AKP Döneminde Medyada Mülteci Temsili

0
1623
C:\Users\Funda\Desktop\suriyeli-multeciler-kesin-donus-yapiyor-h1535964783-300a83.png

Raporda; AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne dek, Türkiye’ye yönelen göç hareketliliği, geçici veya kalıcı olarak Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yerleşen göçmenlerin durumları ve yerli nüfusla ilişkileri, Türkiye’nin göç politikası ve göçmenlerin faili veya mağduru olarak sunuldukları olaylar, durumlar Sözcü, Hürriyet ve Yeni Akit gazeteleri taranarak takip edildi. Bu gazetelerde göç süreçleri, göçmenler ve Türkiye’nin göç politikalarının nasıl çerçevelendiği, temsil edildiği tespit edilmeye çalışıldı.

Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-7 (Ekim-2018)

AKP DÖNEMİNDE MEDYADA MÜLTECİ TEMSİLİ

Funda Cantek-Cavidan Soykan

Giriş

Yaklaşık 17 yıllık iktidarı boyunca, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) göç politikası, politika belgeleri ne kadar değişirse değişsin, söylem ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, göçmenleri iç ve dış politikada pazarlık malzemesi olarak kullanmak üzerine kuruluydu. Bunun yanında, Müslüman ve Türk nüfustan oluşan bir coğrafi bölgenin, özellikle de şiddet, yoksulluk ve sömürü düzeni içinde yaşayan, mağdur ve mazlum olarak nitelenen halkların hamiliğine soyunma planının, Suriye’deki iç savaşın kazananlarından olma hedefinin bir parçasıydı. Batıyla ve batı dışı ülkelerle ilişkilerin seyrine göre, göç politikası biçim değiştiriyordu ama özünde göç süreci ve göçmenler hep araçsallaştırılıyorlardı. Göçmenler, bazen himayeci bir tavırla ve kardeşlik söylemi içinde sahipleniliyor, bazen de yük olarak görüldükleri dile getiriliyor, hatta kriminalize ediliyorlardı. Dolayısıyla göçmen kitlesi de bu politikanın seyrine göre bazen mağdur ve mazlum, bazen kardeş, bazen de zoraki misafir olarak işaretleniyordu.

AKP’nin bu politikasının inşası, yaygınlaştırılması ve bu politikaya ilişkin rıza üretilmesi sürecinde medya hep önemli bir rol oynadı. Başlangıçta, hükümete yakın bir yayın politikası izleyen medya organlarının desteğiyle yaygınlık kazanıp onay arayan bu politikalar, ulusal düzeyde yayın yapan birçok medya organının hükümetin denetimine girmesi veya hükümete yakın sermaye grupları tarafından satın alınmasıyla yıllar içinde baskın hale geldi.

Bu çalışmada, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne dek, Türkiye’ye yönelen göç hareketliliği, geçici veya kalıcı olarak Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yerleşen göçmenlerin durumları ve yerli nüfusla ilişkileri, Türkiye’nin göç politikası ve göçmenlerin faili veya mağduru olarak sunuldukları olaylar, durumlar Sözcü, Hürriyet ve Yeni Akit gazeteleri taranarak takip edilmiştir. Bu gazetelerde göç süreçleri, göçmenler ve Türkiye’nin göç politikalarının nasıl çerçevelendiği, temsil edildiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Örneklem olarak bu üç gazetenin seçilmesinin nedeni, üçünün de hitap ettikleri kitlenin birbirinden büyük ölçüde farklı olmasıdır. Hürriyet, uzun yıllardır Türkiye’nin çok satan, ortalama ve heterojen bir okur kitlesine hitap eden gazetesidir. Yayın politikası farklı iktidarlar döneminde bir ölçüde farklılaşsa da, özellikle son dönemde iktidara yakın bir sermaye grubuna satılmış olsa da hala her kesimden okura hitap edebilmektedir. Sözcü, ulusal solun temel değerleri ve argümanlarını şiar edinmiş bir yayın politikasına sahiptir. İçeriğini baskın biçimde AKP karşıtlığı ve Cumhuriyet rejimi savunuculuğu üzerine kurmaktadır, muhalefet partisi CHP haber kaynakları arasında önceliklidir. Yeni Akit ise farklı bir adla çıktığı tarihten bu yana AKP destekçisi bir yayın organı olarak bilinmekte, değişen hükümet politikalarının meşruiyetini ve onay görmesini sağlamaya yönelik, taraf olduğunu açıkça belli eden bir yayıncılık yapmaktadır. Bu üç ayrı bakış açısıyla biçimlenen yayın politikalarıyla ortaya çıkan içerikler, zaman zaman çakışsalar da aynı olaylar ve durumlar karşısında farklılaşmaktadır.

Üç gazete taranırken, 2002’den beri, Türkiye’ye yönelik göç hareketlerinde dönüm noktası sayılabilecek olaylar, kararlar ve anlaşmalar temel alınmıştır. Kitlesel düzeyde ses getiren gelişmelerin yaşandığı tarihlerdeki gazete içerikleri analiz edilmiştir.

AKP’nin Göç Politikaları

Suriye’de devam eden çatışmalar, dünya tarihinde görülmüş en büyük zorla yerinden etme ve mültecilik tecrübesine neden oldu. Suriye’ye komşu olması nedeniyle Ürdün ve Lübnan ile birlikte bu durumdan en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye, İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) verilerine göre, 3,611,834 Suriyeli mülteciye koruma sağlamakta.[1] Suriye’deki çatışmalar nedeniyle, ülke dışına çıkmak zorunda kalmış Suriyelilerin % 63’ü bugün Türkiye’de yaşıyor (BM Kadın Birimi, 2018: 65). Suriyeli mültecilerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) 2017 yılı kayıtlarına göre, çeşitli ülkelerden 346,800 sığınmacı da halen Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunun sonucunu bekliyor.[2]

Türkiye yaklaşık dört milyonluk mülteci nüfusu ile 2014’ten beri dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumunda. 2011 Nisan’dan itibaren ülkeye giriş yapan Suriyeli mültecilerin barınma ihtiyacı kısmen de olsa barınma merkezleri (kamplar) eliyle karşılanmıştı. Sayıları yirmi beşi bulan kamplar, çatışma bölgesine yakın olmaları, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin denetimine açık olmamaları, içerisinde yaşayan mültecilerin uzun süreli dış dünyadan kopuk kalmaları ve sonucunda da Türkiye toplumu ile kaynaşıp yerleşik yaşama geçmelerine engel olmaları nedeniyle eleştirilmişti. Kamplar her ne kadar AKP iktidarı tarafından yüksek standartlara sahip, dünyaya örnek olarak tanıtılmışsa da, ilk açıldıkları yıldan itibaren dönem dönem kadın ve çocuklara yönelik cinsel taciz ve istismar haberleri ile de gündeme geldi. En son 2017 yılında Nizip kampında görevli personelin 2014 ile 2016 yılları arasında kırk çocuğu istismar ettiği, yargılanıp ceza aldığı ancak kamp sorumlusu Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) personeli hakkında yargıdan kovuşturmaya yer olmadığı kararı çıktığı haberleri basına yansımıştı. [3]

Demografik olarak baktığımızda, ülkedeki Suriyeli mültecilerin bir milyon kadarı 15 – 24 yaş arası gruptan ve nüfusun yüzde doksan beşi şehir merkezlerinde yaşıyor. Suriyelilerin yarısı dört büyük şehirde kayıtlı. Bunlar sırasıyla İstanbul, Şanlıurfa, Hatay ve Gaziantep.[4] Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) ile ortaklaşa hazırladığı 2018 yılına ait ‘Türkiye’de Geçici Koruma Altındaki Kadın ve Kız Çocuklarının İhtiyaç Analizi’ raporuna göre, Türkiye’deki Suriyeli mülteci nüfusunun yarısı kadın ve kız çocuklarından oluşmakta. BM Kadın Birimi’nin bahsi geçen raporu, Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki en önemli sorunlarının barınma ve aşırı yoksulluk olduğunu ortaya koyuyor. Dil engeli nedeniyle kadın mülteciler hak ve hizmetlere erişimde ciddi sıkıntılar yaşarken; erken yaşta evlilik, Suriyeli kadın ve kız çocuklarına aile ve akrabaları tarafından barınma karşılığı zorunlu bir seçenek olarak dayatılmakta. Aşırı derecede kötü yaşam koşulları nedeniyle dayatılan bu evlilikler, aynı zamanda kadınların eğitimlerine devam etmelerinin önündeki en büyük engellerden biri (BM Kadın Brimi, 2018: 62-63).

Barınma ve yoksulluk sadece Suriyeli mültecilerin değil, Türkiye’deki bütün sığınmacı gruplarının en büyük sorunu. Hiçbir ekonomik, sosyal ve hukuki destek almadan ülke içinde dolaşım özgürlüğü kısıtlanmış olarak yıllarca aynı şehirde yaşamak zorunda olan ve başka bir ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen Türkiye’deki sığınmacılar yoksullukla mücadele ediyor. 2011 yılında Suriyeli mülteciler gelene dek, Türkiye’deki sığınmacıların yaşadığı sorunlar medyada Ege Denizi’nde meydana gelen kazalar dışında yer bulmuyordu. Kaza haberlerinde en çok öne çıkan konu ise, devletin ihmali değil de, insan kaçakçıları olarak ifade edilen göçmen kaçakçılarının insafsızlığı ve acımasızlığı oluyordu. Türkiye’deki iltica sisteminden umudu kesip, Batı Avrupa’da bir ülkeye ulaşmak için kaçakçılara yüklü miktarlar ödemek zorunda kalan veya Türkiye’ye zaten Yunanistan’a geçiş yapmak için gelen sığınmacılar ancak kazalarda hayatlarını kaybettiklerinde ‘kaçak göçmen’ olarak manşetlerde yer alıyorlardı.

Bugün Türkiye’deki göçmen ve mültecilerden bahsettiğimizde aklımıza nedense sadece Suriyeli mülteciler gelmekte. Şüphesiz ki, bunda medyanın mülteciyi ve daha genel olarak yabancıyı nasıl çerçevelediği çok önemli bir rol oynamakta. Mülteci hakkında dolaşımda olan bilgiyi üreten siyasi aktörler ise de, bu bilginin belirli bir çerçevede sunulmasını ve bireylere ulaşmasını sağlayan medya (Helbling, 2004’ten aktaran PS:EUROPE, 2017:4). Oysa ki, GİGM’e sığınma başvurusu yapmamış, hiç bir kaydı bulunmayan veya resmi bir koruma talebinde bulunsa dahi, bu talebi çeşitli şekillerde geri çekilmiş sayılan veya Türkiye’ye gelip de, burada uluslararası koruma talep etmek istemeyen sığınmacılar da, Türkiye’deki mülteci nüfusunun bir parçası. Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, sığınma/iltica talebi olan ama bu talebi yetkili makamlar tarafından incelenip, henüz mülteci statüsü tanınmamış olan herkesi bu çalışma kapsamında mülteci olarak ifade ettiğimizi belirtmemiz gerekir. Bunun sebebi, dünyada mülteci hukukunu düzenleyen en temel belge olan 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme’nin El Kitapçığı’na göre, bir kişi Sözleşme’deki kriterleri taşıdığı takdirde mülteci olarak tanımlanır. Kişi tanınma ile mülteci olmaz; mülteci olduğu için kendisine statü tanınır (UNHCR, 1992: para. 28).

