Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-9 (Aralık-2018)

AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

İlkay KARA-Vahdet Mesut AYAN

Giriş

Bu çalışmada AKP dönemi Türkiye medyasında sansür ve ifade özgürlüğü konularını tartışmaya açıyoruz. 2000’li yılların henüz başında iktidara gelen AKP, medya ve ifade özgürlüğü konusunda oldukça liberal bir söylem tutturmuş ve bu söylem çerçevesinde uluslararası camiadan ve ülke içindeki toplumun farklı kesimlerinden de destek almıştır. Ne var ki zaman içinde, AKP’nin ilk dönem söylemleri tersine dönmüş, bu dönemdeki söylemleriyle 2016 sonrası AKP’nin siyasi pratikleri taban tabana zıt bir konuma evrilmiştir. Özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan askeri darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile Türkiye’de kısmi ya da biçimsel de diyebileceğimiz demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü, medya ve editoryal bağımsızlık tedricen ağır bir baskı altına alınmıştır.

Bu dönemde Türkiye’deki her şey gibi ifade ve düşünce özgürlüğü de gerilemiş, gazeteler attıkları başlık ve verdikleri haberlerden; gazeteciler ve köşe yazarları sadece kanaatlerini dile getirmeleri nedeniyle tehdit edilmiş, hedef gösterilmiş veya saldırıya uğramıştır. Medya, bu süreçte sadece hedef alınan bir alan olmamış; iktidar yanlısı medyada gördüğümüz üzere hedef gösteren, tehdit eden aşamaya sürüklenmiştir. Yani medya, baskı politikalarına hem maruz kalmış hem de bu politikaların taşıyıcısı olmuş, Türkiye’de yayın yapan birçok gazete, gazeteci veya köşe yazarı başka gazeteleri, başka gazetecileri ve köşe yazarlarını hedef gösterir hale gelmiştir. Bu çalışmada tüm bu gelişmelerin düşünce ve ifade özgürlüğünü gerilettiğini ve dahası onu baskı altına aldığını medya metinleri üzerinden değerlendirmeye ve somutlaştırmaya çalışıyoruz.

Raporda düşünce ve ifade özgürlüğünü, sansür kavramını da içerecek şekilde tartışacağız; zira sansürün düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu kapsamda iki bölümden oluşan raporun ilk bölümünde, düşünce ve ifade özgürlüğü, sansür ve medyada sansür uygulamaları kavramsallaştırılıyor. Burada John Keane’ın Medya ve Demokrasi adlı eseri kuramsal kısma katkı sağlayacak eserlerin başında gelmektedir.

Raporun ikinci bölümünde, medya metinleri üzerinden giderek, kuramsal kısımda savunduğumuz görüşleri somutlaştırmaya çalışıyoruz. Burada örneklerimizi Keane’in geliştirdiği beşli sansür biçiminden olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı üzerinden tartışıyoruz. Keane’in çalışmasına katkı sunacak şekilde Herman ve Chomsky’nin belirlediği haber yapım aşamalarındaki filtrelerden de kuramsal ve analiz kısmında yararlanıyoruz. Çalışma sonlandığında medyadaki sansür uygulamalarının ve bunların düşünce ve ifade özgürlüğüne olan etkisini tarihsel/toplumsal bağlamdan kopmayarak ve iktidar-medya ilişkilerini göz önünde tutarak açıklama amacımızı gerçekleştirmiş olacağız.

1. Sansür Kavramı, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Arasındaki İlişkisellik

Çalışmanın girişinde düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en önemli engellerden birinin sansür olduğunu belirtmiştik. Bu başlık altında öncelikle sansür kavramını ele alacağız. Sansür kavramı Helen Freshwater’ın 2004 yılında yayımlanan Towards a Redefinition of Censorship adlı çalışmasından hareketle inceleyeceğiz; çünkü yazar burada sansür kavramının sosyo-tarihsel özelliklerine dikkat çekerken, birbirinden farklı sansür tanımları ve anlayışlarının olduğunun altını çiziyor. Son derece kaygan bir zeminde bulunan sansür kavramının geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki tanımının bulunduğunu belirten yazar, kapsayıcı ve bütünsel olan tanımın çağdaş sansür yaklaşımından elde edilebileceğini belirtir (Freshwater, 2004).

