Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-6 (Eylül-2018)

AKP DÖNEMİNDE MEDYA ÇALIŞANLARINA YÖNELİK BASKI VE CEZALANDIRMALAR: “MEDYANIN ÜZERİNDE GEZEN KILIÇ”

Nalan Mumcu – Selma Koçak

GİRİŞ

Medya, hem sermaye ve sahiplik ilişkileri ile örülüdür, hem de kamusal öznenin sesini duyurabildiği, ifade özgürlüğünü kullanarak demokratik tartışmaya katılabildiği bir ortamdır. Kimimiz iktidardan pay alabilmek için dâhil oluruz medyaya, kimiz de iktidara “rağmen” var olabilmek için. Medyanın tüm bu çelişkili varoluşu onun iktidar ve karşıt-iktidarla kurduğu gerilimli ilişkidedir. Bu nedenle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medya ve çalışanları tarihin hiçbir döneminde egemen ideolojinin tesirinden azade değildir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti döneminde bu gerçeklik artık kılıf gerektirmez bir fütursuzlukla cereyan ediyor.

Bu çalışmada 16 yıllık kesintisiz iktidarı süresince özellikle Olağanüstü Hal (OHAL)’in ilanından sonra AKP’nin medya çalışanlarına uyguladığı baskı ve cezalandırma pratiklerini medya çalışanları ile yaptığımız görüşmeler üzerinden anlamaya odaklanıyoruz. Bunun için öncelikle insan hakları ve ifade özgürlüğü bağlamından ilerleyerek, AKP’nin medyaya yönelik politikalarına “kriminalizyon” çerçevesinden bakıyoruz. Ardından belirlediğimiz kırılma anları üzerinden AKP medyasına giden yolu sermaye ilişkisi kapsamında ele alıyoruz. Son olarak OHAL dönemi baskı ve cezalandırma pratiklerini görüşme yaptığımız 11 medya çalışanının[1] deneyimleri ve yorumlarıyla birlikte değerlendiriyoruz.

“Medya ve İfade Özgürlüğü” ya da “Hukuk ve İstisna”

Kamusal alandaki çok seslilik ve çoğulcu medya yapılarının varlığı demokrasinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Temsili demokrasi düşüncesi içinde, toplum ve devlet ilişkileri açısından aracı bir kurum olarak daha çok sivil topluma dâhil edilen medya (basın) oldukça iyimser bir yaklaşımla uygulamada dördüncü kuvvet olarak değerlendirilir (Tosun, 2007a: 81). Ancak insan hakları gündeminden yoksun bir basın “neyin dördüncü kuvvetidir?” sorusunun tek bir yanıtı vardır: İktidarın! (Tosun 2007b: 21). Arendt, kamu terimine ilişkin iki olguyu ayırt eder: İlki, kamu alanında ortaya çıkan her şeyin herkes tarafından duyulabilir ve görülebilirliği; ikincisi ise bu alanın herkes için ortak olmasıdır (2003: 92-96). Fraser’a göre de eşitlikçi ve çok kültürlü bir toplum fikri, ancak ve ancak farklı değerlere ve retoriklere sahip grupların katıldığı kamusal alanların çoğulluğunu veri olarak almamız koşuluyla bir anlam ifade eder (2004: 121). Ancak eşitlikçi ve çok kültürlü demokratik bir ortamın yaratılması için birtakım temel koşulların karşılanması gerekir. Bu koşullar hukuki, yapısal, siyasi, kültürel ve sosyal birçok unsura atıfta bulunur. Fakat öncelikle ifade özgürlüğü ve bununla bağlantılı haklar tüm yurttaşlar açısından güvence altına alınmalıdır. Çünkü düşüncenin diyalektiği demokrasi için gerekli olup bu diyalektikle bağlantılı olarak ifade özgürlüğü de sadece bir bireyin hakkı için değil, bireyin kamu yararının gerçekleştirilmesine sunduğu katkı olarak da gereklidir (Sarikakis, 2016:206-207).

Türkiye taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmelerinin yanı sıra Anayasa’sındaki 26. Madde ile “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”ni;“basın hürdür sansür edilemez” diyerek 28. Maddesinde de basın hürriyetini korur. Yine de tüm bunlar Türkiye’nin medya ve ifade özgürlüğü bakımından Avrupa Konseyine üye devletler içerisinde her daim en kısıtlayıcı ülkelerden biri olması önünde bir engel değil[2] zira Türkiye tutuklu gazetecilerin sayısının en yüksek olduğu beş ülke arasında yer alıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınlandığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre, Türkiye 2018’de bir önceki yıla göre iki basamak geriledi ve 180 ülke arasında 157’nci sıraya yerleşti.[3]

Türkiye’de ifadenin suç sayılmasının ve sansürün tarihi çok eskilere gitse de ifade özgürlüğü ile ilgili ana tema AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte değişiyor. 1990’lı yılların kaba yöntemlerinin yerini çeşitli araçların kullanıldığı daha sofistike sansür mekanizmaları alıyor. (Akdeniz ve Altıparmak, 2016: 170). Bu değişimi medya çalışanı görüşmecilerimizden biri “Eskiden gazeteciler öldürülürdü, şimdi ise gazetecilik öldürülüyor” (G6) diyerek ifade ediyor. Jacob Weisberg’in de “daha az gaddar fakat çok daha etkili”[4] olarak tanımladığı bu yeni yöntemin bugün işsizleştirme, itibarsızlaştırma, hedef gösterme, içeriklere müdahale, kriminalize ederek yargılama, tutuklama ve tazminat davaları ile yıpratmalardan OHAL’e varan uygulamalarla işlediğini biliyoruz. “Daha az gaddar” kısmından emin değiliz ama daha etkili olduğunu deneyimliyoruz.

Peki, medya çalışanlarına yönelik bu kadar aleni ihlalleri içeren baskı ve cezalandırmaları AKP iktidarı nasıl meşrulaştırıyor? Menderes Çınar’ın da belirttiği gibi öncelikle “AKP kendi iktidar mücadelesini demokrasi mücadelesi olarak tanıttı”. Böylelikle iktidarının devamlılığını kesintiye uğratan, uğratabilecek hatta sadece uğratma ihtimali olanları dahi demokrasi ve devlet karşıtı ilan ederek kriminalize ediyor. AKP’nin kendi hâkimiyetini güçlendirme ve bunu demokrasi/demokratikleşme etiketiyle pazarlama stratejisi, esasen kendisi dışında kalan herkesi demokrasi adına söz söylemekten men etmeye, onları demokratik siyasetten diskalifiye etmeye ve böylece kendisini de alternatifsiz demokrat(ikleştirici) güç ve rakipsiz demokrasi şampiyonu ilan etmeye dayanıyor. Bu da AKP’nin demokratikleştirmeden kendisini normalleştirmek için karşıt iktidar yapısını çözmeyi, ileri demokrasiden de kendisini demokrat kılmak için herkesi anormalleştirmeyi anladığını gösteriyor (2015: 17). Böylelikle giderek toplumun daha geniş bir kesimi “haklara sahip olma hakkını” yitiriyor. Sadece medya çalışanları değil, gündelik muhalefetin kendi halinde icracıları dahi meşru siyasal topluluğun süratle dışında buluyor kendini ve vatan, millet, devlet söylemi çerçevesinde ya da “terörist” lafzı altında linç malzemesi edilmek için insanlığın “dışına atılıyor” (Yılmaz, 2018: 19). Neoliberal devirde siyasal iktidarların toplumsal meseleleri depolitize etme açısından başvurduğu bu “dışarı atma” yöntemi, söz konusu muhalif kesimlerin denetim altında tutulması ve disipline edilmesi, büyük oranda “güvenliği sağlamak için suçla mücadele” söylemi ve pratikleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Medya çalışanlarına yönelik baskı da çoğu kez “terörle mücadele” kapsamında meydana geliyor. Bu noktada neoliberal hegemonya projeleri açısından dışlayıcılığın belirleyiciliğinin altını tekrar çizmek gerekiyor (Aydın, 2018: 185).

Agamben, dışlama pratiğini istisna ile ilişkilendiriyor. Ona göre istisna bir dışlamadır ve aynı zamanda ilk siyasal etkinliktir, iktidarların temeli de buradadır. Ancak sözü edilen dışlama bir dışarı atılma hali değil, dışlayarak içleme pratiğidir. İçeri ile dışarı arasındaki sınırları izlemenin mümkün olduğu ve belirli alanlara belirli kuralların tahsis edilebilirliğini yaratan şey, egemenin istisnayı belirleyen kararıdır. Hukuk ise bu bağlamda kapsayıcı bir dışlama ilişkisini ifade eder (Agamben, 2013: 32). Bütün istisnaların kural olması sonucunu veren süreçle birlikte dışlama ile içleme, dışarı ile içeri ve hak ile olgu indirgenemez bir belirsizlik mıntıkasına girer (s. 18). Biz bu istisna durumlarındaki belirsizlikleri gündelik hayatta “ama”lar ile başlayan cümlelerde[5] görüyoruz: “Ama onlar gazetecilikten içeride değil”, “ama devleti bölmek istemeseydi”, ama “gizli bilgiyi servis etmeseydi”, “ama hükümeti yıpratmasaydı”. Bu “ama”lar iktidarın bekası için gerekli olan toplumsal meşruiyetin kurulduğu ve şiddetin meşrulaştırıldığı yerler oluyor. Meşru şiddet ve yanı sıra cezasızlık, kökenleri İttihat ve Terakki dönemine uzanan ve büyük ölçüde devletin ‘kutsal’ çıkarlarını ne pahasına olursa olsun koruma refleksine dayanıyor (Atılgan ve Işık, 2011: 78). Bu zihniyet yasalarda açıkça suç sayılmasına rağmen birçok uygulamanın “devletin ve milletin kutsalları” adına meşru sayılmasına neden oluyor (Yıldız Tahincioğlu, 2016: 168).

