Hâlâ Gazeteciyiz

Medya Raporu-10 (Ocak-2019)

GAZETECİLİK, YAS VE ŞİDDET

Tezcan DURNA ve Bahar ŞİMŞEK

Giriş

Son yıllarda pek çok şiddetli hadisenin kritik karar alma süreçlerinin arifesinde hayatlarımızı teslim almasına bağlı olarak siyasetin dili, şiddetin dili haline gelmiştir. Bu bağlamda iki odak ön plana çıkıyor. İlki, şiddeti siyaset aracı olarak sunma biçimlerinin iktidarları güçlendirdiği olgusu. İkincisi ise, buna bağlı olarak, şiddet dozu artmış bir dilin gündelik hayatlarımızı kuşatan bir norm haline gelişi. Öyle ki, boşanmak isteyen kadın, muhatabı erkek tarafından; trafikte seyir halindeki bir aracın sürücüsü, yol vermediği araç sürücüsü tarafından; genç bir kadın asistan, kopya çekerken yakaladığı öğrencisi tarafından; bir öğretim elemanı, kendisini şikâyet eden ve soruşturma açtıran meslektaşları tarafından fiziksel şiddete maruz kalıp öldürülebiliyor. Bu gibi örneklerin çoğulluğu varlığını, şiddete, kimden ve nereden geldiğinden bağımsız olarak, etkili bir kamuoyu tepkisinin olmayışına borçludur. Yani, şiddet edimlerinin sosyal ve siyasal olarak cezasız kalışı, ardıl şiddet edimlerini mümkün kılmaktadır.

Siyasetin kutsal atfedilene dair vurgusu şiddeti derinleştirir. Çünkü kutsal, şiddetin başlıca meşrulaştırıcısıdır. Ancak kutsal ile murdar kavramlarının geçişken olduğu konusunda dikkatli olmak gerekir (Girard, 2003). Kutsal çok kolay murdara, murdar yine çok kolay kutsala dönüşebilir. Örneğin, kadın bir yandan “cennetin ayakları altına serili olduğu” kutsal olan, öte yandan ise “namus” vurgusuyla katli vacip olabilecek olan murdardır. Bu bağlamda vatan, millet, din özelinde kutsallık atfedilen kavramlar kümesine dair artan vurgunun başlıca hedefinin, şiddetin uygulanma alanını genişletmek ve hukukî meşruiyetten azade kılmak olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda korkuların derinleştirilmesini de gerektirir. Bunun bilincinde olan iktidar kendine itibar edenleri şiddet diline meftun ederken, muarızlarına ise şiddet aracılığıyla korku salar. Şiddetin bu derece sınır aşıcı, hukuk yıkıcı, göz kamaştırıcı, yol yapıcı/açıcı, yürek dağlayıcı bir hal almasının en önemli nedenlerinden birisi, hegemonik siyasi kültürün varlığını dayandıracağı politik ve ekonomik gerekçeleri neredeyse tamamen tüketmiş olması şeklinde tarif edilebilir. İktidarlar, anlatılacak hikâyeleri ya da vaat edilecek icraatları tükendiği zaman, geçmiş güzel zamanlara dair nostaljiyi beslemek, eski ve yeni muarızları suçlamak, düşmanlaştırmak ve nihayetinde muğlak dış güçleri bütün sorunların müsebbibi olarak konumlandırmak eğilimindedirler. Bahsi geçen bu stratejilerin hepsi, şiddet dilini zorunlu kılar. Çünkü tüm tarafları dâhil etmesi beklenen müzakere kanalları tıkandığı anda iktidarın meşruiyeti kuşkulu hale gelir ve bizatihi şiddet, konuşmanın tek yolu haline gelir.

2019 yerel seçimleri bu durumu örnekleyen bir uzam sunmaktadır. Ekonomik, toplumsal, siyasal ve yasal krizlerin sonucunda ortaya çıkmış güven bunalımını aşma amacındaki iktidar kendisinden beklenen hizmet dilini ikincilleştirerek hegemonik dilinin kurucu öğelerini kutuplaştırma ve muarızlarını düşmanlaştırma olarak tayin etmiştir. Böylece, giderek artan dozlarda tehdit ve hedef göstermenin yanı sıra idari ve hukuki mekanizmaların muhalif siyasal oluşumlara karşı kullanılması eğilimi yaygınlaşmıştır. Bu bağlamda karşımıza çıkan resmî kurumların ve organların her biri, hegemonyanın beka söylemine sadakatle muhalefeti hedef alan bir gövdeyi oluşturmaktadır. Mevcut iktidar 31 Mart 2019 yerel seçimleri arifesinde, gıda krizinden işsizliğe, yoksulluğa ve şirket iflaslarına kadar pek çok olumsuzluğu kendi iktidar alanının dışına atma amacıyla şiddet diline yönelmiştir. Dolayısıyla sürekli yeni muarızlar yaratarak şiddeti ve şiddet dilini körüklemeye devam etmiştir. Bu bağlamda iktidar bloğunun dışındaki her bireyin ve zümrenin hedef tahtasına oturtulduğunu ve “terörist” sözcüğü ile imlendiklerini görüyoruz. Bir diğer deyişle, OHAL döneminde ve devamında hâkim şiddet dilinin kurucu kavramı “terörist” olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli hakikat rejimlerinin dağıldığı, sözcüklerin imlediği ilk anlamların kaybolduğu bir siyasal alandan söz etmekteyiz. Barış kavramının pragmatik çözülüşü bu dönemde karşımıza çıkan en güçlü örnektir. Şiddet diline ortak olmayacağını ifade eden bir barış bildirisinin, teröre destek olduğu iddiasıyla hedef alınıp dava konusu haline gelişi bu çözülüşün taşıyıcısıdır. Barış talebi terör ile birlikte anılırken, hâkim şiddet diline sadakatle barış talep eden insanları açıkça ölümle tehdit eden beyanların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi de siyasetin kavramsal pragmatizminin en uç örneği olmuştur.

Charlie Hebdo saldırısı ardından on binlerce kişinin sokaklara döküldüğü Fransa’nın aksine, 2015’in ikinci yarısında Türkiye’de yaşanan toplumsal travmalar ardından hayatlarını kaybeden siviller için kamusal bir yas tutulmamıştır. Bu durumun en açık örneği, yüzden fazla vatandaşın hayatını kaybettiği 10 Ekim Gar saldırısının peşisıra gözlemlenebilecek suskunluk sarmalıdır. Toplumsal bir yasın imkânının dahi sorgulanamadığı bu vaka özelinde, cezasızlık birbirine bağlı iki odakta karşımıza çıkmaktadır. Birincisi Türkiye’deki ana akım medya kanalları, faillere dair gazetecilik soruşturması yapmaktansa hâkim “dış güçlerin ülkeyi karıştırma stratejisi” söylemine bağlı kalmışlardır (10 Ekim Katliamı Raporu/2016). Buna bağlı olarak da, ikinci olarak, olayın fail ya da faillerinin etkili bir şekilde soruşturulması yönünde bir toplumsal talebin olgunlaşması mümkün olmamış; bir toplumsal yas sürecine girilememiştir. Bu rapor, son on yıl içinde karşılaştığımız iki vakanın haberleştirilme biçimlerine odaklanarak Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik şiddet dili ile ilişkisini analiz etmektedir. Son yıllarda Türkiye’de sosyal ve siyasal hayatı dik kesen şiddet vakalarının çokluğu ve sıklığı haber seçimlerimizi sınırlı tutmamızı gerekli kılmıştır. Bu nedenle araştırmaya başlarken şiddet kavramı ile birlikte sıklıkla karşımıza çıkan “terör” ve “barış kavramları etrafında ilerlemeyi planladık. Sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisinin haber olarak sunum biçimleri, her iki kavramın hegemonik siyasi dil tarafından ne şekillerde yeniden konumlandırıldığı ve Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik siyasi kültür ile ilişkisini tartışabileceğimiz bir zemin sunmaktadır. Analiz edilecek dört gazete, hegemonya ile ilişkileri bağlamında, kapsayıcı bir çerçeve sunacak şekilde belirlenmiş; her gazete belirlenen olayları takip eden on günlük süreçteki haberleri kapsamında analiz edilmiştir. Türkiye gazetesi iktidara yakınlığı sebebiyle, Hürriyet gazetesi her dönemde ana akımı temsil ediyor oluşu sebebiyle seçilmiştir.[1] Cumhuriyet gazetesi, Kemalist geleneğe sadakatle AKP döneminde ana muhalefetin temsilcisi olması sebebiyle; Evrensel gazetesi ise ana akım dışında yaygın dağıtım ağına sahip sosyalist gazetelerden başlıcası olması sebebiyle seçilmiştir.