BMMYK kayıtları son birkaç yıl için rakamlarda bir düşüş gösterse de, aslında Suriyeliler dışında Türkiye’de koruma ihtiyacı içinde olan sığınmacıların sayısı konusunda bir fikir edinebilmek için sınırlarda durdurulan ve Jandarma tarafından yakalanıp, hapsedilen göçmenlerin sayısına da bakmak gerekir. Resmi olmayan bir yoldan ülkeye giriş veya çıkış yaparken yakalanan veya ülke içinde seyahat belgesi olmadan seyahat ederken durdurulup alıkonulan göçmenler, resmi olarak düzensiz göç(men) olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar medyada ‘kaçak’ olarak nitelendirip kriminalize edilseler de, düzensiz göçmenler herhangi bir suç işlememiş kişilerdir ve uluslararası koruma ihtiyaçları olabilir. Onlar, normal bir vatandaş için hiç bir sorun teşkil etmeyen pasaport veya seyahat belgesi edinme veya gideceği ülkenin vizesini alma imkânı olmayan ve bu yüzden ülke sınırlarını geçebilmek için hayatlarını çoğu zaman kaçakçılara başvurarak tehlikeye atan kişilerdir. GİGM rakamlarına bakacak olursak, 2018 yılı içerisinde ‘yakalanan’ göçmen sayısı 251,794. Bu kişilerin hangi ülkelerden olduğuna baktığımızda ana-akım medya diliyle neden ‘kaçak’ olarak nitelenemeyeceklerini de anlamış oluruz. 2017 yılı verilerine göre en fazla düzensiz göçmenin geldiği ülkeler sırasıyla Suriye (50,217), Afganistan (45,259), Pakistan (30,337) ve Irak (18,488).[5] Bu kişilerin sınırdışı işlemleri başlatılmadan varsa koruma taleplerinin değerlendirilmesi ve Türkiye’deki sığınma prosedürü konusunda bilgi verilmesi gerekmektedir. Ancak insan hakları örgütlerinin sıklıkla ifade ettiği gibi, bu alanda Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri, sığınmacıların formel ve enformel yollardan prosedüre erişimlerinin engellenmesidir.[6]

Türkiye’de hem politika belgelerinde, hem de medya dilinde ‘kaçak’ yerine ‘düzensiz’ ifadesinin kullanılmaya başlaması çok uzun bir zaman almıştır. Düzensiz göçmen ifadesi ilk kez AKP döneminde Avrupa Birliği Müktesebatı’na uyum kapsamında kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile hukuki olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yine de medya dilinde kriminalize eden, ayrımcı kaçak ifadesinin kullanımın tamamen ortadan kalktığını söyleyemiyoruz.

Türkiye’nin İkili Sığınma Sistemi

Türkiye’de bugün mülteci koruması ikili bir yapıya sahip. Mevcut hukuki ve kurumsal yapı, tamamen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde inşa edilmiştir. Bu ikili yapının ilk ayağında, mülteci denilince ilk akla gelen grup olan Suriyeliler için düzenlenen geçici koruma prosedürü, diğer ayağında ise 2013 yılında kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile işleyen uluslararası koruma (eski adıyla sığınma) prosedürü bulunmaktadır. AKP Suriyeli mülteciler için en baştan beri açık kapı politikası izleyeceğini deklare etmiştir. Bundan kastedilen uluslararası mülteci hukukundaki temel ilke geri gönderme yasağına (principle of non-refoulement) dayalı temel düzeyde bir korumadır. Buna göre, Türkiye’ye toplu olarak giriş yapıp, koruma talep eden Suriyeliler can güvenliklerinin tehlikede olacağı Suriye’ye geri gönderilemezler, ancak bireysel prosedüre başvurup, uluslararası korumadan da yararlanamazlar.

Bireysel bir prosedür olan uluslararası koruma Suriyeliler dışındaki gruplara uygulanır. Sığınmacılar hukuki olarak uluslararası koruma adı altında düzenlenen üç farklı statüden birine başvurma hakkına sahiptirler. Bunlar sırasıyla sadece Avrupa’dan gelen sığınmacıların başvurabildikleri ‘mülteci’ statüsü; Avrupa dışından gelen, diğer bir deyişle Türkiye’deki neredeyse tüm sığınmacıların başvurduğu ‘şartlı mülteci’ statüsü ve bu iki grup dışında kalıp da, ülkesine geri gönderildiği takdirde ölüm cezası, işkence veya kötü muamele veya yaygın şiddet olayları nedeniyle şahsına yönelik ciddi hayati tehlike ile karşılaşma riski olanların başvurabildiği ‘ikincil koruma’ statüsüdür. Sonuç olarak hem geçici korumadan hem de uluslararası korumadan yararlanan mülteciler belirsiz bir gelecekle karşı karşıyadırdırlar çünkü Türkiye 1951 Sözleşmesi’ne taraf olurken seçtiği coğrafi sınırlama nedeniyle Avrupalı olmayan hiç kimseye mülteci statüsü tanımamaktadır.

Türkiyelilerin Mülteci Algısı

AKP iktidarının diğer mülteci gruplarından farklılaşan Suriyeli mülteciler politikası, izlediği dış politika ile doğrudan bağlantılı olmuştur. Her şeyden önce Suriye söz konusu olduğunda izlenen dış politika hiç bir zaman taraflar üstü bir çizgide olmamıştır. 2011’de Suriye’de rejime karşı isyan ilk başladığı andan itibaren, Suriye meselesi AKP için yeni ideolojik hegamonya arayışının ve Kemalist milliyetçilik ve ulusal kimlik projesinin yeniden yapılandırılmasının temel bileşenlerinden biri olmuştur. İzlenen Suriye siyaseti ulusal kimliğin Osmanlı geçmişi ve İslam dini üzerinden yeniden şekillendirilmesinde bir araçtır. Eski Osmanlı toprağı olarak görülen Suriye toprakları ve Suriyeli mültecilere karşı izlenen politika, iç politikadaki gelişmeler ve özellikle de Kürt sorunu konusunda AKP’nin izlediği siyaset ile bire bir bağlantılıdır (Saraçoğlu, 2018: 19-21).

Suriyeliler ülkeye ilk giriş yapıp, kamplara yerleştirildikleri dönemden itibaren AKP’nin izlediği bu politka gereği oldukça uzun bir süre ‘Müslüman kardeşlerimiz’ ve ‘misafirlerimiz’ olarak anılmışlardır.[7] Suriye’de rejimin kısa sürede düşeceği beklentisi medyaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2012’de yaptığı bir konuşmada “Şam’a gideceğiz. Emevi Camisi’nde namaz kılıp, Suriyeli kardeşlerimizle kucaklaşacağız” sözleriyle yansımıştır.[8] Bu söylem iktidar tarafından 2014 yılı Ekim ayında Geçici Koruma Yönetmeliği kabul edilene kadar sürdürülmüştür. 2015 yılı Suriyelierin aslında geçici değil kalıcı; misafir değil mülteci olduklarının hem Suriyeliler hem de Türkiye toplumu tarafından yavaş yavaş kabul edilmeye başlandığı yıldır (BM Kadın Brimi, 2018: 65; Biner & Soykan 2016). Bu ilk dört yıllık süreç boyunca iç politikada muhalefet AKP’nin Suriye siyasetini eleştirir ve bu söyleme karşı çıkarken hedef şaşırmış ve özellikle seçim dönemlerinde popülist bir yaklaşımla Suriyeli mültecilere karşı ayrımcı ve kimi zaman da ırkçı bir söylem geliştirmiştir. Sanki Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukundan kaynaklı hiç bir yükümlülüğü yokmuş, sanki geri gönderme yasağı ve 1951 Sözleşmesi hükümleri Türkiye’yi bağlamıyormuş gibi, muhalefet partileri özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi her fırsatta Suriyelilerin geri gönderileceğini ifade etmiştir. Bu iki farklı kutuptaki söyleme maruz kalan Suriyeli mülteciler ise sosyal medya aracılığı ile yayılan “devletten maaş alıyorlar”, “telefon faturası ödemiyorlar”, “sınavsız üniversiteye gidiyorlar” gibi yalan haberler yüzünden ırkçı saldırıların hedefi olmuşlardır. Öyle ki, bu söylem mültecilere hizmet veren sağlık çalışanları üzerinde bile etkili olmuş; doktorların dil engeli nedeniyle anlaşmakta zorlandıkları Suriyeli mültecilerden ayrımcı bir dille şikâyet ettikleri aktarılmıştır (Terzioğlu, 2017). Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından yapılan Bilgiden Algıya: Türkiye’de Sığınmacı-Göçmen ve Mülteci Algısı Üzerine çalışmada yerli halkın ayrımcı tavrı ve geliştirdiği nefret söyleminin yanında medyanın ayrımcı ve hedef gösterici tavrı da ortaya konmuştur. Çalışmada Blinder’e atıfla, medyanın yalnızca ev sahibi toplum için potansiyel tehditleri vurgulayan tasvirler yoluyla göçmenlerin ve mültecilerin ‘ötekileştirilmesini’ teşvik etmekle kalmayıp, göçmenleri insani özelliklerinden ayırarak bunun sonucunda ortaya çıkabileceklere ilişkin hazır halde gerekçelendirmeler yapabileceği iddia edilmektedir (PS:EUROPE, 2017: 4).

Suriyeli mülteciler, sürekli olarak medya tarafından “vatanını savunmaktan kaçan, korkak, devletten maaş alıp yan gelip yatan tembel, bilinçsizce çocuk sahibi olup üreyen, hastalık yayan, Türk vatandaşlarının elinden işlerini alan, kültürel olarak ‘Türklere göre’ geri bir toplum” olarak resmedilmektedir. Feminist zorunlu göç çalışmaları uzun süreli mültecilik, göç ve savaş durumlarında mülteciler ve yeni yerleşilen ülkedeki toplum arasında giderek keskinleşen buna benzer [iyi] biz ve [kötü] öteki ayrımlarına ve yaratılan ikiliklere karşı çıkmıştır. Göçün kadınlaşması (feminization of migration) literatürde ilk kez uluslararası göç ve göçe dair süreçlerde kadınların varlığının görmezden gelinmesini ve erkeğe bağımlı ele alınmalarını eleştirmek için kullanılmıştır (Kofman, 2004). Bu kavram aynı zamanda ailede ve emek piyasasında göç ile değişen cinsiyet rollerini/rejimini anlatmak için de kullanılır ve sadece kadın mültecilerin değişen rolüne/durumuna işaret etmez. Göç süreçlerinde kadınlar gibi erkekler de pasif, güçsüz, iş ve statü kaybı nedeniyle zayıf olarak kodlanabilir. Özellikle milliyetçi söylemde, aynı Türkiye medyasında olduğu gibi erkeklerin asker kaçağı, vatanını savunmaktan aciz kişiler olarak aşağılanarak kadın(sı)laştırılması çok yaygındır (Hyndman&Giles, 2011: 363). Medyada mülteci çocuklar da dilenen, sokakta başıboş dolaşıp mendil satan, suça karışmış ve mağdur olarak resmedilmektedir.