Şiddetinin meşruiyeti için kullanılan neoliberal güvenlik paradigmasıyla da el ele giden kriminalizasyon, Kürt medyasının en başından beri maruz kaldığı bir uygulamadır. Kürtler ulus devletin bekası için iktidarın gerekli gördüğü “öteki”yi “müzmin düşmanlar” olarak sağlarken, Kürt medyası da susturulmak istendiği her an kolaylıkla kriminalize edilebiliyor. OHAL’den sonra KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) Haber Şefi Kenan Kırkaya kapatılmalarının ardından “Kürt basını için her gün OHAL!”[6] diyerek aslında bunu özetliyor. Avukat Özcan Kılıç, iktidarın Kürt basınına dönük davalarının OHAL’le birlikte yeni bir konseptle yürüttüğünü belirtiyor. Kılıç, daha önce davaların büyük çoğunluğunun Basın Kanunu üzerinden açıldığını fakat son iki yıldır doğrudan “örgüt propagandası” ve “örgüt üyeliği” suçlaması üzerinden bir formülasyon uygulandığını ifade ediyor. Ve sonuç: sadece Eylül (2018) ayında Kürt medyasından 29’u tutuklu 84 gazeteci haberleri nedeniyle çeşitli davalarda “örgüt üyeliği” ya da “örgüt propagandası” iddialarıyla hâkim karşısına çıktı.[7]

Bir dönem çoğunlukla Kürt medyasına uygulanan bu suçlulaştırma AKP döneminde giderek tüm muhalifleri kapsadı. Medya çalışanları da bu dönemlerde yaptıkları haberler, programlar ile ona “hayır” diyen herkesle, zaman zaman eski dostlarıyla bile, birlikte “devletin ve milletin kutsalları”na ihanet ettikleri gerekçesiyle üzülerek (!) düşmanlaştırıldı:

“Ne yazık ki kadere bak! Kadere bak! Kimler kimlerle beraber yan yana geliyor. Kadere bak… Kadere bak… Aaahh aah.! Nereden nereye? Ne oldum deme ne olacağım de. Hep bunlar imtihan… Hep bunlar imtihan…”[8]

2007 yılında başlayan Ergenekon süreci bu düşmanlaştırmanın toplumun tamamına yayılabileceğinin göstergesi oldu. Aralarında medya çalışanlarının da yer aldığı toplumun her kesiminden insan olayla ilişkilendirilmeye ve korku iklimi yaratılmaya çalışıldı. Amaçta başarılı olunduğunu medya çalışanı görüşmecimizin şu sözlerinden anlayabiliyoruz:

Ergenekon hiçbir ön görülebilirliğin olmadığı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla ayırt edemediğin kâbus gibi bir dönemdir

Bence Ergenekon’un başlamasıyla yaşanan dönem Türkiye basın tarihinde örneği olmayan bir dönem. Hiçbir anlamda örneği olmayan bir dönem (…) Ergenekon, delil üretildiği, delil yoksa insanların itibarsızlaştırıldığı, ses kayıtlarının, görüntülerinin, özel hayatlarının deşifre edildiği, insanların bununla tehdit edildiği, sürekli siz de bu torbaya girebilirsiniz diye gazetecilerin üzerinde bir kılıcın gezdirildiği bir dönem. (…) Bunlara karşı direndiğin zaman, hak savunuculuğu yaptığın zaman Ergenekoncu diye fişlenme, konuştuğun herkesin aynı torbaya atılabiliyor olma riski. (…) Daha önceden alıştığımız nedir? İktidara muhalif bir gazetecilik yaparsın, soruşturmalara uğrarsın şuna buna uğrarsın ya da askeri yönetim vardır, onları baskı ve sıkıyönetimleri vardır ne bileyim. Bunlar daha şeffaf, senin başına gelebilecekleri görebildiğin öngörebildiğin bir evren sunar sana. Ergenekon ise bu haliyle bambaşkadır. Hiçbir ön görülebilirliğin olmadığı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla ayırt edemediğin çok zor bir dönem. Kâbus gibi bir dönemdir (G7).

“Türkiye basın tarihinde örneği olmayan bu dönem” için anaakım dâhil tüm medyaya yönelik OHAL’in başladığını, iktidarın, muhalif ses çıkaran herkesi “düşmanlaştırarak”, farklı kesimler arasındaki kutuplaşmayı derinleştirerek yeni bir mücadele yöntemi geliştirdiğini söyleyebiliriz. 2013 yılının mayıs ayında İstanbul’da başlayan Gezi İsyanı’nda[9] da aynı mücadele yöntemi devreye sokuldu. Kısa sürede tüm ülkeye yayılan ve kitlesel protestolara dönüşen bu eylemlerde Bora’ya göre bağımsız kitlenin yanında “aşırı” sol grupların ve Kemalistlerin de alanlara inmesi, ayrıca başörtülüleri, dindar-muhafazakârları alaya alan sloganların görülmesi AKP tarafındaki kaygıyı arttırdı. İktidar medyası ve Erdoğan’ın bizzat kendisi böylesi vakaların bahsini çoğalttı, yetmediğinde imal ederek skandallaştırdı. Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği iddiası ve “Kabataş olayı” bu zihniyetin örnekleri arasında yer alır. Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği iddiası bizzat caminin müezzini tarafından yalanlanmış, Kabataş olayının gerçek olmadığı ortaya çıkmış olsa da bu haberler Gezicilerin vandalizmine dair bir fantazmagorya olarak iş gördü (2017: 500).

Giderek etkisi ve hacmi azalsa da yaklaşık 3- 4 ay boyunca devam eden Gezi olaylarının bastırılmasının hemen ardından 2013 yılının sonunda 17-25 Aralık süreci patladı. O güne değin “ne istedilerse veren” AKP hükümeti ve Gülen cemaatinin yollarını ayıran bu süreç, 15 Temmuz darbesinin de zeminini hazırladı. Bu süreçte çok sayıda yayın yasağı, yasaklara uymayanlara baskılar tüm medyaya yönelik olsa da cemaat medyasıydı asıl olarak iktidarın hedefine oturan. Yolsuzluk haberleriyle hükümete yüklenen cemaat medyası ağır vergi ve ceza yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından da tamamen tasfiye edildi. AKP’nin medyaya yönelik tüm bu uygulamaları karşısında susturulan medyanın insan hakları alanına yönelik yaklaşımındaki aksaklıkları biraz kazıdığımızda, altında tekelleşme ve büyük sermayeye dayalı medya sahipliği olgusunun önemli ölçüde sorunlu olduğu sonucu çıkıyor (Tosun: 2007a: 100).

AKP Medyasına Giden Yol [10]

Türkiye’de başlangıçta mesleği gazetecilik olanların sahip olduğu gazeteler ve sonrasında televizyonlar, 1980’li yıllardan itibaren, dünyada yaşanan gelişmelerin de etkisiyle, değişime, dönüşüme uğradı. Adaklı’nın “yeni medya mimarisi” olarak adlandırdığı, “basın”ın yerini “medya”ya bıraktığı bu sürecin en önemli özellikleri; sektörün büyük sermayenin önemli bir bileşeni haline gelmesi, dolayısıyla ekonomik ve politik olarak güçsüz grupların sektörden dışlanması, medya sektöründeki emek gücünün çalışma koşulları ve özlük haklarının gerilemesi, sendikaya üyelik koşullarının zorlaştırılması, içerik düzleminde sansasyon ve manipülasyon ağırlıklı niteliksiz ürünler yığınının oluşması ve medya yöneticilerinin ve köşe yazarlarının medyayı şekillendiren ideologlara dönüşmesidir (2010: 74-75). AKP’nin medyaya yönelik yukarıda sözünü ettiğimiz uygulamalarını anlayabilmek için medyadaki bazı önemli kırılma anlarına değinilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kırılma anını, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”[11] çanlarının çaldığı ancak buna karşı mücadele yöntemlerinin geliştirilemediği dönüm noktaları olarak anlıyoruz ve bunları AKP’nin 16 yıllık iktidar süresine odaklanarak Uzanlar, ATV-Sabah ve Doğan Grubunun tasfiyesi ile Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği olarak ele alıyoruz.

Uzanlar bizi 2000’li yılların başına tam da AKP’nin iktidara geldiği yıla götürüyor. 2002 yılında Genç Parti’yi kuran ve seçimlerde partinin yayın organına dönüşen Star gazetesinin de katkısıyla yüzde 7,5 gibi bir oy oranına ulaşan Cem Uzan, kısa sürede, aynı seçimlerde tek başına iktidara gelen AKP’nin hedefine yerleşti. Seçimlerden bir sene sonra Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından İmar Bankası’na el konulmasıyla Uzan Grubu tasfiye sürecine girdi. Bu sürecin sonunda Star; Genç Parti’den alınmş, AKP’ye verilmiş oldu (Özvarış, 2018: 460). Adaklı’ya göre Genç Parti’nin şaşırtan oranda oy toplaması ve bankaya el koyulmasının ilişkilendirilmesi empirik düzeyde kanıtlanamasa da AKP’nin stratejik planında medya sektörünün bir bütün olarak değerlendirildiği, kendisiyle rekabet edebilecek gruplarla açık mücadeleye girmekten kaçınmayacağı daha sonra başka örneklerle de desteklenecekti (2010: 77). TMSF, 2004’te İmar Bankası’nın borçları nedeniyle Star gazetesi ve Star TV de dâhil olmak üzere, Uzan Grubu’na ait toplamda 219 şirkete el koydu. 2007’de bir kısmını aldığı gazeteye bir süre sonra tek başına sahip olan Sancak, Star’ı alış hikâyesini şöyle anlatıyor:

Tayyip Bey köşeye sıkıştırılmıştı, parti kapatma davaları, 367 kararı, vs. Basın tek sesli, onu boğmaya çalışıyor. Hasan Doğan’la “Onun için ne yapabiliriz” diye konuştuk. Dedik ki, “Basın alanındaki tek sesliliği kıralım. (…) Star’ı büyüttük. Gazetenin yetmediğini anladık. İtibarsızlaşmış da bir gazeteydi. 24 televizyonunu kurduk. Ben tamamen ideallerim için, ona daha iyi hizmet edebilmek için girmiştim o işe.” (akt: Özvarış, 2018: 460).