Raporun hazırlanması sürecinde sadece internet kaynaklarından değil, aynı zamanda basılı gazete arşivlerinden de faydalandık. Bu amaçla kütüphane arşivlerine yöneldiğimizde, Milli Kütüphane’ye Evrensel gazetesinin alımının 2016 itibariyle durdurulduğunu öğrendik, ancak gerekçesini öğrenemedik. Rapor kapsamındaki haberler sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler vakaları özelinde tematik olarak analiz edilmiştir. Bu kapsamda, gazetelerin haberleştirdiği her olayı bir tema olarak değerlendirerek, her temanın hangi başlık, sözcük ya da sözcüklerle, hangi başka olay ya da olaylarla birlikte çerçevelendiğine odaklandık.

Çerçevelemenin en klasik ve sarih tanımını Entman yapar: “Çerçevelemek esasen seçmeyi ve önem vermeyi barındırır. Çerçevelemek, bir sorunun belirli bir şekilde tanımlanmasını, istenen nedenselliklerin kurulmasını, tercih edilen ahlaki değerlendirmelerin yapılmasını ve istenen çözüm önerilerinin gündeme gelmesini sağlamak amacıyla, algılanan gerçekliğin bazı bölümlerini seçmek ve bir iletişim metninde daha önemli hale getirmektir(1993: 52). Bir başka deyişle çerçeveler, sorunları tanımlar, sebepleri teşhis eder, ahlaki yargılarda bulunur, çözüm önerir. Örneğin olay, sivil halkın bombalanması ve öldürülmesi; sorun, terör; sebep, teröre destek verme; ahlaki yargı, mazot kaçakçılığı; çözüm ise ölen köylülerin ailelerine “kan parası” verilmesi şeklinde karşımıza çıkabilir. Çerçeveleme yoluyla gazeteler, herhangi bir olay aracılığıyla okuyucusuna ortalama bir bilinç aşılamaya çalışır. Bu rapor kapsamında incelenen gazetelerdeki haber dilinin olaylara dair sunduğu makbul olan ve olmayan okuma biçimlerine odaklanılmıştır.

Hegemonik Şiddet Dili

Her iktidarın başarılı döneminde umut, vaat, baştan çıkartma ve başarı hikâyeleri vardır. Başarısızlık baş gösterdiğinde ise, vaatlerin ve ayartmanın yerini tehditler almaya başlar. Bu, yok olma, kahrolma, dağılma tehditleri ile yok etme, kahretme ve dağıtma tehditleri arasında bir salınımda kendisini gösterir. İlki iç tutarlılığı sağlamak için kullanılan, ikincisi dışarıyı bastırmak için kullanılan tehditlerdir. Bu sarkacın iki ucu da şiddet tarafından tek tipleştirilmektedir. Yok olma tehdidi altında olanlar bir araya gelip, yok edilmesi gereken “toplamın” üstüne salınır. Bu hem simgesel hem de fiziksel bir salınmadır.

15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin hemen ardından yürürlüğe konulan ve iki yıldan uzun süren OHAL döneminde inşa edilen ve inşasında ana muhalefetin de payı olan “iktidar”, simgeden yana yoksul bir negatiflik üzerine kurulu değildir. Burada karşımıza çıkan şiddet saf bir egemenlik peşinde olmayıp, aynı zamanda kitleleri kendi kaderlerini ve demokrasiyi korumaya seferber etmektir. Burada korunması için seferberlik ilan edilen şeyler imgeselin alanındadır. Dolayısıyla işlevsizleşen simgelerin yeri şiddet imgelerinin ve dilinin hâkimiyetine alınmıştır. Kitlelere kurtarılmış bir vatanı ya da demokrasiyi sunmaktansa, şiddet paydasında buluşmak böyle bir bağlamda buyurulur. Bu bağlamda karşımıza çıkan demokrasi ve vatan sözcüklerinin de bir simgeden öte neredeyse bir beden (corpus) gibi kavrandığını söylemeliyiz. Maddi göndergeleri hep ön plandadır. İktidarın şiddet dilinin hitap ettiği kitleye korumasını buyurduğu demokrasi, aynı zamanda iktidarın birleştirici olmaktan uzak dilinin somutlaştığı bir bedene böylece dönüşür. Bu bağlamda iktidar toplumu bölüp antagonize ederken böldüğü parçalardan yeni birlikler, benler oluşturmayı hedeflemektedir. Oluşturduğu bu birliklerin benzerlerden müteşekkil olması hesaplanır. Birbirlerine benzetilen farklar, bir yandan kendi farklarına sarılırken, öte yandan paradoksal bir biçimde kendilerine öz egemenlik vehmedip, bütün farkları bu öz egemenliğin içinde eritmekte bir beis görmemektedirler. Bu eritme potası son süreçteki tüm şiddet biçimlerini (susturma, kapatma, dışlama, sürgün etme, işkence, itibarsızlaştırma girişimleri vb.) rafine edip meşrulaştırmaktadır. Böylece şiddet, yalnızca egemenlik göstergesi olmaktan çıkıp olumlu bir edim haline de dönüşür. Devletin tekelinde uygulanan bir siyasal strateji olmakla yetinmeyen böylesi bir şiddet, toplumun tüm enerjisini topyekûn akıttığı bir aynılık deposu olur; toplumun tümüne nüfuz eden hegemonik bir araca tekabül eder. Şiddetin devletin kolluk güçlerinin tekelinde olduğu fikrinden hızla uzaklaşan topluluk, kendisini, kendi cemaatinin can simidi olarak konumlandırır.

Medya kanalları özelinde ise şiddet dilinin işlevsel kullanımı aracılığıyla iktidarın muktedir hale geldiğini ya da iktidarın yerini tamamen şiddetin aldığını söyleyebiliyoruz. Esas itibariyle şiddeti kalıcı bir biçimde toplumsal gerçeklik olarak sunan bir medya dilinden söz etmekteyiz. Milletin bekası için muarızların üzerine kahredici bir şiddetle gidilmesi arzusu siyasi önderler tarafından dile getirildiği için somut talebe dönüşür. Kamuoyu araştırmaları, medyanın bu işlevini gerçekleştirmesinde esas yardımcıdır. Zira hegemonik dilin şiddet dili olduğu bu durumda, sembolik bir dile ihtiyaç ortadan kalkmıştır; artık bu şiddet talebi doğrudan bir hal almıştır.

Bu halde şiddet dili, herhangi bir olayın tanımlanışındaki başat öznedir. Medya, imgeselin gölgesinde şiddet dilini dolaşıma soktuğu ölçüde hegemonya kazanır, hegemonyaya hizmet eder. Bu yaklaşımın yol açabileceği sinizmi aşmanın aracı medyanın şiddetinden ziyade şiddetin medyasına odaklanmaktır. Zira medyanın şiddeti tek başına bir kendilik değildir. Toplumsal alandaki şiddet medyada sürekli yeniden üretilir. Şiddetin yaygınlaşmasıyla ilgili medyayı suçlamak, medya yoluyla şiddetli dilini topluma ulaştıran hâkim ideolojilerin eylemlerine odaklanmayı imkânsız kılar. Bu anlamda, farklı iktidar rejimlerinin şiddet dilini “medyanın şiddeti”nden ve “terör örgütleri/olayları”ndan şikâyet ederek yerleşik hale getirmesi kriz anındaki toplumlarda yaygın bir görüngüdür.

