Uzun yıllar Evrensel Gazetesi’nde birlikte çalıştığımız, ortak çalışmalara imza attığımız meslektaşım, arkadaşım Nurettin Öztatar, tarihe tanıklık ederek, 18 Mülkiyeli barış imzacısı akedemisyeni “İmza ve Ötesi”nde buluşturdu. “Geleceğe bir ‘tanık’ bırakma ihtiyacının ürünü” olan İmza ve Ötesi gerçekten geleceğe bırakılmış bir ‘tanık’. İşlerinden, akademideki kürsülerinden olan akedemisyenlerin ortak duygusunu ise Ahmet Haşim Köse’nin “barış istenmez mi?” sözü özetliyor.

Sultan Özer

Ülkede yaşanan baskılara, ölümlere, yakıp yıkmalara sessiz kalmadılar, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” dediler. Üniversitelerin aydınlık yüzleri, insanlıktan, barıştan, özgürlüklerden yana olan 1128 akademisyen 11 Ocak 2016 günü “barış” içeren, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzaladı. Hemen ertesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, barış isteyen akademisyenleri hedef alarak, “… Çoğu maaşını devletten alan, cebinde bu devletin kimliğini taşıyan, ülke ortalamasının oldukça üstünde bir refah düzeyini yaşayan sözde aydınların ihanetiyle karşı karşıyayız.”

“Ey aydın müsveddeleri, siz karanlıksınız karanlık.” dedi.

Bu sözlerin ardından, akademisyenlere yönelik topyekün bir linç kampanyasının da fitili ateşlenmiş; Türkiye tarihinin en büyük tasfiyelerinin işareti verilmiş oldu. Bu söylem ve linç kampanyalarına rağmen, imzacı akademisyen sayısı iki katına çıkarak, 2212’ye yükseldi.

‘ALLAHIN LÜTFU’NU BOL BOL KULLANDILAR

15 Temmuz darbe girişimini “Allahın Lütfu” olarak kabul eden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı, 20 Temmuz 2016’dan sonra ilan edilen OHAL ile o lütfu bol bol kullandı.

OHAL ortamında çıkartılan KHK’ler ile binlerce çalışan işlerinden olurken, bu kıyımdan paylarına en çok düşenler de barış imzacısı akademisyenler oldu. Tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen imzalarını geri çekmedi, kürsülerinden, öğrencilerinden koparıldılar.

Nurettin Özatar

Gazeteci Nurettin Öztatar, 11 Ocak 2016’da kamuoyuna açıklanan, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için üniversitelerden atılan bilim insanlarının, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük üniversite tasfiyesinin yaşandığı günlerde ne düşündüklerini, neler yaşadıklarını, gelişmeleri nasıl karşıladılarını bildiriyi niçin imzaladıklarını, sonrasında yaşadıklarını “İmza ve Ötesi”nde topladı.

EN BÜYÜK TASFİYE MÜLKİYE’DE YAŞANDI

Öztatar, en büyük tasfiyenin yaşandığı Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye’de öğretim elemanı olan ya da Mülkiye’yi bitirdikten sonra çeşitli üniversitelerde bilimsel çalışmalarını sürdüren 18 Mülkiyeli ile söyleşiler yaptı. Öztatar, “Ankara, İzmir, İstanbul, Mersin, Eskişehir ve Kocaeli’de, üniversitelerden atılan Mülkiyeli bilim insanlarının ilk anda süreci hem bireysel hem siyasal anlamlarıyla nasıl değerlendirdiklerini ortaya çıkarmaya çalıştım” diye anlattığı kitapta, 18 akademisyene 13 soru yöneltti. Ütopya Yayınevi’nden çıkan kitapta 40’dan fazla akademisyenin ihraç edildiği Mülkiye’den, “Elçin Aktoprak, Özlem Albayrak, Faruk Alpkaya, Aykut Çoban, Yücel Demirer, Dinçer Demirkent, Benan Eres, Ertan Ersoy, Banu Beliz Güçbilmez, Ahmet Haşim Köse, Yasemin Özgün, Ece Öztan, Aynur Özuğurlu, Murat Sevinç, Mustafa Şener, Ayşen Uysal, Barış Ünlü ve Zafer Yılmaz”’ın Öztatar’ın sorularına yanıtları yer aldı.

‘BİLDİRİYİ NİÇİN İMZALADILAR’

“Bildiriyi niçin imzaladınız” sorusuna Ahmet Haşim Köse’nin verdiği “bu metnin ruhu barıştır. Barış istenmez mi?” yanıtı barış isteğinin her şeye rağmen nasıl yakıcı olduğunu ortaya koyar nitelikte.

Aykut Çoban, “Akademisyenlik siyasi iktidar düdük çalınca konuşmaya başlanan, düdük çalınca susulan bir meslek değildir” yanıtı verirken; Aynur Özuğurlu; “sadece bir akedemisyen olarak değil, bir kadın olarak, kendim için de imza attım” diye savundu imzasını. Barış Ünlü, “Devletin suç işlediğini düşünüyorum ve bu suça sessiz kalarak ortak olmak istemiyorum” yanıtı verdi.

İmzanın bu kadar ağır sonuçlarını öngöremediğini belirten Beliz Güçbilmez’in, “Öngörseydim yapabilir miydim, samimiyetle bilmiyorum. İlk kez kendi öngörüsüzlüğüme şükrediyorum, korkunun vicdana galebe çalmasına engel olduğu için…” yanıtı dikkat çekti.