Bir sonraki önemli kırılma noktası Sabah-ATV grubunun tasfiyesi oldu. Aydın Doğan ve Hürriyet ile rekabet uğruna televizyon kanalı kurup borçlanan Dinç Bilgin, bankacılık sektörüne girerek siyasetin kucağına düşmesiyle kendi sonunu hazırladı (Önkibar, 2015: 38). Grubun sahip olduğu bankaya, kamuya borçları sebebiyle 2000 yılında TMSF tarafından el kondu ve Bilgin’in medya grubu 2005 yılında Turgay Ciner’in sahip olduğu Merkez Yayıncılık’a satıldı. Ancak 1 Nisan 2007 tarihinde TMSF, Ciner Grubu’na satılan Bilgin’in medya varlıklarına yeniden el koydu. 5 Aralık 2007 tarihinde yaptığı ihale sonucunda Ahmet Çalık’a ait olan Turkuvaz Grubu’na sattı (Kuyucu, 2013: 154). Ahmet Çalık’ın önemli bir özelliği de o dönemde Başbakan olan Erdoğan’ın kendisinden “Bizim Çalık” olarak söz etmesiydi (Eğin, 2011: 120). Uzanlar’ın ardından böylelikle Sabah-ATV grubu da AKP’ye verilmiş oldu. Uzan ve Sabah Grubuna bağlı medya şirketlerinin birer ikişer AKP’ye yakın gruplara geçmesi, medya sektöründe ve buna bağlı olarak kültürel yaşamda yeni bir fenomene yol açtı: “AKP medyası”. Adaklı’ya göre bu yapı daha önce hâkim medyayla yakın temas içinde olan hükümetlerinkinden farklı olarak, doğrudan sahiplik ilişkilerine dayanıyor, siyasi tartışmayı yine doğrudan bu yapı üzerinden yönlendirebiliyor ve farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalarda doğrudan taraf olabiliyordu (Adaklı, 2010: 77-79).

C:\Users\Nalan\Desktop\Görseller\Deniz Feneri 2.jpg

Görsel 1: Sözcü, 7 Aralık 2012

Doğan grubunun tasfiyesi de “AKP medyası”nın inşa sürecinin bir sonraki adımıydı. Aydın Doğan’ın iktidarın hedefine yerleşmesinin; Deniz Feneri ile ilgili haberlerin Doğan Grubu’nda sıkça yer alması ve belgelerin ifşa edilmesiyle aynı döneme denk geldiği söylenebilir. Almanya’da faaliyet gösteren “Deniz Feneri e.V” Derneği’nin topladığı 41 milyon avroluk paranın bir kısmının amaç dışı kullanılmasıyla ilgili açılan davanın haberleriydi bunlar (Adaklı, 2010: 79). Dolayısıyla AKP için bertaraf edilmesi gereken bir “düşman” olarak algılanan Doğan medya grubu için de düğmeye basıldı. Yüksek vergi cezalarıyla zora sokulan Doğan Grubu da bu dönemde küçülmeye gitti ve 2018 yılında çok büyük bir kısmı Demirören Grubu’na satıldı.[12] Doğan grubuna yapılan müdahale elbette diğerlerini de etkiledi: “Artık Başbakan’ın gölgesinden bile korkan bir medya var. Konu sadece Aydın Doğan da değil zaten; mesajı diğer gazeteler, patronlar da hemen anladı.” (Eğin, 2011: 31).

gazete patronu serdim penguen ile ilgili görsel sonucu

Görsel 2: Haftalık Penguen, 21 Mart 2013/12

Cemaat medyasının da tasfiyesinin ardından son olarak 2018 yılının Eylül ayında Cumhuriyet gazetesinde yönetim değiştirildi. Çok sayıda medya çalışanı istifa etti.[13] Henüz çok yeni olduğu için arkasında tam olarak hangi hesapların yattığını bilemiyoruz. Ancak gazete yöneticilerinin yargılandığı davada tanıklık eden bir ismin vakfın başkanlığına getirildiğini göz önünde bulundurduğumuzda bunun da AKP medyası yolunda tasfiye sürecinin bir parçası olarak okunmasının çok zor olmadığını düşünüyoruz.

Görsel 3: Direniş Postası, 10 Eylül 2018. – Cumhuriyet Gazetesi, 9 Eylül 2018

Toparlamak gerekirse, 2000’li yıllar Türkiye medyasında TMSF’li yıllar olarak adlandırılabilir zira devlete borçlarını ödemeyen medya sahiplerinin medya varlıklarına TMSF tarafından el kondu. Bu el koyma işlemleri sonucunda medya varlıkları başka sermaye sahiplerine satıldı ve medyaya yeni sermaye sahipleri giriş yaptı (Kuyucu, 2013: 154). Bütün bu değişim / dönüşüm ilişkisi elbette medya çalışanlarına, onların çalışma pratiklerine, meslek alışkanlıklarına da yansıdı. Zira “artık karşılarında yepyeni bir muhatap vardı. Bugüne kadar medya patronlarıyla çalışanlar şimdi bir bürokratla iş yapacaklardı. Bir bürokratla iş yapmak için de onun yakın olduğu siyasilerle temas, onlarla kurulan mesafe, yakınlık önemliydi. Nitekim öyle de oldu” (Eğin, 2011: 102-103).

OLAĞANÜSTÜ HAL, OLAĞAN BASKILAR:

OHAL Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırma Pratikleri

AKP için OHAL, kültürel alandaki güç ilişkilerini kökten değişime uğratmak ve ideolojik üretim ve yeniden üretim araçlarına büsbütün hâkim olmak için bir imkân olarak belirirken (Aydın, 2018:194), medya çalışanları için işsizleşme, tutuklanma ve nicesi gibi uygulamalarla mesleğin yapılmasının imkânsızlaşması olarak deneyimlendi. Çalışmanın bu kısmına kadar medyaya yönelik baskı ve cezalandırmaların 20 Temmuz 2016’da ilan edilen 2 yılda 7 kez, 3’er ay süreyle uzatılan OHAL dönemi ile başlamadığını bu uygulamalara giden yolun sermaye ve iktidarın medya politikaları ile nasıl bağlandığını açıklamaya çalıştık. Bu bölümde ise medya çalışanlarının hâlihazırda gördüğü baskılardaki kritik eğişin OHAL’in hangi uygulamalarıyla aşıldığına ve bu uygulamaların medya çalışanları için ne anlama geldiğine, nasıl yaşandığına odaklanacağız. Başlamadan önce hatırlatmak istiyoruz ki Kürt basını için en başından beri OHAL iken anaakım için OHAL Ergenekon ile başladı:

OHAL baskıysa, işsizleştirmesiyle, suçlu-suçsuz ayrımının birbirine karıştığı bir ortamsa, anti demokratik diyebileceğimiz, evrensel normlara aykırı uygulamalarsa bir kere Türkiye basını sürekli bir OHAL halindedir.”

OHAL baskıysa, işsizleştirmesiyle, suçlu-suçsuz ayrımının birbirine karıştığı bir ortamsa, anti demokratik diyebileceğimiz, evrensel normlara aykırı uygulamalarsa bir kere Türkiye basını sürekli bir OHAL halindedir. (…) 2007’den sonra özellikle bütünüyle kriminalize edilmiş ortam, sürekli baskı altında hissettiğimiz, hatta psikolojik şiddet altında çalıştığım, risk altında hissettiğim. Hapse girme fikrinin doğallaştığı, beni nasıl bilecekler duygusunun çok ağır bastığı, yanı başındaki meslektaşın tarafından hedef gösterilebileceğini bildiğin bambaşka bir dönemdir gerçekten. (…) 15 Temmuz’dan sonraki OHAL’de gazetecilik pratiği 2007’den çok daha ağır mıdır? Bilemiyorum tartışılır. Bizim için 2007’de zaten OHAL başladı ve devam etti. Anaakım OHAL’i o tarihten itibaren çok ciddi bir biçimde yaşıyor (G7).