Freshwater, sansürün geleneksel yaklaşımında hâkim olan ve sansürü sadece kurumsal bir yasaklama veya salt bir otorite’nin uyguladığı yasaklama yöntemi değil, daha sofistik ve sosyo-tarihsel bir birikimin izlerini taşıyan yöntem olduğunu düşünmektedir. Sadece kurumsal yasaklamalara odaklanan sansür algısı şeyleri metafiziksel olarak almakta, ‘var veya yok’ ikiliğine teslim olmaktadır. Bu, sansürün toplumsal ve tarihsel arka planını gözden kaçırmakta ve sansürü, tarihsel süreç içinde belirli pratiklere bağlı olarak değişen bir yapı değil de her toplumsal dönemde ve çağda kalıcı bir fiil düzeyine indirgemektedir.

Herhangi bir sansür çalışması veya tanımlaması onun bu değişken yapısını göz önünde bulundurmalı, tarihsel süreç içerisinde aldığı konumları bu değişime göre değerlendirmelidir. Diğer toplumsal olgularda olduğu gibi bu konuya da diyalektik yöntemle yaklaşmak egemenlik aracı olan sansürü ve onun geçirdiği evrimleri anlamakta fayda sağlayacaktır. Tarihsel süreç içerisinde, üretimin, üretim ilişkilerinin; toplumların, toplumsal ilişkilerin sürekli bir değişime uğradığını var sayıyorsak sansürün de bu süreç içinde kalıcı bir yapı sergilediğini söylemek bizi çelişkiye düşürmekle kalmayacak, sansür konusunda yaptığımız çalışmaları da sekteye uğratacaktır. Sansürün değişken yapısını göz önünde bulundurmayan geleneksel yaklaşım, hükümet ve devleti sansür konusunda tek sorumlu aygıt olarak görürken, çağdaş sansür yaklaşımları, sansürün sadece belli kurum veya kuruluşlardan gelmediğini Batı’daki özel şirketlerin de ifade özgürlüğünü denetleyen ve sınırlayan kuruluşlar olduğunu belirtirler (Öztürk, 2006). Bu yaklaşım, bilginin, imajların, sembollerin ve diğer gönderilerin toplumun iletişim kanallarından geçerken sadece devlet organı tarafından değil; politik, ekonomik ve dini otoriteler tarafından da yasaklama veya engellemelere maruz kaldığını belirtir (Jansen’den aktaran Freshwater, 2003).

Çağdaş sansür yaklaşımları geleneksel yaklaşımlardan farklı olarak, sansürün sadece iktidar tarafından uygulanmadığı, modern kapitalist sistemde sansürün özel şirketler ve kuruluşlar tarafından da uygulanabileceğini hatta sansürün aile, okul ve kilise gibi diğer sosyal kurumlardan da gelebileceği yönündedir. Ayrıca sansürü bir öndenetim gibi okumak, ele almak da aynı şekilde bünyesinde bazı sıkıntıları barındırır, sansür sadece üretimden önce uygulanan bir eylem değil, üretim sonrası da uygulanabilen bir pratiktir. Buna göre üretim sonrası bir cezadan sakınmak isteyen yayıncılar, eseri üretenler, kendi kendilerini sınırlayabilmekte, dolayısıyla hükümetlerin yayın sonrası veya üretim sonrası gerçekleştirdiği cezalandırmalar bir caydırıcı unsur olarak, üretime ön sınırlama getirmektedir. Hükümetin veya iktidarın yayın sonrası cezalandırma getireceği düşüncesi üreticiyi otomatik olarak sınırlamaktadır. Bu durum sansürün geniş anlamını kullananlarca üretim sonrası denetimin de sansür kapsamına girmesi gerektiği düşüncesini savunmalarına neden olmaktadır (Cohen’den aktaran Öztürk, 2006).