Günümüz Türkiye’sinde özellikle ana haber bültenlerinde neredeyse her gün çocuk istismarı, kadın cinayeti, mülteci nefreti, iş cinayeti, ya da yetkililerin ihmalinden kaynaklı can kayıplarına dair haberlere rastlıyoruz. Haber medyasının yayın politikası, ideolojik yönelimi elbette bu tür haberlerin sunum biçimlerini belirlemektedir. Her ne şekilde verilmiş olursa olsun bu haberlerin alımlanışı, motivasyonları çeşitli olan öfke odaklarına yol açmaktadır. İktidara yakın haber medyasında bu tür haberler genellikle “fıtrat” ile izah edilerek, faillerinin sorumluluklarını işaret edecek soruşturmalara dair bilgilendirmelerden imtina edilmektedir. Bu haber medyasını takip eden bir izleyici, aracının seçtiği günah keçisine yönelerek, “kendi dininin, geleneğinin, örfünün, âdetinin aslında temiz olduğu” inancını pekiştirecek bir bilişsel sonuca ulaşabiliyor. İktidara yakın olmayan bir izleyici ise olayın failinin yanı sıra, iktidarı ve iktidarın destekçilerini suçlayarak onlara karşı nefret dolu yorumlar yapabiliyor. Bu iki eğilimin de temel sorunu, her tikel şiddet edimine karşı öznel bir öfkeyle bilenirken, sistemik şiddeti görmez hale gelişi ve sistemin şiddetinin görünmez oluşuna katkı sunduğu gerçeğidir.

Critchley, öznel şiddeti, onun önkoşulu ve öbür yüzü olan nesnel şiddete havale etmeyi kabul etmez (2013:223). Dahası, Benjamin’in siyasal ve proleter genel grev ayrımındaki genel grev anının şiddetsiz bir şiddet olduğunu düşünür. Ona göre “Proleter genel grev, anarşisttir, reformist değil, devrimcidir, hukukun şiddeti yerine bir saf araç olarak şiddetsizliğe bağlıdır, hukuk ve devlet tarafından yönlendirilmez, ahlakidir; nesnel değil, özneldir” (230). Bu saptamayı medya bağlamında düşünecek olursak, zihinlerimizi medyadaki temsillerin oluşturduğu öfkelerle doldurmak yerine, yine Benjamin’in “çatışmaların şiddetsiz çözümü gerçekten mümkün müdür?” sorusuna verdiği şu yanıta odaklanmakta yarar vardır: Çatışmanın şiddetsizce çözülmesi gerçek kişiler arasındaki ilişkilerde, nezakette, sempatide, barışçıllıkta ve güvende sahiden de mümkündür (Benjamin, 2010).

Basın ve Şiddet Dili

Toplumun yapısal bileşenlerinden birisi olarak da kavranabilecek olan şiddet, toplumsal ve politik çatışmaların derinleşmesi ile yıkıcı boyutlara ulaşabilir. Medya, şiddetin toplumu doğrudan etkilemesini engelleyen bir aracı gibi çalışabilir. Aksi durumlarda ise ancak ve ancak toplumsal alanda zaten var olan şiddeti yeniden üretebilir. Televizyon özelinde örneklendirmek gerekirse, çocuk sadece televizyondaki çizgi film karakterinin ya da bilgisayar oyunlarındaki karakterlerin şiddet dolu davranışlarını taklit ederek şiddete meyletmez. Çizgi film karakterinin şiddetini benimsemesini sağlayan bir dizi etmen vardır: Tanıklık ettiği aile içi şiddet, okulda karşılaştığı şiddet ve haber kuşağını işgal eden hegemonik şiddet dili gibi. Bir diğer deyişle, şiddet sarmalı çocuğa medya kanalıyla ulaşıncaya kadar pek çok eşikten geçer. Dolayısıyla, medya içerikleri, söz konusu içeriğin toplumsal ve siyasal olan ile birlikteliği sonucunda alıcısı üzerindeki etkisine ulaşır. The Golden Glove (Altın Eldiven, Fatih Akın, 2019) filmindeki şiddeti gösterme biçimleri sebebiyle filmin yönetmenini şiddeti özendirmek ile itham eden bir grup eleştirmene karşı, şiddetin doğrudan sunumunun sanatsal artığı üzerine düşünmeyi öneren sanatçı arasındaki gerilim, bu gerçekten beslenmektedir. Yani şiddetin çıplaklığı, insanları şiddete teşvik etmek yerine insanın ve toplumun kalbindeki şiddetin yıkıcı potansiyelini ifşa ederek ortadan kalkmasına da hizmet edebilir.

Zizek iki şiddet türünden bahsetmektedir. Bunlardan ilki “dile işlemiş olan sembolik şiddet”, ikincisi ise “ekonomik ve politik sistemimizin pürüzsüz işleyişinin yıkıcı sonuçlarını içeren şiddet”tir (2018: 13). Her iki şiddet türünü de içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasal yapı, çeşitli medya araçları aracılığıyla yeniden üretir. Medyada karşımıza çıkan şiddet, fiziksel olmayan bir şiddettir; ancak aynı zamanda hem meşru ve meşru olmayan şiddeti hem de bu şiddetin kimlere uygulanmasının makbul olduğunu söylemsel olarak üretir. Yani sembolik şiddet özelinde sorun, şiddetin kime, neye ve hangi koşullarda uygulandığı, meşruiyeti, kim tarafından çerçevelendiği ve şiddetin hedef aldığı kişi ya da grupların politik kimliği şeklinde sunulduğudur. Mesela Rambo filmlerinde seyirciyi ideolojik olarak konumlandıran, Rambo’nun silah çekmesi, kavgaya tutuştuğu insanları darp etmesi değil, silahın ve dayağın muhatabının “terörist Afganlılar” olmasıdır. Zira bu anlatının dili, ABD’nin Afganistan işgalinin olumlu ve arzulanır bir şey olarak algılanmasına hizmet etmektedir. Bu anlamda önemli olan şey şiddetin “kurbanının elinden her türlü eylem imkânını alıyor olmasıdır” (Han, 2016: 72). Byung Chul Han’a göre şiddet, mekânı tahrip edici olduğu için, aynı zamanda kurbanının eylemlilik alanını sıfıra indirgemektedir (2016: 72).

Vaka Analizleri

Vaka 1: Roboski

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı sınır köyü Roboski’de (Ortasu) 28 Aralık 2011 günü gece saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Irak sınırından geçen köylüleri bombaladı. Bombalama sonucu orada bulunan 38 köylünün 34’ü hayatını kaybetti. Devlet kaynaklarının kaza olarak nitelendirdiği olayın kurbanlarının, kaçakçılık yapan bir grup sivil olduğu anlaşıldı. Olayın ardından devletin en üst siyasi yetkilisi pozisyonundaki dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama, söz konusu grubun PKK’lı zannedilerek bombalandığı yönündeydi. Bu kapsamda yaşanan olay, “talihsiz ve üzüntü verici bir netice” olarak değerlendirildi. Ana akım medya, Genelkurmay Başkanlığının resmi internet sitesinde ertesi gün yayımlanan duyuruya kadar herhangi bir haber yapmadı. Genelkurmay Başkanlığının duyurusunda, Irak’tan Türkiye’ye doğru “bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı (İHA) görüntüleri ile” tespit edildiği belirtilmiş ve bu bölgenin PKK’lılar tarafından geçiş için sıkça kullanılan bir alan olduğunun altı çizilmiştir. Bu bölgedeki hareketliliğe dair istihbaratın hangi İHA’lardan geldiği konusuna dair bir bilgi ise kamuoyu ile paylaşılmamıştır. “İstihbaratın ABD yapımı İHA’lardan geldiği” iddiası, 2012 yılında Wall Street Journal tarafından gündemleştirilmiştir.[2] Genelkurmayın açıklamasından iki gün sonra, 30 Aralık 2011 tarihli gazetelerde şu başlıkları görüyoruz: “Kahreden hata” (Vatan, Star), “35 ölü, Çok üzgünüz” (Hürriyet), “Uludere Katliamı” (BirGün), “Soykırım” (Özgür Gündem), “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” (Evrensel), “İnsafsız hava aracı” (Akşam), “Devlet halkını bombaladı: 35 ölü” (Taraf), “Ölümcül istihbarat” (Zaman), “Ölümcül hata” (Yeni Şafak), “35 sivile bomba” (Milliyet), “Terörist güzergâhına bomba: 35 ölü” (Yeniçağ), “Silah taşıyorlardı” (Sözcü). [3]