OHAL’de İktidarın Mütemmim Cüzü: KHK’ler

OHAL dönemindeki baskı ve cezalandırmaların en güçlüsü ve en görünür olanı kuşkusuz ki KHK’ler oldu. 2 yıllık OHAL dönemi boyunca çıkarılan 37 KHK ile toplam 174 medya ve yayın kuruluşu “terör örgütleriyle iltisaklı olduğu” iddiasıyla kapatıldı. Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğünü temelden sarsan KHK’ler, isimleri listelerde yer alan kurumlar/medya çalışanları için doğrudan bir cezalandırma aygıtı olurken, (henüz) cezalandırılmayanlar için listelerde isimlerini aradıkları, listeye eklenmemek için sansür ve oto-sansür mekanizmalarını işletmek zorunda kaldıkları bir baskı aracı olarak da işlev gördü. KHK’ler ile OHAL döneminde 70 gazete, 20 dergi, 33 televizyon kanalı, 30 yayınevi ve dağıtım şirketi, 34 radyo kapatıldı. Bir medya kurumunun kapatılmasının ifade ve basın özgürlüğü açısından ne anlama geldiğini birinci bölümde tartıştık. Peki, KHK ile bir kurumun kapatılması medya çalışanları için ne anlama geliyor? Bir kurumu kapatmak orada çalışanları işsizleştirmenin yanı sıra çalışanların fişlenmesi, kriminalize edilmesi, dolayısıyla başka bir yerde iş bulmalarının önünün kapatılması, itibarsızlaştırılması, basın kartlarının iptal edilmesi, malzemelerine el konularak saf dışı bırakılması anlamına geliyor. Görüştüğümüz bir medya çalışanı KHK ile bir medya kurumunun kapatılmasını şöyle özetliyor:

KHK ile kapatılma bütünüyle bir kurumu ve çalışanlarını yok etme anlamına geliyor. Bir daha o mecrada ses çıkaramayacak noktaya getirme anlamına geliyor.

Oradaki medya çalışanlarının bir daha iki yakasını bir araya getirememesi anlamına geliyor. Çünkü zaten cemaat medyasına 15 Temmuz öncesinde el konmuştu. KHK ile kapatılan kurumların çoğu büyük emekle, tavşanın suyunun suyu kullanılarak malzemelerin alındığı, insanlara maaşlarının çok güç ödendiği ve sürekli ceza soruşturmaları, tazminat davaları riski altında gazetecilik yapılan [muhalif] kurumlar. Oradaki gazeteci arkadaşların kendilerine yeni mecra bulmaları çok mümkün değil. KHK ile kapatılma bütünüyle bir kurumu ve çalışanlarını yok etme anlamına geliyor. Bir daha o mecrada ses çıkaramayacak noktaya getirme anlamına geliyor (G7).

Kapatmalar sadece KHK’lerle değil, 668 sayılı KHK ile kurulan RTÜK Komisyonu kararları ile de gerçekleştirildi. 668 sayılı KHK’nin 2. Maddesi’nin 4. Fıkra’sına göre KHK’lerin ekli listelerinde yer almayan radyo, televizyon, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının ilgili bakan tarafından oluşturulacak bir komisyonun (RTÜK Komisyonu) teklifi üzerine ilgili bakanın onayı ile kapatılacağı hüküm altına alındı.[14] Bu da iktidara, kurum kapatmayı ve medya çalışanları üzerinde baskı kurmayı kolaylaştıran bir olanak sağladı. Bu olanak da sadece işsizleştirerek medya çalışanlarını değil, haber alma hakkını gasp ederek yurttaşı da cezalandırdı:

“Kapatma tamamıyla sadece gazetecilerin işsiz kalma meselesi değil, (…) aynı zamanda halkın haber alma hakkı engellendi. Özellikle televizyon karşısında haber alma gaspına uğradılar.” (G6).

Benimle aynı aileden yayın yapan bir televizyon kanalı kapatıldı. Küçücük bir televizyon kanalıydı. Ama kapatıldı. Bu saatten sonra kurmamıza da bu şartlar altında imkân yok. Peki, ne oldu? Memlekette olaylar olmaya devam ediyor. İşçiler sokağa çıkıyor. Kriz daha başlangıcında ama yaşanmaya devam ediyor. Bunları veren bir yayın organı artık neredeyse kalmadı. İşte bizim televizyon yaşasaydı sokaktaki pazardaki esnaftan, pazarda alışveriş yapanın da nasıl canının yandığını, cebinde paranın kalmadığını da anlatacaktı. Totalde hükümetin açıklamasıyla nasıl çeliştiğini de verecekti. Bu işin dış güçlerle alakası olmadığını tamamıyla ekonomi yönetim krizi olduğunu da verecekti. Kapatma tamamıyla sadece gazetecilerin işsiz kalma meselesi değil. Evet, bizim o çalışan arkadaşların atıyorum yüz kişi işsiz kaldı, ama aynı zamanda halkın haber alma hakkı engellendi. Özellikle televizyon karşısında haber alma gaspına uğradılar (G6).

OHAL döneminde, medya hizmet sağlayıcılara ilişkin idari yaptırımlarda 680 ve 690 sayılı KHK’ler ile önemli değişiklikler yapılarak idari yaptırıma konu olacak yayın içerikleri ve içeriklerinin kapsamı da genişletildi. Bu OHAL-KHK’leri ile 6112 sayılı RTÜK yasasının 2’inci maddesine 4’üncü fıkra eklenerek[15] ve Türkiye’nin medya konusunda yargı yetkisi diğer ülkelere kıyasla genişletildi. Aynı yasanın 32’inci maddesi değiştirildi. Böylelikle yaptırımlar artırıldı, RTÜK’ün yayın lisansı yetkisi de genişletildi.

İşsizleş(tir)me: Medyada Ahvali Adiye

İşsizleşme, medya alanına OHAL ya da KHK ile girmiş değilse de OHAL’de en az 3.000 gazetecinin işsiz kaldığı[16] tahmin ediliyor. Farklı şekillerde ve farklı nedenlerle işsizleşen medya çalışanları her dönemde bu baskıya maruz kaldığı için bu durumun, medya çalışanları arasında bile zaman zaman haber değeri olmadığını dinledik görüşmecilerimizden:

Medyadaki işsizlik maalesef Türkiye’de neredeyse tüm alanlardan daha fazla normal karşılanıyor. Hem medya içinde hem medya dışında. (…) Zaten çok normalleştiği için aksine bir akşam telefon alırsın “maalesef işine son vermek zorundayız” [derler]. Belki o akşam da almayabilirsin işe gittiğinde derler. Belki işe gittiğinde bile demezler, belki kart okumuyordur. Sana sonra tebliğ ederler falan. Bu kadar basit yöntemlerle işliyor süreç (G7).

OHAL döneminde bir medya çalışanı için işsizleşme, sadece bir kurumun KHK ile kapatılmasıyla ya da bir medya patronu tarafından işten çıkarılmasıyla gerçekleşmiyor. İktidarın OHAL döneminde giderek artan baskısı, AKP medyasının oluşumuyla alanın değişen kodları, yıpratıcı dava süreçleri, tutuklanma kaygısı, istifaya zorlama, haber/program içeriğinin yok sayılması gibi faktörler de medya çalışanlarının işlerini yapmalarına engel oluyor. Bir görüşmecimize ne kadar süredir gazetecilik yaptığını sorduğumuzda aldığımız yanıt daha çok neden gazetecilik yapamadığına işaret ediyordu:

Geçmişte gazetecilerin katledildiğini biliyoruz. Günümüzde ise tutuklama, gözaltı, işten atılmalar ile bir nevi işlevsizleştirilmeye çalışılıyor.

4 yıldır gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Çalışıyorum çünkü Türkiye’de gazetecilik en tehlikeli mesleklerden. Geçmişte gazetecilerin katledildiğini biliyoruz. Günümüzde ise tutuklama, gözaltı, işten atılmalar ile bir nevi işlevsizleştirilmeye çalışılıyor. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra ise OHAL ilan edildi ve topyekûn bir saldırı gerçekleşti, bu saldırı her kesime yöneldi. Sokaklar yasaklandı, gazetecilik ise sokaktan beslenen bir meslek. Yasaklar ile beraber polis şiddeti mesleği iyice zorlaştırdı (G4).

Medyada çalışmak ve özellikle gazetecilik mesleği çoğu zaman idealize edilir. Ancak bu işsizleşmekteki ekonomik boyutun göz ardı edilmesine neden oluyor. Görüşmecilerimizin bir kısmı da “gazeteci mesleğe aşkla bağlı kişidir”, “dünyanın en güzel mesleği”, “Gazetecilik de işini kaybetmek diye bir şey yoktur, not defterin ve kalemin her daim yanındadır.”, “gazetecilik ekmek parası için yapılabilecek bir iş değildir” gibi ifadelerle bunu destekleseler de, özellikle işsizleşen medya çalışanları işsizleşmenin ekonomik sonuçlarından azade olmadıklarını, bunun haber üretim sürecine doğrudan yansıdığını, bir başka ifadeyle sürdürülebilir olmadığını söylediler.

İşsizleştirme bir gazeteci için ekmek parasının olmamasının ötesinde bir anlam taşıyor. Haber pahalı bir malzeme.

Tabii işsizleştirme bir gazeteci için ekmek parasının olmamasının ötesinde bir anlam taşıyor. Haber pahalı bir malzeme. İdlib haberi yapılacaksa oturup masa başından yapamazsın. Haberin yeni bir bilgi içermesi gerekir. O yeni bilgiye ulaşmak da senin en iyi ihtimalle bir yerden bir yere gitmene bağlıdır. Hadi telefonla konuşmana bağlıdır. Bir kere bir kurumda temsil edilmiyorsan haber kaynağı sana 30-40 defa daha çekingen. Bir yere gitmen gerekiyorsa cebindeki son parayı harcaman gerekir. Genellikle bu gideceğin yer Kızılay’dan Esat’a gitmek gibi bir şey değildir. İdlib’e gitmen gerekir yani. Yargılamalar alınmıştır bir başka şehre, oraya gitmen gerekir. Gece kalman gerekir. Avukatla konuşman gerekir. Belki haber kaynağına yemek ısmarlaman gerekir. Bütün bunlar gazetecilik yapmayı olanaksızlaştıran şeylerdir. İçerik üretmemenin altında bu ekonomik şeyleri görüyoruz. O yüzden bizde her şey fikir yazılarına dönüşür. Gazetecilik yapılamaz hale geliyor (G7).