İstanbul Politik Araştırmalar Enstitütüsü’nün yeni yayınlanan nitel bir araştırmasında, İstanbul’da metrobüs kullanan ve/veya metrobüs hattında yaşayanlarla yapılan görüşmelerde katılımcıların çoğu mültecilerin/yabancıların sayısının artması nedeniyle, artık kendilerini kendi ülkelerinde yabancı gibi hissettiklerini ifade etmişlerdir. Katılımcıların yarısı birlikte yaşama konusunda çözüm sorulduğunda, Suriyelilerin çocukları ile birlikte geri dönmeleri gerektiğini söylemektedirler. (İstanpol, 2018: 7). Araştırma iki toplum arasında katılımcılar tarafından net bir biz ve onlar ayrımının çizildiğini ve yabancı olarak tanımlanan Suriyelilerin hiyerarşik olarak Türkiyelilere göre daha aşağıda konumlandığını göstermektedir (İstanpol, 2018: 20). Bu negatif tutumun ve yargıların temel sebeplerinden birinin Türkiye’deki yabancı düşmanlığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bilgi Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından 2017 yılı içerisinde yürütülen ‘Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması’nda pek çok konuda siyasal kutuplaşma içinde olan farklı parti tabanlarının (AKP, CHP, MHP, HDP ve İyi Parti) ortaklaştıkları ve aralarındaki farkın kapandığı tek konunun Suriyelilerin savaş bittiğinde ülkelerine geri dönmeleri olduğu görülmüştür.[9] Suriyeli mülteciler özellikle ekonomi açısından bir yük olarak görülmekte ve eğitim ve sağlık gibi alanlarda onlara verilen yardım ve hizmetler toplumda öfkeye neden olmaktadır. Uluslararası Kriz Grubu’nun 2018 yılında yayınlanan ‘Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler: Kentsel Gerilimleri Azaltmak’ raporuna göre, 2016 yılı aynı dönemine göre 2017 yılının ikinci yarısında Suriyeli mültecilerle bağlantı adli vaka ve toplumsal gerginlikler üç kat artmış; bu olaylarda 24’ü Suriyeli, en az 35 kişi hayatını kaybetmiştir. Rapora göre, olayların artmasındaki başlıca sebepler yerel halkın Suriyelilere sosyal yardım ve kamu hizmetlerine erişimde öncelik verildiğine inanması ve yetkililerin iki toplum arasında yaşanan gerilimleri çözmek yerine hasıraltı etmesidir.[10]

AKP’li Yıllarda Türkiye’nin Göç Politikasındaki Dönüşüm

AKP iktidarı döneminde Türkiye ilk kez Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinin sahip olduğuna benzer bir göç yönetimi politikasına geçiş yapmıştır. 2010 ile 2012 yılları arasında hazırlanan ve 2013 yılında Meclis’te kabul edilen bir yasa ile, Türkiye’de yaşayan tüm göçmen (yabancı) ve sığınmacıların statü ve hakları ilk kez tek bir hukuki metinde düzenlenmiştir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK), ülkenin ilk iltica kanunu olma özelliğini taşıyıp, aynı zamanda Türkiye’nin göç politikasının Avrupa Birliği ile uyumlaştırılması işlevini de yerine getirmiştir. Türkiye’nin göç politikası, 2000’lerin başında başlayan AB Uyum Süreci ile paralel olarak yeniden şekillenmiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü adıyla düzenlenen yeni kurumsal yapı, Suriyeli ve diğer sığınmacılara uygulanan koruma prosedürü, göçmenlere (yabancılara) tanınan yeni statü ve bağlı haklar, sınır ve sınırdışı politikaları ve Türk vatandaşlığına kabule dair yapılan yasal değişiklikler, bu yeniden şekillenen göç politikasının belli başlı çıktılarıdır.

Her ne kadar AB adaylığı, göç konusunda politika oluşturmada özellikle 2005 sonrası dönemde Türkiye için temel itici güç olsa da, bu süreç kesinlikle tek taraflı ve doğrusal olarak ilerlememiştir (Paçacı-Elitok, 2018). Türkiye hiç bir zaman AB politikalarının pasif bir alıcısı olmamış; ülkenin sosyal, siyasal ve tarihsel iç dinamikleri de bu sürecin karşılıklı bir pazarlık şeklinde geçmesinde etkili olmuştur. Aslında geriye doğru baktığımızda Türkiye’nin farklılaşan Suriyeli mülteciler yaklaşımına rağmen, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlediği göç politikasının özünde değiştiğini söylemek mümkün değildir. Bu politikanın iki temel bileşeni olarak görebileceğimiz ‘göçmen’in tanımı ve kimlerin bu topraklarda mülteciliğe (uluslararası korumaya) kabul edileceği hususu AB adaylığı ile başlayan politika transferi sürecinde hiç bir değişikliğe uğramamıştır. Türkiye hala 20. Yüzyılın başında olduğu gibi, ulus devlet inşa sürecini dayandırdığı homojen Türk kimliği oluşturma ve koruma refleksini göç söz konusu olduğunda devam ettirmekte ve Sunni İslam’a dayalı bir ‘Türklük’ üzerinden kimin ülkeye göçmen olarak kabul edileceğine göre bir göç politikası izlemektedir. Bu yüzden de Türkiye kimin ülkeye mülteci olarak kabul edileceği konusunda, 1951 Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlamayı üyelik şartı olmasına rağmen kaldırmamıştır. Bu coğrafi sınırlama nedeniyle daha önce de ifade ettiğimiz gibi Türkiye’de Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden gelenler dışında hiç kimse YUKK’a göre mülteci statüsü alamamaktadır. Geçici koruma 2014 yılı Ekim ayında hukuki olarak düzenlenebilmiş ve üç yıllık süreç hem Türkiye toplumu hem de Suriyeliler için belirsizlik içinde geçmiştir.

Suriyeliler gibi Türkiye’den koruma talep eden Afganlar, Iraklılar, İranlılar, Somaliler ve Sudanlılar da Türkiye’de mülteci korumasından yararlanamamaktadır. Türkiye’de hem Suriyeliler için sağlanan geçici koruma, hem de 1951 Sözleşmesi gereği tanınan uluslararası koruma geçici bir nitelik taşımaktadır. Diğer bir ifadeyle bu her iki koruma türünden yararlanan Suriyeli ve Suriyeli olmayan sığınmacılar ülkede kaç yıl yaşarsa yaşasınlar, diğer göçmenlerin (yabancıların) aksine ülkede geçirdikleri süreye bağlı olarak vatandaşlığa başvuramazlar. Tam da bu nedenle, Türkiye’nin yeni göç politikasının geçmişle bağlantısını koparmayıp, etnik ve dinsel temelli bir milliyetçiliğin etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz (Koser – Akcapar; Simsek 2018: 180). AKP iktidarı döneminde göçe dair izlenen politikaya biraz daha yakından bakacak olursak, geçmişle bağlantıya rağmen yine de belli başlı birkaç dönemselleştirmeden söz edebiliriz.

Bunlardan ilki 2002’den 2012 yılına kadar süren ve AB Uyum Süreci çerçevesinde AB’nin ortak göç ve iltica rejimine Türkiye’nin içerilmesi olarak tanımlayabileceğimiz, yeni bir göç ve iltica yasasının hazırlandığı ama göç ve göçmenin hükümetin çok da gündeminde olmadığı bir zaman dilimi olacaktır. Bu dönemde AB açısından en önemli konu, göç yolları üzerinde transit bir ülke haline gelen Türkiye’den Yunanistan’a düzensiz (kaçak) göçün önlenmesi iken, Türkiye’de ise Ege Denizi’nde meydana gelen kazalar sivil toplum örgütleri tarafından gündemleştirilmeye çalışılmaktaydı. AKP’nin ilk iki iktidar dönemine denk gelen bu zaman diliminde göç ve göçmenler konusu örneğin 2002 seçim beyannamesinde yer almamaktadır.[11] Göç ve göçmenler denince sadece yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları ve onların yaşadığı sorunlar gündemleştirilmiştir.

İkinci dönem ise, 2011 yılı Nisan ayında Suriyeli mültecilerin ülkeye girmeye başlaması ile birlikte, önce hazırlanan yeni göç ve iltica yasasının ve sonra da onun kabulü ile kurulan yeni kurumsal yapı olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün hükümet tarafından dış politika çıkarları doğrultusunda bir kenara itildiği bir zaman dilimine denk gelmektedir. Bu dönemde Meclis’te 2013 yılında kabul edilen yeni kanundan ve onunla oluşturulan yeni göç politikası araçlarından ziyade, Başbakanlık ve ona bağlı AFAD bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bunda henüz kuruluş aşamasında olan yeni teşkilatın yetersizliği kadar, hükümetin Suriye politikası da etkili olmuştur. Hükümet yanlısı medya ise izlenen dış politikaya karşılık iç politikada rıza üretilmesi için Suriyelileri Türk misafirperverliğine muhtaç, Müslüman din kardeşlerimiz olarak kodlamıştır. Dünya tarihinin en büyük ‘mülteci krizi’ göç ve göçmen politikasının parçası olmaktan çıkıp, AKP tarafından pragmatik bir yaklaşımla iç ve dış politika aracı haline getirilmiştir (Danış, 2016: 8). Bu dönem, 2014 yılı Ekim ayında Suriyelilere geçici koruma tanınması ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün Suriyeli mültecilere dair AFAD’dan yetki devralmaya başlaması ile birlikte 2015 yılı ortalarına kadar sürmüştür. Geçici korumanın hukuki olarak düzenlenmesi ile birlikte misafir söylemi de yavaş yavaş yerini mülteciye bırakmaya başlamıştır.

