Anayasanın, yasaların ve hukukun geçerli olmadığı yerde, vatandaşın kendi adaletini sağlamaya çalışması nedeniyle toplumdaki şiddet  sarmalının genişlediğini ifade eden Psikiyatri uzmanı Dr. Mehmet Sezai Berber,  bu durumun, toplumsal mutabakat, güven, adalet ve demokrasi ortamının yeniden yapılandırılmasıyla düzelebileceğini söyledi.

Aylin Özdemir Erdemoğlu

Son yıllarda toplumsal yaşamımızdaki dengelerin ve değişimin en büyük yansımalarından birisi, şiddetin neredeyse sıradan bir olay haline gelmesi.  Önemsiz küçük bir tartışma yüzünden, evde, işyerinde, sokakta, trafikte insanların birbirleriyle kavga etmesi, cinayet işlemesi, çocuklara, kadınlara, hayvanlara ve özellikle belli meslek grubu mensuplarına yönelik şiddet olaylarındaki artış, ne yazık ki endişe verici boyutlara ulaştı.

Anadolu’nun bereketli topraklarında bir arada yaşama duygumuzu zedeleyen faktörlerin neler olduğunu ve toplumun bu hale geliş aşamalarını, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yüksek Onur Kurulu Üyesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi,  Psikiyatri Uzmanı Dr. Mehmet Sezai Berber ile konuştuk.

-Özellikle son  yıllarda ülkemizde her alanda yaşanan şiddet olaylarında belirgin bir artış olduğu ileri sürülüyor.  Ne yazık ki, bu durumun günlük yaşamımıza yansımalarına da, aslında hepimiz zaman zaman şahit oluyoruz.  Siz bir hekim gözüyle baktığınız zaman ülkemizdeki insanların ruh sağlığındaki bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında bunu yorumlamak için, biraz daha geriye bakmamız gerekecek. “Nasıl bir dönemden geçiyoruz, neden bu hale geldik?” diye düşünmemiz lazım.  Biliyorsunuz, psikiyatri, birebir insanlarla, sosyoloji ise,  toplumlarla ilgilenir. Ama ben, son dönemi özellikle sosyoloji üzerinden okumaya çalışıyorum. Sosyologların önemli bir kısmı, 90’lı yıllardan ve özellikle 2000’li yıllardan sonra,  kapitalizmin ve dolayısıyla toplumların yeni bir dönemden geçtiğini söylüyor.

Ben içinde bulunduğumuz dönemi anlatmak için, toplantılarda genellikle, “anomi” kavramını kullanıyorum. Sosyolojinin kurucusu Emile Durkheim’ın, “İntihar” diye meşhur bir eseri vardır. Durkheim,  intiharları egoistik intiharlar (bencil intiharlar), altruistic intiharlar (özgecil intiharlar)  ve  anomik intiharlar (kuralsızlık intiharları) diye çeşitli gruplara ayırır.

Ben bu eseri 30 yıl önce okuduğumda,“anomi” kavramını anlamamıştım. Bu kavram, yeni dönemde insanlarda ve toplumda yaşanan değişimi anlatmak açısından son derece önemli.  Çünkü anomi, kuralların,  toplumsal değerlerin, bizi bir arada tutan değerlerin olmadığı, karmaşadan, kaostan farklı bir dönemi anlatır. Şimdi Anayasanın olduğundan, yasaların hayata geçirildiğinden, yaşanan hukuk garabetleriyle hukukun olduğundan söz edebilir miyiz? Bir kere, hukukun olmadığı yerde güven olmaz, onun yerine bir baş olur, gelenek olur, din olur. Ama ne yazık ki şu anda, dini değerlerin de geleneksel değerlerin de ahlaki değerlerin de çok ciddi erozyona uğradığı bir dönemdeyiz. Evvelden, köyün, kasabanın, mahallenin kuralları vardı. Şimdi bunların hiçbiri yok. Yani artık, bireysel olarak atomize, toplumsal olarak anomik dediğimiz hiçbir kuralın olmadığı  ve her anlamda ahlaki bir erozyonun yaşandığı bir dönemdeyiz.  Dolayısıyla, kuralların olmadığı yerde ne olur? İnsanlar, kendi kurallarını hayata geçirir. Peki bu nasıl olur? Bu da elbette şiddetle olur.