“Kovulduktan” sonra, bir süre başka bir iş aradığını ama “beceremediği” için bıraktığını ifade eden bir görüşmecimiz bunun üzerine herhangi bir maddi destek almadan girdiği alternatif medyada yaşadığı zorlukları şöyle ifade ediyor:

Twitter’da yüksek sayıda takipçisi olanlar önemlidir. İşte onlardan bunu talep etmenin zorluğu, ‘Ancak yaşayan bilir’ türünden.

Yayın konusundaki zorluk, günü iyi okumak, yani epey zamanı bilgilenme için araştırma yaparak geçirmek, yayının kalitesi konusunda internet hızına bağımlı olmak, internetin güçlü olmadığı noktalarda yayının kesilmesine üzülmek gibi sorunlar var. Bunun dışında en önemli sorun, sizi izleyenlerin sayısını yükseltebilmek. Bu noktada izlenirlik oranı yüksek olan insanların dayanışmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun için de, örneğin Twitter’da yüksek sayıda takipçisi olanlar önemlidir. İşte onlardan bunu talep etmenin zorluğu, “Ancak yaşayan bilir” türünden (G9).

C:\Users\Nalan\Desktop\Görseller\KOLAJ SON.jpg

Görsel 4: Alternatif Medya Kolaj

Bir medya çalışanı olarak işsiz kalmanın diğer alanlardan bir başka farkı daha var. Çünkü Türkiye’deki medya yapılanmalarına baktığımızda anaakım ya da parası olan medya kuruluşları bir elin parmaklarını geçmiyor. Öncelikle işten çıkarıldığınızda tekrar iş bulmanız herhangi bir sektöre oranla imkânsız.[17] Bunda hem sahiplik ilişkilerinin etkisi söz konusu hem de gazeteler arasındaki ideolojik kutuplaşmaların.

Tutuklamalar: “Mayınlı Alana Girme Mesajı”

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) saptamasına göre 21 Eylül 2018 tarihi itibarıyla Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü 217 gazeteci bunuyor, bunların 32’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü.[18]

C:\Users\Nalan\Desktop\Görseller\gazetecilere-ozgurluk-platformu-620x310.jpg

Görsel 5: tgs.org.tr, 4 Haziran 2014

Medya çalışanlarının kriminalize edilmesinden söz etmiştik. Bu bağlamda medya çalışanlarının hangi suçlardan tutuklandığına ve yargılandığına bakmak örnekleyici olacaktır. OHAL döneminde 20 gazeteci ve medya temsilcisi darbeye iştirak suçlamasıyla 20 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası, 3 gazeteci ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı. Casusluk ve devlete ait gizli bilgileri yaymak suçlaması ile 12 gazeteci (1 kişi aklandı) 1 müebbet ve 509 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Örgüt propagandası ve örgüt açıklamalarına yer vermek suçlamasıyla 49 gazeteci ve medya çalışanı 276 yıl hapis istemi ile karşı karşıya. Bu davalarda 6 kişi 12 yıl 9 ay hapis cezası aldı, 1 kişi beraat etti, 4 yeni dava açıldı. Örgüt yöneticiliği, örgüt üyeliği, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, örgüte yardım gerekçesiyle 143 gazeteci 2 bin 159 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. 25 kişi 174 yıl 6 ay mahkûmiyet aldı. 8 beraat ve 7 yeni dava söz konusu. Suçu övmek ve suça teşvik gerekçesiyle 10 gazeteci yargılanıyor, bir gazeteci suça tahrikten 5 ay hapis cezası aldı. Gizliliğin ihlali gerekçesiyle 2 haberci 6 yıl hapis istemi ile yargılanıyor, 1 haberci aklandı. Kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasıyla 3 gazeteci 13 yıl 6 ay hapis istemi ile yargılanıyor. Tüm bu büyük rakamlara rağmen iktidarın açıklaması değişmiyor: “Onlar gazetecilikten içeride değiller.”

Şu anda içeride olanların gazetecilik sıfatı yok. Bunlar ya terör örgütüyle beraber hareket etmişlerdir ya silah bulundurmaktan içeri girmişlerdir ya da birçok yerlerde bankamatikleri kırmışlar, buraları soymuşlardır. Ama ceplerinde bir sarı basın kartı değil, gazeteci kartı vardır. Bununla beraber de kendilerinin gazeteci olduğunu iddia etmişlerdir. Ve şu anda da sizin ifade ettiğiniz şekilde 170 tane gazeteci falan içeride yok, bunların hepsi yalan. Böyle bir şey söz konusu değil. Bunların defaatle açıklamalarını yaptık ve şu anda gerçek manada gazeteci sıfatıyla içeride iki kişi var. Bunun dışında böyle bir şey söz konusu değil. Bu yalanlarla da dünyayı kandırmayalım.[19]

Bir gazeteci hakkında dava açılmasının artık çok sıradanlaştığını, yargılanmayan gazeteciye gazeteci gözüyle bakılmadığını belirten ve sayısını anımsayamadığı kadar çok yargılandığını ifade eden görüşmecimiz medya çalışanlarına açılan davaların etkisini şöyle özetliyor:

Bunlar gazetecinin bireysel olarak “ben tutuklanırım”dan ziyade bence şey açısından önemli. Nereler mayınlı alanlar nerelerde mayın yok? Bunlar, bu davaların açılma nedenlerinden birisi bence “oralara bulaşmazsan ben de sana bulaşmam” mesajı vermektir gazetecilere ve gazetelere. Zaten gazeteciler o noktadan sonra bulaşmak istese bile gazeteler o mayınlı alana girmek istemedikleri için haberi yayınlamazlar. Bu gazeteci davaları ve yargılamaları doğal bir sansür-otosansür sürecinin temel bir dinamiğidir bana kalırsa (G7).

AKP döneminde sıklıkla gördüğümüz baskı ve ceza yöntemlerinden biri de hakaret davalarıdır. Nisan-Mayıs-Haziran 2018 döneminde 32 gazeteci “hakaret” suçlamasıyla açılan ceza davası kapsamında toplam 77 yıl 4 ay hapis cezası talebiyle yargılandı; dördü toplam 1 yıl 10 ay 5 gün hapse (11 ay 20 günü ertelemeli) mahkûm edildi. Yedi gazeteci de toplam 4 milyon 40 bin TL maddi veya manevi tazminat istemiyle yargılandı; Üçüne açılan 1 milyon 540 bin TL’lik davalar yeniyken diğer ikisine açılan 500 bin TL’lik tazminat davası yerel mahkemece reddedildi.[20] Son üç ayda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ilişkin görüş ve eleştirileri nedeniyle toplam 16 gazeteci, toplam 74 yıl 8 ay hapis istemiyle yargılandı.

Tazminat davaları şahsi de olsa eğer bir kurumda çalışıyorsanız genellikle kurum tarafından ödenir. Sermaye ile doğrudan ilişkili anaakım bir medyada çalışıyorsanız tazminatın kurum tarafından ödenmesi kolaydır ancak muhalif bir medyada iseniz bunu kurum ödese bile medya çalışanı ya da kurum üzerinde ağır yaptırımları olabilir. Bu durumu görüşme yaptığımız kişi kendi gazetesindeki deneyiminden yola çıkarak şöyle anlatıyor:

Üst üste gelen [tazminat] davalar[ı] çok yıpratıcı

Benim var tazminat davam, henüz kesinleşmedi ama gazeteme cezalar geliyor, arkadaşların. Bunu tabii ki kurum karşılıyor. Ama üst üste gelen davalar çok yıpratıcı. Biz çünkü çok zor şartlarda çıkan bir gazeteyiz. Amacın bu olduğunu düşünüyoruz ekonomik olarak boğma hamlesi. Yoksa onların üç kuruşa beş kuruşa ihtiyacı olduğundan mı? Ben ona 20-50 bin lira versem bi şey mi sağlanacak davayı açan kişiye? Ama 50 bin lira benim gazeteme dokunuyor. 3 kere ceza alsam ben ne yaparım diye kara kara düşünüyorum (G6).

KHK’ler, tutuklamalar, işsizleştirme ve tazminat davalarıyla alanları iyice daraltılan medya çalışanları için bir diğer cezalandırma pratiği de sarı basın kartlarına yönelik keyfi uygulamalar olarak karşımıza çıkıyor.

Basın Kartı Uygulamaları: “Varlığı bir dert, yokluğu yara”

OHAL döneminde medya açısından dikkat çekici bir diğer düzenleme de 9 Temmuz 2018 tarihli 703 sayılı KHK ile sarı basın kartının verildiği Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün (BYEGM) kapatılması, mal varlığıyla birlikte genel müdürlük tarafından gazetecilere “sarı basın kartı” verilmesi gibi tüm görev ve yetkilerinin Cumhurbaşkanlığı İletişim Bakanlığına devredilmesi oldu.[21] Basın kartlarının devletin ve sermayenin basın üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılması da diğer baskı ve ceza uygulamaları gibi OHAL öncesine dayanıyor olsa da bu kapatılma baskıya ayrı bir boyut getirdi. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin kapatılma üzerine yaptığı açıklamada özetlediği gibi “Kurumun Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kuruma devredilmiş olması hem ayrıcalıkların hem sansürün artırılması anlamına gelmektedir. Bu, uzun süredir ‘başarıyla’ yaratılmış olduğu görülen iktidar yanlısı ‘gazeteciliğin’ iyiden iyiye ‘Saray Gazeteciliği’ne dönüştürülmek istendiğinin en güçlü kanıtıdır.”[22]

Görsel 6: Birgün Gazetesi, 10 Temmuz 2018

C:\Users\Nalan\Desktop\Görseller\650x344-amberin-zamanin-basin-karti-iptal-edildi-1483613155517.jpg

Görsel 7: Sabah Gazetesi 5 Ocak 2017.

