Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-8 (Kasım-2018)

MEDYADA EKONOMİK-SINIF TEMELLİ AYRIMCILIK: TEKEL, SOMA VE 3. HAVALİMANI ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME

Vahdet Mesut Ayan-A. Celil Kaya

GİRİŞ

Bu çalışmada, AKP döneminde ekonomik-sınıf temelli ayrımcılığın gazete haberlerinde nasıl yer bulduğu araştırılacaktır. AKP ile birlikte iyiden iyiye arttığı düşünülen ayrımcı söylemin, AKP’nin sınıfsal dayanağından bağımsız düşünülemeyeceğini iddia eden bu rapor, medyada yer bulan ekonomik-sınıf temelli ayrımcı söylemin çözümlenmesi için öncelikle 16 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin sınıfsal temelini tartışacaktır.

Bu kapsamda iki bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümü, 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin ardındaki sınıf dinamiğine değinecektir. İktidara geldiği günden itibaren neoliberal politikaları hızla uygulamaya koyan AKP’nin Türkiye burjuvazisi ile olan ilişkisinin medyaya yansıyan ekonomik-sınıf temelli ayrımcı söylem ile doğrudan bağı olduğu, çalışmanın varsayımını oluşturmaktadır. AKP’nin sınıfsal özelliklerinin ve bu bağlamda ortaya çıkan ekonomi politikalarının çözümlenmesi, rapor kapsamında incelenecek metinlerin tarihsel/toplumsal bağlamını oluşturacaktır. Medya metinlerinin boşlukta doğmadığı; bilakis onların belirli tarihsel/toplumsal bağlamın ürünleri olduğu düşünüldüğünde, ilk bölümün önemi ortaya çıkmaktadır.

Birinci bölümü tamamlayan ikinci bölüm, Türkiye’de günlük gazetelerin örnek olaylar üzerinden incelenmesine ayrılacaktır. Türkiye’de yayın yapan farklı gazetelerin haberlerinin değerlendirileceği bu kısımda, 2009 TEKEL İşçi Eylemlerinin, 2014 Soma Faciasının, 2018 yılında 3. Havalimanı’nda iş cinayetlerine, ödenmeyen ücretlere ve kötü çalışma ve barınma koşullarına karşı eylem yapan işçilerin nasıl haberleştirildiği araştırılacaktır. Çalışmada hükümet yanlısı olarak bilinen Yeni Şafak, Türkiye, Sabah, Star, Milat, Akit, Yeni Birlik ve Habertürk gazetelerinden örnekler incelenmek üzere seçilmiştir. Bahsi geçen gazetelerden toplamda 10 adet haber seçilirken, 5 ayrı köşe yazısı da incelenmiştir. Haberler ve köşe yazıları amaçsal (monografik) örneklem seçim tekniği ile belirlenmiştir. Böylece iktidar yanlısı gazetelerin hem haberleştirme süreçlerinde, hem de köşe yazılarında AKP politikalarını hangi yollarla yeniden ürettiği gösterilecektir. Haberler ve köşe yazıları olayların gerçekleştiği tarihlerden seçilmiştir. Ayrımcı söylemlerin sıklıkla kullanıldığı bu örnekler üzerinden ekonomik-sınıf temelli ayrımcılığın tartışılacağı bu bölüm, sadece farklı kimliklere yönelik değil, sınıfa yönelik bir ayrımcı dilin de medya üzerinden kurulduğunu gösterme amacını taşımaktadır.

Çalışma sonlandığında, AKP’nin güttüğü ekonomik programlar neticesinde Türkiye sınıfları arasında açılan makasın, medyada yer alan ayrımcı söylemlerle sıkı bir bağı olduğu ve bu söylemlerin sınıflar arası eşitsizliği yeniden ürettiğinin gösterileceği düşünülmektedir.

1.AKP’nin Sınıfsal Temeli

Mevcut raporun bu bölümü, AKP’nin sınıfsal temelini ve 2002 yılında iktidara geldikten sonra uygulamaya koyduğu ekonomi politikalarını açıklamaya çalışacaktır. Bu haliyle ilk bölüm, AKP’yi ne Yalçın Akdoğan’ın tarif ettiği şekilde “muhafazakâr demokrat” (Akdoğan, 2003), ne de Bulaç’ın merkez-çevre ilişkisi üzerinden okuyacaktır (Bulaç, 2009). Mevcut çalışmanın AKP’ye yönelik perspektifi bu iki yaklaşımdan da temelden farklıdır. Rapor, AKP’nin doğuşunu, iktidara gelişini ve iktidarda kaldığı süre zarfında uyguladığı ekonomi politikalarını, onun Türkiye burjuvazisi ile kurduğu bağda aramaktadır. 2002 yılından bu satırların yazıldığı ana kadar (Kasım 2018) hem genel olarak Türkiye burjuvazisi, hem de özel olarak İslami burjuvazi sermaye birikimini hızla artırmıştır. AKP iktidarının burjuvazinin gelişimine sunduğu katkılara ve bu katkıların yöntemlerine değinmeden önce, onun ne olduğu ya da ne olmadığının tanımını kısaca yapmak daha sağlıklı olacaktır.

AKP’nin Türkiye burjuvazisi içinde oluşan çatlağın (Batıcı-laik burjuvazi ve İslamcı burjuvazi) ve bu çatlağın yarattığı gerilimlerin sonucu oluştuğunu ileri süren Savran, partinin hem sınıf mücadelelerinin hem de hâkim sınıflar içi bir mücadelenin neticesini temsil ettiğini vurgulamaktadır. Yazara göre AKP, ikili bir projenin temsilcisidir, burada yazara kulak verelim:

AKP ikili bir projenin temsilcisidir. Bir yandan Türkiye sermayesinin dünya pazarlarındaki çıkarlarını geliştirmek amacıyla neoliberalizmi sonuna kadar uygulama, işçi sınıfının son yarım yüzyılda elde etmiş olduğu hakları ve mevzileri söküp alma programını benimsemiştir; bir yandan da yeni bir burjuvazinin, İslamcı burjuvazinin çıkarlarını aynı sınıfın geleneksel, Batıcı-laik kanadının yerleşik çıkarları aleyhine geliştirme amacıyla mücadele eden bir partidir. Yani AKP bir yandan bir sınıf mücadelesinin partisidir, bir yandan da hâkim sınıflar içi bir mücadelenin; burjuvazinin iç savaşının (Savran, 2016:38).

Yukarıda alıntıladığımız yaklaşım AKP’nin burjuva sınıfıyla kurduğu ilişkiyi göstermesi bakımından da, burjuvazi içinde kendini yakın bulduğu kampı da açıklaması bakımından önemlidir. Savran’a benzer bir yaklaşım Sönmez’de de mevcuttur. Yazar, AKP’nin neoliberal, küreselleşmeci ve yeni dünya düzenci politikalarla barışık bir aktör olduğuna dikkat çekmektedir (2009:180). AKP’nin henüz kurulmadan İstanbul burjuvazisi ile kurmuş olduğu temasların önemine değinen Uzgel ise, bu partinin Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) olurunu aldığını öne sürmektedir (Uzgel, 2009:27). Yazar, AKP’nin hem genel olarak Türkiye sermayesinden aldığı desteği, hem de uluslararası aktörlerden gördüğü teveccühün ardında partinin uygulamaya koymakta taahhüt ettiği neoliberal politikaları görmektedir:

Türkiye tarihinde ilk kez bir siyasal aktör içeride Anadolu sermayesi ve onun temsilcisi MÜSİAD’ın, TUSKON’un, Gülen ve Nakşibendi gibi cemaatlerin ve aynı zamanda TÜSİAD’ın ve liberallerin desteğini alırken ve onların çıkarlarını bir siyasal hareket içinde temsil edebilirken, dışarıda da ABD ve AB’nin ve aynı zamanda 2008’e dek yüksek düzeyde seyreden petrol fiyatlarının getirdiği birikime sahip Arap ve bazı Orta Doğu ülkelerinin desteğini sağayabildi (Uzgel, 2009:38).