İncelediğimiz gazeteler arasında Türkiye gazetesinin benimsediği çerçeve, iktidarın sunduğu hâkim söylem ile birebir örtüşmektedir. Olayı haberleştirirken kullanılan dil, başlığa taşınan sözler, olayla birlikte ele alınan diğer olaylar, gazetenin yaklaşımı konusunda açık ipuçları vermektedir. Gazete ilk haberini olaydan iki gün sonra “SON DAKİKA” manşetiyle ve “Mehdi Eker: Uludere’de Yüreğimiz Dağlandı”[4] başlığıyla vermiştir. Haberi, dönemin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı’nın sözleriyle duyurmayı tercih eden gazete, Eker’in cümlelerini tırnak içinde vermemiş ve olayın fail ya da faillerine dair herhangi bir ipucu barındırmayan “renksiz” bir biçimde sunmuştur. Olaydan üç gün sonra 31 Aralık 2011 tarihinde olayı geniş bir şekilde ele aldığında ise çerçevesini dönemin Başbakanı’nın ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarıyla sınırlandırmıştır.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Türkiye_Roboski_1_31ARALIK_2011.jpg

Türkiye, 31 Aralık 2011

Gazetenin sadık kaldığı çerçevenin hegemonik siyasal çerçeve ile yekparelik arz ettiğinin en önemli göstergesi, ölenlerin sivil vatandaşlardan ziyade “terörist zannedilerek öldürülen 35 kişi” şeklinde tanımlanmasıdır. Bu tanımlama, hegemonik siyasi söyleme dayandırılarak sürdürülmüştür. Burada, “terörist zannedilme” ifadesi, aynı zamanda olayda dahli olan, hatası olan, sorumluluğu olan failleri cümlenin dışında bırakarak, olayı “kendiliğinden gerçekleşmiş” doğal bir afet konumuna yerleştirmektedir. Böylece olay, gazetenin haber başlıklarında kolaylıkla “tarifi olmayan acı”, “dram” gibi faili meçhul, elem verici “renksiz” bir vakaya dönüşmektedir. Roboski’ye dair haberlerde, trajedi tonu oldukça belirgindir. Bu ton, olaya dair herhangi bir sorgulamaya fırsat vermeyen bir eğilime işaret etmektedir. Türkiye gazetesi nazarında sorgulanması makbul yegâne şey, olayda hayatını kaybeden vatandaşların “mazot kaçakçısı” olarak hayatlarını idame ettirdikleri gerçeğidir. Gazetenin kullandığı dil, okurlarını mağdurların yasına ortak olmaya değil hayatını kaybedenlerin yakınları olan “garibanlara” acımaya çağırmaktadır.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Türkiye_Roboski_2_1OCAK_2012.jpg

Türkiye, 1 Ocak 2012

Türkiye gazetesinin olaya ilişkin yaklaşımını belirgin biçimde görebildiğimiz bir diğer haber de kayıp yakınlarının dönemin ilçe kaymakamını protestolarını “devlete linç” başlığıyla ele aldığı haberdir. Böylelikle, okurlarını yörenin “garibanları” ile empati kurmaya çalışan gazete, tutulamayan yasın ardılı olan krizleri ve yas sahiplerini kriminalize etmeyi tercih etmiştir. 31 Aralık 2011 tarihli gazetenin başlığı, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerini alıntı olduğunu belirtmeksizin başlığa çıkardığı “İstismar acıyı büyütür!” cümlesi ile ölen köylülerin yakınlarının tepkisini “istismar” sözcüğü ile işaretlemektedir. Gazetenin başlığa çıkardığı haberin spotunda ise, yine başbakanın “Devlet halkını bombalamaz!” ifadesinin altı çizilerek, herhangi bir soruşturmanın gerekli olmadığını ima eden bir yargı bildirmektedir. Böylelikle olayın faillerinin bulunmasına ya da bu hatanın cezasız kalmamasına dair talepler, Roboski’yi “istismar ve koza çevirmek” sözcükleri ile yanyana getirerek “ahlaksız” bir eylem olarak kodlanmaktadır.

Türkiye gazetesi, Türkiye ve dünya kamuoyundan yükselen, faillerin ve sorumluların ortaya çıkarılması taleplerine yer vermeyip, kaymakama gösterilen tepkiyi linç; bölge halkının tepkilerinin “orantısız olduğunu” kabullenen ve özeleştiri sunan beyanlarını ise, “Linçe Sivil Tepki” (Türkiye, 3 Ocak 2012) şeklinde manşetlerine taşıyarak odak değiştirmiştir. Gazetenin “LİNÇ” sözcüğünü kırmızı renkte vermiştir. Bölgeye gönderdiği muhabirlerin özel haberlerinde, kayıp yakınları ile yapılan görüşmelerde “yoksulluk”, “garibanlık”, “çaresizlik” vurguları ön plana çıkarılmıştır. Ancak yoksulluğun sebepleri ve çözümlerine dair herhangi bir çerçeve sunulmamıştır.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Türkiye_Roboski_4_3OCAK_2012.jpg

Türkiye, 4 Ocak 2012

Hürriyet gazetesi de diğer basın yayın organları gibi, olayla ilgili ilk haberini 30 Aralık 2011 tarihinde vermiştir. Gazete haberi ilk defa “35 ölü, çok üzgünüz” sürmanşetiyle vermiştir. Verdiği haberin fotoğrafı ise katırların üstünde yakınları tarafından taşınan cesetlere aittir. Haberin spotu, siyasi ve askeri yetkililerin söylemiyle uyum göstermektedir: “Şırnaklı köylüler, Kuzey Irak’tan katırlarla kaçak mazot ve sigara getirirken 4 savaş uçağı tarafından terörist sanılarak bombalandı.” (Hürriyet, 30 Aralık 2011) O dönemin Hürriyet’i, hükümet yetkililerinden Hüseyin Çelik’in açıklamasını sunuş biçiminde görebileceğimiz üzere Türkiye gazetesinden farklılaşmaktadır. Haberin içindeki “Gazi çocuğu da var” alt başlığında geçen Çelik’in sözleri, tırnak içinde verilmiştir: “Ölenler terörist değil, içlerinde korucu, gazi çocuğu da var. Kasıt yok hata var. Operasyon kazası. Örtbas edilmeyecektir” (Hürriyet, 30 Aralık, 2011). Bu örnekte Türkiye gazetesinin aksine tırnak işaretlerini kullanan Hürriyet’in, siyasi aktörlerin yaklaşımlarını nispeten mesafeli bir biçimde sunduğu görülmektedir.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Hürriyet_Roboski_1_1.jpg

Hürriyet, 30 Aralık 2011

Hürriyet gazetesinin tavrının, siyasal ve askeri erkin söylemiyle örtüştüğünü gösteren en belirgin manşet, 31 Aralık 2011 tarihinde atılmıştır. Manşete çıkarılan “Devlet halkını bombalar mı” sorusu, dönemin başbakanına aittir. Bu cümle soru cümlesi olmasına rağmen, sonunda soru işareti yoktur. Cümle başbakana ait olmasına rağmen, cümlenin başı ve sonunda tırnak işareti yoktur; cümlenin gazetenin kendi muhabirine ait olmadığının tek göstergesi haber görseli için seçilen dönemin başbakanına ait fotoğraftır. Seçilen manşet, siyasal iktidarın söylemiyle tam bir bütünlük içindedir. Haber, mahşeri bir kalabalık şeklindeki cenaze konvoyunun yukarıdan çekilmiş bir fotoğrafıyla desteklenmiş, fotoğrafın yanına “Şırnak’ta acı konvoyu” şeklinde bir açıklama koyulmuştur. Türkiye gazetesine benzer bir biçimde, muhtelif sözcük, fotoğraf ve görsellerle sunulan büyük acı ve dram, faillere ve cezasına dair bir sorgulamayı perdelemektedir. Bu perdeleme, dönemin başbakanının sözünün hiçbir kuşku işareti taşımadan manşete taşınmasından ve alıntı olduğuna dair hiçbir gösterge olmamasından anlaşılmaktadır.

