Samsun Sanat Tiyatrosu, dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı’ndaki isimsiz kahramanları anlattığı unutulmaz eseri “Kuvayi Milliye Destanı” ile Anadolu’yu dolaşıyor. Tek kişilik tiyatro oyunu halinde sahnelenen eser, 8 baptan oluşuyor.

Aylin Özdemir Erdemoğlu

“Onlar ki toprakta karınca, /suda balık, /havada kuş kadar /çokturlar; /korkak, /cesur, /câhil,/ hakîm /ve çocukturlar /ve kahreden /yaratan ki onlardır,/ destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Bu dizeler, dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet’e ait. “Vatan haini” ilan edilip, sürgüne mahkum edilen ve memleketine hasret, Moskova’da yaşamını yitiren Nazım Hikmet’in, Kurtuluş Savaşı’nın isimsiz kahramanlarını anlattığı ölümsüz eseri “Kuvayi Milliye Destanı” Samsun Sanat Tiyatrosu sayesinde Anadolu’yu dolaşıyor. Geçtiğimiz günlerde Başkentli tiyatroseverlerle buluşan oyun, önümüzdeki günlerde de değişik illerdeki sanatseverlere ulaşacak. Memleketin dört bir köşesindeki seyirciyle buluşan oyun hakkında, Samsun Sanat Tiyatrosu’nun kurucusu ve sanat yönetmeni Yaşar Gündem’le konuştuk.

Samsun Sanat Tiyatrosu kurucusu ve sanat yönetmeni Yaşar Gündem

Öncelikle Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” eseri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Evet. Bu, Nazım Hikmet’in 1939-1941 yılları arasında hapishanede yazdığı bir eser. Baplar halinde. “Onlar ki” ile başlayıp, sonrasında 8 bapla bitiyor. Tarih kitaplarında “Mustafa Kemal ve silah arkadaşları” diye geçer ya hep. İşte Kurtuluş Savaşı döneminde cephe gerisinde adını sanını duymadığımız, arka saflardaki isimsiz kahramanların hikayesini anlatıyor bu eser. Arhavili İsmail, Kambur Kerim, Antepli Kara Yılan, Kartallı Kazım gibi birçok karakter var; elbette aralarında kurgu da vardır. Ama mesela Kartallı Kazım ile Bursa Cezaevi’nde birlikte yatmışlar. Dikkat ederseniz, 100 yıllık Cumhuriyet’te Kurtuluş Savaşını böylesine canlı ve destansı bir şekilde anlatan tek şairimizdir Nazım Hikmet. Ama biliyoruz, ona da sahip çıkmak yerine, “vatan haini” ilan etmişiz.

Tek kişilik bir oyun. Ama teknik kadro kalabalık bildiğim kadarıyla…

Evet sahnede yalnızca ben varım. Ama arka tarafta geniş bir kadro ve emek var. Oyunun ışıklarını İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan Yüksel Aymaz tasarladı. Müziklerini Erzurum Üniversitesi’nde müzikolog Özer Akçay kurguladı. Ankara Devlet Opera ve Balesi’nden İhsan Bengier de dans ve hareket düzenini kurguladı. Oyunun teknik reji odasında ses ve ışık sistemlerini Özgür Gündem düzenliyor. Samsun Sanat Tiyatrosu’nun Basın ve Halkla İlişkiler sorumluluğu görevini de Okan Dilek yürütüyor.

Yaşadığımız döneme uygun bir eser aslında…

Şöyle söyleyeyim onu: Tabi ki yaşadığımız döneme uygun. Samsun Sanat Tiyatrosu, 2000 yılında kurulan özel bir tiyatro. Türkiye Cumhuriyeti’nin özel tiyatrolara dağıttığı fondan yardım alan bir tiyatroydu. Ki yardım dememek lazım buna aslında, küçük bir destek. Halkın verdiği vergileri bir şekilde bize ödeyip faturalandıran ve bizim üretmemizi sağlayan bir katkıydı. Gezi olaylarından sonra, ne yazık ki bu desteği biz ve bizim gibi Gezi olaylarına destek veren 22 tiyatrodan kestiler. Gerçi biz destek alsak da almasak da kurulduğumız günden bu yana, aynı çizgiyle yolumuza devam ediyoruz. O ayrı mesele.

Bildiğim kadarıyla sahnelediğiniz oyunlar özellikle bu dönem için cesaret isteyen politik oyunlar. Peki oyun konusunda karar verirken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Evet cesaret isteyen oyunlar. Ama politik oyunlar değil. Tabi ki duruşumuz politik. Ama kör göze parmak değil. 68 kuşağı bu ülkede bir şeyler yapmış. Boğaz Köprüsü’ne hayır derken gitmiş, Zap Suyu’nda köprü yapmış. “6. Filo’ya defol” demiş. “Amerika’ya hayır” demiş. 68 kuşağı bu ülkenin aydınlık geleceği ve bağımsızlığı için mücadele vermiş. Ben buna sorumluluk diyorum, vefa diyorum, hatırlatmak diyorum. Çünkü, gençlerin çoğu evlerimizde bulunan o kara kutuda bunları ne yazık ki yeterince öğrenemiyor. Ben bir oyunu seçerken bakıyorum “Ne anlatmam gerekir?” diye. Gördüm ki bütün memleket haraç-mezat satılıyor fabrikalarıyla filan. Cumhuriyet’in kazanımlarından elde ettiğimiz ne var ne yok hepsi birilerine peşkeş çekiliyor. Biraz da biz halk olarak Nazım’ın da dediği gibi “- demeğe de dilim varmıyor ama – kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”misali yaşıyoruz. Biraz vurdumduymazlık da var galiba halkımızda. Ben bu oyunu sahnelemekle de: “Bakınız, Misak-ı Milli sınırları içerinde yaşadığımız bu topraklar için bir bedel ödendi. Bunun farkında mısınız?” diyerek bir hatırlatma yapmak istedim aslında.

Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” Anadolu turnesinde.

Yani oynadığımız oyunlarla topluma dair gördüğümüz noksanları belirtmek, altını çizmek ve insanları uyarmak istiyoruz. Bir dönem önce Uğur Mumcu’nun eserinden Işık Kansu’nun tiyatroya uyarladığı “Bir Pulsuz Dilekçe” oyununu sergiledik. 2006’da. Oyunun konusu siyaset, ticaret, tarikat . Ve biz o zaman bas bas bağırıyorduk: “ İslamlaştırma var, Fetö var. Aman dikkat edin” diye. Sonra “Yobaz” ı oynadık. Dönemin Kültür Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen bizim hakkımızda suç duyurusunda bulundu. “Şu Çılgın Türkler” i oynadık. 68 kuşağını anlatan “Deniz Gezmiş” i oynadık. Hasan Hüseyin Korkmazgil’i sahneledik.

Türkiye’de tiyatro sanatı ile uğraşmak zor olsa gerek… Bu anlamda, Samsun Sanat Tiyatrosu’nu kurma fikri nasıl oluştu?

Çok zor tabi. Hele de bizim gibi oyunlar sahneleyen ve yalnızca seyircinin desteğiyle ayakta duran bir tiyatroysanız daha da zor. Çok emek isteyen bir sanat dalı tiyatro. Ama aynı zamanda da çok zevkli bir iş. Bu ülkede sanat yapabilmek zaten çok zor. Ama biz Karadenizli’yiz. Biraz inatçıyız galiba. Zor da olsa direniyoruz.

Samsun Sanat Tiyatrosu’nun kuruluşuna gelince: Ben 89 yılında Belediye Oda Tiyatrosu’nda öğrenci olarak başladım tiyatroya. Orada 4-5 yıl öğrenci ve usta-çırak ilişkisi içerisinde yetiştikten sonra, rahmetli Kemalattin Akgün’le Samsun’da “Tiyatro Tiyatro” diye bir dergi kurduk. 2000 yılında da ben Kemalettin beyden ayrıldım. Ayrılmamın sebebi, Kemalettin bey memurdu. Dolayısıyla, bazı konulara çok fazla dokunmak istemiyordu. Ben ise daha özgürce tiyatro yapmak istiyordum. Ayrılırken aklımda Deniz Gezmiş, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin, Yılmaz Güney, Can Yücel vardı. Mesela Can Yücel ve Yılmaz Güney daha oynanmadı. Yani özgür bir şekilde tiyatro yapabilmek için yola çıktım ve 18 senedir de bu yolda devam ediyorum.

Ama tiyatro ve hatta bütün sanat dalları, ne yazık ki hep, belli elit kesimin ilgilendiği bir alan gibi algılanıyor. Bu anlayışı da değiştirmek gerek sanıyorum. Sizin, yerel seçimlerden sonra bu anlamda belediyelerden beklentileriniz neler?

Tabi belediyeleri kazanmak önemli değil. Önemli olan samimiyetle sorunları çözebilmek. Çünkü belediyecilik sadece asfalt yapmak değildir. Bu bir bütündür. Yeşil alanlara, sokak hayvanlarına, sosyal hayata bakışı ve sanata bakışı elbette çok çok önemli. Bugünkü ekonomik koşullarda bir belediye ne yapabilir? Bir kere insanlara yeniden yaşama sevinci verebilir. İnsanların içindeki sevgiyi ortaya çıkarabilir. Sanatı mahalle aralarında Hatice teyzeye, Mehmet dedeye bile izlettirebilir. Yani insanların içindeki çocuğu ortaya çıkarıp, ruhuna dokunabilmeli ki, en önemlisi bu.

Tiyatro dışında sanırım sinema ve reklam filmi oyunculuğu da yapıyorsunuz?
Evet. Bizim işimizde yüzün tanınır olması çok önemli. O yüzden zaman zaman farklı alanlarda oyunculuk yapıyorum. . Ama elbette benim için tiyatronun yeri ayrı. Bu bir yaşam şekli ve bir aşk benim açımdan. Tabi aşk tek taraflı olunca iyi olmuyor. Ama gene de azimle devam ediyorum.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Tiyatroya gidin. Tiyatro insana iyilik katar. Tamer Levent hocamın dediği ve demeye devam ettiği gibi “Sanata evet”. Sanat, hani derler ya “Güneş giren eve doktor girmez” diye. Tiyatroya giden insanın, sanatla uğraşan insanın da ruhu temizlenir.