Bunların dışında Freud ve Foucault gibi sansürü insan davranışı ve bilincin merkezine koyan yaklaşımlar ve Derrida’nın yaklaşımında görüldüğü üzere sansürü, metin odaklı okuyan, metnin yazılma aşamasında sansür uygulandığını iddia eden düşünürler de bulunmaktadır. Bu çalışma ele aldığı konu itibariyle sansürü daha çok iktidarla ilişkilendirecektir; zira uzun bir sansür tartışması yapmak raporun konusunun dışında kalmaktadır. Bu nedenle biz Hasan Bülent Kahraman’ın (2000) sansür-iktidar ilişkisini anlattığı aşağıdaki düşüncelere katılmaktayız:

Sansür bir iktidar sorunudur. Merkezi otoritenin niteliği çeşitli çağ ve dönemlerde değişmiştir. Krallıktan ve tanrı-devletten ulus-devlete geçişin oluşturduğu farklı iktidar ve yönetim modellerinin tümü sansür olgusunu vurgular. Bu doğaldır. Çünkü yönetim, Tychidides’ten beri biliyoruz ki, ne derecede olursa olsun mutlaktır. Elindeki iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanır ve bunu iktidarın tunç yasası haline getirir. Buradaki temel sorun paylaşmak, daha doğrusu paylaşmamaktır. Yönetimler sansür aracılığıyla kendilerini ve varlık nedenlerini hem meşrulaştırır hem de onu tartışılmaz bir olguya dönüştürür. Dolayısıyla sansür, iktidarı paylaşmaya yatkın ve yaklaşmış kişi ya da kesimle girişilen bir iktidar savaşıdır (Kahraman, 200: 168).

Gelişen kapitalizm ve buna bağlı olarak yoğunlaşan mülkiyet yapısı ve bu yapının gittikçe kâra dönük amaçları, denetimi beraberinde getiren bir süreçtir. Kapitalist birikimin karakterindeki büyük dönüşümler, kapitalizmin tamamlayıcıları olan, anti-demokratik baskıları kullanmak zorunda kalmalarına neden olmaktadır (Schiller, 2006). Sansür kavramını incelerken, onun tarihsel süreç içinde iktidarla nasıl ilişkiye girdiğine kısaca değindik. Sansür her zaman bir denetim ve kontrol mekanizması olarak iktidarın yönetme işlevinde, ona bir araç olarak vazife görmüştür. Antik dönem veya Ortaçağ’da olduğu gibi sansür kapitalizmde de egemen sınıfların yönetiminin bir aracıdır. Kapitalizmi diğer toplumsal formasyonlardan ayıran en önemli noktalardan biri, bilindiği üzere mülkiyetin tekelleşmesi ve piyasanın yoğunlaşmasıdır. Kapitalist sistemin bu yapısı ve onun kâr önceliği, toplumsal denetim uygulamalarına öncelik vermesinin temel sebebidir. Buna karşın anaakım söylem, gelişen iletişim teknolojilerinin bir enformasyon toplumu yarattığını, bunun ise demokratikleşmeyi beraberinde getireceği tezini ileri sürmüş, her ailenin evine giren iletişim araçlarının insanların bilgilenmesini sağlayacağını ve bunun sonucu olarak da paylaşılan bilgiyle toplumun daha demokratik bir yapıya kavuşacağını savunmuştur (Schiller, 2006). Anaakım yaklaşım bu bakış açısıyla, kitlelerin sadece üretilen içeriğe sahip olmasının altını çizmiş, ekonomik dinamiklere bağlı olan üretim ve dağıtım süreçlerini gözden kaçırmıştır. Belli bir yerde, belli bir şekilde, belli ekonomik dinamiklere bağlı olarak üretilen içeriklere ulaşmanın demokrasiyi veya kalkınmayı getireceğini düşünmek, kabul edileceği gibi oldukça dar bir bakıştır.