Hürriyet, 31 Aralık 2011

Hürriyet’in cenaze töreni için iç sayfada verdiği haberde kullandığı başlık cenazeye katılanları yas sahipleri olarak değil hedef olarak işaret etmektedir. Bir önceki cenaze töreni haberinde cenaze konvoyunu “acı konvoyu” olarak nitelendiren Hürriyet, cenaze konvoyundaki tabutlarının üzerine örtülen bayrakları “PKK bezleri” olarak adlandırmıştır. Bu haber özelinde “PKK bezleri ve sloganlarıyla” (Hürriyet, 31 Aralık 2011) başlığı, okuyucularını böylesi bir “hata”nın, o bölgede yaşayan sivillerin “terörist” sanılabileceği konusunda iktidar ile ortaklaşmaya davet etmektedir. Barış gazeteciliği ilkeleri her türlü şiddetin karşısında eşit mesafede durmayı buyurmaktadır. Bu kapsamda gazetecilikten beklenen, sivil hayatlarına mal olan bir hata ile ilgili sorgulamadan kaçınmamaktır. Hürriyet ve Türkiye gazeteleri, olayla ilgili çerçevelerini büyük ölçüde hegemonik güç bloğunun beyanlarına dayandırmak konusunda ortaklaşmaktadır. Yakınlarını kaybeden köylülerin sadece kurban olarak kendisine yer açabildiği bu gazetelerde, istismar ya da kurban söyleminin dışına çıkan herhangi bir beyana rastlamak mümkün değildir.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Hürriyet_Roboski_4_4.jpg

Hürriyet, 31 Aralık 2011

Cumhuriyet gazetesi olayı “Jetler sivilleri vurdu” (Cumhuriyet, 30 Aralık, 2011) manşetiyle duyurmuştur. Cumhuriyet’in manşetindeki “Jetler” sözcüğü muğlak ve anonim bir faile işaret ederken, “kaçakçı” ya da “terörist zannedilen köylüler” gibi tanımlamalar yerine doğrudan “siviller” ifadesi kullanılmıştır. Her ne kadar “jetler” gibi muğlak bir fail kullanılsa da bu failin eylemi aktif yüklemle çekilmiş, yani faile dair bir soruşturmaya alan açılmıştır. Cumhuriyet gazetesi olayı çerçevelerken, sadece hükümet yetkililerinden gelen açıklamaları temel almamış, muhalefet partilerinden, özellikle CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ve BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekillerinin açıklamalarına dayanan haberler yayınlamıştır. Bu kapsamda “Sorumlusu Hükümet” ve “Bu olay katliamdır” gibi alt başlıklar, gazetenin olaya ilişkin çerçeveyi kurarken hegemonik siyasal dilin dışında durduğunu göstermektedir. Cumhuriyet, “Hükümet: Operasyon kazası” başlığı altında, yere serilmiş cenazelerin başında duran köylülerin fotoğrafı ile hükümetin açıklamalarını haberleştirmiştir. Bu fotoğrafın altında yer alan açıklama yazısı, Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farklılaşarak kurban söyleminin dışına işaret etmektedir: “Kaçakçılığa mecbur bırakılan köylülerin cesetleri, traktörler ve katırlarla Ortasu Köyü’ne getirildi. Köyden yükselen ağıtlar ise yürekleri dağladı.” (Cumhuriyet, 30 Aralık 2011).

Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

Cumhuriyet’in ilerleyen günlerde olaya ilişkin yaptığı haberlerin dili soruşturmacı bir perspektifi benimsemektedir. Cumhuriyet, olaya ilişkin hükümetin açıklamalarını muhalefetin değerlendirmeleri ve soruşturmaları ile vermiştir. “İstihbaratı kim verdi?” (31 Aralık 2011) başlığı, gazetenin bu yaklaşımını örneklemektedir. Bir diğer örnek de şu spot yazıdır: “İktidar Uludere olayını ‘talihsiz’ olarak niteledi. MİT iddiayı yalanladı. Muhalefet örtbas edilmemesini istedi.” (Cumhuriyet, 31 Aralık 2011).

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Cumhuriyet_Roboski_31 Aralık 2011_2.jpg

Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

Cumhuriyet’in benimsediği gazetecilik yaklaşımının Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farkını gösteren bir diğer haber de katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları ile yaptığı görüşmelerden oluşturulan haberlerdir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, Hürriyet ve Türkiye bu özel haberlerini köylülerin mağduriyeti üzerine kurarak kurbanlaştırıcı bir dili benimsemiştir. Ancak Cumhuriyet gazetesi, örnek haberde de yer aldığı gibi, ne ölenlerin “mazot kaçakçısı” olduğuna vurgu yapmış ne de onların dramatik yaşam koşullarına odaklanmıştır; daha ziyade olayın sorgulanmasındaki rollerini ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Bu kapsamda mağdur yakınlarından Ömer Encü’nün yetkililerden aldığı “Öldürmedik, korkuttuk” (Cumhuriyet, 5 Ocak 2012) yanıtını başlığa taşımıştır. Böylece, şiddet mağduru kişi ya da kişilerin yakınlarını kurban olarak sunan ve böylelikle yas sürecinin selameti için gerekli yüzleşmeden kaçınan ana akım medya dilini kullanmamıştır.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Cumhuriyet_Roboski_3_5OCAK_2012_3.jpg

Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

Evrensel gazetesi olayı “Karanlıkta kalmasın” cümlesi ile manşetten duyurmuştur.[5] Haberin görseli ise cenaze töreninde çekilmiş bir fotoğraftır. Olayı “Uludere katliamı” olarak sunan Evrensel, şöyle devam etmeyi tercih etmiştir: “Yeni yıldan umut, 35 Kürt gencinin bombalanmasındaki karanlık noktaların aydınlatılması…” (Evrensel, 1 Ocak 2012).

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Evrensel_Roboski_1_1OCAK_2012_1.jpg

Evrensel, 1 Ocak 2012

Evrensel gazetesinin Roboski haberleri ağırlıklı olarak köylüler ile yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Ana akım medya dilinden farklı bir biçimde, kurbana faillik sunarak onun sorusu aracılığıyla sorgulamaya girişilmiştir: “Ne hakla öldürdüler bizi?” (Evrensel, 3 Ocak 2012). Hükümetin açıklamalarını “Özür yok azar var!” (Evrensel, 4 Ocak 2012) gibi başlıklarla haberleştiren Evrensel, hegemonik siyasi kurguyu sorgulayan bir habercilik anlayışını benimsemiştir. Bu doğrultuda BDP Eş Genel Başkanı’nın olaya ilişkin değerlendirmeleri vurucu başlıklarla verilerek (“Katliamın baş sorumlususun!” örneğinde olduğu gibi) okuyucu hâkim söylemi sorgulamaya çağrılmıştır. Bunların yanı sıra Evrensel gazetesi, bu analiz kapsamında incelenen gazeteler arasında, Ortasu köyünün Kürtçe adı olan Roboski’yi söz konusu on günlük zaman diliminde haberlerinde kullanan tek gazete olarak karşımıza çıkmaktadır.

Evrensel, 3 Ocak 2012

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Evrensel_Roboski_4_4OCAK_2012.jpg

Evrensel, 4 Ocak 2012

Roboski özelinde günümüz Türkiye medyası için de geçerli bir durumu tespit edebiliyoruz. Yaşanan herhangi bir yıkımın sorumlularını yargılamaktan imtina eden, bu doğrultuda “hata”, “kaza”, “terörist zannedildi” ile gerekçelerden beslenen çerçeveyi yeniden üreten ana akım ya da hükümet yanlısı basın ile bu yaygın kanallarda kendisine yer bulamayan soruşturmalara ve yaklaşımlara alan açmaya çalışan muhalif basın arasında mesafe büyüktür. Katliamın üstünden bir yıl bile geçmeden, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “kürtajın yasaklanması” ile ilgili hazırlanan yasaya gösterilen tepkilerin yükseldiği sıralarda, “Her kürtaj bir Uludere’dir”[6] çıkışı ile katliama gönderme yapmıştır. Bu iddia, bir yandan kürtaj yasağına karşı çıkan toplumsal grupları marjinalleştirmeyi hedeflerken öte yandan kürtaja dair benimsediği yaklaşımı bağlamında da yaşanan şiddeti kabul eden bir ton taşımaktadır. Aslında kürtaj tartışması özelinde ortaya çıkan bu beyan, iktidarın şiddeti meşrulaştırmak ve kendisine dışsallaştırmak için birbiriyle alakası olmayan başka eylem ve olayları birleştirmekte bir sakınca görmediği pek çok örnekten birisidir. Bu yöntem, iktidarın bir yandan kendi ideolojisinin sınırlarını ve kapsamını muğlaklaştırmasına izin verirken öte yandan da cezasızlık kültürünü beslemektedir.