Üçüncü bir dönem, 2015 ‘uzun göç yazı’ ile başlayan (Kasparek; Speer, 2015) Suriyeli mültecilerin ve genel olarak göçün iç ve dış politikada AKP iktidarı tarafından tam anlamıyla bir koz olarak kullanıldığı, Suriyeli mültecilerin pazarlık konusu haline getirildiği bir dönemdir. Mayıs 2015 itibariyle Türkiye resmi olarak olmasa da, meşhur açık politikasını terk etmiştir. Suriye’den gelenler artık sınırı ancak kaçakçılara para ödeyerek ve askerlere rüşvet vererek geçer hale gelmiştir. Geleceğe dair belirsizlik ve ekonomik – sosyal haklara erişimde yaşanan sıkıntılar nedeniyle Suriyeli mültecilerden kampları terk edenler olmaktadır (Biner & Soykan 2016). Uluslararası Göç Örgütü rakamlarına göre 2015 yılında yaklaşık bir milyon kişi Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya düzensiz yollardan geçiş yapmıştır (IOM 2015). Eylül ortası iltica talep etmek için Almanya’ya giden 3700 kişilik bir grubun Münih tren istasyonunda halk tarafından sevgi gösterileri ile karşılanması sonucu, çoğunluğu Suriyeli ve Afgan yaklaşık 3000 mülteci Yunanistan ve Bulgaristan sınırına, Edirne’ye doğru İstanbul’dan yürüyüşe geçer.[12] Ege Denizi’ndeki kazalara referansla, “Sınırları Açın! Ege’de Ölümlere Son! Crossing No More!” sloganı ile düzenlenen eylem, birkaç gün sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu ve GİGM’den bürokratların Suriyelileri temsilen bir grup ile buluşması ile sona erer. Suriyelilerin taleplerini kabul eden ve grupla dayanışma sergileyen hükümet böylece, meşhur 2016 mülteci pazarlığı için AB’ye karşı siyasi bir koz elde etmiş olur (Kaşlı, 2017 aktaran Ataç ve diğerleri, 2017:13). Sonbahar aylarında da devam eden göçü durdurmak için Almanya Başbakanı Merkel’in attığı adımlarla, AB ile Türkiye arasında 18 Mart 2016’da Brüksel’de bir mutabakata varılır. İstenmeyen göçü durdurma ve Suriyeli mültecileri ülkede tutma karşılığı, Türkiye gerileyen insan hakları ve demokrasi karnesine rağmen, içerde muhalif kesimlere karşı izlediği baskıcı politikayı daha da arttırabilmek için AB’den bir nevi açık çek almıştır (Atac ve diğerleri, 2017: 14). Bu anlaşma aslında AB Uyum Süreci çerçevesinde oluşturulan yeni göç politikasının Türkiye’de o zamana dek görünmeyen bir yüzünü gösterir. Türkiye’nin AB’den transfer ettiği yeni göç politikası esasen göç yönetimi adı altında geri kabul anlaşmaları, hızlandırılmış iltica prosedürü, idari gözetim ve sınırdışı gibi neoliberal göç kontrolü mekanizmalarının üyelik şartı olarak Türkiye’ye transfer edilmesidir. Maksat AB’nin dış sınırlarının ve ortak iç pazarının istenmeyen göçlere karşı komşu ülkeler eliyle (bu sefer Suriyeli akınına karşı) korunmasıdır. Bunun için Türkiye ilk etapta üç, toplamda altı milyar avro ve vatandaşlarına gerekli şartları sağladığı takdirde Schengen bölgesi için vize serbestisi tanınması sözü karşılığı bu göreve talip olur. Bu anlaşmaya göre, 20 Mart 2016 tarihi itibariyle Türkiye’den Yunan adalarına düzensiz yollardan geçen tüm göçmenler Türkiye’ye iade edilecek; Yunan adalarından Türkiye’ye geri gönderilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir Suriyeli AB’de yerleştirilecek ve Türkiye AB’ye olan düzensiz göçü önlemek için gerekli her türlü önlemi alacaktır.[13] Bu görevler, tam da Türkiye’nin Suriyelilere karşı AB’nin sınır bekçiliğine başladığının göstergesidir. Resim Ocak ayında üçüncü ülkelerden gelecek Suriyeliler için uygulamaya konan vize zorunluğu ile zaten tamamlanmıştır.[14] Mutabakat kapsamında Türkiye’yi düzensiz yollardan terk edip de, Yunanistan’dan iade edilenlerin eğer isterlerse sığınma sistemine erişimlerinin sağlanıp sağlanmadığı belli değildir. AB fonları ile inşa edilen yeni geri gönderme merkezleri ile idari gözetim kapasitesini tek seferde on beş bin kişiye (GİGM 2018) kadar çıkaran Türkiye, kaçmaya çalışanları hapsederek AB kalesi için bekçi rolünü layıkıyla yerine getirir. Suriyeliler artık “Müslüman kardeşlerimiz, misafirlerimiz” değil; kontrol edilmesi ve Türkiye’de tutulması gereken bir nüfus, tekrar istenmeyen bir “göç akını”dır.

Dördüncü dönem olarak tanımlayabileceğimiz 2016 Anlaşması ile başlayan ve 15 Temmuz gecesi yaşanan başarısız darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile devam eden dönemde ise Türkiye artık mülteciler için açık bir cezaevi haline gelmiştir. Türkiye – Suriye sınırına örülen duvar ve sıkı bir şekilde uygulanan vize politikası ile ülke Suriyelilerin giriş çıkışına tamamen kapalı hale gelmiştir. Her iki uygulama da yeni mültecilere yıllarca açık olan o kapıyı kapatmıştır. Hem Suriyelier, hem de Suriyeli olmayan mülteciler için AB anlaşması doğrultusunda mültecilerin Türkiye’den gitme isteklerini kırmak, AB’ye düzensiz göçün önüne geçmek için çalışma izni yönetmelikleri çıkarılır fakat istihdam artmaz, yoksulluk azalmaz. Çünkü çalışma izni almanın zor şartları, kota uygulaması ve kayıtdışı ekonominin büyüklüğü karşısında işverenler ucuz işgücü olarak gördükleri mültecileri sömürmek varken, izin alma zahmetine girmek istememektedirler (Bélanger &Saraçoğlu, 2018).

20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen ve iki yıl süren OHAL boyunca kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile temel hak ve özgürlükleri gerileten ciddi yasal değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan biri de, YUKK’ta 676 sayılı KHK ile yapılan, hakkında sınırdışı kararı alınacaklara dair değişikliktir. Mülteci hukukunun temel ilkesi olan geri gönderme yasağının altını oyan bu değişiklik ile Türkiye’den koruma talebinde bulunmuş Suriyeli ve Suriyeli olmayan mülteciler sığınma prosedürüne dahil olsalar da, yaşamlarının tehdit altında olabileceği ülkelere geri gönderilebilecektir. Bu değişiklik özellikle Suriyeli mültecilere karşı AKP’li bürokrat ve siyasetçiler tarafından sık sık tehdit amaçlı kullanılır. Adli bir vaka olarak başlayıp devletin yeterli önlemi almaması sonucu mültecilere yönelik linç girişimine dönüşen ve her iki toplumu karşı karşıya getiren pek çok olayda yetkililer, Suriyeli mültecilere her an kendilerini sınırdışı edebileceklerini hatırlatırlar. Bu dönemde mülteci ifadesi yerini hemen haddini aşan yabancıya bırakıverir.[15] Daha önce el üstünde tutulduğu söylenen misafirler artık hem tehdit edilmekte hem de gerektiğinde sınırdışı edilmektedirler![16]

OHAL döneminde insan hakları örgütlerine karşı izlenen baskıcı politikalar, ancak sivil toplum desteği ile korumaya erişebilen sığınmacıları ve Suriyeli mültecileri daha da yalnızlaştırır. Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez 2016 yılı Temmuz başında darbe girişimi öncesi Kilis’te Suriyelilere Türk vatandaşlığı tanınacağını duyurmuştur.[17] Seçimler öncesi büyük tartışmalara yol açan bu haber sonrası, Vatandaşlık Kanunu’nun ilgili hükümlerinde Aralık ayında yapılan değişiklik ile istisnai yoldan Türk vatandaşı olmanın şartları ülkede yatırım yapanlar ve bankada yüksek miktarda parası olanlar lehine değiştirilmiş; iyi eğitimli ve meslek sahibi Suriyeliler için bu hükümler eşitsiz bir şekilde uygulanmış ve yaklaşık 30,000 Suriyeliye Türk vatandaşlığı kazandırılmıştır (Koser – Akcapar; Simsek, 2018: 180).

OHAL dönemi de önceki yılların yaz ayları ve seçim dönemlerinde olduğu gibi Suriyeli mültecilere karşı çeşitli şehirlerde patlak veren ırkçı saldırılar ve linç girişimleri ile geçmiştir. 2017 yılı Temmuz ayında sosyal medyada başlayan mülteci karşıtı ırkçı eylem (#Suriyeli istemiyoruz ve #Suriyelier sınırdışı edilsin) dokuz aylık hamile Suriyeli bir kadının, eşinin işyerinden iki arkadaşı tarafından tecavüz edilip on aylık bebeği ile birlikte öldürülmesi ile son bulmuştur. İç İşleri Bakanlığı ilk kez bir açıklama yaparak, Suriyelilerin suça karışma oranlarını açıklayıp, Türk vatandaşları ile Suriyeli ‘misafirler’ arasında barış çağrısı yapmak durumunda kalmıştır.[18]

Suriye ve İran sınırlarına örülen duvarlar, Yunanistan ve Bulgaristan’a geçişin tellerle tamamen kapatılması sonucu mülteciler, artık dış politikadan çok bir iç politika malzemesi haline gelmiştir. Suriye içine düzenlenen operasyonlar ile ülkenin güvenli resmedildiği ve gönüllü geri dönüşlerin yerel yönetimler eliyle teşvik edildiği bir dönem başlamıştır. İstanbul’da Ümraniye belediyesi’nin düzenlediği otobüs seferleri ile yaz ayları itibariyle yaklaşık 3000 Suriyeli ülkesine kesin dönüş yapmıştır.[19] Mültecilerin AB için pazarlık değerini kaybetmesi ve ekonomi için yük olarak görülmesi sonucu kamplar da kapatılmaya başlanmıştır. Daha önce dört milyon mültecinin yaklaşık 260.000 kadarına evsahipliği yapan kampların kapatılacağı, bir seçim vaadi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilk kez 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi Gaziantep’teki bir miting sırasında duyurulmuştur.[20] 21 Kasım 2018 tarihli Cumhuriyet’in özel haberine göre ise, İç İşleri Bakanlığı ‘tasarruf’ gerekçesi ile 2018 yılı içerisinde altı kampı kapatmıştır. Durumdan etkilenen 132.990 mültecinin ancak 31.000 kadarı diğer kamplara yerleştirilmiş; kalanı ise nakdi yardımlardan yararlandırılarak aynı büyük çoğunluk gibi kendi imkanları ile yaşamaya bırakılmıştır.

Medyada Mültecilerin Temsili

Suriyeli Mültecilerden Önce Türkiye’de Göç ve Göçmen Temsili

2011’deki büyük göç hareketliliğine kadar, Türkiye’ye gelen göçmenler politik baskılar, cinsiyet kimliğine ve inanca/inançsızlığa yönelik cezalandırma pratikleri ve çatışmalar sebebiyle ülkelerini terk eden İranlılar, Iraklılar, Afganlar, Tacikler ile istihdam ve eğitim için gelen eski Sovyet bloku ülkelerinin vatandaşlarından oluşuyordu. Daha sonra bunlara Afrika ülkelerindeki yoksulluk ve sağlıksız yaşam şartlarından muzdarip bir göçmen kitlesi eklendi. Bu dönemde göçmenler medyada çoğunlukla tekne faciası ve göçmen kaçakçılığı gibi olaylar sebebiyle yer alabiliyorlardı. Gazeteciliğin değişmez kurallarından biri olarak, yoksullar ve üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşları ancak olumsuz bir olayla (doğa olaylarının yarattığı felaketler, katliamlar, şiddet hikayeleri, savaş, medeni sayılan dünyanın kültürü ve alışkanlıklarına ters düşen yamyamlık, kadın sünneti, kurban törenleri gibi) konu olabiliyorlardı batılı ülkelerin medyasına.

Türkiye’de de durum farklı değildi. Tekne faciası haberleri, göçmenler denince ilk akla gelen olaylardandı. Bu haberlerle hayatımıza “kaçak göçmen” kavramı girmişti. Göçmenlerin mağduru oldukları ilk büyük çaplı tekne faciası 2007’de, İzmir’in Seferihisar ilçesinde yaşanmıştı. Onlarca göçmenin öldüğü bu facia medyada göçmenleri kimliksizleştiren ve kriminalize eden bir söylemle yer buluyordu. Hürriyet’in haberinde “Kaçak teknesi battı” başlığıyla aktarılan olay, zorunlu göçün mağdurlarını “kaçak” diye tanımlayarak kriminalize ediyordu. İlk bakışta kaçak, can güvenliği nedeniyle kaçmak zorunda kalan kişiyi değil, suça karıştığı, illegalitenin içinde yer aldığı için kaçan kişiyi çağrıştırıyordu. Haberin arka plan bilgisinde ise 90’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan ilk tekne kazasına gönderme yapılarak, “ilk faciadan ders almayan kaçaklar”ın başlarına gelenler özetleniyordu. Ayrıca, tekne kazasına sebep olan insan tacirlerinden, bu konuda gerekli önlemi almayan devlet görevlilerinden söz edilmiyor, geçmişten ders almayan ve yasadışı bir eyleme giriştikleri vurgulanan mağdurlar, okurda herhangi bir empati veya acıma hissi yaratmayacak mesafeli bir dille sunuluyorlardı.