Sermaye sisteminin mülkiyet yapısı, kitle iletişiminde sansürü tarihsel olarak daha farklı bir şekle büründürmüş, artık sansür ortaçağda yapıldığı gibi kitap yakarak ya da kütüphanelerin yakılmasıyla değil, direkt mülkiyet yapısının kontrolünde kendini gerçekleştirmiştir. Bu gerçekleştirme öyle bir hâl almakta ki ABD kitle medyasının ekonomi politiğini inceleyen Herman ve Chomsky (2006) Rızanın İmalatı ve Kitle Medyasının Ekonomi Politiği adlı eserlerinde ABD anaakım medyasının haber yapım sürecinde belli filtrelerin uygulandığını ve bu filtrelerin haberin içeriğinin belirlenmesinde de etkin olduğu görüşündedirler. Bu filtrelerin beş adet olduğunu belirten yazarlar, bunları sırasıyla şöyle saymaktadır:

  • Haber medyasının mülkiyet yapısı,

  • Bir gelir kaynağı olarak reklamlar ve reklam veren şirketler

  • Akredite kaynaklar

  • Tepki üretimi

  • Son olarak da anti- komünizm

Yazarlar yukarıda sayılan filtreler içinde en önemli paragrafı medyanın mülkiyet yapısına ayırmışlardır. Gerçekten de kapitalist sistemde mülkiyet yapısının ve tekelleşmenin kontrol mekanizmasında önemi büyüktür. Medya, haber seçimlerinde ve haber inşa sürecinde haberlerini bu sınıfsal çıkarlarına göre şekillendirebiliyor diyebiliriz. Tıpkı diğer holdingler gibi, kâr peşinde koşan ve kâr amacıyla çalışan medyanın ürün içeriği bundan etkilenmekte, üretim öncesi ve sonrası kontrol mekanizması bu kıstasları göz önünde tutarak çalışmaktadır. Kitle medyasının kâr amacı, kamu yayıncılığını bir kenara ittiği gibi ekonomik çıkarları doğrultusunda kamu aleyhtarı bir yayın politikası da içerebilmektedir. Herman ve Chomsky’nin dikkat çektiği bir başka önemli nokta, reklam sektörü ve bu sektörün kitle medyasıyla ekonomik ilişkileridir. Mülkiyet yapısı nedeniyle reklam almak durumunda kalan medyanın en önemli kontrol işlevini bu medyaya reklam veren şirketler ve devlet yerine getirmektedir.[1]

Yukarıda anlattıklarımızdan yola çıkarak Türkiye’de medyaya uygulanan sansür konusunda epey bir şey söyleyebiliriz. 2000’li yılların ortalarından itibaren iktidar-sermaye-medya arasındaki ilişkilerde yaşananlar Herman ve Chomsky’nin söylediklerini haklı çıkarır niteliktedir; zira bu dönemde AKP’ye yakın sermaye grupları medya sektörüne girmiş, bu ise medya yayınlarının doğal bir şekilde iktidar yanlısı forma bürünmesine neden olmuştur.[2] Merkez medyayı oluşturan Doğan, Ciner ve Doğuş gibi gruplar ise iktidarın merkezi baskısı ile otosansür mekanizmalarını geliştirmişlerdir. Örneğin bu gruplar sadece iktidarın baskısından sıyrılmak için yönetim kadrolarına Fatih Saraç ve Nermin Yurteri gibi AKP ile iyi ilişkileri olan gazeteci/yöneticileri atamışlardır. Bu durum, henüz haber yapım süreçlerinde sansürü sıradan bir uygulama hâline getirirken, iktidarın Doğan Grubu’nda görüldüğü gibi, uyguladığı vergi cezaları ya da yine Karar gazetesinde şahit olduğumuz reklam verdirmeme yöntemleriyle birleşmiştir. Öyleyse şöyle söyleyebiliriz: İktidar yanlısı medya ekonomik ve ideolojik olarak yakın olduğu iktidar ile ilgili haberlerde sansür uygulamalarını zaten işletirken; merkez medya yukarıda belirttiğimiz nedenlerle otosansüre yönelmiştir. Bunların örneklerini çalışmamızın ikinci bölümünde vereceğimiz için burayı şimdilik noktalayalım ve medya, sansür, düşünce ve ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiye odaklanalım.