Uzgel’den aldığımız alıntı, AKP’nin iktidara yürürken ve iktidardayken kullandığı mağduriyet ve “halktan yana siyaset” söylemleriyle ne denli çelişkili olduğunu göstermektedir. Uygulamış olduğu neoliberal politikalarla AKP, genel olarak Türkiye toplumunu yoksullaştırırken, diğer yanda gütmüş olduğu ekonomi politikalarıyla burjuvazinin önünü olabildiğince açmıştır. Mine Eder’in “neoliberal derinleşme” olarak tanımladığı 2002 sonrası dönem, kamu varlıklarının yoğun bir şekilde özelleştirildiği, kentte ve köyde toprağın metalaştığı, yabancı yatırımın arttığı buna rağmen dış ticaret açığının iyiden iyiye yükseldiği, Türkiye’nin küresel meta zincirine eklemlendiği bir süreci kapsamaktadır (Eder, 2015:48).

AKP döneminde özellikle kamu varlıklarının hızla özelleştirilmesi, Türkiye burjuvazisinin ve onun içindeki İslami burjuvazinin sermaye birikimine katkı sunarken, toplumun yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu dönemde izlenen özelleştirme politikalarının iki yönüne vurgu yapan Ertuğrul (2009: 531) özelleştirme politikasının ilk yönünün liberal icraatların AKP’nin dışarıda ve içeride kabul sağlamasına dönük olduğunu belirtirken, özelleştirme politikasının ikinci yönünün ise özelleştirmelerle ve diğer politikalarla kendine yandaş sermaye birikimini sağlamak amacını güttüğünü ileri sürer.

Bu dönemde özellikle yasama yoluyla ekonomiye hükümet müdahalesi iktidarın ekonomi politikasının ayırt edici özelliği haline gelmiştir. Kamu İhale Kanunu’nun 2002-2013 yılları arasında 113 maddeyi kapsayacak şekilde 30 kez değiştirilmesi izlenen politikanın somut örneğidir (Buğra ve Savaşkan, 2015). Özelleştirmelerle birlikte kamu kaynaklarını özel sektöre devretme sürecinde AKP, ayrıca şu politikaları izlemiştir: 1) Ulusal düzeyde açılan büyük çaplı kamu ihaleleri. 2) Yerel yönetimleri düzeyinde yapılan (belediye hizmetleri, altyapı yatırımları, TOKİ vb.) ihaleler. 3) Kamu bankalarıyla açılan krediler. 4) Özel sektör tarafından işletilmek üzere devredilen kamu tesisleri (Tanyılmaz, 2014:160). Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası’nın (Tüm Bel-Sen) hazırlamış olduğu “16 Yıllık AKP İktidar Raporu” AKP döneminin politikalarını özetlemesi bakımından önemlidir. Bahsi geçen raporun, iktidarın ekonomi politikalarına ayrılan kısmı mevcut çalışma için de oldukça önemlidir. 16 yıllık AKP döneminin ekonomi politikaları ve sonuçları raporda şöyle özetlenmiştir:

AKP döneminde yoğun bir özelleştirme yaşandı. 1986-2003 yılları arasında yapılan özelleştirmelerin toplam tutarı 8,2 milyar dolar civarındayken, 2003’den bugüne kadarki özelleştirmelerin tutarı 60.8 milyar dolara çıktı.(Özelleştirilen şeker fabrikaları tutarları rakama dâhil değildir.) Özelleştirmeler sonucunda, onlarca işletme kapanırken, binlerce kişi işsiz kaldı. Özelleştirilen kurumlarda taşeron uygulamaları arttı. İstisnai çalışma biçimleri olarak kabul edilen belirli süreli sözleşme ile çalışma, çağrı üzerine çalışma, kısmi zamanlı çalışma yayınlaştırılmaya ve temel çalışma türü haline getirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de özellikle son 16 yıllık süre zarfında kamuda taşeronlaştırma hız kazandı. Taşeron uygulaması ile ölümlü iş kazaları ciddi boyutlara ulaştı, sendikasızlaşma arttı. Taşeronlaştırmanın yanı sıra kamuda farklı isim ve unvanlar adı altında geçici ve güvencesiz istihdam biçimleri yaygınlaşmıştır. İstisnai çalışma biçimleri arasında yer alan sözleşmeli personel ve geçici personel (4-C) kamuda yaygınlaştırılmış, güvenceli çalışma biçimleri yok edilmeye başlandı. Kamudaki memur sayısı azalırken, sözleşmeli personel sayısı arttı. Genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinde kadrolu personel sayısı 2016 Mart ayında 2.431.574 olurken bu sayı 2017 yılının Aralık ayında 2.352.047’ye düştü. 1 yıl içinde kadrolu personel sayısı 79 bin azalırken, sözleşmeli personel sayısı 92 bin arttı.  Sözleşmeli personel sayısı 2016 yılının Mart ayında 39.557 olurken, 2017 yılının Aralık ayında 131.981 oldu (tumbelsen.org.tr, 2018).

Raporda ayrıca AKP döneminde taşeron uygulamalarının yaygınlaştığı, emeklilik yaşını 65’e yükselten “mezarda emeklilik” yasasının geçtiği, “Özel İstihdam Büroları”nın kurulduğu, arabuluculuk dayatmasının yasallaştığı, özelleştirmeler sonucu binlerce kişinin işsiz kaldığı değinilen konular arasında yer almıştır. Tüm bu uygulamalar, 2016 yılına gelindiğinde gelir dağılımındaki eşitsizliği de arttırmıştır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2016 yılı verilerine göre, Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 47.2’ye yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’li grubun aldığı pay yüzde 6.2 olmuştur (cumhuriyet.com.tr, 2017). AKP’nin ekonomide, tarımda, eğitimde ve toplumsal yaşamın her alanında uyguladığı neoliberal politikalar işsizliğin artmasına da neden olmuştur. Özellikle tarım politikaları ve özelleştirmelerin işsizliğin artışındaki rolüne değinen Birdal (2017), AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılının sonunda işsizlik oranının yüzde 7.96; 2003-2017 yılları arasındaki işsizlik oranının ise ortalama 10.65’e tırmandığını belirtir. Aşağıda vereceğimiz tablo AKP iktidarı ile beraber yükselme eğilimine geçen işsizlik oranını açıkça göstermektedir:

https://www.evrensel.net/upload/detay/agustos/kose.jpg

Tablo 1: 1989-2016 Yılları Arası İşsizlik Oranı[1]

Tablo 1, 2000 yılında en alt seviyeye düşen işsizlik oranının AKP’nin iktidarda olduğu 2009-2010 yıllarında zirveye çıkmasını göstermesi bakımından önemlidir. İşsizliğin 2012 yılı itibariyle sürekli yükselen eğilimi de dikkatlerden kaçmamalıdır. Kanımızca bu yükselişin ardında AKP’nin uygulamaya koyduğu ve yukarıdaki raporda ayrıntıları verilen politikaları yatmaktadır. Bu veriler iktidarın politikalarının bir ucunun burjuvaziyi güçlendirirken, diğer ucunun yoksulluğu Türkiye toplumunun geneline yaydığının göstergesidir.