OHAL’in ilk yılında 889 gazetecinin sarı basın kartları iptal edildi. Dönemin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yaptığı açıklamada Milli Güvenlik Politikası bunun nedenlerinden biri olarak sayıldı.[23] Görüşmecilerimiz ise bu iptalleri ve basın kartı alamamalarını şöyle yorumluyor:

Sarı basın kartlarının iptal edilmesi, hükümetin bir baskı aracıdır.

Sarı basın kartlarının iptal edilmesi, hükümetin bir baskı aracıdır. Bu noktada hükümet, “benim gazetecilerim” ve “benim olmayan gazeteciler” olarak, topluma yaptığı gibi bizi de ikiye bölmek istemektedir. Eğer siz muhalifseniz, sarı basın kartınız olamaz, olsa da devlet kurumlarında akreditasyon alamazsınız. Yani önemli olan kartınızın rengi değil, kimlikte yazan “ad”ınızdır (G8).

2 yıldır bekleyen ama hâlâ reddedilmeyen başvurular var. Aslında ne reddediyorlar ne onaylıyorlar. Bir sürüncemede bırakılmış, onlara kart verilmiyor ama iptal de edilmiyoruz. “Hakkınız yok siz kart alamazsınız” da denilmiyor ki yasal süreç başlatılsın, siz neden diye sorabilin. Bu da yok. Böylelikle meslek yapmanıza engel olunuyor. Meclise girebilmek için o kartı soruyor, ama kartı vermiyor (G6).

Meclise girebilmek için o kartı [sarı basın kartı] soruyor ama kartı vermiyor.

Kurum kartlarının yeterli görülmemesi, sarı basın kartlarının iptalleri (ya da hiç alınamaması) uygulamalarının neden olduğu habere/kaynağa ulaşamama gibi yaptırımların yanı sıra bu durum zaten baskı altındaki medya çalışanlarını suçlulaştırmayı kolaylaştırıyor ve cezalara karşı daha da savunmasız kılıyor:

Bir tane açık uygulama yapılıyor, polis diyor ki “sarı basın kartını göster” ama basın kartım yok, devlet aldı, vermiyor. Ayrıca kurum kartıyla gazeteci olarak saymıyor. Burada haberin yapılmasına engel olan bir durum var. Her koldan sarmalanmış bir durum. Orada açıklamayı izleyemiyoruz. Sarı basın kartın yoksa seni gözaltı bile yapabiliyor. 15 Temmuz sürecinden sonra biz mesela bir süre sarı basın kartı olmayan sadece kurum kartı olan arkadaşlarımızı habere göndermeye çekindik. Alınırlar diye ki geldi arkadaşlarımızın başına (G6).

Bu kadar baskı ve tehdit altında çalışan gazetecilerin, muhabirlerin dayanışması ancak aynı kurumda çalışan sınırlı sayıda kişi arasında mümkün oluyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de sendikal örgütlenmenin zayıflatılması, medya çalışanlarının baskılara karşı yalnızlaştırılmasıdır.

Dayanışmanın Zorluğu ve Örgütlülüğün Cezalandırılması

Medya çalışanlarının da tıpkı tüm çalışanlar gibi kendilerini güvenceye almak, haklarını savunmak için örgütlenmeye gereksinimi olmakla birlikte Türkiye’de sendikacılığın özellikle AKP döneminde neredeyse tamamen bitirildiğini söylemek mümkün.[24] Medya çalışanlarına uygulanan baskıların önemli bir nedeni de sendikalı olmalarıydı. Görüşmecilerimiz sendikalı oldukları için yaşadıkları baskıyı şöyle anlatıyor:

Deneyimim ve niteliklerim hiçe sayılarak üç kez servisim değiştirildi ve atıl bırakıldım. Kurum içindeki hareketlerim izlendi, sözlü saldırılara ve mobbinge maruz kaldım. Muhabirlik yapmam engellendi, gece nöbetlerim artırıldı.

Kurumda 50 yılı aşkındır örgütlü olan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı; kurumun 90 yıllık geleneğini, tecrübeli personelini hedef alan bu süreçte tüm çalışanlar gibi ben de mobbing ve baskıya maruz kaldım. Uyarı cezaları ve daha sonra “sendikal faaliyetlerimden dolayı” disiplin cezası aldım. Deneyimim ve niteliklerim hiçe sayılarak üç kez servisim değiştirildi ve atıl bırakıldım. Kurum içindeki hareketlerim izlendi, sözlü saldırılara ve mobbinge maruz kaldım. Muhabirlik yapmam engellendi, gece nöbetlerim artırıldı (G3).

Sendikal tercihimi deştirmem yönünde telkinlere maruz kaldım.

Özellikle sendikal tercihim dolayısıyla belli dönem bu tür olumsuzluklar yaşadım. Nedeni doğrudan açıklanmamakla birlikte çalıştığım birim iradem dışında değiştirildi, sendikal tercihimi deştirmem yönünde telkinlere maruz kaldım. Huzursuz/tedirgin olmama neden olan bir atmosfere maruz bırakıldım (G2).

Ben ilk olarak fotoğraf servisine sürüldüm arşiv görevlisi olarak, sonrasında da muhabir kadrosunda olmama karşın montajcı yapıldım.

Öncelikle kişiler üzerinde sonrasında da örgütlü yapı üzerine -Türkiye Gazeteciler Sendikası- çok yoğun baskılar yaşandı. Bu baskılara biz daha çok maruz kaldık. Sansür ve otosansürün her biçimi yaşandı… Biz yönetici arkadaşların daha çok, ama iktidarın kafasına uymayan birçok kişinin de sık sık görev yerleri değişti. Ben ilk olarak fotoğraf servisine sürüldüm arşiv görevlisi olarak, sonrasında da muhabir kadrosunda olmama karşın montajcı yapıldım. Birçok kişi emekliliğe zorlandı. Yönetimle iyi geçinen bizim akranlarımızın hepsi müdür, yayıncı falanken bizim kısmetimize de işte böyle montaj, arşiv gibi görevler düştü. Bir başka konu da haberlerin niteliğiydi bu dönemde. Eskiden siyasi düşüncenin her tayfına yer veren bültenler bir anda AKP bülteni niteliğine büründü. Yaşanan baskılar neticesinde TGS’de örgütlü çok az kişi kaldı. Biz kalanlar birbirimizle her zaman dayanışma içinde olduk. Ancak yaşadığımız uzun baskı döneminde giderek artan şekilde yalıtıldık ve yalnızlaştırıldık. Atılmadan önce öğlen yemekhaneye çıktığımızda, bizim masamıza oturmaya cesaret edecek kimse kalmamıştı artık (G1).

Ancak yaşadığımız uzun baskı döneminde giderek artan şekilde yalıtıldık ve yalnızlaştırıldık. Atılmadan önce öğlen yemekhaneye çıktığımızda, bizim masamıza oturmaya cesaret edecek kimse kalmamıştı artık.

Uygulanan tüm bu baskılar yalnızca sendikalı olanları hedef almadı, tıpkı öteki baskı türleri gibi diğerlerine de gözdağı vermeye hizmet etti. Bu şekilde çok sayıda medya çalışanı sindirildi, korkutuldu. Böylece dayanışma olanaklarının da önü kapatıldı. Zira görüşmecilerimiz medya çalışanları arasında zaten zor alan dayanışmanın artık neredeyse hiç kalmadığını ifade ediyor:

Çalışma arkadaşlarımız, kendi konumlarından ve çalışma koşullarından endişe duydukları için açık destek olmaktan genellikle kaçındılar. Hatta bazı arkadaşlarımız tarafından da dışlandık. Kişisel alanlarımızda, birebir konuşmalarda dile getirilen iyi niyetler ve dilekler dışında, özellikle son süreçte destek gördüğümüz söylenemez (G3).

Bazı dönemlerde gazetede tenkisatlar yaşandı ve işten çıkarılan arkadaşlarımız oldu. Dayanışmamız sadece onları teselli edebilmek boyutunda olabiliyor. Bu durumu engelleyebilecek herhangi bir güce veya pozisyona sahip değilim (G5).

Sendikalı oldukları için dayanışma ve ortak hareket alanlarına dair deneyimli görüşmecilerimiz, sürecin nedenleri ve sonuçları konusunda çalışanlar arasında bir dayanışma oluşturmak için çok çaba göstermelerine rağmen özellikle kurum içindeki mobbing ve baskının yoğunlaşması sonucunda iş arkadaşlarının açık desteğini de kaybettiklerini anlattılar. Baskılar sonucunda örgütlenme ve dayanışmanın neredeyse tüketildiği bir dönemde çalıştığı eski kurumun şimdiki halini şöyle özetliyor bir görüşmecimiz:

Yeniden yapılandırma sürecinin sonunda, yönetimin de değişmesiyle ‘doğrudan baskıların’ azaldığını ya da artık buna gerek kalmadığını duyuyorum.

Yeniden yapılandırma sürecinin sonunda, yönetimin de değişmesiyle doğrudan baskıların azaldığını ya da artık buna gerek kalmadığını duyuyorum. Çalışmaya devam eden az sayıda deneyimli arkadaşımız, habercilik anlamında niteliksel ve niceliksel olarak büyük bir gerileme olduğunu, siyasi haberlerin doğrudan yetkililer tarafından dikte edildiğini aktarıyor. Ayrıca, kurumda Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye tek bir çalışan kalmamış durumda (G3).

