eğitim fakültelerinin uygun bir donanıma sahip hale getirilmesi ve burada ders verecek kişilerin liyakata sahip olması da çok önemli. Ama ne yazık ki şu an da üniversiteler de dahil, okullar tam anlamıyla kadrolaşma halinde.

-Peki çok merak ediyorum bakanlık, sendika olarak sizlerin görüşlerine başvuruyor mu?

Hayır hayır hiçbir şekilde. Ama bu Hükümet iktidara gelmeden önce bizim görüşlerimize önem verilirdi. Bir kere ders kitaplarını öğretmenler seçerdi. Neye göre seçerdi? Bulundukları kentin ihtiyacına göre. Doğru olan da buydu. Talim Terbiye Kurulu’nda çok nitelikli isimler vardı. Şimdi Talim Terbiye’yi de, o isimleri de yok ettiler.

-Ders kitapları konusuna değinmişken: Hükümet, okul kitaplarını ücretsiz dağıttığını her fırsatta ifade ediyor. Ama dağıtılan bu kitapların içeriği çok zayıf olduğu için birçok okul, kaynak kitaplara başvurmak zorunda kalıyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Aslında ders kitapları programı, müfredattan bağımsız düşünülemez. Eskiden az önce söylediğimiz gibi, MEB’e bağlı Talim Terbiye Kurulları vardı. Bu kurullarda çok iyi eğitimciler, bilimsel referanslar ve evrensel değerleri baz alıyordu. Oysa şimdi, başlı başına var olan müfredat çok ciddi bir sorun. Bilimsel ve evrensel değerler yerine dini değerler dayatılıyor. Biz yıllardır sendika olarak kitapların ücretsiz dağıtılması konusunda zaten mücadele verdik. Çünkü eğitim, bir devletin en asli ve en temel görevi. Bir kere velilerin, okulla, para üzerinden bir ilişkisi olmasını reddediyoruz. Bu, eğitimin sağlıklı işlemesine gölge düşüren bir konu. Ama mevcut sistem bunu dayatıyor. Bir yandan “Bağış yasak, kaynak kitap yasak” diyorlar, bir yandan da devlet okullarına yeterli destek vermeyerek, çocuklara yarış ve sınav sistemini dayatarak bunu körüklüyorlar. Bu sistemle eğitimciler mutsuz, öğrenciler mutsuz ve veliler mutsuz. Çünkü bu eğitim sistemiyle, geleceğe güvenle bakmak mümkün değil.

-Peki az önce 16 yıl boyunca sizlerden hiç görüş alınmadığını ifade ettiniz. Yeni Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk’la da mı bir araya gelmediniz?

Şöyle: Biz Bakanın ziyaretine gittik. Sonrasında, 8 Eylül de de İstanbul’da bir çalıştay yapıldı. Yalnız hep geçmiş süreçlerde olduğu gibi bir şey. Orada eğitim sendikaları dışında, veliler yoktu, öğrenciler yoktu, ataması yapılmayan öğretmenler yoktu.

-Sayın Selçuk “15 Ekim’de vizyon belgesini açıklamayacağım” dedi. Nedir bu vizyon belgesi?

Makro plan ne oldu da vizyon belgesine döndü? Başlangıçtaki o iddialı dilden neden vaz geçildi? Zaten vizyon, misyon, rekabet, makro bu kavramlar eğitime ait kavramlar değildir.

– Sayın bakanın koltuğa oturur oturmaz ilk sözü “Eğitim için kıyameti koparın” olmuştu. Eğitim konusunda kıyamet koparılacak çok konu var. Sizce bu sözünün altını doldurabildi mi?

Sonra hemen ne oldu ben size söyleyeyim: Biz bu sene sınav sistemine karşı “Öğrencime Dokunma” kampanyası yürütmüştük. Hızlıca ve çok planlı bir şekilde sınav sistemi değişikliği yapıldı. Devlet okulları değil, özel okullar sonuna kadar destekleniyor ve bakanlık bütün toplantılarını, eğitimcilerle, velilerle, öğrencilerle değil, sadece özel okul sahipleriyle yaptı.