AKP’nin ve onun politikalarının işçi sınıfının karşısında olduğunun bir diğer kanıtı, iktidarda olduğu sürece ertelenen grevlerdir. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) yayınladığı “AKP Döneminde Emek Raporu”na göre,[2] 2002-2018 yılları arasında 15 grev erteleme kararnamesi yayımlanmıştır. Bu kararnamelerden 7’si Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde (2016-2018) yayımlanmıştır. İktidar, 22 Kasım 2016 tarihli 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63’üncü maddesinde yer alan “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçesinin yanına “büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu” olduğu düşünülen grevleri de erteleme imkânına kavuşmuştur (AKP Döneminde Emek Raporu, 2018:8). Bu madde, grev yasaklarında idareye keyfilik sunmuştur. OHAL sürecinin de iktidara sağlamış olduğu kolaylıklar işçi sınıfının iktidarca en temel haklarının gasp edilmesine neden olmuştur. AKP lideri Erdoğan, OHAL’in grevleri ve genel olarak işçi hareketlerini engelleme konusundaki işlevini şöyle açıklamıştır:

Bu ülkede OHAL ile idare edildiği dönemler bizim OHAL kararlarını uyguladığımız dönemler gibi değildi. O zaman fabrikalar sürekli greve giderdi. Tüm sanayi kesimine seslenmek isterim 7. OHAL dâhil bir fabrikada grev söz konusu mu? Şu süreç içerisinde Türkiye’de sanayi durmamıştır. Tezgâh bozulacak çünkü. Size bu tezgâhı bozdurmayız. Bay Kemal biz Cudi’den Kandil’den Tendürek’ten çıkmayacağız (evrensel.net, 2018).

Erdoğan’ın yukarıdaki açıklaması AKP hükümetlerinin ve onun liderinin işçi sınıfı karşısındaki pozisyonunu göstermektedir. Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL, Türkiye toplumunun neredeyse tamamını baskı altına alırken işçi sınıfı da bundan nasibini almıştır. OHAL süreci bu anlamıyla AKP’nin iktidarda kalmasını sağladığı kadar, işçi sınıfının geriletilmesinde de önemli bir rol oynamıştır.

AKP’nin iktidar olduğu 2003-2016 yılları arasında yaşanan iş cinayetleri ve bu cinayetlerdeki artış da AKP’nin sınıf siyasetinin sonuçlarından biridir. 13 yıllık süre zarfında kayıt altına alınan iş cinayetlerinin sayısı toplamda 16.984’ü bulmuştur. Aşağıdaki tablo bu dönemde yaşanan iş cinayetlerini sayı ve oranlarıyla vermektedir:

İşçi Sayısı Ölüm Bildirimi Ölüm Oranı (Yüzbinde)
2003 5.615.000 811 14,4
2004 6.181.000 843 13,6
2005 6.918.605 1.096 15,8
2006 7.818.000 1.601 20,5
2007 8.505.000 1.044 12,3
2008 8.802.000 866 9,8
2009 9.030.000 1.171 13,0
2010 10.030.000 1.454 14,5
2011 11.081.000 1.710 15,4
2012 11.940.000 745 6,2
2013 12.484.000 1.360 10,9
2014 13.240.000 1.626 12,3
2015 13.999.000 1.252 8,9
2016 14.059.000 1.405 10,0
Ortal 1.132 12,2
Topl 16.984

Tablo 2: 2003-2016 Yılları arasındaki İş Cinayetleri Sayısı ve Oranı[3]

Yukarıdaki tablo, iş cinayetlerinin 13 yıllık süre içinde istikrarsız bir seyir izlediğini, zaman zaman azalan ölümlerin zaman zaman arttığını göstermektedir. Bu durum akıllara, iktidarın bu ölümleri engellemek adına bir adım atmadığını getirmektedir. AKP ile birlikte güvencesizleştirme, taşeronlaştırma ve sözleşmeli işçiliğin yaygınlaşması bu cinayetlerin en önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Burada da iktidarın işçinin yaşam koşulları ve hatta yaşamı karşısında takındığı tutum gözler önüne serilmektedir.

Bütün bunlar düşünüldüğünde Türkiye burjuvazisinin AKP döneminde elde ettiği fırsatların oldukça fazla olduğu ve bunların burjuvazi tarafından kendi sınıf çıkarları lehine kullanıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu dönemde, enerji dağıtım ihaleleri, eğitim ve sağlık alanında gerçekleştirilen özelleştirmelerle büyüyen firmalar hızla holdingleşmişlerdir (Buğra ve Savaşkan, 2015). AKP dönemindeki dönüşüm yukarıda değinildiği gibi sadece ekonomi ve siyaset alanlarıyla sınırlı kalmamış, eğitim, sağlık-sosyal güvenlik, ulaşım, çevre, dış politika, gündelik hayat vb. tüm parçalarında ciddi değişimler/dönüşümler meydana gelmiştir. AKP izlemiş olduğu neoliberal politikalarla eğitimde ve sağlıkta özelleştirme süreçlerini hızla işletirken kent uzamından beden siyasetine dek toplumun tüm parçaları izlenen politikalardan etkilenmiştir (Tuğal, 2011). Bu uygulamaların kamu yararından ziyade, daha çok burjuvazinin çıkarlarına olduğu su götürmez bir gerçektir. AKP’nin genel olarak Türkiye burjuvazisinin özel olarak da İslami burjuvazinin çıkarlarını temsil ettiğini iler süren Öztürk, AKP iktidarı döneminde gelişen İslami sermayenin artık Türkiye’de iktidarın önemli bir bileşeni olduğunu belirtmektedir:

AKP muhafazakâr burjuvazinin ve özellikle de bu grubun büyük sermaye kesiminin sınıf çıkarlarını temsil etmektedir. Muhafazakâr finans kapitalin, siyasal iktidar avantajıyla birlikte, kendisini Türkiye’nin iktidar yapısında hesaba katılması gereken bir özne olarak yerleştirmiş olduğu öne sürülebilir (Öztürk, 2014:207).

Yukarıdaki görüşler, mevcut raporun varsayımlarını güçlendirmesi bakımından oldukça önemlidir. 16 yıldır iktidarda bulunan ve AKP’de temsil edilen siyasal İslamın, İslami sermaye ve Türkiye burjuvazisi ile olan doğrudan bağı, onun sınıf siyasetini de belirleyen önemli unsurlardan biridir. 2002’den sonra hızla uygulamaya konan neoliberal politikalarla beraber eğitim, sağlık, enerji, altyapı ve ulaşım alanlarında özeleştirmeler artarken, Türkiye toplumu güvencesizleştirme ve yoksulluğa itilmiştir. Bu anlamıyla diyebiliriz ki AKP, sınıf siyasetinde burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekteyken, onun uygulamış olduğu ekonomi politikaları işçi sınıfının ve genel olarak Türkiye halkının aleyhine işlemiştir.

2002 yılından bu yana medya alanında gerçekleşen dönüşüm de aslında toplumun diğer parçalarında yaşanan dönüşümün bir benzeridir. Bu dönemde medyanın mülkiyet ve kontrol yapısı AKP lehine baştan aşağı değiştiği gibi, ideolojik olarak da medya âdeta iktidarın propaganda aygıtına dönüşmüştür. 16 yıllık iktidarı sürecinde AKP’nin gütmüş olduğu medya politikaları 2002 yılı ve öncesindeki Türkiye anaakım medyasının aktörlerini ortadan kaldırmış, bunların yerine AKP’ye yakın aktörler anaakım medyada söz sahibi olmuşlardır. 2000’li yılların henüz başında Uzan Grubu’nun medya sektöründen tasfiyesi ile başlayan süreç, 2013’te Çukurova Grubu’nun medya şirketlerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) el koyması ile derinleşmiştir. 2018 yılında Doğan Yayın Holding’in AKP’ye yakın Demirören Grubu’na devredilmesi ile beraber Türkiye anaakım medyasında AKP yanlısı dönüşüm büyük oranda tamamlanmıştır. Çalık Grubu, Zirve Holding, Hasan Yaşildağ’ın sahibi olduğu Türk Medya, Ciner Grubu ve Demirören Grubu’nun paylaştığı anaakım medya, iktidar yanlısı yayınlarıyla dikkat çeker hale gelmiştir. Özellikle Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde medya üzerindeki iktidar baskısı daha da artmış, AKP’nin medyayı dönüştürmek üzere attığı adımlar hızlanmıştır. Gazeteciler bu süreçte sadece mesleklerini yapmaları nedeniyle tutuklanmış ve hatta hüküm giyerek ceza evlerine gönderilmişlerdir. Bu durum gazetecilik meslek ilkelerinin yine iktidar yanlısı gazeteciler tarafından sürekli çiğnendiği bir noktayı peşinden getirmiştir. Böylece AKP, 2002 yılından bu yana hem medyanın mülkiyet ve kontrol yapısını kendi lehine değiştirmiş, hem de medyayı ve gazeteciliği kamuoyunda sürekli tartışılan bir evreye sürüklemiştir.