2011 Nisan ayından itibaren kitlesel Suriyeli göçünün başlamasıyla, AKP Hükümeti’nin göç politikalarının değişmesiyle ve özellikle Suriyeli mültecilerin “kardeş” ve “misafir” olarak tarif edilmesiyle haber dili ve tarzı da değişime uğradı. Haberlerde yer alan Türk vatandaşlarının hamiliğine muhtaç, ülkelerindeki zulümden kaçan mülteciler imgesi, vatandaşın misafirperverliğini ve alicenaplığını da göstermesi açısından “biz”in olumlu inşasına katkıda bulunuyordu. [21]

Bu tür haberlere en iyi örnekler, 2015’te Bodrum açıklarındaki tekne faciasında kıyıya vuran cesediyle dünya basınının gündemine giren Aylan Kürdi bebeği konu edenlerdi. Aylan’ın denize giren turistlerin yanı başındaki sahile vuran cansız bedeni tüm dünyada mülteciliğin neden olduğu ve en çok kadınlarla çocukların etkilendikleri dramın sembolü olmuştu. Hürriyet Gazetesi, olayın ertesi günü, kaza esnasında hiç bir şey olmamış gibi, denize girip güneşlenmeye devam eden yerli turistlerin fotoğraflarına yer vererek vurdumduymazlığı eleştirmişti. Bebeğin cansız bedenini filtresiz kullanmasına yöneltilen eleştirileri yanıtlarken de, mültecilere karşı merhamet ve empati hislerini çağıran bir açıklama yayınlamıştı: “Fotoğrafta ailesiyle savaştan ölümden kaçıp mutlu bir hayata kavuşmak isteyen küçücük bir çocuğun cansız bedeni görülüyordu. Haber merkezimizde fotoğrafı gören herkesin yüreği yandı, gözleri doldu, insan kaçakçılarına lanet etti.” (02.09.2015)

Misafir’den Mülteci’ye Dönüş

2014 yılı, Suriyeli mültecilere geçici koruma uygulamasının hayata geçirildiği yıldır. Geçiçilik fiilinin kullanımı tesadüfi değildir. Bu dönemde misafir söylemi yerini mülteci adlandırmasına bırakır. Bürokratik bağlamda ise GİGM, AFAD’dan yetkileri devralır. Hükümet’in daha sıkı denetiminde olan, kadrolaşma süreçleri tamamlanan AFAD, uygulamada istenileni verememiştir.

Mültecilerin yoğun olarak bulunduğu şehirlerde tepkisel eylemler bu dönemde artmaya başlar. Kamplarda izole edilecekleri ve zamanı gelince oralardan çıkıp ülkelerine dönecekleri varsayılan mültecilerin kalış süreleri uzadıkça ve kamplardan çıkıp yerleşim yerlerinde görünür olmaya başladıkça huzursuzluk, medyada sık sık yer bulacak kadar elle tutulur hale gelmeye başlar. Gaziantep mültecilerle yerli halkın iç içe yaşamak zorunda kaldığı şehirlerden biridir. 2014’ün Temmuz ayında, Suriyeli mültecilerin şehirlerinde ikamet etmelerini istemeyen kalabalık bir erkek grubu sosyal medyadan örgütlenerek sokağa dökülür. Sözcü bu haberi herhangi bir olay, herhangi bir protesto eylemi gibi verir. Konunun insani boyutunu ve lince yönelmeye teşne kitlesel öfkeyi görmezden gelir. “ ‘Suriyelileri İstemiyoruz’ eylemi” başlığıyla duyurulan haberin spotunda, “kent merkezinde kalan Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini isteyen yaklaşık bin kişi”den bahsedilmektedir. Haberde bu kişilerin neden oraya geldikleri ve ülkelerine dönmeleri durumunda başlarına gelebileceklerin neler olduğuna dair bir enformasyona rastlanmamaktadır. Üstelik haberin ayrıntısında, “son günlerde Suriyelilerin suç işleyip huzursuzluğa yol açtıkları”nın ileri sürüldüğüne yer verilmiştir. Muğlak bir suç ve huzursuzluk pratiğinin habere konu edilmesi mültecilere ilişkin olumsuz bir imaj çizen tüm haberlerde karşılaşılan bir tavırdır. (13.07.2014)

Tam bir ay sonraki bir başka haberde, “Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı” başlığıyla yine Gaziantep’teki gerginlik konu edilmektedir Sözcü’de. Haber başlığındaki “Suriyeli avı” ifadesi aşağılayıcı ve kriminalize edicidir. Ayrıca gazete, habere eşlik eden fotoğrafta görülen öfkeli erkekleri muzaffer birer avcı gibi gösterip linç girişimini cesaretlendirmektedir. Haber içeriğindeki ajitatif söylem de dikkat çekicidir. “Protesto gösterilerinin temel sebebinin Suriyelilerin gelişi ile birlikte artan kira fiyatları ve işsizlik” olarak gösterilmesi, kira artışlarından evsahiplerinin değil de kiracıların sorumlu tutulması ve istihdam süreçlerinde işverenden kaynaklı sorunların görülmemesi, tüm sorumluluğun Suriyeli mültecilere yüklenmesini beraberinde getirmektedir. Bu da linç girişiminin bir vatandaşlık hakkı imiş gibi protesto gösterisi olarak sunulmasına ve bu girişimin meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı

Sözcü, 13.08.2014, “Gece Sokakta Suriyeli Avına Çıkıldı”

Haberin arka plan bilgisinde, yine Gaziantep’in Ünaldı Mahallesinde yakın geçmişte yaşanan, Suriyeli bir kiracının evsahibini bıçaklayarak öldürmesi olayı hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma, olayı münferit bir suç hikayesi olmaktan çıkararak, şehirdeki, hatta ülkedeki Suriyelilerin yarattıkları tehdide dönüştürmektedir. Gazetenin temel referans kaynağı olan CHP ve yakın çevresi, bu haber gazetenin internet sayfasında verilirken de karşımıza çıkmaktadır. Haberle ilgili linklerden biri olarak, CHP tarafından yapılan “Gaziantep’teki olayların sorumlusu hükümet” açıklaması verilmektedir. (13.08.2014)

Aynı olay Hürriyet’te “Suriyeli gerginliği” başlığıyla verilmektedir. Bu başlık Sözcü’nünkine kıyasla daha az ajitatiftir. Ama öte yandan, polisiye olaya karışan Suriye uyruklu kişiden yola çıkarak, tüm bir Suriyeli mülteci topluluğunu olayın tarafı olarak göstermektedir. (13.08.2014) Mülteciler, özellikle de Suriyeli mülteciler söz konusu olduğunda genelleme yapma, anonimleştirme medyada çok yaygın bir tutumdur. Suriye uyruklu bir kişi suça, gerginliğe, yasadışı faaliyetlere karıştığında, suçun şahsiliği ilkesi ihlal edilerek suç ya da olumsuzluk tüm bir mülteci kitlesine atfedilmektedir.

Pazarlık aracı olarak mülteciler

Başta da belirttiğimiz gibi, mülteciler, Ortadoğu’daki iç karışıklıkların uluslararası güçlerin müdahalesiyle bir savaşa dönüşmesiyle birlikte de özellikle Suriyeli mülteciler hep batılı güçlerin kendi aralarında ve bu güçler ile dünyanın geri kalanı arasında pazarlık malzemesi oldular. 2016 yılı bu pazarlıkların en açık biçimde yapıldığı yıldır. Almanya ile Türkiye arasında varılan bır mutabakat ile Türkiye’nin mültecileri barındırması, bir anlamda Batılı ülkelerden uzak tutması karşılığında, önce üç ardından altı milyon avro yardım alması ve Türk vatandaşlarına Avrupa’da serbest dolaşımı vaadi karşılığında Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin üzerine gidilmeyecektir.

Bu gelişmeler olurken Sözcü, AKP karşıtı yayın politikasını sürdürmekte, hükümeti eleştirmek için Suriyeli mültecilere yönelik kayırmacı olduğunu düşündüğü uygulamaları sık sık gündeme getirmektedir. Erdoğan’ın Suriyeli mültecilere vatandaşlık verileceği ile ilgili açıklamasının ardından yapılan haberin spotunda, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriyeliler ile ilgili tartışma yaratacak yeni bir açıklama yaptı. Erdoğan, TOKİ’nin elinde bulunan boş evlerin Suriyelilere verilebileceğini açıkladı” denmektedir. Daha baştan açıklamanın tartışma yaratacağı beyan edilerek habere ajitatif bir giriş yapılmaktadır. (11.07.2016)

Batı ile varılan uzlaşının mültecileri kalıcı hale getirdiği, milli gelirin paylaşımına ortak olacakları gibi, işsizliğin ve yoksulluğun giderek arttığı ülkede bedelsiz ev sahibi bile olacaklarına ilişkin söylem, mültecilere yönelik düşmanlığı ve saldırganlığı besleyebilecek bir seviyeye varmıştır. Aynı gazetenin birkaç ay önceki haberinde bir araştırma-inceleme haberi olarak sunulan “10 Suriyeli 6 Türk vatandaşını işsiz bırakıyor!” başlıklı haber, daha başlığıyla, başlıkta kullanılan ünlem işaretiyle bu düşmanlığa iyi bir örnektir. Dünya Bankası verilerine dayanılarak yapılan haberin spotunda:

“Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki mevcudiyeti her geçen gün daha kalıcı hale gelirken, ülke nüfusunun yüzde 3’ünü aşmaları nedeniyle mültecilerin makro dengeler üzerindeki etkileri de başta büyümede olmak üzere her geçen gün daha da belirginleşiyor” denmektedir.

Haber içeriğinde de mülteci sayısındaki artışın enflasyondaki yükselişe sebep olduğu, verilere dayanılarak kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Yıllık harcamalarının büyük bir kısmının da devlet tarafından yapıldığı eklenerek mültecilerin istenmeyen, gelir dağılımında ve refah seviyesinde adaletsizlik yaratan bir topluluk olarak algılanmasına zemin hazırlanmaktadır. Mülteci girişinin yarattığı olumsuzluklar, sayısal verilerle de desteklenerek bilimsel bilgi, geliştirilen argümana ve yaratılan imaja destek olarak kullanılmaktadır. (19.02.2016)

Sözcü’nün, fırsat buldukça mültecileri, özellikle de Suriyeli mültecileri kriminalize eden veya şüpheli duruma düşüren haberler hazırladığını söyleyebiliriz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından “Konya’da vatandaşlar Mevlana Meydanı’nda buluştu” başlıklı haber, ilk bakışta darbeye karşı bir protesto ve dayanışma etkinliğininin haberi imiş gibi algılanmaktadır. Ancak haberin ilerleyen kısımlarında, “Suriyelilere Tepki” ara başlığıyla: “Konya’da dün gece gerçekleşen darbe girişiminin ardından bugün yine kent merkezinde toplanan vatandaşlarla Suriyeli mülteciler arasında gerginlik yaşandı” denmektedir. Gerginliğin sebebi açık biçimde aktarılmadan çatışma fiili kullanılarak yapılan haber, Konya’da yaşayan Suriyelilerin darbecilerin safında yer alıyormuş gibi algılanmasına sebep olabilecektir. Habere eşlik eden fotoğrafta, yerli halk tarafından dövülen bir Suriyeli gencin yer alması, ilk bakışta mağduriyet algısı yaratabilecekken, haberin bütünü içinde, milli duyguları rencide eden bir yabancıya verilen ders gibi algılanabilecektir. (17.07.2016)

Sözcü’nün sistematik olarak yaratmaya çalıştığı mülteci düşmanlığına bir başka örnek, “Suriyelilere 36 milyar TL harcadık” başlıklı olandır. Haber başlığı, harcanan paranın hepimizin cebinden çıktığına işaret eder biçimde birinci çoğul şahıs zamiri ile oluşturulmuştur. Rakamın soğukluğu ve anlaşılmazlığını aşmak için ise bu meblağın 8 adet üçüncü köprünün maliyeti tutarında olduğu belirtilmiştir. Ekonomi haberleri dışındaki haber türlerinde yaygın eğilim, rakamların mümkün olduğunca az kullanılması, onlara karşılık gelen değerin söz konusu edilmesidir. Bu haberde de kaybın büyüklüğünü göstermesi açısından, AKP Hükümeti’nin en çok övündüğü icraatlarından biri olan 3. Köprü sembolü kullanılmıştır. Habere eşlik eden fotoğrafta da üçüncü köprüden bir görünümle, kaybın büyüklüğünün altı çizilmiştir. (06.08.2016)

Suriyelilere 36 milyar TL harcadık

Sözcü, 06.08.2016, “Suriyelilere 36 Milyar TL Harcadık”

Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesi kararının yarattığı tepkiyi yatıştırmaya çalışmak ise iktidar yanlısı Yeni Akit gazetesine düşmüştür. Yeni Akit, “Suriyelilere vatandaşlık verilmesinin ardındaki plan” başlıklı haberin spotunda, “Erdoğan’ın planı ne?” sorusuna yer vermektedir. Bu soru, mülteci politikası konusundaki kararları Cumhurbaşkanı’nın tek başına aldığını düşündürmektedir. Bu bağlamda, o dönemde henüz AKP tarafından propagandası yapılan başkanlık sistemini meşrulaştırmaya yönelik bir işlevi de vardır bu haberin.