Yoksul ailelerin çocukları, üniversiteye bile gitmesin ve ucuz işgücü olsun diye, bir çok teknik programı kapattılar. Özel okullara yapılan desteğin yanı sıra, imam hatipleri de desteklediler. Anadolu liselerine yapılmayan destek imam hatiplere yapıldı. Oysa bu çocuklar, hepimizin, bu ülkenin çocukları. Ödenen vergi hepimizin vergisi. Ama yapılan ayrımcılığa bakın. Bu ülkenin çocukları, gençleri bu eşitsizliği, ayrımcılığı görmüyor mu? Böyle bir ayrımcılık yapmaya kimin ne hakkı var?

Biz MEB verileriyle bir tablo ortaya koymuştuk. Bütün sınav sonuçlarında, seçmen tercihi ne olursa olsun Türkiye’nin her yerinde velilerin birinci tercihi fen ve Anadolu liseleri olmuş. Ama devlet inatla zorunlu bir şekilde imam hatipleştirme ve meslek liselileştirme politikası izledi. Şu an on çocuğa bir imam hatip lisesi açılıyorken. 2500-3000 çocuk Anadolu lisesinde ikili eğitimle, kalabalık sınıflarda, sabahın köründe girip, gece karanlığında çıkmaya mahkum ediliyor. Üstelik bu kadar itiraza rağmen bunu yapıyorlar. İstanbul Kartal’da imam hatip yapılmasını istemediği için veliler “Biz çocuklarımızın Anadolu lisesine gitmesini istiyoruz bu yüzden kıyameti koparmak için geldik” dediler. Ki o eyleme katılanlar arasında her partiye oy veren seçmen vardı.

-Zaten eğitim, siyasi bir konu olamayacak kadar önemli. Eşit ve parasız eğitim hakkı her çocuğun en temel insan hakkı…

Orada velilerin söylediği de aynı sizin söylediğiniz gibi çok netti. Sürekli insanların inançları, kimlikleri, cinsiyetleri üzerinden bir ayrım yaratılmaya çalışılıyor. Oysa bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Okullara ayırdıkları bütçeler, kurdukları cümleler, öğretim programları, müfredat, mescitlerin zorunlu hale getirilmesi gibi onlarca başlıkla bunu ta okul öncesinden itibaren dayatıyorlar ve çok tehlikeli bir şey yapıyorlar. Kaybedilen ortak geleceğimiz olacak.

-Peki MEB ile Diyanet İşleri bir protokal imzalandı. Bu protokolle, dini vakıflar, ‘Değerler Eğitimi’ adı altında okullarda eğitim verebilecek. Sizin bu konuda bir karşı girişiminiz oldu mu?

Tabi. Hatta kazandığımız davalardan biri bu. O süreçte gayet güzel “Okullar önce Hayat Olsun” isimli bir proje başlattılar. Bu proje ile, okullarda, hem çocuk hem yetişkin eğitimi için Sivil Toplum Kuruluşları’yla (STK) birlikte bir çalışma yürütülmesi amacıyla. Ardından da, zaten o proje ile birlikte dini cemaatlar, vakıflar okullarımıza, yurtlarımıza girmeye başladı.

Zaten o protokollerin en yaygın olduğu süreç 2012 idi. Biz bu tarihi eğitim açısından çok kritik buluyoruz. 4 artı 4 artı 4 sistemine de geçildiği bir dönem. Bunu onur duyarak söylüyorum bizim dışımızda hiçbir sendika 4 artı 4 artı 4 için mücadele etmedi. Biz öğrencilerimizin eğitim hakkı için 2 günlük grev yaptık. Bu aşamada da Türkiye’nin her yerinde ciddi saldırılara uğradık. Üstelik, uluslar arası sözleşmelerle grev hakkımız olduğu halde. Buna rağmen 2 gün çığlık atmaya çalıştık. Çünkü artık eğitim ne yazık ki mücadele ederek kazanabileceğimiz bir hale gelmiş durumda.