Yukarıda bahsedilen gelişmeler, medya yayınlarını da etkilemiştir. AKP’nin güttüğü sınıf siyaseti, medya yayınlarında kendine yer bulmuştur. 2002-2018 yılları arasında gerçekleşen iş cinayetlerinin, grevlerin ve eylemlerin, sadece AKP medyasında değil, anaakım medyada da ya görmezden gelindiği, ya da bu olayların açık ideolojik bir yaklaşım gösterilerek çarpıtıldığı bir gerçektir. Tüm bunlar göz önünde tutulursa, yani medyanın, siyasetin ve ekonomik dinamiklerin tam göbeğinde bulunduğu gerçeği,[4] medya araştırmalarının bütünlükçü bir perspektiften hareket etmesi gerekliliğini de beraberinde getirmektedir.

Özellikle 1980’lerden itibaren hızla endüstrileşen Türkiye medyasının sınıfsal çıkarı, iş cinayetlerinin, grevlerin ve eylemlerin görmezden gelinmesine, görmezden gelinmeyecek bir noktada ise düşmanlaştırılmasına neden olmaktadır. İktidarda bulunan AKP’nin sınıf çıkarları ile endüstriyel medyanın çıkarı birleştiğinde bu durum daha da vahim hale gelmiştir. Çalışmanın sonraki başlığı, bu durumun analiz edilmesine ayrılacaktır. Böylece birinci bölümde ortaya koymaya çalıştığımız olgularla ikinci bölüm birbirini tamamlayacaktır. Medya çıktılarının ideolojik yönelimlerinin boşlukta değil; bilakis bunların hepsinin maddi temellerle ilişkisi olduğu düşünüldüğünde ikinci bölümün önemi daha da artmaktadır.

2. Sınıf Temelli Ayrımcılığın Medyadaki Temsili

2002 yılında iktidara gelen AKP’nin neoliberal politikaları süratle uygulamaya koyduğuna yukarıda değinmiştik. Bu dönemde özellikle özelleştirme sürecinde önemli adımlar atılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, özelleştirme uygulamalarına Türkiye tarihinin görmüş olduğu en büyük işçi eylemlerinden biri ile tepki veren TEKEL işçilerinin medyadaki temsili ile başlayacaktır. Aralık 2009’da başlayan eylemlerin medya temsilinin analizi, dönemin medyası hakkında da fikir verecektir.

2.1. TEKEL Eyleminin Medyadaki Temsili

TEKEL eylemleri, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 2008 yılında TEKEL’in sigara ve tütün bölümü için ihale açması ve bu ihaleyi British American Tabocco’nun 1 milyar 720 milyon dolar vererek TEKEL’e ait Adana, Ballıca, Malatya, Samsun ve Tokat sigara fabrikalarının sahibi olması ile başlamıştır. Bu satış süreci, şirketin bu fabrikalarda çalışan işçileri çıkaracağını duyurması ile birlikte geniş işçi eylemlerine dönüşmüştür (tr.vikipedia.org, 2018). Türkiye medyasının ilk başlarda görmezden geldiği bu eylem, katılımın genişlemesi ve toplumun farklı kesimlerinin de eylemlere destek vermesi ile medyada kısmen de olsa temsil edilmeye başlanmıştır.

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesinin 15 Şubat 2008 tarihli sayısında bu eylemler, “Tekel İşçilerinden Eylem” başlığı ile verilmiştir. Haberin içeriğinde ise işçi eylemlerinden şöyle bahsedilmiştir:

Adana’da, Tekel’in özelleştirilmesini protesto etmek amacıyla D-400 kara yolunu trafiğe kapatmak isteyen işçilere polis müdahale etti. Tekel’in özelleştirilmesine ilişkin teklif verme süresinin 18 Şubat 2008 tarihinde sona ermesi nedeniyle Adana Tekel Sigara Fabrikası önünde “iş yerini terk etmeme” eylemi yapmak amacıyla toplanan işçiler, ellerinde pankart ve dövizlerle, hükümet aleyhine slogan atarak Tekel’in özelleştirilmesini davul-zurna eşliğinde halay çekerek protesto etti (Yeni Şafak, 15 Şubat 2008).

İşçi eylemlerinde, özellikle “hükümet aleyhine slogan” atılmasının altını çizen Yeni Şafak, eylemlerin işçilerin kaybetmek üzere olduğu özlük haklarından değil de, salt iktidar muhalifliği nedeniyle ortaya çıktığını ima etmektedir. Aynı haberde işçilerin eylem biçimi “davul zurna eşliğinde halay çekerek” sıfatıyla müstehzi bir biçimde tanımlanmıştır. Gazetenin bu yaklaşımı, TEKEL işçilerinin eylemini hafife almanın yanı sıra, AKP’nin güttüğü özelleştirme politikalarına ne denli angaje olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Çalışma hakkının gasp edilerek işsizliğe mahkûm edilen işçilerin salt AKP muhalifi olarak gösterilmesi de dikkat edilmesi gereken bir başka konudur. Böylece haber, TEKEL işçilerini “reformcu” hükümetin karşısına koyarak söylemsel alanda belirli bir toplumsal bölünme üretmektedir.

Aynı gazetenin 9 Şubat 2010 tarihli sayısında İbrahim Kahveci’nin “TEKEL işçisi Türk’se UZEL işçisi kim?” başlıklı bir köşe yazısı yer almıştır. Köşe yazılarının, AKP yanlısı medya kuruluşları düşünüldüğünde, gazetenin temel politikasından ayrı tutulamayacağı bilinmektedir. Kahveci’nin bu yazısı bu açıdan oldukça önemlidir; çünkü yazıda dile getirilen düşünceler hem gazetenin siyasi çizgisini, hem de TEKEL eylemlerine karşı aldığı tutumu yansıtmaktadır. Bu düşüncelerin aynı zamanda dönemin AKP’sinin özelleştirme politikalarına da ne denli yakın olduğu aşağıdaki alıntıda görülecektir. Yazar, köşesinde özelleştirme politikalarını savunurken, kamu-özel ayrımının kalkmasını ve kamuda çalışanların ayrıcalıklarının sona ermesini önermiştir. Ayrıca işçi hareketini TEKEL-UZEL karşılaştırması ile bölen bir yaklaşımın da yazının geneline sirayet ettiğini belirtmekte fayda var:

Bugünlerde herkes bir paradır isteyip duruyor. Kimse nereden ve ne karşılığı istediğini sormuyor, ama istiyor. Ben kamu işçisiyim ”haklarımdan vazgeçmem” diyor mesela bir kesim. Ne de olsa kamu kesiminde çalışmak ayrı bir ayrıcalıktır ülkemizde. Ne kriz uğrar yanınıza ne de patron korkusu. Bu ülkede sendikalar yıllarca işçilerin sırtından milyarlarca para toplayarak adeta ağalık sistemi kurmuştur. Ben doğru dürüst bir sendika görmedim ki gerçekten çalışanının menfaati için elini taşın altına koysun. Ama öyle sendikalar görüyoruz ki kendi ağalık sistemi için çalışanını sopanın altına itiyor. Ama bakın bakalım hangi işçi sendikası Uzel işçileri için bir eylem yaptı veya bir söz söyledi. Şimdi bir tarafta iki yıllık çalıştıkları parayı bile alamayan Uzel işçileri bir yerde duracak, diğer yerde ise benim üniversite mezunu çalışanımdan bile daha fazla paraya razı olmayan TEKEL işçileri için yer yerinden oynayacak. Sendikalarından medyasına kadar bu eylemin ekonomik bir yanının olmadığını veya bu eylemin hak taraflı bir eylem olamayacağını yeniden söylüyorum. Neden özel sektörde maaşını bile alamadan kovulanlara kimse bakmıyor-sesini çıkarmıyor? Neden Uzel işçileri örneği ortada iken varsa yoksa TEKEL işçileri için yanıp tutuşuluyor? Bu işte çok ama çok gariplik var (Kahveci, 2010).