Vaka 2: Barış için Akademisyenler

2012 yılında kurulan Barış için Akademisyenler grubu, 11 Ocak 2016’da Türkiye’nin güney doğusundaki kentlerde süregiden çatışmada, sivillerin can ve mal güvenliğine kast eden çatışmaların sonlandırılıp, barış ortamının yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunan bir metin yayınladı. Bu metne çok kısa süre içerisinde yurtiçi ve yurtdışından 1128 akademisyen imza verdi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığını taşıyan ve kamuoyuna bir basın açıklamasıyla duyurulan metnin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildiriye imza veren akademisyenleri hedef alarak onları “vatan haini” ilan etti. Bu açıklamaların ardından ilk imzacılar ile dayanışmak isteyen akademisyenlerin desteğiyle imzacı sayısı 20 Ocak 2016 tarihinde 2212’ye yükseldi. Hükümet kanadından yapılan açıklamaların artan şiddet dozu, barış talebinde bulunan akademisyenlere ulusal ve uluslararası kamuoyundan gelen desteği engelleyemedi. Hükümet kanadından gelen açıklamalar sonucunda Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Genel Kurulu bildirinin “akademik özgürlükle bağdaştırılamayacağına” ve “hukuk çerçevesinde gerekenin yapılacağına” dair açıklama yayınladı (Altıparmak ve Akdeniz, 2017). Bu açıklamanın ardından pek çok üniversite yönetimi idari soruşturmalar başlattı, bazı kentlerde imzacılara yönelik gözaltılar gerçekleştirilmeye başladı. Pek çok hükümet yanlısı basın kuruluşunda imzacıların tam sayfa fotoğraflı isim listeleri yayınlandı. BAK’ın çağrısını “tasvip etmeyen” bir grup akademisyen, “Türkiye için Akademisyenler” adıyla bir “karşı bildiri” yayınladı. Çoğu taşra üniversitesi olmak üzere pek çok üniversitede imzacı akademisyenlerin odalarının kapılarına çarpı işaretleri konuldu. Bazı taşra üniversitelerinde çalışan akademisyenler gözaltına alındı; bazıları yerel basın tarafından açıkça hedef gösterildiği için, apar topar yaşadığı kenti terk etmek zorunda kaldı.

15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) yetkisi kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) ekli listelerinde ismi yayınlanan Barış için Akademisyenler, çalıştıkları üniversitelerden herhangi hukuki bir sürece ihtiyaç duyulmaksızın imzacı olmaları gerekçesiyle ihraç edildiler. Devlet üniversitelerinden sadece ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi imzacılar hakkında soruşturma başlatmadı. OHAL’in kaldırıldığı tarihe kadar 404 barış akademisyeni üniversitelerden ihraç edildi.[7] Bu sayıya, açığa alınıp sonrasında istifa etmek zorunda kalan, emekliye ayrılmak zorunda kalan, yeniden ataması gelip de yeniden ataması yapılmadığı için görevinden çıkarılan ya da farklı yollarla akademiden uzaklaştırılan akademisyenler dâhil değildir. KHK ile ihraç edilen akademisyenler, ihraç edildikleri andan itibaren hiçbir kamu ya da özel üniversitesinde çalışamıyor, pasaportları üzerinde tahdit bulunduğu için yurtdışına çıkamıyor. Barış İmzacıları arasında yer alan genç akademisyen Mehmet Fatih Traş bu baskılar sonucunda intihar etmiştir.[8] Bugün, 2212 imzacı akademisyenden toplam 688 akademisyene ceza davası açılmış olup, hiçbir mahkemeden beraat kararı çıkmamıştır, süreç devam etmektedir.[9]

Türkiye, 14 Ocak 2016

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye ve imzacılarına yönelik topyekûn linç girişimi, çok katmanlı bir şiddet fenomeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Nefret, kin, hedef gösterme, yargıyı ve soruşturma birimlerini harekete geçirme, işten çıkarma gibi bir dizi araç ile hayata geçirilen, maddi ve manevi boyutları olan bir şiddet ile karşı karşıyayız. Bu bildiri adeta üniversiteleri muhalif odaklardan ve eleştirel düşünceden “temizlemek” için kullanılmıştır. Bu şiddetin gazetecilikteki karşılığı, söz konusu şiddetin basın ve yayın organları tarafından meşrulaştırılması, yeniden üretilmesi ve yaygınlaştırılması şeklinde ele alınmalıdır. Burada karşılaştığımız şiddet dili, Zizek’in başka bir bağlamda dikkat çektiği üzere “dilin bir uzlaşma ve dolayım, barışçıl bir ortak varoluş aracı olduğuna dair yaygın fikri” sorgulama gerekliliğini (2018: 64) dayatmaktadır. Söz konusu şiddet dili, Barış İçin Akademisyenler’in savunucusu olduğu “barış” kavramını, “terör”, “şiddet”, “karanlık”, “hainlik” gibi sözcüklerle işaret ederek kavramı hakikatinden koparma gayretindedir.

Türkiye gazetesi, olayı ağırlıklı olarak Cumhurbaşkanı’ndan gelen tepkiler ve ülkenin güney doğusunda sürdürülmekte olan operasyonlara dair haberlerle çerçevelemiştir. Bildiri yayınlandıktan ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından bir gün sonra “Bunlar mı sivil!” (Türkiye, 13 Ocak 2016) başlığıyla verilen ilk haberde, operasyon düzenlenen bir evde öldürülen birisi ve etrafındaki silahların yer aldığı bir görsel kullanılmış, bu görselin altına da bildiriye imza veren tanınmış akademisyenlerin fotoğrafları yerleştirilmiştir. Akademisyenlerin fotoğraflarının altına da siyah zemin üstüne “Katil T.C.’den maaş alan 1100 vatansever!” başlığı atılmıştır. Haber dili, bildiri metnine yapılan gönderme ve sözcüklerin renk tercihleri ile pekiştirilerek, barış talebinin gerçekte “barışa” değil, savaşa hizmet ettiğini ima etmektedir. Böylelikle barış kavramının anlamına müdahale edildiğini görmekteyiz. İmzacı akademisyenlere ait fotoğrafların siyah zemine yerleştirilmesi, Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlerle ilgili kullandığı hedef gösterici “karanlıklar” ifadesini destekleyici bir tercihtir.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Türkiye_BAK_1_13OCAK_2016.jpg

Türkiye, 13 Ocak 2016

Türkiye gazetesi, Barış İmzacıları için “akademik bozguncu“, “Devleti katil ilan ederek PKK seviciliği yapan karanlık aydınlar”, “bölücülerin döktüğü kanı görmezden gelip devleti suçlama cüretini gösteren akademik hainler”, “terör yardakçıları”, “Türkiye’ye kan kusturan terör örgütü yerine devleti suçlayan sözde aydınlar” ve “malum akademisyenler” (Türkiye, 14 Ocak 2016) gibi ifadeleri kullanmıştır. “Aydın” ve “terörist” kavramlarının yan yana kullanılışındaki ısrar, terör söyleminin araçsallığına işaret etmektedir. Akademisyenler ile ilgili haberler çerçevelenirken şehit haberlerine başvurulmuştur. Örneğin, 14 Ocak 2016 tarihli haberde, o dönem sürmekte olan operasyonlar sırasında hayatını kaybeden bir polisin tabutunun üstüne kapaklanmış kardeşinin “Beni de gönderin oraya” cümlesi tırnaksız bir biçimde verilmiştir. Ertesi gün manşet atılan “O Akademisyenlere Soru: Hangisi Katil” başlığı, iki görselle desteklenmiştir. Soldaki görsel yıkılmış evinin önünde ellerini havaya açmış bir kadına ait olup, sağdaki görsel yaralı yaşlıları sırtında taşıyan polislere aittir. Akademisyenlere yöneltilen, ancak soru işaretinden mahrum manşet, metnin barış vurgusunu yok saymakta ve imza metninin içeriğini şiddetle özdeşleştirmektedir. Aynı gün ilk sayfada yer alan dikkat çekici diğer iki haber dönemin Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na ait beyanların, alıntı olduğu belirtilmeksizin, gazetenin tespitiymişçesine sunulduğu haberlerdir: Sırasıyla “Başbakandan Akademisyenlere: Bunlar insanlıktan istifa etmelidir” ve “Terörün maşaları” (Türkiye, 15 Ocak 2016).