John Keane, Medya ve Demokrasi adlı kitabının önsözünde şu soruları sıralar:

  • Devlet sansüründen kurtulma ve “basın özgürlüğü” ile ilgili modern idealler nasıl ortaya çıktı?
  • Bu idealler yirminci yüzyılda yeni tür devlet sansürleri, ulus ötesi medya holdingleri ya da elektronik medya tarafından yıkıldılar mı?
  • Yeni sayısal teknolojiler, uydudan yayınlar ve yayımcılık ile telekomünikasyonun birleşmesi bu idealleri destekliyor mu, yoksa zayıflatıyor mu?
  • Yurttaşların medya aracılığıyla özgürce ve eşitçe iletişimde bulunması yirminci yüzyıl sonunda gerçekleşme şansı olan bir ideal midir? (1999: 22-23)

Yazar devamında, iletişimde özgürlük ve eşitliğin anlamı konusunda sorulara rağbet eden olmadığını, bunların gülünç derecede eski moda sayıldığını söyler (23). Keane, sosyal bilimler alanında bu soruların “eski” bulunduğunu yazdıktan 26 yıl sonra, Türkiye’de örneğin Bağımsız İletişim Ağı-Bianet’in web sayfasında “sansür” sözcüğü aratıldığında[3] 2250 haber ve yazı listeleniyorsa tartışma günceldir ya da Türkiye’de iktidar medyasında sıklıkla görüleceği gibi çok sayıda gazetenin herhangi bir olayla ilgili aynı manşetle yayımlanması bu tartışmaları hararetlendirir.

Bu tartışmalara geçmeden evvel, Keane’i dikkate alarak sorunun tarihsel köklerine hatırlamak gerekir. Keane, Avrupa bağlamında “basın özgürlüğü”, için girişilen uzun ve çekişmeli kavganın ilk olarak ve en canlı biçimde İngiltere’de sahneye çıktığını ve oradan hızla Amerika’ya ve daha zayıf olarak da Kıta Avrupası’na yayıldığını söyler: “1830’larda Londra’nın sefil arka sokaklarında matbaalardan ülkenin dört bir yanına tabutlar, elmalar, ekmekler ve kirli çamaşırlarla doldurulmuş kutular ve sepetler içinde kaçırılan Destructive, Poor Man’s Guardian ve Red Publican gibi adlar taşıyan mühürsüz gazeteler bu direnişi simgeler” (1999: 32-34). E.P. Thompson da İngiliz işçi sınıfının radikal kültürünü anlatırken basın özgürlüğü mücadelesine işaret eder. Thompson’a göre belki de dünyanın başka hiçbir ülkesinde basın hakları mücadelesi İngiltere’de olduğu kadar böylesine keskin, böylesine duygudaş olarak muzaffer ve de özellikle zanaatkârların ve işçilerin davasıyla özdeşleşmemiştir” (2004: 858).

Basın özgürlüğü savunucuları ve sansüre karşı mücadele, modern devlet ve yurttaşlık sorununda kalıcı dönüşümler yaratmıştır. Keane’in de sıraladığı gibi, tüm hükümetlerin halkı olarak “anlaşılmaz ve görünmez” olduğu önermesini reddettiler; siyasal temsilin anlamı ve hükümetin iktidarına sıkı sınırlar konması ihtiyacına ilişkin kolektif görüşlerin, belki de bir daha geriye dönülmemek üzere dönüştürülmesine yardımcı oldular. Etkin yurttaşlık konusundaki tam anlamıyla modern anlayışın temellerine birkaç taş koydular. Gizliliği, kötü hükümetin uşağı olarak gördüler; modern devletin potansiyel olarak tehlikeli olan iktidarının sivil toplumun yararına bir biçimde denetim altına alınması yolundaki talepleri kışkırttılar. Sivil toplumun dinamik çıkarlarının, devlete sürekli ifade edilmesini güvence altına almak istediler (1999: 446-47):