Adsız.png

Görsel 1: Kahveci’nin 9 Şubat 2010 tarihli yazısı

Yukarıda yaptığımız uzun alıntı ve görsel, iktidar yanlısı gazetelerin ve gazete yazarlarının TEKEL direnişine bakışını göstermesi bakımından önemlidir. Bu eylemde görüldüğü üzere, gelişmelerden sendikalar sorumlu tutulurken, işçilerin sendika “ağalığı” tarafından oyuna getirildiği dile getirilmiştir. Yazar, toplumun farklı kesimlerini bölerek (üniversite mezunu-işçi; UZEL-TEKEL vb.) iddiasını güçlendirmeye çalışmıştır. Bu ise AKP’nin 2002 yılından bu yana güttüğü “kutuplaştırma” politikasına oldukça yakın bir tutumun somutlaşmış halidir.

AKP yanlısı bir başka gazete, Türkiye ise, 5 Şubat 2010 tarihli sayısında, AKP lideri ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın TEKEL işçilerine yönelik “Tuzağa düşmeyin” sözünü manşetten vermiştir. Haberin devamında yine Erdoğan’ın “Gündemde sizlerin de destekleriyle tutulan bu eylem, kusura bakmayın bunu böyle söyleyeceğim, bir defa haklı bir eylem değil. Haksız bir eylem ve bu eylem daha önce söylediğim gibi ideolojik bir eylemdir ve bu ideolojik eyleme alet olanlar vardır” görüşlerine yer vermiştir. Burada da eylemin gayri meşruluğunun “ideolojik” olmasından kaynaklandığı Başbakan’ın ağzından verilmiştir. Böylece bu eylem, temel demokratik haklardan ziyade, “ideoloji” tarafından veya “ideolojik sendikalar”ın yönlendirdiği “kandırılmış işçiler” tarafından gerçekleşmektedir. Kandırılma söylemi ile beraber TEKEL eylemlerinin “akıl-dışılığı” da ima edilen bir başka anlamdır.

Erdoğan’ın yukarıdaki görüşlerinin Yeni Şafak yazarı Kahveci’nin düşünceleriyle paralel bir seyir izlediği gözlemlenmektedir. TEKEL eylemlerinin gerçekleştiği dönemde AKP’nin henüz medya ortamını tam olarak dönüştüremediği düşünüldüğünde, iktidar yanlısı gazetelerin ve gazetecilerin eylemi haberleştirmesi ya da yorumlamasının gazetecilik meslek ilkelerinden ne denli uzak olduğu görülmektedir.

TEKEL eylemleri, iktidarın ve yandaşlarının işçi eylemlerini nasıl okuduğunu da gözler önüne sermektedir. İktidara geldiği dönemden itibaren özelleştirme ve güvencesizleştirme politikalarını hızla uygulayan AKP ve yandaş gazetelerin, işlerini kaybeden veya özelleştirmeler sonucu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerin demokratik haklarını, “işgal”, “oyuna gelme”, “sendika ağalığı”, “kandırılma” vb. tanımlamalarla haberleştirmesi, sınıf politikalarının da tezahürüdür. Bu haberler, özelleştirmeleri meşrulaştırırken, özelleştirme politikalarını eleştiren ve bu politikalar karşısında greve çıkan işçi hareketini de dışlayan/kriminalize eden bir söyleme sahiptir.

2.2. Soma Maden Katliamının Medyada Temsili

13 Mayıs 2014’te Türkiye, tarihinin en büyük iş ve madencilik kazasını yaşadı. Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletilen maden ocağında elektrik ekipmanlarındaki patlamadan kaynaklı yangın çıktı. Yangın sırasında yer altında olan 787 işçiden 301’i hayatını kaybetti.

Kaza sonrası yapılan incelemelerde maden şirketinin maliyetleri azaltmak için alınması gereken temel önlemlerin bir kısmını ihmal ettiği, işçiler üzerindeki yüksek üretim baskısının güvenli çalışma koşullarını sekteye uğrattığı ve kazaya dair ön belirtiler ortaya çıktığı halde bunların üzerinin kapatıldığı ortaya çıktı. Kazanın meydana geldiği maden sahası, bir devlet kuruluşu olan Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) tarafından ve lisans verme yoluyla Soma Madencilik A.Ş.’ye devredildiği göz önünde tutulduğunda denetim yetki ve sorumluluğu olan TKİ’nin bu sorumluluğunu yerine getirmediği ve maden ocağında şirket tarafından uygulanan acımasız çalışma koşullarına göz yumulduğu aşikârdır. Bu göz yummanın önemli nedenlerinden biri TKİ’nin yüksek miktardaki kömür ihtiyacıydı. Dar gelirlilere yönelik kömür dağıtımı, AKP iktidarının uzun zamandır uyguladığı sosyal yardım programının bir parçasıydı ve bunun sürdürülebilmesi için kömür üretiminin yüksek olması gerekiyordu. Hükümetin bu siyasal tercihinin yarattığı baskı, TKİ’nin taşeronlar eliyle işlettiği bütün kömür madenlerinde yüksek üretim baskısı ve güvensiz çalışma koşullarına yol açıyordu.

Soma’da felaketin boyutu ortaya çıkmaya başladığında işçiler, işçi aileleri ve genel kamuoyunda hükümete yönelik tepkiler yükselmeye başladı. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Soma’ya yaptığı ziyarette işçiler ve halk tarafından protesto edildi. Hükümetin diğer mensupları da çeşitli tepkilerle karşılaştılar. Özellikle Başbakan’ın baş danışmanlarından Yusuf Yerkel’in jandarma tarafından yere düşürülen bir işçiyi yerde tekmelemesi Türkiye’nin gündemini uzun süre meşgul etti. Yusuf Yerkel, işçiyi tekmeledikten sonra hastaneden darp raporu aldı, tekmelenen işçi hakkında soruşturma başlatıldı.

2.2.1. Ana akım Medyada Soma

2014 yılı, AKP iktidarının medya üzerindeki hegemonyasının gittikçe sağlamlaştığı bir döneme denk gelmektedir. Yaygın basın kuruluşlarının birçoğu iktidar politikalarıyla uyumlu bir yayın çizgisi izlemeye başlamıştı. Dolayısıyla maden kazası ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili haberler önemli ölçüde hükümetin yaklaşımını yansıtmıştır.

Kazanın hemen ardından hükümete yakın gazetelerde kazanın nedenlerine odaklanmak yerine meseleyi kadere bağlayan, dramatik hikâyeler içeren ve hükümeti aklayan haberler ön plana çıkmıştır. Dönemin enerji bakanı Taner Yıldız, en çok bahsedilen hükümet üyesidir. Günlerce gazete ve televizyonlarda Yıldız’ın ne kadar fedakârca çalıştığı haberleştirildi. Madenci aileleri, arama kurtarma görevlileri ve ülke kamuoyu işçilerin kurtarılmasına dikkat kesilmişken Sabah gazetesi Taner Yıldız’ın iki gün aynı gömleği giydiğini, ailesiyle bile görüşemediğini haberleştirmiştir.

C:\Users\Oz\YandexDisk\Ekran görüntüleri\2019-01-02_12-31-54.png

Görsel 2: Sabah gazetesinde Taner Yıldız haberi (Sabah, 19.05.2014)

Kazanın üzerinden birkaç gün geçip facianın boyutları ortaya çıkınca kazanın nedenleri, olası ihmaller ve siyasi iktidarın sorumluluğu kamuoyu tarafından daha fazla dile getirilmiştir. Özellikle kaza sonrası Soma’ya giden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, madenci aileleri ve diğer vatandaşlar tarafından protesto edilince hükümete yakın medyada iktidarın sorumluluğunu örtmeye çalışan, bütün sorumluluğu maden şirketine yükleyen, hatta kazanın ardında komplo ve “dış mihrak” arayan haberler yapılmıştır.