Türkiye, 15 Ocak 2016

Hürriyet gazetesi ise, olayı ilk olarak 14 Ocak 2016 tarihinde ana sayfasından vermiştir. Bu ilk haber, bildirinin içeriğinden ziyade akademisyenlere yönelik başlatılan soruşturmalara odaklanmaktadır. “Akademisyenlere soruşturma dalgası başladı” başlığını taşıyan haberin spotu ise, “Türkiye ve yurtdışından 1128 akademisyenin imza attığı bildiri sonrası bazı üniversite yönetimleri harekete geçti” şeklindedir. Bu haliyle Hürriyet gazetesinin de bildirinin barış talebini haberde vermediğini görmekteyiz. Gazetenin internet baskısında ise “Sözde ‘Barış’ bildirisini imzalayanlar hakkında soruşturma”[10] başlığı kullanılmış, “barış” kavramı açıkça hedef alınmıştır.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Hürriyet BAK_2_14 Ocak 2016.jpg

Hürriyet, 14 Ocak 2016

Gazetenin basılı kopyasında ana sayfasında ayrılan küçük bölümün aksine, orta sayfalarda daha kapsamlı bir habercilik görmekteyiz: “Bildiri Depremi” ana başlığı ve “İmza atanlara soruşturma” alt başlığını taşıyan haberlerde farklı görüşlere yer verilmiş, her partiden olumlu ya da olumsuz değerlendirmeler alt başlıklara taşınmıştır. Öyle ki, Sedat Peker’in “Kanlarında duş alacağız” açıklaması da “Büyük Tepki” ve “Kanlı Duş” ara başlıklarıyla adeta tehdit olmaktan çıkarılmış, imzacı akademisyen Yasemin İnceoğlu’nun “Linç ediliyoruz” beyanı ile aynı sayfada okuyucuya sunulmuştur. Hiçbir başlıkta barış vurgusuna rastlanılmamıştır. Bildirinin barış talebinin görünmez kılınması anlamında Hürriyet’in Türkiye gazetesi ile ortaklaştığını görmekteyiz.

Hürriyet, 16 Ocak 2016

Hürriyet’in, Türkiye gazetesinden farklılaştığı temel nokta barış imzacısı akademisyenlere yönelik gözaltı haberlerini ön plana çıkarmak suretiyle imza sürecine dair gelişmeleri de sunmasıdır. Örneğin 16 Ocak 2016 tarihli gazetenin “Polis Kapıda” şeklinde manşetten duyurulan gözaltı, Terörle Mücadele şubesinden polislerin bir imzacının kapısına dayandığını gösteren fotoğrafla desteklenmiştir. “Kocaeli’de Terörle Mücadele Şubesi polislerinin, bir akademisyenin kapısına saat 07:48’de dayanması tartışma yarattı” (Hürriyet, 16 Ocak 2016) başlığıyla haberleştirilen gözaltı olayı, manşetten verilen gözaltı saati ile desteklenmiştir. Yine ilk sayfada, ABD Büyükelçisi John Bass’ten konuya dair yapılan açıklama “ABD: Rahatsız edici bir yöneliş var” şeklinde başlığa taşınmıştır. Gözaltıların hukuksuzluğuna dair gelen tepkiler hükümet kanadından gelen tepkiler ile aynı sayfada verilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın beyanları fotoğrafları ve siyah çerçeve ile desteklenerek yine tırnak işareti kullanılmadan verilmiştir: Sırasıyla “Hendek Kazın veya Dağa Çıkın” ve “Bu bilime en büyük ihanet”.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Cumhuriyet_BAK_1_13 OCAK_2016.jpg

Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

Cumhuriyet gazetesi, Barış için Akademisyenler’in bildirisine dair ilk haberinde Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlere yönelttiği hakaret dolu ifadeyi tırnak içine alarak başlığa taşımıştır. “Ey aydın müsveddeleri” başlığını taşıyan bu haberin alt başlığı ise “Cumhurbaşkanı barış isteyen akademisyenlere savaş açtı” olmuştur. YÖK’ün akademisyenlere yönelik “gereğinin yapılacağına” dair açıklaması ise gazete tarafından “YÖK talimatı anında aldı” şeklinde alt başlık olarak sunulmuş; barış akademisyenlerini destekleyen akademisyenlerin açıklamalarının kapsamlı olarak verilmesinin yanı sıra, karşı bildiri yayınlayan akademisyenlerin metni “karşı bildiride hakaret” üst başlığı ve “Polis ve askerin yanındayız” alt başlığı ile verilmiştir. “Polis ve askerin yanındayız” cümlesi bu karşı bildirinin içinde geçen ve bu bildiriyi kaleme alan akademisyenlere aittir, ancak gazete nedense bu cümleyi tırnaksız bir biçimde vermiştir.

Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

Cumhuriyet gazetesi, akademisyenlere yönelik gözaltılar ve soruşturmaları 14 Şubat 2016’daki manşetine “Cadı Avı” şeklinde taşımış ve “Barış bildirisine imza atan akademisyenlerin bir linç edilmediği kaldı” üst başlığıyla haberleştirmiştir. Cumhuriyet, akademisyenlere yönelik gözaltı ve baskıları devam eden sürecin başlıca muhatapları olan akademisyenlerin beyanlarını ve deneyimlerini haberleştirerek okuyucusuna sunmuştur. Bu anlamda barış talebi ile ortaya çıkan ve şiddetin hedefi haline gelen Barış için Akademisyenler grubu aracılığıyla muhalif bir duruş inşa etmiş; iktidarın şiddetli dilini ve talimatını destekleyen hukuksuz ve ölçüsüz tasarruflarda bulunan kamu yetkililerini ifşa etmiştir.

Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

Cumhuriyet gazetesi de imzacıların barış taleplerinin kaynağı olan operasyonları imzacılara dair haberlerle aynı sayfada vermiştir. Ancak Türkiye gazetesinden farklı olarak, çatışmalı ortamın toplum üzerindeki yıkıcı etkisini barış talebinin ortaya çıktığı düzlemi gösterecek şekilde sunmuştur. Haberin görselinde yer alan 15 Ocak 2016 tarihli “Katliam ülkesi” manşeti, 13 Ocak’ta İstanbul Sultanahmet’te turistleri hedef alan terör saldırısının duyurulduğu manşetin tekrarıdır. “Katliam Ülkesi” manşetinin ilk defa atıldığı 13 Ocak tarihli gazetede, Barış İmzacıları’nı hedef alan beyanlar “Erdoğan’dan akademisyenlere: Aydın müsveddeleri: Karanlık ve cahilsiniz” başlığıyla verilmiştir (Cumhuriyet, 13 Ocak 2016).

Evrensel, 12 Ocak 2016

Evrensel gazetesi, bildiri yayınlandıktan bir gün sonra, bildirinin başlığını tırnak içine alarak sürmanşetten vermiş, imzacı akademisyen sayısını barış talebi ile birlikte okuyucusuna sunmuştur. Bu suretle, diğer üç gazeteden farklılaşarak barış talebinin görünürlüğüne öncelik vermiştir. Diğer üç gazetenin aksine, bildiri ardından ana akım medyada karşılık bulan hükümet ve sözcülerinin tepkilerine dair bir alıntıya herhangi bir haberde yer vermemiştir. Barış akademisyenlerini bireysel olarak da hedef alan açıklamaları haberleştirmeyen Evrensel, 13 Ocak 2016 tarihli haberinde “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığını kullanarak, bildirinin mesajına görünürlük kazandırmıştır.

C:\Users\User\Desktop\Devam Eden Çalışmalar\Hala Gazeteciyiz_Rapor_Şiddet\görseller\Seçilenler\Evrensel_BAK_2_13OCAK_2016.jpg

Evrensel, 13 Ocak 2016

Bu doğrultuda, akademisyenlerin gözaltına alınmalarına doğru evrilen süreçte, barış talebini gündemde tutmuştur. Örneğin 17 Ocak 2016 tarihli gazetenin ilk sayfasında kullanılan manşet “Barışın Arkasındayız” olmuştur. Evrensel gazetesinin barış talebini görünmez kılan saldırılardan ve hedef göstermelerden ziyade barış talebinin ve destekçilerinin görünürlüğü yönünde yaptığı kimi haber başlıkları şöyledir: “Barışın arkasındayız”, “Barışın sesi susmuyor”, “Barış için tiyatrocular: Barış çağrısına sesimizi katıyoruz”, “2 Bin Hukukçu: Gönüllü avukatlıktan onur duyarız”, “Psikologlar: Akademisyenleri destekliyoruz”, (16 Ocak 2016), “Öğrenciler hocaların yanında” (17 Ocak 2016), “Barışın taraftarıyız: Türkiye’de akademisyenlerin savaşa karşı yaptığı barış çağrısı yankı bulmaya devam ediyor. Taraftar grupları barışın taraftarıyız açıklaması yaptı, bir grup aydın da kendini ihbar etti” (19 Ocak 2016), “Savaştan değil barıştan yanayız” (22 Ocak 2016). Evrensel gazetesinin haber dili, barış talebini görünmez kılan şiddetli saldırılardansa imzaya ve imza sahiplerinin iradelerine açtığı alan ile barış kavramanı ön planda tutmaktadır.