Benan Eres’in de “İçeriğini bir hukukçu ya da akademisyen gözüyle dahi değerlendirmeyi zûl gördüm, hâlâ görüyorum.” derken; bu açıdan Ece Öztan’ın yanıtı da düşündürücü: “Akademisyenlere seslenen bir metindi, ancak akademisyen kimliğimin de ötesinde bu ülkede güven ve barış içinde çocuklarını büyütmek isteyen bir anne olarak imzaladım öncelikle sanırım”.

‘VİCDANA VE HUKUKA ÇAĞRI’

Elçin Aktoprak’ın, “Ölümlere son çağrısı hem vicdani bir çağrı, hem de vatandaşı olduğum devlete, ‘başka bir yöntem her zamam mümkündür ve yaşam hakkı en temel haklardan biridir’ çağrısı. İmza metninin içeriği didiklendi ama bana kalırsa aslında binlerce insanı ortaklaştıran bu imzanın, vicdana ve hukuka çağrı aracı olarak görülmesiydi”.

Yasemin Özgür, “…’yapılanlan suçtur ve bizi bu suça ortak edemezsiniz’ demek için, belki de yapabileceklerimin en azını yaptım ve imza attım”

Özlem Albayrak, “barış çabalarına destek olmak için”…

Mustafa Şener’in bildiriyi sonuçlarını kısmen de olsa öngörerek imzaladığı, “Bu mücadele yalnızca bugüne ait değil, çünkü biz aynı zamanda bu kanlı tarihi toptan değiştirme mücadelesinin mütevazi bir sayfasına küçük bir not da düşmek istedik o bildiriyle” sözleriyle ortaya kondu.

Faruk Alpkaya da bildirinin bu kadar çok tepki çekmesini, “Bugünden bakınca, o bildirinin tarihe karşı hazırlanmış bir iddianame olduğunu ve bunu fark ettikleri için bu kadar yoğun bir tepki verdiklerini görüyorum” diye açıkladı.

‘KİM ÇATIŞMA ORTAMINDA YAŞAMAK İSTER Kİ?’

“İmzacı sayısının iki katına çıkmasına yönelik düşünceleri sorulan akademisyenler, bütün saldırıları, olabilecekleri öngörerek imzalayan ikinci grup imzacıların “dayanışma duygusunun yanı sıra, ifade özgürlüğüne sahip çıkma” olarak da değerlendirdiler. Ancak imzacı sayısının 150 binlik akademi caimasında yüzde 1,5’luk bile olmamasının üzüntüsünü de dile getirdiler. Ayşen Uysal’ın, “Türkiye’de yaşananlar düşünüldüğünde bu sayı çok daha fazla olmalıydı diye düşünüyorum. Savaş ekonomisinden rant sağlayanlar dışında kim çatışma ortamında yaşamak ister ki? Onu bunu bahane ederek imzasını esirgeyenler oldu. Bir kısmı bedelleri göğüsleyemedi. Akademinin büyük bir kısmının da zaten ülkede yaşananlarla uzaktan yakından ilgisi yok, dünya yansa umurlarında değil. Onlar ya kariyerlerine, ya ceplerinin dolmasına bakıyorlar ya da o bile değil, neden orada olduğunu bile bilmeden yaşıyor!.”

‘AİLELER ENDİŞELENDİ AMA…’

“Soruşturma, dava, üniversiteden ihraç hatta cezaevi gibi tehditlerle karşılaştınız. Bu tehditlerin neredeyse tamamı gerçekleşti. Bu durum çevrenizde, ailenizde nasıl bir etki yarattı? İmzanızı çekmeyi düşündünüz mü? Duygu dünyanızı nasıl etkiledi?” sorusuna akedemisyenlerin ortak yanıtı “imzalarını çekmeyi hiç düşünmedikleri” yönünde oldu.

Aileler açısından daha zor bir süreç olduğunu ifade eden Özlem Albayrak “Hep gerçekçi olmaya çalıştım kendi adıma ama aramızdaki dayanışma ve dışarıdan, demokratik çevrelerden verilen destek de çok etkili oldu” yanıtını verirken; Zafer Yılmaz; “Kuşkusuz işini kaybedecek olma düşüncesi ve sonrasında da kaybetmek beni sarstı. Ama imzamı çekmeyi bir an bile düşünmedim” dedi.

Gözaltı süreci de yaşayan Yücel Demirer şöyle yanıt verdi: “Aileden yana şanslıydım. Usul usul, hiç belli etmeden hep yanımda, arkamdaydılar. Utanılacak bir şey yapmadığımı hep hissettirdiler.”

Kendisinin imzayı bir an bile çekmeyi düşünmediğini belirten AyşenUysal annesinin çok üzüldüğünü, kardeşinin “limon sat onurlu yaşa” dediğini, babasının ise üniversitede ülkücülerin saldırısından korktuğu için günlerce fakültede başında nöbet tuttuğunu anlattı.

İhraç edilen Barış Bildirisi imzacısı akademisyenlerin yanı sıra akademiye katkılarıyla damga vurmuş Korkut Boratav, Baskın Oran ve Taner Timur ile 2016 yılında SBF Dergisi’nde gerçekleştirilen “Türkiye’de Bilimsel Özgürlük ve Üniversite” başlıklı söyleşiler, son bölümünde ise ihraçlara yönelik kararlar ile açıklamalar da kitapta yer aldı.