C:\Users\Oz\YandexDisk\Kasım-Aralık 2018\HG - Medyada Sınıf Raporu\gazeteler1.jpg

Görsel 3: Hükümetin sorumluluğunu örtmek için yapılan haberlerden örnekler

Yandaş basın bir taraftan madencilik şirketini hedefe oturtup tüm sorumluluğu ona yüklerken diğer taraftan da katliamın arkasında komplo ve dış mihrak aramıştır. Bu anlayışa göre Soma maden kazası, hükümeti yıpratmak isteyen karanlık güçler tarafından planlanmış ve hayata geçirilmiştir. Akit gazetesi, her zamanki antisemitist çizgisine uygun olarak kazanın arkasında İsrail’in parmağı olduğunu öne sürmüştür.

C:\Users\Oz\YandexDisk\Ekran görüntüleri\2019-01-02_13-12-38.png

Görsel 4: Akit’e göre kazanın arkasında İsrail vardır (Akit, 20.05.2014).

İktidara yakın basının Soma’ya dair bir diğer yaklaşımı da maden katliamını kadere bağlayan, ihmalleri görmezden gelen bir yaklaşımdır. İktidara yakın birçok gazete kazada hayatını kaybedenlerden “şehit” diye bahsederek meseleyi dinsel bir çerçevede ele almayı tercih etmiştir. Bu basın organlarından Milat gazetesi, 15 Mayıs 2014’teki nüshasında bu durumu açık bir şekilde göstermiştir.

Görsel 5: 15.05.2014 tarihli Milat gazetesinin ilk sayfası.

Dönemin başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Yusuf Yerkel’in jandarma tarafından yere yatırılan bir Somalı’ya tekme atması o dönemde en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. Bu görüntü kamuoyunda büyük tepkiye yol açmış, Yerkel’in görevden alınması ve yargılanması için kampanyalar başlatılmıştır. Yerkel’in olaydan sonra Ankara’ya dönerek darp raporu aldığı ortaya çıkmıştır. Yandaş basında tekme atılan işçinin değil, Yusuf Yerkel’in mağdur olduğu haberleri yapıldığı gözlemlenmiştir. Söz konusu şahsın işçi değil, ortalığı karıştırmak için Soma’ya gelen bir provokatör olduğu, hükümeti yıpratmak için bu olayı kurguladığı öne sürüldü. Akit gazetesi yazarı Hasan Karakaya 16 Mayıs 2018 tarihli köşe yazısında Yusuf Yerkel’i “Tekmelerine sağlık Yusuf” diyerek desteklemiştir:

Son derece “sakin” ve son derece “beyefendi” bir delikanlı olan Yusuf da, eğer iddia edildiği gibi, bu provokatörü “tekmeledi” ise, gerekeni yapmıştır! Tekmelerine sağlık! (Karakaya, 2014).

Tekmelenen kişinin Somalı olmadığı, İstanbul’dan provokasyon için özel olarak getirildiği, başbakanın konvoyuna özellikle saldırdığı vb. iddialar yandaş medya tarafından sıkça yazılmıştır. Ancak daha sonra bu şahsın 10 yıllık maden işçisi ve Somalı olduğunun ortaya çıkmıştır.

C:\Users\Oz\YandexDisk\Ekran görüntüleri\2019-01-14_11-40-44.png

Görsel 6: 15.05.2014 tarihli Star gazetesi haberi.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi özellikle iktidara yakın basın, Soma işçi katliamında hükümetin ihmallerini gizlemeye, kamuoyu tepkisini kriminalize etmeye dönük bir habercilik yapmıştır. Kazadan sonra sorumluları protesto eden işçiler ve yerel halk provokatör olarak damgalanmış, hedef gösterilmiştir. Soma faciasının medyadaki temsili, AKP iktidarının ve ona yakın basının işçi sınıfı ve emekçiler konusundaki yaklaşımını net olarak ortaya koyan olgulardan biridir.

2.3. Havalimanı Eylemleri

İstanbul’da Haziran 2014’te inşaatına başlanan ve dünyanın en büyüklerinden biri olacağı söylenen İstanbul 3. Havalimanı’nda Eylül 2018’de işçi eylemleri patlak vermiştir. İnşaatın başlamasından beri meydana gelen iş cinayetlerini ve kötü çalışma koşullarını ve maaşlarının zamanında ödenmemesini protesto etmek isteyen işçiler, 14 Eylül Cuma günü inşaat sahasının bir bölümünde direnişe başladı. Eylemler kısa sürede tüm inşaat alanına yayıldı. İşçiler, iş güvenliği, maaşların ödenmesi, yemek ve yatakhanelerin temizliği gibi konuları da içeren taleplerini işverene bildirdiler ancak bu talepler resmi olarak kabul edilmedi. Bunun üzerine eylemler devam etti. Eylemlerin büyümesinin ardından inşaatı yapan şirketin talebiyle kolluk kuvvetleri devreye girdi. Eylem yapan işçilere biber gazıyla müdahale edildi, daha sonra işçilerin koğuşları basılarak 500’den fazla işçi gözaltına alındı. Bunlardan 24’ü tutuklandı (bianet.org, 2018).

2.3.1.Havalimanı Eylemlerinin Medyadaki Temsili

Üçüncü havalimanı projesi AKP iktidarının en önem verdiği inşaat projelerinden biridir. Oradaki eylemlerin AKP’ye ve projenin imajına yapacağı olası olumsuz etki, iktidar mensuplarını ve iktidara yakın medyayı tedirgin etti. Eylemlerin başında görmezden gelme yoluna başvuran basın, direniş büyüdüğünde onu kriminalize etmek yönünde haberler yapmaya başladı. Hükümete yönelik toplumsal tepkilerin hemen hepsinde yapıldığı gibi işçilerin tepkilerinin samimi olmadığı, bazı karanlık güçler tarafından tezgâhlanan provokasyonlar olduğu öne sürülmeye başlandı. Türkiye gazetesi, işçi eylemlerinin hükümeti devirmek için planlanan bir provokasyon olduğu iddiasını 16 Eylül 2018 tarihinde manşete taşıdı.

Görsel 7: 16.09.2018 tarihli Türkiye gazetesinin manşeti.

Yukarıdaki haber, AKP iktidarının “mağduriyet” söylemini de yeniden üreten bir özellik taşımaktadır. 16 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın en temel söylemlerinden birini oluşturan “mağduriyet”, gazete haberlerinin metinlerinde de sıklıkla kullanılan ideolojik bir destektir. Burada görselden de görüleceği üzere, işçi eylemlerinin 2013’te gerçekleşen Gezi Direnişiyle bağı kurulmuştur. Bu yolla Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan “dış güçler” işaret edilmiş ve işçilerin eylemi “üst akıl” ile açıklanmıştır. Ayrıca demokratik bir eylemin “ayaklanma” olarak sunulması gazete haberlerinde mevcut bulunan iktidar söylemini de açığa çıkarmaktadır.

Akit gazetesi köşe yazarlarından Mehtap Yılmaz, 17 Eylül 2018’de işçi eylemlerini Alman, İngiliz, Sırp ajanlarıyla irtibatlandıran; CHP, HDP, PKK ve FETÖ’nün eylemleri kışkırttığını söyleyen ve işçilere ağır hakaretler eden bir yazı kaleme almıştır. Yazının aşağıda alıntıladığımız kısmı, yandaş basının işçi düşmanlığını ortaya koymak için nadide bir örnektir:

Bu işte bir tezeklik arayacaksın! Şayet bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın! Madem kaşınıyorlar! Madem “kaşı beniii, kaşı beniii” diye debeleniyorlar! Madem bitlendik diye kuduruyorlar! Birilerinin bu itlerin kafasındaki bitleri ayıklayıp içeri tıkması lazım! Yok, benim yetkim bu itlerin bitleriyle sözcüklerle mücadele etmek! Yetkim olsa bu itlerin bitlerini tek tek ayıklar, ezerim… Bu itleri kaşındıran tahtakurularını zevkle ezerim ama yetkim yok… Devlet ne güne duruyor? Hadi bakalım! (Yılmaz, 2018).