Evrensel, 17 Ocak 2016

Sonuç Yerine

Son yıllarda, bölgesel savaşlarla yerinden edilen insan sayısı artmış ve yersiz yurtsuz hale gelmiş yeni bir göçmen dalgası siyasetin bugününün başlıca görüngüsü olmuştur. Bu göç hareketleri, neoliberal politikaların kriz dönemeçlerinde toplumların farklılıklara toleransının sınandığı odak olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyanın farklı coğrafyalarında, bu durumu lehte kullanan muhafazakâr popülist hareketler “yeniden büyük olma, yeniden geçmiş güzel günlere dönme” beyanları ile kitleleri aslında hiç orada olmayan bir geçmişe çağırmak suretiyle itibar görmektedir. Bu koşullar altında cezasızlık ile bir nevi desteklenen şiddet biçimleri, bireyler nazarında kendileri için adalet sağlama, devletler nazarında ise denetim ve sınırlaması gereksiz bir yürütme erki haline dönüşmüştür. Siyasetin şiddet tarafından belirlendiği bu durumda medyanın dil ve içerik bağlamında koruduğu pozisyon, toplumsal bellek ve alternatif hakikat rejimlerinin varlığı açısından kritik önemdedir.

Faillerin bulunamadığı ya da bulunmadığı, kaybın ortaya çıkmasından sorumlu yetkililerin sorgulanamadığı bir cezasızlık kültürü, şiddet dilini norm olarak dayatmaktadır. Ancak toplumları mümkün kılan, kolektif travmalar karşısında yas süreçlerinin işletilmesidir. Bu rapor kapsamında şiddetin belirleyici olduğu iki olay özelinde, Roboski ve Barış için Akademiyenler, Türkiye’deki medya kanallarının farklı şiddet biçimleri ile kurduğu ilişkiye odaklandık. Bu iki olayı seçmemizin bir diğer sebebi de her ikisinin de halihazırda günümüz siyasi aktörleri nazarından güncelliğini koruyor oluşudur. Ancak bu gündem oluş, kamuoyunda bir sorgulamayı ya da müzakereyi mümkün kılmaktan uzaktır. Bu rapor özelinde incelenen haberler, derin bir kamusal yarılmaya işaret etmektedir. İktidar bloğunun beka söylemine sadakatle kutsal ve murdar inşalar üreten medya kanallarının kamusu ile bu kutsal ve murdar inşalarının dışında olgular ve araştırmacı gazetecilik temelinde bilinç geliştiren kamu arasındaki mesafe hayli büyüktür. Kavramların hakikatlerinden koparılarak stratejik manevraların hizmetine sunulduğu gazetecilik anlayışı bu mesafeyi kapanmaz boyutlara taşıma riski barındırmaktadır. Dolayısıyla olgular temelinde şekillenen tarafsız araştırmacı gazetecilik anlayışı, kavramları hakikatlerine kavuşturacak başlıca odaktır. Zira ancak bu şekilde toplumsal travmaların kaynağında yer alan şiddet ve yıkım edimlerinin failleri ile mağdurları yüzleştirecek ve kolektif yası mümkün kılacak bir müzakere mümkün olabilir.

Kaynaklar:

Altıparmak, Kerem ve Akdeniz, Yaman (2017), Barış İçin Akademisyenler, Olağanüstü Zamanlarda Akademiyi Savunmak, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları

Benjamin, Walter (2010) “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine Hazırlayan, Aykut Çelebi, İstanbul: Metis Yayınları, s. 19-42.

Chul-Han, Byung (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptcıoğlu, İstanbul: Metis Yayınları.

Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı, Siyasal Teoloji Deneyleri, Çev. Erkal Ünal, İstanbul: Metis Yayınları.

Disk Basın İş Medya Analiz Raporu (2016), Medyada 10 Ekim Katliamı, Televizyon ve Gazetelerin Habercilikle İmtihanı, DİSK Basın İş Yayınları, Erişim adresi: https://www.academia.edu/29711998/Medyada_10_Ekim_Katliam%C4%B1.pdf

Entman, Robert M. 1993. “Framing: Toward Clarification of Fractured Paradigm”. Journal of Communication 43(4):51–58.

Girard, Rene (2003), Şiddet ve Kutsal, Çev. Necmiye Alpay, İstanbul: Kanat Kitap.

Trend, David (2007), Medyada Şiddet Efsanesi, Eleştirel Bir Giriş, Çev. Gül Bostancı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Zizek, Slovaj (2018), Şiddet, Çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Encore Yayınları.

İnternet Kaynakları

http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/

http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641

https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari

https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu

https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681

https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx

İncelenen Gazeteler

Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

Evrensel, 1 Ocak 2012

Evrensel, 12 Ocak 2016

Evrensel, 13 Ocak 2016

Evrensel, 17 Ocak 2016

Evrensel, 3 Ocak 2012

Evrensel, 4 Ocak 2012

Hürriyet, 14 Ocak 2016

Hürriyet, 16 Ocak 2016

Hürriyet, 30 Aralık, 2011

Hürriyet, 31 Aralık 2011

Türkiye, 1 Ocak 2012

Türkiye, 13 Ocak 2016

Türkiye, 14 Ocak 2016

Türkiye, 14 Ocak 2016

Türkiye, 15 Ocak 2016)

Türkiye, 3 Ocak 2012

Türkiye, 31 Aralık 2011

Türkiye, 4 Ocak 2012

Yazarlar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik kitabının yazarı, Medyadan Söylemler kitabının editörü, Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme ile İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar başlıklı kitapların da editörleri arasındadır. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının (um:ag) genel yayın yönetmenliğini, halagazeteciyiz.net sitesinin medya raporları editörlüğünü ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Societybaşlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir.

Bahar ŞimşekOrta Doğu Teknik Üniversitesinde tamamladığı Matematik eğitimi ardından, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon ve Sinema Anabilim Dalında yüksek lisans tezini savunmuştur. 2009 yılından 679 numaralı KHK ile ihraç edildiği 6 Ocak 2016 tarihine kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümünde araştırma görevlisi olarak istihdam edilmiştir. Görsel kültür ve kimlik inşaları başlıca ilgi alanları olup, sinemada estetik ve etik tartışmaları kapsamında doktora çalışmasını sürdürmektedir.

NOTLAR

  1. Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan Medya Grubu’nun tümünün Demirören Holding’e devrinden sonra, söz konusu gazetenin izlediği yayın politikası ve yaptığı bazı haberlerde basın etiğine aykırı tutumları nedeniyle ana akım medyanın Türkiye’de anlamı tartışmalı hale gelmiştir. Ancak bu raporda ele alınan örneklemler, gazetenin diğer gruba devrinden önceki döneme ait olduğu için, yine de ana akım tanımı içinde değerlendirilmiştir.
  2. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681
  3. Başlıkların derlemesi için Evrensel ve bianet web sayfalarından yararlanılmıştır. Başvuru için: https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar ve https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu (erişim tarihi: 28.03.2019)
  4. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx
  5. Evrensel gazetesi 28 Aralık 2018 tarihinde olayın yıldönümü için hazırladığı anma haberinde diğer gazetelerle beraber kendilerinin de olayı ilk olarak hangi başlıkla verdiklerine yer vermiştir. Buna göre Evrensel, olayı ilk olarak “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” manşetiyle vermiştir. Bkz. https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar (Erişim tarihi: 27 Mart, 2019).
  6. https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA
  7. http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/
  8. https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti
  9. Barış imzacılarının yargılamalarını ve yargılamalar sırasında sanık beyanlarını bianet.org düzenli bir biçimde takip etmektedir. Detaylı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari
  10. http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641