Sendikaya üye bir tek bir kişinin bile kalmadığı kurumlarda dayanışma da giderek zayıflıyor. Uygulanan baskıya ve mobbinge tek başlarına direnmek, bununla yalnız başa çıkmak zorunda kalan medya çalışanlarının her türlü müdahaleye karşı savunmasız bırakıldığı ortamda “bağımsız”, “tarafsız”, “özgür” içeriklerden söz etmek de pek gerçekçi görünmüyor.

İçeriklere Müdahale: “Batsın Sizin Gazeteciliğiniz”[25]

“Meğer sansür, ille her şeyi gören o gizli güç ya da tebaasının başına heyula gibi dikilmiş uzaktaki buyurgan değilmiş… İçimizde yankılanabilir, benliğimize yerleşebilir, peşimizdeki casus, sakın fazla ileri gitme diyen özel katibemiz olabilir. İçimizdeki sansürcü durmadan pabucun pahalı olduğunu hatırlatır bize: Şöhretimiz, ailemiz, mesleğimiz, işimiz, şirketimizin yasal durumu tehlikededir. Çenemizi kapamamıza, titrememize, hafifçe gülümseyerek bir kez daha düşünmemize neden olabilir…”(Keane, 1991: 56)

Herhangi bir medya kuruluşunda haberin editoryal süreçten geçmesi ve zaman zaman bazı haberlerin yayınlanmaması olağan bir uygulamadır. Ancak AKP dönemindeki baskılar ve müdahaleler sonucu artık aynı gün çok sayıda gazetenin manşetlerinin bile aynı olduğuna tanık oluyoruz. İktidarın; oluşturduğu yandaş medya sayesinde içeriklere müdahale ile yetinmediğini, doğrudan içerik dikte ettiğini görüyoruz:

[Eskiden çalıştığım kurum] tamamen hükümet güdümlü, manipülatif bir medya organına dönüştü. Deneyimli kadrolar emekliliğe zorlandı ve böylece usta çırak ilişkisiyle aktarılan kurumsal değerler ve gazetecilik, yayıncılık ilkeleri yok edildi. Kuruma yeni alınan onlarca kişi, daha önce uygulanan teamüllerin tersine yetkisi geniş sıfatlarla çalışmaya başladı. Sonuç olarak, bu süreçte Başbakanlık Basın Bürosu gibi işlev görmeye başladı. Hükümetin dış ve iç politikaları doğrultusunda sansasyonel ve doğruluğu tartışmalı, propaganda amaçlı yayıncılığa geçti (G3).

Her zaman kendi istediğimiz haberleri yapamıyoruz. İstanbul Genel Merkezin sayfada yer vermek istediği haberler oluyor. Bizden isteniliyor ve o konuyu haberleştirmek zorunda kalıyoruz (G5).

C:\Users\Nalan\Desktop\Görseller\20130303_63_batsin-sizin-gazeteciliginiz_4.jpg

Görsel 8: beyazgazete.com, 3 Mart 2013.

Yaşanan tüm bu baskı ve cezalandırmaların medya çalışanları üzerindeki en önemli sonucu otosansür olarak kendini gösteriyor. AKP’nin şimdiye kadarki medya stratejisine baktığımızda bir medya çalışanına verilen cezanın ya da uygulanan baskının amacının da zaten bu olduğunu söyleyebiliyoruz. AKP medyasının dışındaki ve sürekli olarak kurum kapatmaktan, medya çalışanlarının tutuklanmasına kadar her türlü baskıya maruz kalan az sayıdaki muhalif medya kurumunda ya da yabancı basında çalışan görüşmecilerimiz, içeriklere müdahale konusunda sıkıntı yaşamadıklarını anlattılar:

İstediğim bir haberi yapabiliyordum. Tabii ajans olarak editörden haberiniz geçiyor. Burada en fazla düzeltme ya da kısaltma olabilir. Habere yayın çizgisi dışında çok fazla bir müdahale olmuyor (G11).

“Yabancı basın kuruluşlarına çalıştığım için sansüre uğramıyorum ama bu, haber yaparken kendimi özgür hissettiğim anlamına gelmiyor.”

Yabancı basın kuruluşlarına çalıştığım için sansüre uğramıyorum ama bu, haber yaparken kendimi özgür hissettiğim anlamına gelmiyor (G10).

“[Baskı ve cezalar] haberciliği öldürüyor. Sorgulayan, araştıran, yetkililere ‘neden?’ sorusunu yöneltme gücünü ortadan kaldıran etkiler yaratıyor.”

Kurum tarafından içeriklere müdahale edilmemesi medya çalışanlarının kendilerini özgür hissettikleri anlamına gelmiyor, çünkü yabancı ülkelerin muhabirlerinin bile tutuklandığı Türkiye’de yaşıyorlar. Dolayısıyla bölümün başından beri üzerinde durduğumuz tüm baskı ve cezalandırma araçlarını sonuç olarak bir içerik müdahalesi olarak görmek gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bir görüşmecimizin de ifade ettiği gibi tüm bu baskı ve ceza uygulamaları, “Haberciliği öldürüyor. Sorgulayan, araştıran, yetkililere ‘neden?’ sorusunu yöneltme gücünü ortadan kaldıran etkiler yaratıyor” (G9). Bu durum da medya çalışanlarının “başıma bir şey gelirse” düşüncesinden arınmalarının, başka bir deyişle otosansürden azade işlerini yapmalarının önünü tıkıyor.

SONUÇ

Özetle Türkiye’deki toplumsal ve siyasal muarızlar ifade özgürlükleri yok sayılarak farklı dönemlerde farklı “demokrasi düşmanları” ile birlikte anılarak düşmanlaştırıldı. Ergenekon döneminde “vesayetçi”ler, Gezi döneminde “çapulcu”lar, 15 Temmuz Darbe Girişimi sürecinde “Fetö”cüler milli demokrasimize saldırdı (!), medya çalışanları da bu dönemlerde yaptıkları haberler, programlar ile bu “düşman”larla el eleliği iddia edilerek kriminalize edildi. Bunda şüphesiz ki sermaye ilişkilerinin, medya patronlarına yönelik yıllara yayılan baskıların da etkisi oldu. “Erdoğan ve medya kurmayları, dikensiz gül bahçesi yaratabilmek için medya mülkiyeti alanında yapabileceklerinin maksimumunu yapmış olmasına rağmen, egemen medyadan bile hâlâ bazı çatlak seslerin çıkması karşısında bu kez ‘hukuki’ ve ‘yasal’ çarelere başvurdular” (Aydın, 2015: 24). Bu da yetmeyince tüm pürüzleri ortadan kaldırmayı sağlayan, tüm baskı ve müdahaleleri meşru kılan OHAL devreye sokuldu.

OHAL döneminde baskı ve cezalarla ilgili bölümde baskı ve ceza pratiklerinin bir kısmına değinebildik. Ancak biliyoruz ki bu baskı ve cezalandırmalar bunlarla sınırlı değil. Örneğin görüşmecilerimizden biri gördüğü baskılardan ve tutuklanma riski nedeniyle mülteci olmak zorunda kaldığını ifade etti. Üzerinde duramadığımız bir diğer uygulama da hem gazeteci hem de toplumun geneli için “seni her an yargılayabilirim, cezaevine atabilirim, şimdilik bekle bir yere gitme” (G8) anlamına gelen pasaport tahditleriydi. Bu çalışma kapsamında tüm baskı türlerine yer vermemiz mümkün olamadı. Bunun bir nedeni çalışmadan kaynaklanan sınırlılıklardı, bir diğeri ve asıl önemlisi ise deneyimlerini dinlediğimiz kişi sayısının yalnızca 11 olmasıydı. Baskının yaşanma ve hissedilme biçiminin neredeyse herkese göre farklılaştığını düşündüğümüzde ne kadarını yazarsak yazalım eksik kalacaktı.

Anayasa, OHAL’de çıkarılan KHK’lerin sadece OHAL’in ilanını gerektiren konulara ilişkin olmasını ve ölçülü olmasına hükmeder. Ayrıca ileriye dönük sürekli değişiklikler yapılmamasını da güvence altına alır. Oysa sadece medyaya yönelik değişikliklere baktığımızda bile OHAL döneminde yapılan düzenlemelerin ve baskıların bu sınırı çoktan ihlal ettiğini görebiliyoruz. Alanın kodlarının değiştirilmesi nedeniyle, medya çalışanları için evrensel hukuk normlarına uygun, ideal çalışma koşulları bugün sağlansa bile özgür bir basına sahip olmak Türkiye’de çok uzun yıllar alacak gibi görünüyor.

KAYNAKÇA

Adaklı, G. (2010). “Neoliberalizm ve Medya: Dünyada ve Türkiye’de Medya Endüstrisinin Dönüşümü”, (s. 67-83) içinde Mülkiye, Cilt: XXXXIV, Sayı: 269.

Agamben, G. (2013). Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, (çev. İsmail Türkmen) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Akdeniz, Y. ve Altıparmak, K. (2016). “Türkiye’de Muhalif Düşüncenin Susturulması ve İfade Özgürlüğü” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, s. 167-205. (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Arendt, H. (2003). İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şener), İstanbul: İletişim Yayınları.

Atılgan, M. ve Işık, S. (2011). Cezasızlık Zırhını Aşmak: Türkiye’de Güvenlik Güçleri ve Hak İhlalleri, İstanbul: TESEV Yayınları.