Yılmaz’ın alıntıladığımız yazısı demokratik taleplerini dile getiren işçilere yönelik AKP ve yandaş yazarlarının tepkisini göstermektedir. Gayet tehditkâr bir dille kaleme alındığı anlaşılan yazı, yaşam koşulları nedeniyle eylem koyan işçi sınıfına “it” benzetmesi yapmaktan da geri kalmamıştır. Ayrımcılığın ve nefret söyleminin birlikteliği bu örnekte yalınlaşmıştır diyebiliriz. Yazarın, devleti, eylemi şiddet kullanarak bastırmaya çağırması da tartışılmaya değer başka bir konudur. Metinde kullanılan “it”, “bit”, “debelenmek”, “ayıklama” gibi sözcükler hem yazarın, hem de çalıştığı gazetenin işçi eylemlerine bakış açısındaki ayrımcı söylemi ortaya çıkarmaktadır.

Yalnızca Mehtap Yılmaz değil, Habertürk yazarı Fatih Altaylı da dâhil olmak üzere iktidara yakın başka köşe yazarları da işçi eylemlerinin arkasında karanlık güçlerin olduğunu ima eden yazılar kaleme aldılar. Altaylı, yaklaşık 4 yıldır devam eden havalimanı inşaatında o güne kadar dile getirilmediğini iddia ettiği taleplerin dile getirilmesini kendince “manidar” bulmaktadır:

4 yıl üç aydır o koşullara itiraz etmeyen işçilerin, bitime 5 hafta kala, inşaatın yüzde 98’i tamamlanmışken koşulları beğenmeyip ayaklanması doğrusu bana çok mantıklı gelmiyor. “4 yıl dayandık 5 hafta daha idare ederiz” demeleri daha makul bir insan tavrıyken, coplanma, gözaltına alınma, tazminatsız kapının önüne koyulma gibi riskleri bu kadar kısa bir süre için göze almaları son derece mantıksız görünüyor. Kimse bana “Bıçak kemiğe dayanmıştır” demesin. Bıçağın geri çıkmasına bu kadar kısa zaman kala kimse kolunu kestirmez.
4 yıldır kimsenin giremediği şantiye alanının HDP’li milletvekilleri dâhil bir sürü kişinin yol geçen hanına aniden dönmesi de mantıklı değil. 4 yıl 3 aydır tek kelime etmeyen sendikaların birdenbire aslan kesilmesi de! Yeni Havalimanı inşaatında bitime bu kadar kısa süre kala bir şeyler oluyor. Hayırdır inşallah! (Altaylı, 2018).

Yukarıda görüldüğü üzere, Fatih Altaylı, eylem alanına HDP’li milletvekillerinin gitmesini de eylemlerin karanlık yönüne dair bir kanıt olarak göstermeye çalışmıştır. Burada ortaya çıkan çok katmanlı bir ayrımcılıktır. Bir yandan yasal bir siyasi partinin en doğal hakkı olan işçi yurttaşların yanında olma eylemi şaibeli hale getirilmekte, hem de söz konusu partinin işçilere gösterdiği dayanışma üzerinden işçilerin eylemi kuşkulu hale getirilmektedir. Böylece bir taşla iki kuş vurulmakta; hem işçiler hem de zaten sürekli hedef haline getirilen HDP kriminalize edilmektedir. Aynı zamanda yazarın “dört yıl boyunca kimsenin giremediği şantiye alanı” ifadesi de, yine şantiye alanının “yolgeçen hanına çevrilmiş olması” ifadesi de, şantiye alanın bu gizli ve güvenli alan olması gerektiğine dair algıyı normalleştirmektedir. Böylece şantiye alanına işçilerle dayanışma göstermek için girmenin kendisi bizatihi kuşkulu ve içinde komplo barındıran bir eylem haline getirilmektedir.

Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından İlnur Çevik’in de yazar kadrosu arasında bulunduğu Yeni Birlik gazetesi, işçi eylemlerinin 3. Havalimanı’nı kendi havalimanlarına tehdit olarak gören ve sabote etmek isteyen bazı Avrupa ülkelerinin bir planı olduğunu iddia ederek bu iddiayı 17 Eylül 2018’de manşetine taşımıştır. Aynı gün İlnur Çevik de gazetedeki köşesinde havalimanının sabote edildiğini, HDP’li milletvekillerinin eylemlere destek vermesinin bu sabotajın kanıtlarından biri olduğunu söylüyordu.

Her büyük projede aksamalar olur, bazı taşeronların olumsuz tutumları yüzünden işçiler sıkıntı çekebilir ama son günlerde 3. Havalimanı projesinden gelen işçi olayları, haberleri bu işlerin yine kirli eller tarafından karıştırılmaya çalışıldığını gösteriyor… Birkaç yıldır devam eden bu dev inşaatlarda bugüne kadar işçilerden ses çıkmadı da tam havalimanı açılışına günler kala mı insanların akıllarına sorunlar geldi? Bu zamanlama niye? Bir bakıyorsunuz 400 kadar aşırı solcu militan işçilerin arasına sızıyor ve yalan dolanla işçileri kışkırtıyor… Bunlara iki de HDP milletvekili katılıp işçi koğuşlarını gezip insanları eyleme teşvik ediyorlar (Çevik, 2018).

Görsel 8: 17.09.2018 tarihli Yeni Birlik gazetesinin manşeti.

Üçüncü havalimanındaki işçi eylemlerine gösterilen tepki ve haberleştirilme biçimi, iktidarın işçi sınıfı ve emekçiler konusundaki yaklaşımının sarih bir göstergesidir. Haberlerde genel olarak işçi eylemleri “sabotaj”, “kumpas”, “dış güçler”, “üst akıl”, “oyun”, “hesap” gibi somut delillerle desteklenmeyen suçlamalarla birlikte anılmıştır. Bu durum, hükümet yanlısı medyanın kurduğu ayrımcı söylemlerin, demokrasi ve demokrasi kültürü ile ne denli zıt olduğunu da göstermektedir. Zaman zaman hakarete varan köşe yazıları ise haber metinlerini tamamlayan nitelikte seyir izlemiştir. 2018’e gelindiğinde ana akım medyanın neredeyse tamamının iktidarın kontrolüne girdiği düşünüldüğünde işçilerin talepleri ve eylemlerine yönelik olumlu bakış ve haberleştirmenin epey az olduğu söylenebilir. Evrensel, BirGün, Yeni Yaşam, SoL gibi gazete ve internet sitelerinin eleştirel haberlerini saymazsak medyanın büyük bir bölümünde işçilere yönelik suçlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir yaklaşım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İşçi sınıfı ve bu sınıfın eylemlerine dönük ayrımcı söylem hükümet yanlısı medyanın neredeyse tamamında gözlemlenebilen bir olgu haline gelmiştir.