Haberin içeriğinde öne çıkan bir başka unsur, Suriyelilere vatandaşlık verilerek elde edilecek avantajlardır. Okur, bu kararın DAEŞ’le mücadelede (gazete İŞİD terör örgütüne iktidar kanadı gibi DAEŞ demeyi tercih ederek ideolojik pozisyonunu da belirlemektedir) ve ABD ile ilişkilerde Türkiye’ye avantaj sağlayacağına ikna edilmeye çalışılmaktadır. Tam da Suriyeli mültecilere yönelik öfke, düşmanlık ve saldırganlık yükselmişken, Türkiye’de kalıcı olmalarını sağlamaya yönelik bir hükümet hamlesine meşruiyet zemini arandığı ortadadır. (05.07.2016)

Hürriyet, diğer iki gazeteye kıyasla, konuya insan hakları açısından yaklaşmaktadır. Nuray Babacan imzalı haberin başlığı, “7 bin Suriyeliye vatandaşlık geliyor” ilk bakışta infial yaratma potansiyeli taşısa da haberin spotunda mülteciler, “Suriye’deki savaşın ardından Türkiye’ye gelen 3 milyona yakın Suriyeli” olarak nitelenmektedirler. Mültecilerin burada bulunma nedenlerini “kaçma” gibi olumsuz bir fiille, “sığınma” gibi aciz gösteren bir başka fiille tarif etmekten kaçınıp, mülteciliğin bir insan hakkı olduğunu düşündüren ve durumu görece nesnel biçimde özetleyen bir yaklaşımdır bu. İmzalı haberler, deneyimli muhabirlerin mesafeli bakışlarının ve birikimlerinin izini taşıyabilmektedir. (08.07.2017)

2017 yılı boyunca, mültecilerin haklarını koruyan sivil toplum kuruluşlarına yönelik saldırıların da etkisiyle, özellikle Suriyeli mültecilere yönelik yabancı düşmanlığı artmıştır. Muhalif basın da bu düşmanlığı besleyecek provokatif haberler yapmaktadır. Sözcü’nün “Suriyeliler Osmanbey’de dükkan kiralıyor” başlıklı haberi buna iyi bir örnektir. Adeta bir ihbar gibi olan başlık, yoksul, mağdur ve mazlum Suriyeli mülteci imgesinden, İstanbul’un şık ve zengin muhitlerinden biri olan Osmanbey’de dükkan kiralayabilecek kudrette, palazlanmış bir tüccar imgesine geçişe vurgu yapmaktadır.

Gazetenin aynı günkü internet nüshasında bu habere gömülü olan linkte, “10 Suriyeli 6 Türk vatandaşını işsiz bırakıyor” başlıklı bir başka haber vardır ki, bu haberi destekler niteliktedir. Osmanbey’de dükkan kiralayan Suriyelilerin yerli esnafa rahatsızlık yaşattığı belirtilmektedir. Bunun sebebi de “kaçak Suriyeli işçi çalıştırmak ve haksız rekabet yaratmaktan dolayı iş kültürlerinin uymaması” olarak gösterilmektedir. Yabancının, özellikle de yardıma muhtaç olarak sığındığı bir ülkede yerli nüfusla rekabet edebilecek düzeye gelmesi, artık mağduriyetinin ortadan kalktığının ilanı gibidir. Bu da, onu düşmanlığa ve saldırıya açık hale getirmektedir. (17.05.2017)

Hürriyet gazetesi, 2013’te mülteci politikalarını hayata geçirmek için AFAD’ın görevlendirilmesi sürecinde, mültecilerle yerli halkın ilişkilerini, saha notları ve röportajlar eşliğinde ele almıştır. Mülteci kamplarının bulunduğu Urfa gibi şehirlerde yerli halkla yapılan röportajlarda ortaya çıkan memnuniyetsizlik gazetede sıklıkla yer bulur. “Tedavi için Suriyeli mi olalım?” gibi bir başlıkla verilen röportajda, sağlık hizmetleri, istihdam gibi konularda Suriyeli mültecileri kendilerinden daha avantajlı gören halkın şikayetleri yer almaktadır (22.07.2013). Röportajda, mültecilere himayeci davranan devlet kurumlarını, işverenleri eleştirmek yerine, ayrımcı söylemin mültecilerin kendilerine yönelmesi dikkat çekicidir. Aynı yıl yine Hürriyet’te, “Suriyeli seçmen alarmı” başlıklı haber, galeyana getirici bir başlıkla, CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in bir iddiasını konu etmektedir. Bu iddiaya göre, Suriyeli mülteciler, AKP’nin himayesinde seçmen listelerine yazdırılacak ve AKP için oy kullanacaklardır. Henüz CHP örgütü tarafından da araştırılan bu iddia, sanki kesinleşmiş gibi bir başlıkla sunulmaktadır (14.10.2013)

Suriyeli mülteciler ile ilgili, polisiye olayları konu alan haberlerde, suçun faili “Suriyeli mülteciler” olarak genellenmektedir. Böylece göçmen topluluğu içinden suça karışmış bir veya birkaç kişinin yol açtığı olumsuz imge, tüm göçmen grubuna atfedilmektedir. Sivas’ta gençler arasında yaşanan bir mahalle kavgasını haberleştiren Sözcü, “Sivas’ta oturdukları evde çevreyi rahatsız ettikleri ve 15 yaşındaki bir çocuğu dövdükleri ileri sürülen Suriyeli mülteciler ile mahalle sakinleri arasında gerginlik yaşandığını” dile getirirken, böyle bir yaklaşım sergilemektedir. Taraflardan biri tüm bir göçmen kitlesi iken, diğeri “mahalle sakinleri”, yani o bölgenin gerçek sahipleri olarak sunulmaktadır. Mahalle sakinleri olarak adlandırılan grubun ağzından aktarılan bilgilere göre, Suriyeliler birkaç kişi için tuttukları evlerde onlarca kişi olarak yaşamakta, adaba aykırı davranışlar sergilemekte, uygunsuz kıyafetlerle dolaşıp kadınları rahatsız etmektedirler. Adaba aykırılık, uygunsuzluk gibi muğlak, ahlakçı ve aynı zamanda ajite edici kavramlar hedef kitleyi kriminalize etmekte çok işlevseldirler. (24.08.2017)

Tüm bu nefret söylemiyle bezeli haberlerin arasında, Temmuz 2017’de, Sakarya’nın Kaynarca ilçesinde tecavüze uğradıktan sonra, kendisi ve küçük oğlu öldürülen hamile Emani Al Rahmun’la ilgili haberler dil ve söylem bakımından etik kriterlere daha uygundur. Ancak, bu konuda her üç gazetede yer alan haberlerde de bu tür bir saldırganlığın sıradan erkek şiddeti olarak sunulduğunu söyleyebiliriz. Yabancı düşmanlığı ve bunun bir uzantısı olarak, o topraklarda azınlıkta ve korunaksız kalan yabancıya yönelik saldırıların gerekçelendirilerek mazur gösterilmesine hizmet eden medya içeriklerinin bu şiddete zemin hazırlamakta önemli rolü olduğu ortadadır. Bu haberde bile şiddet eyleminin sebebi Al Rahmun’un eşi ve katil iki erkek arasındaki rekabet olarak gösterilmiştir. Olayın mağduru olan Emani Al Rahmun, Sözcü gazetesinin haberinde “Suriye’de yaşanan iç savaştan kaçarak gelen Halid Al Rahmun’un 9 aylık hamile eşi” olarak sunulmaktadır. Katiller ise “kadının eşi Halid Al Rahmun’un komşusu” olarak kimliklendirilmektedirler. Her iki ifadede de kadını edilgenleştiren, aile reisinin bir uzantısı olarak kabul eden cinsiyetçi tavrın izleri görülmektedir. Göçün kadınlaşması tartışmalarında sözünü ettiğimiz üzere, kadın ve çocuklar, erkeklerin faili oldukları çatışmaların mağduru olmakta, söz sahibi olamadıkları göç pratiklerinin travmalarını en çok onlar yaşamaktadırlar. Emani Al Rahmun ve çocukları da bu mağdurlardandırlar. Oysa haber içeriklerinde sadece aile reisinin sahip olduğu ailenin bir parçası ve vahşi bir erkek şiddetinin kurbanı olarak gösterilmektedirler. (01.12.2017)

Yeri gelmişken, genelde mülteci ailelerin, özelde de kadın ve çocuk mültecilerin medyada nasıl yer aldıklarından bahsetmek gerekir. Hem iktidara yakın Yeni Akit’te, hem muhalefet partisine yakın Sözcü’de, hem de Hürriyet’te mültecilerin, büyük bir kısmı yerli halkla aynı dine ve hatta mezhebe mensup olsalar da, kültür, yaşam tarzı, aile ilişkileri ve sosyal ilişkiler bakımından yerli halktan farklı oldukları dolaylı yollardan vurgulanmaktadır. Bu farklılık, yerli halk lehine bir medeniyet ve refah düzeyi farkı olarak gösterilir. Nesnel bir yaklaşımla değerlendirilecek olursa, savaştan, ölümden kaçan, evlerini terk etmek zorunda kalan ve yanlarına sınırlı sayıda eşya alabilen, bazen yasadışı yollarla, bazen de uzun ve yorucu yolculukların sonunda bir menzile ulaşabilen, önemli bir kısmı da kendi ülkesinde yoksullukla mücadele eden mültecilerin birçok bakımdan mahrumiyet içinde olmaları beklenmelidir. Bu mahrumiyetin izlerini de bedenlerinde taşımaktadırlar. Medyada mülteci haberlerine eşlik eden fotoğraflarda genellikle hırpani görünümlü, yorgun, endişeli ve yoksul insanlar yer almaktadır. Bu fotoğraflar bakanı merhamete davet edebileceği gibi, bir tiksinti ve küçümseme hissi de yaratabilir. Haberlerde, doğrudan veya dolaylı ifadelerle, görsel malzemelerle “geri kalmış ve barbarca bir etnik savaşın ya da mezhep çatışmasının içine sürüklenmiş” ya da kimliğinden dolayı vatandaşına zulmeden ülkelerden gelen insanlar olarak gösterilen mülteciler, okuru batı medeniyetinin bir parçası ve görece müreffeh, istikrarlı bir ülkenin vatandaşı olduğuna inandırabilir. Çünkü, ev sahibi Türklerdir, canını kurtarmak ve geleceğini inşa etmek için onlardan himaye bekleyerek sığınan mültecilerdir. Böylesi haberler aracılığıyla mülteciler ile karşılaşma anında bir hiyerarşi oluşur. Bu hiyerarşi medeniyet sıralamasında himayeci ülke vatandaşını üst sıralara yerleştirir.