Aydın, U. U. (2015). Neoliberal Muhafazakâr Medya. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Aydın, U. U. (2018). “Lanetli Süreklilik: Neoliberal Militarizmden Otoriter Muhafazakârlığa” (s. 31-65) içinde Yeni Türkiye’ye Varan Yol, (der. Akça, İ. vd. çev. Deniz, K.) İstanbul: İletişim Yayınları.

Bora, T. (2017). Cereyanlar Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İstanbul: İletişim Yayınları.

Çınar, M. (2015). Vesayetçi Demokrasiden “Milli” Demokrasiye, İstanbul: İletişim Yayınları.

Eğin, O. (2011). İmha Planı Medya Nasıl Çökertildi, İstanbul: Destek Yayınevi.

Eres, B. ve Yüksel, H. (2018). “AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi”, http://halagazeteciyiz.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ Erişim Tarihi: 25 Eylül 2018.

Fraser, N. (2004), “Kamusal Alanı Yeniden Düşünmek: Gerçekte Varolan Demokrasinin Eleştirisine Bir Katkı” (s. 103-133), içinde Kamusal Alan, (der. Meral Özbek), İstanbul: Hil Yayınları.

Keane, J. (1991). Medya ve Demokrasi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Keten, E. T. ve Aydın, U. (2018). “Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme”, http://halagazeteciyiz.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/ Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2018.

Kuyucu, M. (2013). “Türkiye’de Çapraz Medya Sahipliği: Medya Ekonomisine Olumsuz Etkileri ve Bu Etkilerin Önlenmesine Yönelik Öneriler”, (s. 144-163) Selçuk İletişim, 8, (1)

Önkibar, S. (2015). İmamlar ve Haramiler Medyası, Ekim, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

Özvarış, H. (2018). “Star’da Başbakan Rahatsız Olur Diye Gül Sansürlendi” (s. 458-477) içinde, Kayıp Medyanın İzinde Söyleşiler 2012-2018, (haz. Özvarış, H.), İstanbul: P24 Kitaplığı.

Sarikakis, K. (2016). “Avrupa’da Kamu Medya Hizmeti: Sessiz Bir Paradigma Değişikliği mi?” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Tahincioğlu, G. (2015). Devlet Dersi: Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Ankara: Notabene Yayınları.

Tosun, E. G. (2007a). “İnsan Hakları ve Medya”, (s.80-104) içinde İnsan Hakları Haberciliği, (haz. Alankuş, S.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

Tosun, E. G. (2007b). “Giriş” (s. 19-32) içinde Hak Örgütleri Medyada Görünür Olmak (Haz: Tosun, E. G.). İstanbul: IPS Vakfı Yayınları.

Yılmaz, Z. (2018). Yeni Türkiye’nin Ruhu Hınç, Tahakküm, Muhtaçlaştırma, İstanbul: İletişim Yayınları.

Yıldız Tahincioğlu, A. N. (2016). “Bir ‘Hakikat’ Üretme Aracı Olarak Haber ve Cezasızlığın Normalleştirilmesi”, (s. 164-202), içinde, Yamuk Hakikat: İfade ve İletişim Hakkı Üzerine, (der. A. N. Yıldız Tahincioğlu), Ankara: Ütopya Yayınevi.

Dipnotlar

*Çalışmaya sunmuş olduğu katkılardan dolayı E. İrem Akı’ya teşekkür ederiz.

  1. Çalışma kapsamında farklı medya kurumlarında çalışan, istifa eden ve işten çıkarılmış toplamda 11 kişiyle çoğu mail üzerinden, bir kısmı sözlü görüşmeler yaptık. Güvenlik gerekçesiyle ve onların rızasıyla görüşmecilerimizin isimlerini kullanmadık, farklı görüşmecileri (G1), (G2) gibi numaralarla adlandırdık. Böyle bir dönemde sorularımızı samimiyetle yanıtladıkları ve bu çalışmaya sundukları katkılardan dolayı hepsine ayrı ayrı teşekkür ederiz.
  2. https://www.hrw.org/world-report/2018/country-chapters/turkey Erişim Tarihi: 15 Eylül 2018.
  3. https://www.cnnturk.com/dunya/dw/turkiye-basin-ozgurlugunde-geriledi-180-ulke-arasinda-157inci-sirada Erişim Tarihi: 10 Eylül 2018.
  4. Aktaran Akdeniz, Y. ve Altıparmak, K. (2016). “Türkiye’de Muhalif Düşüncenin Susturulması ve İfade Özgürlüğü” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, s.167-205. (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  5. Gündelik hayattaki “Ama”ların cezasızlık kültürüne etksinin ayrıntılı bir okuması için bknz: Devlet Dersi: Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Gökçer Tahincioğlu (2015)
  6. https://www.evrensel.net/haber/304088/kirkaya-kurt-basini-icin-her-gun-ohal Erişim Tarihi: 18 Eylül 2018
  7. http://gazetekarinca.com/2018/09/yarginin-kurt-basini-mesaisi-eylulde-84-gazeteci-yargilanacak/ Erişim Tarihi: 3 Eylül 2018
  8. https://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-dan-saadet-partisi-ne-kadere-bak-kimler-kimlerle-beraber-yan-yana-geliyor-153854.html Erişim Tarihi: 5 Eylül 2018.
  9. Bianet’in medyanın gezi güncesi raporuna göre Temmuz-Eylül 2013 döneminde polis ve polis olduğu düşünülen sivil giyimli kişiler, dördü uluslararası basından en az 48 haberciyi darp etti. Biber gazı ve plastik mermilerle yaraladı, işlerini yapmasını engelledi, fotoğraflarını sildi, küfür ve hakaret etti. İkisi uluslararası basından en az 11 haberciyi gözaltına aldı. Üç aylık dönemde Gezi Direnişi’ne destek veren bir dizi, bir program yayından kaldırıldı, bir karikatür sergisi engellendi, bir dizinin oyuncuları değiştirildi. Yaygın medyanın sansürcü, yanlı tutumundan ötürü en az 10 gazeteci istifa etti, 11 gazeteci işten atıldı. En az dokuz basın meslek örgütü Gezi Direnişi sırasında polislerin gazetecileri hedef almasını, medyadaki sansürü kınadı. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/150520-medyanin-gezi-guncesi
  10. Bu konuda daha önce burada yazılan bir rapor olduğu için biz ayrıntılı olarak ele almak yerine metnin akışı için gerekli gördüğümüz konulara değindik. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Eres, B. ve Yüksel, H. (2018). “AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi”, http://halagazeteciyiz.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi Erişim Tarihi: 25 Eylül 2018.
  11. Tanıl Bora’nın konuyla ilgili Birikim’de yayınlanan yazısına şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9087/kirilma#.W6YgCXszbIU Erişim Tarihi: 13 Eylül 2018.
  12. http://www.diken.com.tr/dogan-holding-resmen-duyurdu-dev-medya-grubu-916-milyon-dolara-demirorenin/ Erişim Tarihi: 10 Eylül 2018.
  13. http://www.diken.com.tr/cumhuriyette-yonetim-degisti-ilk-giden-yayin-yonetmeni-sabuncu/Erişim tarihi: 10 Eylül 2018.
  14. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/07/20160727M2..htm Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018.
  15. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170106M1-2.htm Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018.
  16. https://www.birgun.net/haber-detay/ohal-de-medya-bilancosu-209-gazeteci-tutuklandi-3-bin-gazeteci-issiz-kaldi-224398.html Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018.
  17. İşsizleştirilen bir medya çalışanının deneyimlerini aktardığı bir mektup için: https://www.evrensel.net/haber/315450/ne-oldu-sanki-oldu-mu Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2018.
  18. http://tutuklugazeteciler.blogspot.com/ Erişim Tarihi: 28 Eylül 2018.
  19. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40602395 Erişim Tarihi: 21 Ağustos 2018.
  20. https://bianet.org/bianet/medya/199055-erdogan-yonetimi-ne-dosya-habere-ozgurluk Erişim Tarihi: 18 Ağustos 2018 .
  21. http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2018/08/o%CC%88ib_temmuz_2018-raporu2.pdf sayfa 5 Erişim Tarihi: 14 Eylül 2018.
  22. Açıklamanın tamamı için: https://www.birgun.net/haber-detay/cgd-sari-basin-karti-saray-basin-karti-olmustur-reddediyoruz-222661.htmlErişim Tarihi: 14 Eylül 2018.
  23. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/844843/2016_da_889_basin_karti_iptal_edildi.html
  24. Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Keten, E. T. ve Aydın U. (2018). “Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme”, Haziran, http://halagazeteciyiz.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2018.
  25. https://www.ntv.com.tr/turkiye/batsin-senin-gazeteciligin,os4dF4we5EGGCvcdKVzzbw Erişim Tarihi: 3 Eylül 2018.

Yazarlar Hakkında

NALAN MUMCU Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi ÖYP- Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2016 yılında Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim dalında “İşçi Sınıfına Bakmak: Çerkezköy’de İşçi Sınıfı ve Gündelik Hayat” başlıklı tez çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamladı. 29 Ekim 2016 tarihinde yayımlanan 675 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim dalında doktora eğitimine devam ediyor.

SELMA KOÇAK Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2009 yılında Çukurova Üniversitesi ÖYP- Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2012 yılında “Türkiye’de İslamcı Mizah Dergiciliği: Cafcaf Dergisi Örneği” başlıklı tezi ile yüksek lisans eğitimini tamamladı ve aynı yıl Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde doktoraya başladı. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Halen Ankara Üniversitesi Gazetecilik Anabilim dalında doktora eğitimine devam ediyor.