– Eskiden siyasi liderler, rakiplerine son derece saygılı bir üslupla konuşur ve “Sayın” diye hitap ederdi. Şimdi baktığımızda, siyasilerin konuşma tarzı farklılaşmış gözüküyor. Sizce siyasilerin ayrımcı ve ötekileştirici söylemlerinin ortamı gerginleştirmekte rolü var mı?

Tabi ki. Siyasiler, tabanlarını elinde tutabilmek için, söylemlerine dikkat etmiyor. Bu ortamın oluşmasında siyasilerin rolünden öte, ciddi bir erki var. Mesela,  Avrupa’da ya da Amerika’da seçim sonrasında insanların işini kaybedip, etmeyeceği iktidarlara bağlı değil. Geçmişte bizde, seçim sonrasında nadiren yönetici kademesinde değişiklik olurdu. Ama şimdi baktığımızda, sadece genel müdür ya da başhekim bazında değil, odacısından, santral görevlisine kadar bütün kademelerde seçim sonrasında değişiklik olabiliyor. Yani insanların iş güvencesi seçim sonuçlarına endeksli oluyor. Dolayısıyla bu da kutuplaşmayı, hedef olmamak için sessiz kalmayı ya da iktidardan yanaymış gibi görünmeyi getiren konular tabi. Zaten siyasilerin kutuplaştırıcı söylemleri toplumun genelinde ciddi bir erozyona sebep oldu. Mesela televizyonda tartışma programlarına çıkan akademisyenlerin, unvanlı insanların tartışmaları da bozuldu. Eskiden tartışmanın bir adabı vardı. Şimdi inanın bazı köy kahvehanelerinde bile insanların, bu programlara katılanların birçoğundan çok daha düzeyli konuştuğunu düşünüyorum. 

-Cahillik sanıyorum, hiçbir dönemde bu dönemdeki kadar onore edilmemişti.  Bilmediği konuda  önceleri fikir beyan etmeye çekinen insanlar, artık her konuda ön plana çıkmaya başladı. Ekrana çıkan konuşmacılardan söz etmişken ise, örneğin Süleyman Zaim Üniversitesi Rektörü Ercan Arı’nın  “Biz cahil halkın ferasetine güveniyoruz” sözlerini hatırladım.  Türkiye’de bir üniversite rektörünün böyle bir cümle kurabilmesi çok şaşırtıcı gelmişti…

Tabi şöyle:  Evvelden, üniversiteler içerisinde yer alan bölümlere danışılmadan ya da hastanelerde kliniğe danışılmadan uzman ya da hoca ataması yapılmazdı. Şimdi dediğim gibi direkt yukarıdan hiçbir şekilde liyakat gözetilmeden atama yapılıyor. Bir üniversite rektörü, böyle bir atamada, “Kimseye danışmaya ihtiyacımız yok. Artık konsept değişti” demişti. Aslında bu çok ilginçtir. Çünkü gerçekten konsept değişti. Gücü arkasına alan herkes, o alanda kendini  söz sahibi hissediyor. Dolayısıyla da herkesin hayatı, bir diğerinin iki dudağı arasından çıkacak söz, karar ya da iftirayla değişebiliyor.

Dr. Mehmet Sezai Berber ( Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu Üyesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi,  Psikiyatri Uzmanı)

-Hekime ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet de son yıllarda çok arttı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hekime ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet konusunda da gene siyasilerin söylemleri çok etkili oluyor. Çünkü siyasilerin televizyonda söyledikleri  ile hazırladıkları yönergeler son derece farklı.  Diyelim ki bir bakan çıkıp ekranlarda “Hastalar şu, şu haklarını alacak. Şunları yapacağız” diyor. Ama bize gönderdikleri  genelgede diyor ki: “Hastadan şu kadar katkı payı alın, şunun kriterleri şu olsun, bu olsun.”  Daha sonra vatandaş bize gelip “Bana bunları sağlayacaksın” filan diye hesap sorabiliyor. Halbuki genelge öyle değil.  Dolayısıyla bu da özellikle sağlık sektöründe çok ciddi şiddet olaylarını beraberinde getiriyor.  Eczanelerde de durum aynı. Katkı payı meselesinden dolayı, eczacı ve hasta karşı karşıya kalıyor. Son 10 yılda öldürülen doktor sayısı, belki de son 100 yılda öldürülenden daha fazla.  Üstelik bu şiddet gittikçe artıyor. Tarihin hiçbir döneminde böyle bir şey olmamıştı. Savaş dönemi dışında. Savaş döneminde biliyorsunuz İstanbullu bir sınıf tıbbıyeli savaşa gidiyor ve orada şehit oluyor o ayrı bir konu tabi.