Haber üretim sürecinde mülteci kadınlar, Emani Al Rahmun örneğinde de sözünü ettiğimiz gibi, çoğu zaman göç kararını tek başına alan aile reisinin (baba, eş, erkek kardeş veya ailedeki bir başka sözü geçen erkek) ardına takılıp, yine onun tarafından belirlenen bir ülkeye doğru yola çıkan kadınlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Göçün kadınlaşması bahsinde söz ettiğimiz gibi, bu büyük ölçüde doğrudur. Ancak, kadınların göç sürecindeki bu mağduriyetleri ve ikincil konumları, haber içeriklerinde yeniden üretilmektedir. Özellikle Ortadoğu coğrafyasından göç eden ailelerde erkeklerin neredeyse tümü çokeşli, kadınlar erkek şiddetinin mağduru, aileler çok çocuklu olarak sunulmaktadırlar.

Sözcü, 10.03.2018, “İşte Türkiye’deki Suriyeli Gerçeği”

Yukarıdaki görsel Türkiye’deki Suriyeli mültecilere ilişkin sayısal verileri bir araştırmaya dayanarak aktaran habere eşlik etmektedir. Burada gördüğümüz Suriyeli aile, orta yaşlı bir erkek ve görece genç üç kadın ile çok sayıda çocuktan müteşekkildir. Türkiye’ye giriş yapan Suriyelileri temsil eden bu aile, batı dışı ülkelerde yaygın olan yoksullukla birlikte, geri kalmışlık emaresi olarak nitelenen kumalık sistemi, çocuk gelinlik ve aşırı nüfus artışını da çağrıştırmaktadır.

Hürriyet’te yer alan “Kocanı sakın kızdırma Suriye’den kadın alır” başlıklı haber, Türkiye’de zaten var olan kumalık kurumunun Suriyelilerle birlikte yeniden gündeme geldiğini hatırlatmaktadır. (08.03.2011) Suriyeli kadınların, Türkiye’de rahatsız edilmeden yaşayabilmek, ailelerini ve kendilerini vatandaşlık hakkı elde ederek güvenceye almak amacıyla başvurdukları veya buna zorlandıkları kumalık, Soğuk Savaş sonrası dönemde eski Sovyet coğrafyasından Türkiye’ye göçen kadınların deneyimledikleri durumla benzerlik taşımaktadır. O dönem de infial yaratan yabancı kadınla ikinci evlilik ailelerin dağılmasına sebep olabilmesi ve nikahlı eşi mağdur etmesi dolayısıyla, AKP’ye yakın olmayan basın organlarında eleştiri konusu edilmektedir. Hürriyet, bu türden bir haberi, Nusaybin Belediye Başkanı’nın sözlerini tırnak içine almadan vererek nesnellik ilkesini ihlal etmektedir. Bunun yanında, bu başlıkla haberini, kadın okuru tehdit eder, kadını itaate davet eder bir yaklaşımla oluşturmuş görünmektedir. Oysa haberin gövdesinde, belediye başkanının bu sözü, kadını itaate davet eden kuma tehdidini eleştirmek için söylediği ortaya çıkmaktadır.

Iktidar yanlısı yayın yapan Yeni Akit’in “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberine eşlik eden fotoğraf ise çarşaflı ve sadece gözleri görünen bir mülteci kadını göstermektedir okura. Doğrudan kameraya bakan bu güzel gözlü kadın, Yeni Akit’in Suriyeli mülteci temsilidir. Gazetenin yaptığı, mülteciyi cinsiyetlendirmek, bunu yaparken de oryantalist bir yaklaşımla, güçlü olanın himayesine giren, yersiz-yurtsuz, zayıf fakat arzu uyandırabilecek bir kadın olarak sunmaktır.

C:\Users\Funda\Desktop\suriyeli-multeciler-kesin-donus-yapiyor-h1535964783-300a83.png

Yeni Akit, 03.09.2018, “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor”

2018’e gelindiğinde, Suriyelilerin iç politika malzemesi olarak değeri kalmadığı için kaderlerine terk edilmiş görünmektedirler. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan kampların kapatılacağını açıkladıktan sonra, ülkedeki Suriyeli nüfusun yarattığı düşünülen sorunlar haberlerde abartılarak aktarılmaya başlanır. Suriyeli mülteci krizi bir kez daha siyasallaşmıştır. Sözcü, son dönemde, hükümeti de eleştirmenin bir yolu olduğu için yine Suriyeliler hakkında en olumsuz haberleri yapan gazetedir. Bunlardan en çarpıcısı, “Suriyeliler Kantonu… Türkler kaçıyor!” başlıklı olandır. Yıllar önce ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye geldikleri vurgulanan ve yaşadıkları zulmün merhamet uyandırması beklenen Suriyeliler, bu kez yerlileri kendi yaşam alanlarından kaçıran, konforlu bir hayat yaşayan topluluğa dönüşmüştür. “Samsun’da yaşayan yaklaşık 30 bin mülteci kent merkezinde küçük kantonlar oluşturmaya başladı. Türkler de bölgeyi terk etti. Kendilerine ait işyeri açan çoğunluğu Suriyeli mülteciler için özel poliklinik bile var” cümlelerinin yer aldığı haberde, kaçan yerlilerden boşalan daireleri hemen Suriyelilerin tuttukları belirtilmektedir. Haberde işgalci gibi gösterilen Suriyeliler kantonlar oluşturmuş gibi bir algı yaratılmaya da çalışılmaktadır. PKK’nın özerklik talepleri ile özdeşleştirilebilecek bu muğlak enformasyon, Suriyelileri adeta Türkiye’den toprak talebinde bulunan, bu talebi yerine getirilen ve burada özerk birer Suriye Cumhuriyeti kurup, şehrin yerlilerini bertaraf eden bir kitle gibi sunmaktadır. (01.11.2018)

FOTO:SÖZCÜ

Sözcü, 01.11.2018, “Suriyeliler Kantonu”

Yeni Akit’te yer alan “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberinde ise Afrin ve Zeytin Dalı operasyonlarının başarısının etkisiyle, Türkiye’deki mültecilerin ülkelerine kesin dönüş yaptıkları iddia edilmektedir. Haberde, ülkelerine dönebildikleri için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a minnettarlık duyan Suriyelilerle röportajlara yer verilmiştir. (09.10.2018) Bir müjde gibi verilen bu haberden kısa süre sonra, beklenen kitlesel tersine göçün gerçekleşmemesinin yarattığı hayal kırıklığını ortadan kaldırmaya yönelik bir başka haber yer alır Yeni Akit’te. Gazete her zamanki hükümet yanlısı politikasını izleyerek, Suriyelilerin hala Türkiye’de kalmalarının dış politikada sağladığı avantajlardan bahsetmektedir. “Yunanistan panikte! Türkiye mültecilere kapılarını açtı” başlıklı haberinde, resmi tarih anlatısı içinde kadim bir düşman olarak yer alan Yunanistan, Türkiye’nin hamlesiyle zor duruma düşmüş olarak gösterilmektedir. Başlıkta, mültecilerle ilgili gelişmeden önce, bunun Yunanistan’da yarattığı düşünülen panikten bahsedilmesi ve kullanılan ünlem işareti bunun göstergesidir. Hala mültecilerin barındırılıyor olmasının dost ülkelerle ilişkileri güçlendiren, düşmanlara karşı ise avantaj sağlayan tarafı tekrar öne çıkarılmaktadır. (08.10.2018)

Yeni Akit yazarlarından Mehtap Yılmaz ise mülteci akınının ilk yıllarından beri tartışma konusu edilen “vatanını düşmana terk edip kaçan Suriyeli” imgesini, “Suriyeli mülteciler keyif çatarken neden Mehmetçik savaşıyor?” başlıklı ajitatif yazısında geri çağırmaktadır. İktidar destekçisi Yeni Akit’te, iktidarın söylemindeki ve siyasasındaki değişime paralel bir dönüşüm gözlenmekte, mağdur misafir kardeşler, korkak, vatan haini ve ehl-i keyf bir topluluğa dönüştürülmektedir. (09.02.2018)

Bir yandan da, mülteci haklarıyla ilgilenen sivil toplum örgütlerine ve uluslararası örgütlere ilişkin kara propaganda sürmektedir. Başarısız darbe girişimine karıştığı iddiasıyla uzun süre cezaevinde tutulan Rahip Brunson’ın misyonerlik faaliyetlerinden yola çıkılarak, benzeri faaliyetlerin Birleşmiş Milletler’den destek gördüğü ve mülteci dernekleri üzerinden kazanç sağladığı iddia edilmektedir. (24.09.2018) Başka bir haberde de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin LGBTİ’lere verdiği finansal desteği olumsuzlamak için kurumun “mültecilere kör kaldığı” iddia edilmektedir. Komiserlik ve LGBTİ toplulukları hakkında olumsuz bir algı yaratabilmek için ise mülteciler yeniden ve münferit bir örnek olarak, “ırzını ve hayatını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan” kişiler olarak sunulmaktadırlar. Burada asıl amacın mağdur mültecilerin uluslararası destekten yoksun kaldıklarının duyurulması değil, AKP’nin ahlak anlayışına ters düşen ve hedef kitlesine dahil olmayan bir topluluk ile Türkiye’deki muhalif hareketleri destekleyen uluslararası bir kurumun karalanmasıdır.

Sonuç

AKP döneminde mülteci meselesinin medyada temsiline genel olarak baktığımızda, mülteci denince akla gelenin Suriyeliler olduğunu görürüz. Mülteciler söz konusu olduğunda misafir ve kardeş söyleminden sığınmacı ve giderek istenmeyen, yerli halkın haklarını gasp eden tehlikeli yabancı söylemine geçilir.

Başlangıçta, deniz kazası, göçmen kaçakçılığı gibi felaketlerle anılan ve kurban olarak gösterilen mülteciler, kamplarda izole edildikleri dönem bitip, yerli halkın arasına karıştıktıktan ve geçicilik mentalitesinden giderek uzaklaşıldıktan sonra medyada istihdam süreçlerinde, sağlıkta, politik özne olarak ve gündelik hayatın her alanında yerli halkın huzurunu bozan, refah düzeyini düşüren, gelir paylaşımına ortak olan bir kitle olarak görülmeye, gösterilmeye başlanmıştır. Mensup oldukları kültür, inançları ve sosyal ilişkileri ile batı medeniyetinin dışında bir halk olarak görülen mülteciler, medya metinlerinde ve onlara eşlik eden görsel malzemelerde bu yönleriyle çerçevelenmişlerdir.