‘MEB’İN YERİNİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ALDI’

Şu an, MEB’in yerini Diyanet İşleri Başkanlığı almış durumda. Bütün protokollerde Diyanet’in imzası vardır. Zaten, Diyanet’e ayrılan bütçeyle de eş zamanlı gider bu durum. Okullarımız, yurtlarımız protokollerle kuşatılmış ve devlet kendi yapması gereken asli görevini cemaatlare devretmiş durumda. Oysa, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda, eğitimin devletin asli görevi olduğu çok açık ve net belirtilir.
Biz darbe girişimi öncesi de gene, protokoller meselesine ilişkin en aktif mücadele veren sendikaydık. Hala da öyleyiz, açtığımız davalarla, yaptığımız eylemlerle. O zaman da yine “Bu protokokollarle bu yapıları okullara sokmayın. Eğitim devletin işi. Tehlikeli bir iş yapıyorsunuz” demiştik. Ama dinlemediler. Onlarca dernek ve vakıf adı altında yaz okulları, sempozyumlar yaptılar. Üstelik o zaman birlikte çalışma yürüttükleri bir çok dernek, darbe girişimi sonrası kapatıldı. Ama o arada bu yapılar yüzlerce çocuğa ve gence ulaştı, onların hayatına dokundu. Şimdi bunun hesabını kim verecek? Ki o dönem biz bunun için eylem yaptığımızda gözaltına alındık, soruşturmalar geçirdik ve bunun bedelini ödedik. Hala aynı süreç devam ediyor. Hala hiçbir eğitici kimliği olmayan, hatta ilkokul mezunu olan kişiler, okullarımıza, yurtlarımıza, çocuklarımıza ulaşıyor.

-Sizin, “Öğretmenler mülakatla değil liyakatla alınsın” diye sizin bir sözünüz var. Biraz bu konuya değinebilir miyiz?

Evet. Biz geçen yıl iki kampanya yürüttük. Biri “Mesleğime Dokunma” kampanyası idi. Bununla, “Performans Taslak Yönetmeliği” aracılığıyla öğretmenler üzerinde bir baskı aygıtı oluşturmak istediler. “Halkın öğretmeni değil iktidarın öğretmeni” olacaksınız şeklinde. Oysa, hep söylüyoruz: “Nitelikli bir öğretmen, nitelikli bir eğitim, iş güvencesinden geçer” diye.

İkincisi liyakat konusuydu. Şimdi öğretmen seçimi mülakatla belirleniyor. Git gide bu mülakat çemberi genişliyor. Atama bekleyen bir öğretmen, KPSS’den yüz bile almış olsa, neden suçlandığını bilmeden ve kendisine savunma fırsatı verilmeyerek, eğitimden uzaklaştırılıyor. Güvenlik soruşturması ve mülakat gibi uygulamalar kaldırılsın istiyoruz. Zaten liyakatsız yöneticilerin yüzünden akedemik başarısı yüksek okulları da bitirdiler. Türkiye genelinde İstanbul Cağaloğlu, Ankara Atatürk, İzmir Fen gibi onlarca başarılı liseye, liyakat dışı atamalar yapıldı. Kaliteli öğretmenler sürgün edildi.

-Az önce köy okullarının açılması gerektiğinden söz ettiniz. Taşımalı sisteme kesinlikle karşınız o halde?

Tabi ki karşıyız. Köy okulları, ilkokulda ortaokulda kapatılmış. Devlet yurdu kapatılmış ve her türlü destek cemaat yurtlarına verilmiş. Dolayısıyla çocuğunu okutmak isteyen yoksul aileler, çocuğunu yanına alıp en yakın ilçeye götürüyor. Ama oradaki il, ilçe milli eğitim müdürleri, şube müdürleri hepsi size adres olarak cemaat yurtlarını gösteriyor. Çok acı, devlet bunu kendi kamu çalışanları aracılığıyla yapıyor.

Aladağ davasında çocuğunu kaybeden baba, “Benim 3 çocuğum daha var. Onları okutmayacağım, cemaat yurduna teslim etmeyeceğim ama en azından yaşayacaklar” cümlesini kurmuştu. Bu cümleyi her duyduğumda eğitim mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Bu ülkede sadece bu cümle için yer yerinden oynamalı. . Ama ne yazık ki, artık eğitim hakkı bu ülkenin çocukları için yaşamsal bir mücadele haline geldi.

-Son olarak eklemek istedikleriniz…

Memleketimizden umudu kesmeyeceğiz. Bu ülkenin, en zor anlarında nasıl el ele verdiğini çok kez gördük. Bizim için en önemli konu, bu ülkenin geleceğidir. Çocuklarımızın, ülkemizin geleceğine hep birlikte sahip çıkacağız.