-Sokağa çıktığında insanlar hep aynı şeyi söylüyor: Herkes gergin, trafikte ya da başka bir ortamda en küçük bir olay yüzünden insanlar birbirine şiddet uyguluyor.  Ortamın bu hale gelmesinde medyanın rolü nedir sizce?

Tabi ki medyanın rolü de son derece önemli. Bir kere dizilerde kesinlikle ataerkil söylem ve şiddet unsuru çok fazla. Hatta hekimler üzerinden örnek verecek olursak gene, dizinin birinde hasta yakını, ameliyathaneye kadar girip doktora “Hasta ölürse, sizi de öldürürüz” diyor. Bir kere bu tür şeyler daha fazla olduğu için de insanlar bu dizilerdeki karakterleri kendilerine örnek alıyor. Ulaşamadığı şeylerin, yaşadığı hayal kırıklıklarının sonucunda, o dizileri örnek alan kişiler de şiddete yöneliyor. Gene aynı şekilde komşunun komşuyu şikayet etmesi bekleniyor. Halbuki birbirine düşman olan  insanların yaşadığı bir ortamda huzur olamaz. Yöneticiler tarafından bu muhbirlik önerildiğinde, zaten şiddet sarmalı da başlamış oldu; büyüyerek de gider.

Benim psikiyatri alanındaki çalışmalarımın önemli bir kısmı, post travmatik stres bozukluğu, yani travma sonrası. Bu, toplumsal olabilir, bireysel olabilir. Her olay bağlanımda bunu çok farklı şekillerde ele alabiliriz. Bir sürü konulardan bir analiz yapabiliriz tabi. Neticede, dediğim gibi zor bir dönemden geçiyoruz.

-Peki size gelen hastalarda bu tür örnekler var mı? Toplumsal yaşamda meydana gelen sıkıntılardan dolayı travma yaşayan?

Gar Katliamı Anması, TTB Arşivi

Bana gelen hastalardan öte, genel olarak psikiyatride herkesin çalıştığı alanlar vardır. Birisi şizofreni, birisi depresyon çalışıyorsa, benim de özellikle yoğunlaştığım alanlar travma sonrası stres bozukluğu ölüm, yas, intihar gibi psikiyatride diğer meslektaşlarımın çok ilgilenmek istemedikleri alanlar. Biraz rahatsız edici konular. Travma mağdurlarıyla da çalıştığım için 30 yıla yaklaşan bir dönem içerisinde, şunu bilirim: Şiddet yeni şiddet doğurur. Şiddeti ilk kimin başlattığı unutulur ve bu bir sarmal haline gelir. Dolayısıyla şiddet kültürüne bir defa girildiğinde, oradan çıkış çok zordur. Mesela gar patlamasında yaşamını yitiren insanların yakınları ya da patlamadan kurtulan insanların bir kısmıyla birebir çalıştım. Fakat acı olan şu ki;  Belli partilere oy veren insanların önemli bir kısmı, o insanlar orada öldüğü için ölümü hak ettiğini düşünür hale geldi. Toplumun düşünce sistemi  ne yazık ki bu kadar kötü hale geldi. TRT muhabiri diyebiliyor ki: “Orada masum insanlar da olabilirdi, yolcular da olabilirdi.” Yani diğerleri masum değil diye etiketliyor. Bunu söyleyebilmesi, insanların önemli bir kısmının “Ne işi varmış orada?” demesi  toplumun  geldiği değerler erozyonunun artık ne olduğu açıklıyor. Zaten gar katliamından sonra ruhsal ve  ahlaki değerler açısından ne yazık ki, toplumumuz çok daha kötü bir noktaya geldi.