AKP karşıtı medyada suça eğilimli, hastalık yayan, kamu düzenini bozan ve AKP’nin iktidarını güçlendirmek için araçsallaştırdığı bir kitle olarak sunulmuşlardır. Ilginç bir biçimde, AKP yanlısı medyada da iktidarın kudretini, pazarlık gücünü ve himayeciliğini sergilemek için malzeme olarak kullanılmışlardır. Mültecilerin medyada temsilindeki en büyük sorun, sığınmanın bir insan hakkı olarak görülmemesi, göçün nedenlerine ve yarattığı trajik sonuçlara odaklanmadan, göçmen kitlesinin yarattığı sorunlara ağırlık verilmesidir. Kendi istekleri dışında siyasetin aracı haline getirilmeleri, temel insani ihtiyaçlarının karşılanmaması, Türkiye ve benzer ülkelerin koruma taleplerine olumlu karşılık vermemesi, vatansız, kimliksiz ve geleceği belirsiz şekilde yaşamalarına yönelik medya içeriklerine çok kısıtlı olarak rastlanılmaktadır.

Kaynakça

Atac, I., Heck, G., Hess, S., Kaşlı, Z., Ratfisch, P., Soykan, C., Yılmaz, B. (2017) ‘C/ontested Borders, Turkey’s Changing Migration Regime, Editorial Introduction’ içinde Movements, 3(2): Turkey’s Changing Migration Regime and Its Global and Regional Dynamics, Transcript Publishing: 9-23.

Bélanger, D. & Saracoglu, C (2018) ‘The governance of Syrian refugees in Turkey: The state-capital nexus and its discontents’, Mediterranean Politics, DOI: 10.1080/13629395.2018.1549785

Biner, Ö. & Soykan, C. (2016) Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam Mülteci-der Raporu, 18 Aralık 2018 tarihinde http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/10/SURIYELI-MULTECILERIN-PERSPEKTIFINDEN-TURKIYE-DE-YASAM.pdf adresinden erişildi.

BM Kadın Birimi (2018) Türkiye’de Geçici Koruma Altındaki Suriyeli Kadın ve Kız Çocuklarının Ihtiyaç Analizi Raporu, 1 Aralık 2018 tarihinde http://www2.unwomen.org//media/field%20office%20eca/attachments/publications/country/turkey/the%20needs%20assessmenttrwebcompressed.pdf?la=en&vs=3220 adresinden erişildi.

Danış, D. (2016) ‘Türk Göç Politikasında Yeni Bir Devir: Bir Dış Politika Enstrümanı Olarak Suriyeli Mülteciler’ içinde Genç, F (ed), Helsinki Yurttaşlar Derneği Saha Dergisi Sayı 2:6-12.

Doğanay Ü ve Çoban Keneş H (2016)., “Yazılı Basında Suriyeli ‘Mülteciler’: Ayrımcı 177 Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası”, Mülkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. (2018) Fanusta Diyaloglar: Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları, araştırma sunuşu, Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi raporu 10 Aralık 2018 tarihinde https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf adresinden erişildi.

International Organization for Migration IOM (2015) Mixed Migration Flows in the Mediterranean and Beyond. Compilation of Available Data and Information. Report-ing Period 2015. 10 Aralık 2018 tarihinde http://doe.iom.int/docs/Flows%20Compilation%202015%20Overview.pdf adresinden erişildi.

İstanpol (2018) Bir Algı Araştırması: İstanbul Yolculuğunda Suriyeli Hayalet Çocuklar, İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü Raporu, 21 Aralık 2018 tarihinde https://docs.wixstatic.com/ugd/c80586_820773b2affc4b3c83b279e95d035b81.pdf adresinden erişildi.

Hyndman, J. & Giles, W. (2011) ‘Waiting for what? The feminization of

asylum in protracted situations’, Gender, Place & Culture: A Journal of

Feminist Geography, Vol. 18, No. 3, June 2011, 361–379.

Kasparek, B. & Speer, M. (2015) ‘Of hope, Hungary and The Long Summer of Migration’ 15 Aralık 2018 tarihinde http://

bordermonitoring.eu/ungarn/2015/09/of-hope-en/ adresinden erişildi.

Kofman, E. (2004) ‘Global Gendered Migrations’, International Feminist Journal of Politics, 6:4 December 2004, 643–665.

Koser-Akcapar, S. &Simsek, D. (2018) ‘The Politics of Syrian Refugees in Turkey: A Question of Inclusion and Exclusion through Citizenship’, Social Inclusion, Volume 6, Issue 1, Pages 176–187.

Uluslararası Kriz Grubu (2018) Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler:

Kentsel Gerilimleri Azaltmak, Avrupa Raporu N°248, 10 Aralık 2018 tarihinde http://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/03/248-turkey-s-syrian-refugees-turkish.pdf adresinden erişildi.

UNHCR (1992) The Handbook on Procedures and Criteria for Determining Refugee Status under the 1951 Convention and its 1967 Protocol relating to the Refugees 10 Aralık 2018 tarihinde https://www.unhcr.org/4d93528a9.pdf adresinden erişildi.

UNHCR September 2018 Fact sheet 11 Aralık 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf adresinden erişildi.

UNHCR Country Profile11 Aralık 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year adresinden erişildi.

Paçacı – Elitok, S. (2018) Turkey’s Migration Policy Revisited: (Dis)Continuities and Peculiarities, Instituto Affari Internazionali Report, 10 Aralık 2018 tarihinde https://www.iai.it/en/pubblicazioni/turkeys-migration-policy-revisited-discontinuities-and-peculiarities adresinden erişildi.

PS: EUROPE (2017) Bilgiden Algıya: Türkiye’deki Sığınmacı, Göçmen ve Mülteci Algısı Üzerine Bir Çalışma, Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Raporu, 21 Aralık 2018 tarihinde http://pseurope.org/tr/wpcontent/uploads/2017/07/T%C3%BCrkiyedekiS%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-G%C3%B6%C3%A7men-ve-M%C3%BClteciAlg%C4%B1s%C4%B1-%C3%9Czerine-Bir%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma.pdf adresinden erişildi.

Saracoglu, C (2018) ‘The Syrian Conflict and the Crisis of Islamist Nationalism in Turkey’, Turkısh Policy Quarterly, Volume 16 Number 4: 17-26.

Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ içinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

Terzioğlu, A. (2017) ‘The banality of evil and the normalization of the discriminatory discourses against Syrians in Turkey’, Anthropology of the Contemporary Middle East and Central Eurasia 4(2): 34–47.

Gazete haberleri

Hürriyet

13.08.2014

02.09.2015

08.07.2017

08.03.2011

Sözcü

13.07.2014

13.08.2014

11.07.2016

19.02.2016

06.08.2016

17.05.2017

01.12.2017

10.03.2018

01.11.2018

Yeni Akit

05.07.2016

03.09.2018

09.10.2018

08.10.2018

09.02.2018

24.09.2018

  1. GİGM verilerine göre 6 Aralık 2018 itibariyle rakam. Bkz: http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).
  2. BMMYK verilerine göre, bkz: http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).
  3. Bkz: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/afad-kampinda-iki-yilda-40-cocuk-istismari-40387923 (6 Aralık 2018).
  4. UNHCR September 2018 Fact Sheet, bkz: http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).
  5. Bkz: http://www.goc.gov.tr/icerik3/duzensiz-goc_363_378_4710 (Son erişim tarihi: 9 Aralık 2018).).
  6. Bu konuda ayrıntılı bir analiz için bkz: Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ içinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.
  7. Bunun resmi evraklara, bürokrasiye yansıması için AFAD’ın internet sitesini 2011’e kadar geriye doğru incelemek yeterli olacaktır. 2014 yılından bir örnek için bkz: https://www.afad.gov.tr/tr/1681/Turkiyenin-Ortak-Vicdani-Misafirleri-Kucakliyor (Son erişim tarihi: 8 Aralık 2018).
  8. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-onemli-mesajlar-21386210 (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).
  9. Bkz 65. nolu slayt: https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf (Son erişim tarihi: 10 Aralık 2018).
  10. Bkz: https://www.crisisgroup.org/tr/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkey/248-turkeys-syrian-refugees-defusing-metropolitan-tensions (Son erişim tarihi: 13 Aralık 2018).
  11. Bkz: https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/954/200304063.pdf?sequence=1&isAllowed=y (Son erişim tarihi: 13 Aralık 2018).
  12. Bilgi ve eylem yapan grubun talepleri için bkz: http://gocmendayanisma.org/2015/09/20/crossing-no-more-basin-aciklamasinin-turkcesi/ (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018)
  13. Bkz: http://europa.eu/rapid/press-release_MEMO-16-963_en.htm (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018).
  14. Bkz: https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-vize-uygulamas%C4%B1na-ge%C3%A7iyor/a-18965827 (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018)
  15. Bkz: https://www.ntv.com.tr/turkiye/basbakandan-suriyelilere-uyari-suc-isleyen-disarida-kalir,8hNDlOQfnU2PAtIqkkWBFw (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018).
  16. Bu konu Türkiye’de basında haber yapılmazken, İngiliz Guardian gazetesi oldukça ayrıntılı bir haber hazırlamıştır. Bkz: https://www.theguardian.com/global-development/2018/oct/16/syrian-refugees-deported-from-turkey-back-to-war (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018).
  17. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-suriyelilere-vatandaslik-imkani-verecegiz-37304608 (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018).
  18. Bkz: https://tr.sputniknews.com/turkiye/201707051029138269-icisleri-bakanligi-suriyeliler-turkiye-suc-orani/ (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018).
  19. Bkz: http://www.milliyet.com.tr/42-suriyeli-daha-esenyurt-tan-ulkelerine-istanbul-yerelhaber-2987384/ (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018).
  20. Bkz: http://www.hurriyet.com.tr/5-multeci-kampi-kapatilacak-suriyeliler-sinira-40915006 (Son erişim tarihi: 1 Aralık 2018).
  21. Doğanay Ü ve Çoban Keneş H (2016)., “Yazılı Basında Suriyeli ‘Mülteciler’: Ayrımcı 177 Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası”, Mülkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

 

FUNDA CANTEK 1970 Ankara doğumlu. A.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir süre basın sektöründe çalıştı. 1994 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi SBE, Gazetecilik ABD’nda tamamladı. 2010 yılından 2017 yılına kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde görev yaptı. Başlıca ilgi alanları, gazetecilik uygulamaları, iletişim sosyolojisi, kent sosyolojisi, basın tarihi, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve sözlü tarih çalışmalarıdır. Doktora tezi, “Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara” adıyla İletişim Yayınevi tarafından 2003 yılında basıldı. 2006 yılında, yine aynı yayınevinden “Sanki Viran Ankara” adlı derleme kitabı yayınlandı. 2012 yılında ise “Cumhuriyet’in Ütopyası: Ankara” adlı derleme kitabı, Ankara Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlandı. 2014 yılında, Kenarın Kitabı adlı derleme kitabı, 2017’de İcad Edilmiş Şehir: Ankara adlı derleme kitabı ve son olarak da Aynanın Önünde, Cımbızın Ucunda: Kuaför Kitabı adlı derleme kitabı İletişim Yayınları tarafından yayınlandı.

CAVİDAN SOYKAN 1981 yılında İzmir’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiller Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden lisans, ardından aynı üniversitenin Siyaset Bilimi Programı’ndan yüksek lisans derecesini aldı. 2005 yılında Ankara Üniversitesi SBF İnsan Hakları bilim dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2015 yılında İngiltere Essex Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Türkiye’nin sığınma sistemi üzerine yazdığı teziyle doktora derecesini aldı. Türkiye’nin göç politikaları, göçmen ve mülteci hakları, sığınmaya erişim ve sınır üzerine yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiştir. Halen aynı konularda çalışmaya ve yazmaya devam etmektedir.