SONUÇ

Birinci bölümde verileriyle birlikte aktardığımız gibi AKP, sermaye sınıfının çıkarlarını temsil eden bir partidir. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana hem yasama tercihleri hem de uygulamalarıyla partinin bu kimliği şüphe götürmez şekilde ortaya çıkmıştır. Temmuz 2016-Temmuz 2018 arasında uygulanan OHAL’de defalarca grevler yasaklanmış, emekçilerin hak arayışları hem yasal/idari engellemeler hem de güvenlik aygıtının fiziksel şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. OHAL kalktıktan sonra da işçilerin durumunda iyileşme olmamış, baskılayıcı tutum devam etmiştir. AKP’nin sınıf karakteri ve işçilere yönelik politikasıyla uyumlu çizgide gazetecilik yapan iktidar yanlısı medya da işçilerin hak arayışlarını kriminalize edici bir tutum almıştır. Kısmen tarafsız sayılabilecek son ana akım medya grubu olan Doğan Medya’nın 2018’de Demirören Holding’e satılmasıyla birlikte yaygın basın-yayın organlarının çok büyük bir kısmı iktidarın kontrolüne girmiş ve iktidarın işçi siyasetiyle ilgili eleştirel haberlere yalnızca küçük ve alternatif basın mecralarında rastlanır hale gelmiştir.

Bu raporda, 2009 TEKEL Eylemleri, 2014 Soma Maden Katliamı ve 2018 Üçüncü Havalimanı Eylemleri olmak üzere üç örnek olay üzerinden medyada ekonomik/sınıf temelli ayrımcılığı göstermeye çalıştık. AKP sözcülerinin ve iktidar yanlısı medyanın toplumun farklı kesimlerine yönelik ayrımcı ve nefret içeren söylemi, işçi sınıfının eylemlerine de yansımıştır. Burada iktidarın sınıf siyasetinin medya metinlerinde yeniden üretildiği bir durum da söz konusudur. Böyle düşünüldüğünde, iktidara göbekten bağlı bulunan medyanın çıktılarındaki ideolojik yönelimin mülkiyet ve kontrol ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceği ortaya çıkmaktadır. İlk bölümde üzerinde durduğumuz gibi, kayırmacı ekonomi politikasıyla kendine yakın sermayeyi büyüten AKP, bu yolla medyanın mülkiyetini de değiştirmiş ve bu durum haber metinlerinin ideolojisine de yansımıştır. AKP yaslandığı burjuvaziye dayanarak ne kadar işçi düşmanı bir politika izliyorsa, iktidara yakın medya da metinlerinde benzer bir düşmanlığı yeniden üretmektedir. Bütünlükçü bir yaklaşımla medya söylemleri değerlendirildiğinde, medyada ayrımcı söylemlerin siyaset, ekonomi, kültür ve ideoloji ile yakın bağı görünen bir gerçektir. Kronolojik bir bakışla medyanın nasıl tedricen iktidarın kontrolüne girdiği gözlemlenebilecekken, yapılması gereken bir başka önemli tespit, yaygın medyanın sınıf düşmanlığının zamandan bağımsız bir hakikat olduğudur.

 

KAYNAKÇA

Akdoğan Y. (2004). AK Parti ve Muhafazakâr Demokrasi. İstanbul: Alfa.

Altaylı, F. (2018). “Bu isyan normal değil” https://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli-1001/2144005-bu-isyan-normal-degil# Erişim tarihi: 15.01.2019.

bianet.org (2018). “3. Havalimanı İşçilerinin Eylem Kronolojisi” https://bianet.org/bianet/emek/200906-3-havalimani-iscilerinin-eylem-kronolojisi Erişim tarihi: 15.01.2019.

Birdal, M. (2017). “AKP’nin İşsizlik karnesi” https://www.evrensel.net/yazi/79703/akpnin-issizlik-karnesi Erişim tarihi: 21.11.2018.

Buğra, A. ve Savaşkan, O. (2015). Türkiye’de Yeni Kapitalizm. İstanbul: İletişim Yayınları.

Bulaç, A. (2009). Göçün ve Kentin Siyaseti MNP’den SP’ye Milli Görüş Partileri. İstanbul: Çıra Yayınları.

cumhuriyet.com.tr. (2017). “Yoksul sayısı 16 milyonu aştı” http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/831626/Yoksul_sayisi_16_milyonu_asti.html Erişim tarihi: 27.11.2018.

Çevik, İ. (2018). “^3. Havalimanı Sabote Ediliyor” https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/3-havalimani-sabote-ediliyor/ Erişim tarihi: 15.01.2019.

Eder, M. (2015). “AKP’nin Politik Ekonomisi ve Ötesi” Yahya Madra (der.) Türkiye’de Yeni İktidar Yeni Direniş. içinde. Metis: İstanbul.

Ertuğrul, N. İ. (2009). “AKP ve Özelleştirme” AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

evrensel.net. (2018). “Erdoğan bir kez daha OHAL’i grev yasaklarıyla savundu” https://www.evrensel.net/haber/350813/erdogan-bir-kez-daha-ohali-grev-yasaklariyla-savundu Erişim tarihi: 12.11.2018.

Kahveci, İ. (2010). “TEKEL işçisi Türk’se UZEL işçisi kim?” https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahimkahveci/tekel-icisi-turkse-uzel-icisi-kim-20821 Erişim tarihi: 18.11.2018.

Karakaya, H. (2014). “Koç Ailesi’nin taşeronluğundan, Soma Holding’in sahipliğine!” https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/hasan-karakaya/koc-ailesinin-taseronlugundan-soma-holdingin-sahipligine-6076.html Erişim tarihi: 15.01.2019.

Öztürk, Ö. (2014). “Türkiye’de İslamcı Büyük Burjuvazi” Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP. Neşecan Balkan vd. (der.) içinde. İstanbul: Yordam.

Savran, S. (2016). “Faşizim mi Rabiizm mi?” Devrimci Marksizm. Sayı: 27.

Sönmez, M. (2009). “2000’ler Türkiye’sinde AKP Hâkim Sınıflar ve İç Çelişkileri” AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

Tanyılmaz, K. (2014). “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak” Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP. Neşecan Balkan vd. (der.) içinde. İstanbul: Yordam.

tr.vikipedia.org. (2018). “TEKEL işçi eylemi” https://tr.wikipedia.org/wiki/TEKEL_i%C5%9F%C3%A7i_eylemi Erişim tarihi: 21.11.2018.

Tuğal, C. (2011). Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

tumbelsen.org. (2018). “AKP-MHP Rejimi, Aldıkları Erken Seçim Kararı İle Faşizmi Kalıcı Hale Getirmek İstemektedir” http://tumbelsen.org.tr/sendikamizin-hazirlamis-oldugu-16-yillik-akp-iktidar-raporu/ Erişim tarihi: 27.11.2018.

Uzgel, İ. (2009). “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü” AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

yenişafak.com.tr. (2018). “TEKEL işçilerinden eylem” https://www.yenisafak.com/gundem/tekel-iscilerinden-eylem-99993 Erişim tarihi:12.11.2018.

Yılmaz, M. (2018). “3. Havalimanı’ndaki tahtakuruları nereli?” https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mehtap-yilmaz/3-havalimanindaki-tahtakurulari-nereli-25803.html Erişim tarihi: 15.01.2019.

Yazarlar Hakkında

Celil Kaya

1984 Siirt/Girdara doğumlu. 2009’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdi. 2011’de aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Elçin Aktoprak’la birlikte derlediği 21. Yüzyılda Milliyetçilik: Teori ve Siyaset isimli kitap 2016’da İletişim Yayınları tarafından basıldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik çalışma alanlarından bazıları şunlardır: Milliyetçilik, etnik çatışmalar, ulus inşası, diaspora. Halen Uluslararası İlişkiler alanında doktorasına devam etmektedir.

Vahdet Mesut Ayan

1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik anabilim dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümü.

  1. Tablo, Murat Birdal’ın “AKP’nin işsizlik karnesi” isimli yazısından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. https://www.evrensel.net/yazi/79703/akpnin-issizlik-karnesi Erişim tarihi: 08.11.2018.
  2. İlgili rapor için ayrıca bkz. http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2018/05/AKP-D%C3%B6neminde-Emek-DISK-RAPORU.pdf Erişim tarihi: 24.11.2018.
  3. Tablo, DİSK’in hazırladığı “AKP Döneminde Emek Raporu”ndan elde edilmiştir.
  4. Bu konu için ayrıca bkz. Kaya, R. (2016). İktidar Yumağı. İstanbul: İmge.