-Şiddet ortamında yetişen bir insan, normal bir ailede yetişene göre şiddete daha fazla eğilimli mi oluyor size göre?

Bir kaba şiddet başladığı zaman, bu sokakta olur, görünmeyen şekilde evde olur, doğada olur… Şiddet kültürü geliştikten sonra, en kaba tabiriyle hastane polikliniklerinden örnek vereyim:  Kadın kocasından şiddet görüyorsa, mutlu değilse, o da çocuğunu dövüyor. Herkes gücü yettiğine… Eşi de muhtemelen işyerinde hakarete uğruyor. Amiri tarafından aşağılanıyor. Şiddet şiddeti doğuruyor ve bu bir sarmal şeklinde ilerliyor.

-Bilgisayar oyunlarında da şiddet unsuru çok yaygın. Bu çocukları nasıl etkiliyor?

Bilgisayar oyunları benim çalıştığım bir alan olmadığı için çok fazla yorum yapmak istemem. Ama meslektaşlarımdan ve gazete haberlerinden gördüğüm kadarıyla, hem oyunda şiddet, hem de bilgisayar bağımlılığı önemli bir sorun.

-Bireysel silahlanma da son yıllarda çok önemli bir sorun haline geldi. Trafikte yol vermedi diye sinirleniyor ya da herhangi bir yerde insanlar maganda kurşununun hedefi haline gelebiliyor bir anda…

Tabi bu şimdi şöyle: Biraz önceki güven konusuna geldik. Sosyal bilimciler yaşadığımız dönemin, 3 temel özelliğini ifade ediyor: güvensizlik, güvencesizlik ve belirsizlik. Güvensizlik dediğimiz kişinin kendine, topluma ve devletine güveninin olmaması. Güvencesizlik, görüyorsunuz işten atmalar, geçmiş yıllarda olduğundan daha fazla beyaz yakalı, yetişkin eğitimli insanın işsizliğe eklenmesi, bir kere bu bir belirsizlik. Kimse üç yıl sonra nerede olacağı, nasıl bir dünyada olacağı, işinin olup olamayacağı, kadrosunun olup olmayacağı konusunda emin değil. Dolayısıyla, güvensizliğin ve belirsizliğin olduğu ortamda bireysel silahlanma da olur.  Korkunun hakim olduğu ve adalet duygusunun olmadığı yerlerde insanlar kendi adaletini sağlamaya çalışır.

-Peki son olarak şunu sormak istiyorum: Ülkemizde yeniden huzur ve güven ortamını  sağlamanın çözüm yolları nelerdir?

Dünya yeni bir dönemden geçiyor. Dolayısıyla, dünyadaki başka ülkelerde de popülist iktidarlar yüzünden olumsuz şeyler yaşanabiliyor.  Ama bizim toplumuzda sivil toplum ya da demokratik ilkeler, toplumsal ilkeler yeterince gelişmediği için, biz bunu Avrupa’dan, Amerika’dan çok daha fazla çapraşık, ağır ve vahşi bir biçimde yaşıyoruz.

Yani çözüm, tabi ki her zaman olduğu gibi toplumsal mutabakat, demokrasi, güven ve bir arada yaşama koşullarının artırılması ve en temeli de hukuk sisteminin, liyakat sisteminin olması, gerçek anlamda eğitimli insanların önünün açılması, toplumsal barış, yaraların sarılması, faillerin cezalandırılması elbette. Bunlar çeşitli ölçülerde çok başlıklar altında söylenebilir. Ben psikiyatrist olarak şunu söylüyorum; bugün her şey sütliman oldu, toplumsal barış, adalet her şey sağlandı dense bile, bizim ruh sağlıkçılar olarak bu yaraların sarılması için en az 50 yıllık işimiz daha var. Çünkü bu travmaların etkisi hemen bitmiyor, bazı şeyler çocuklarına aktarılıyor. İnsanlar bu travmaları ne yazık ki, zihninde tekrar tekrar yaşıyor. Her yeni olayda eski acılar, kayıplar tazeleniyor. O yüzden sistemle ilgili şeyler düzeltilse de belleklerde kalan izlerin silinmesi ne yazık ki çok zor.