On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar gerek Amerika’da gerekse İngiltere’de “basın özgürlüğü” cesur ve bulaşıcı ütopik bir kavram olarak işlevini sürdürdü. Yöneten sınıfları sıkıştırmaya yaradı. Devletin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamaları dramatize etti. Medeni haklar ve siyasal demokrasi mücadelesine hız kazandırdı. Okuyan kesimleri anayasa reformu, temsili kurumlara duyulan ihtiyaç, kadınların, kölelerin ve başkalarının baskı altında tutulması gibi çok önemli konularda bilgi edinmesine yaradı. Almanların Lesegesellschaften’i gibi, yoksul yurttaşlara başka türlü edinebilmelerine olanak bulunmayan yayınları sağlayan kolektif okuma gruplarının oluşmasını teşvik etti. Özgür basın ütopyası, alt sınıfların çeşitli insan katmanlarının harekete geçmesine yardımcı olduğu gibi (…) oy hakkına sahip olmadıkları halde toplumsal ve siyasal olaylarla ilgilenen insan sayısının artmasına da yardımcı oldu (Keane, 1999: 48).

Keane’nin özgür basın mücadelesinden söz ederken neden “ütopya” kavramını kullandığı, bu mücadeledeki başat argümanların malul oldukları eksiklikleri ya da kör noktaları görmezden gelmemek gerekir. Dikkatlerini siyasal iktidarla ve devlet organizasyonuyla sınırlayan, sivil toplum ile devlet arasındaki dikatomiye odaklanan bu tartışmalar, her şeyden önce gazetelerin sahiplik yapılarının ve pazar ilişkilerinin dâhil edilmemesi nedeniyle kusurludur. Pazar’ın düzenleyiciliğine dönük liberal bakış basın özgürlüğü mücadelesini de başlarken sakatlamıştır. Oysa sahiplik yapısı ve giderek büyüyerek tekelleşen medya sermayesinin içinde bulunduğu girift ilişkiler, fikri özgürlüğü gölgede bırakmış, iktidarla kurulan ilişki yalnızca iktidarın yönelttiği baskıcı tutumla sınırlanamayacak düzeyde karmaşıklaşmıştır. Başta otosansür olmak üzere gazetecilik pratiğine derin bir etkisi olan sermaye ilişkileri bütün bu özgürlük tartışmasında kesintisiz biçimde akılda tutulması gereken faktörlerden en önde gelenidir. Bu raporda değinilen önemine rağmen tartışmanın bütününe yayılmamasının nedeni ise çalışmayı sınırlama zorunluluğudur. Bu nedenle tartışmanın sınırları devlet sansürü biçimleriyle çerçevelenerek çizilmektedir.

Bu parantezin ardından sansür uygulamalarının hangi biçimler ve yollarla medya ortamında sızdığına dönülürse, Keane’in birbiriyle ilişkili sansür biçimlerini beş kategoride saptadığı görülecektir (1999: 99). Bunlardan ilki olağanüstü hal erkleridir. Olağanüstü hal erkleri, hükümetlerin, medyanın bazı bölümlerini zorbalıkla sindirerek yola getirme girişimleri, talimatlar, yasaklamalar ve tutuklamalarla kendini hissettirmeye devam etmektedir ve iki biçimde görülür. Ön engelleme yani söz konusu yayının (sözlü, görsel ya da basılmış) devlet yetkililerince önceden denetlenmesi anlamına gelir ve bunun kapsamına hükümet sözcüleriyle dostça konuşma ve kokteyllerden, basit isteklere, telefonla yapılan uyarılardan zorunlu ve ihtiyari kuralların konmasına kadar resmi ya da gayrı resmi tüm yollar girer. Yayım-sonrası sansür ise ilk baskı aşamasından dağıtıma kadar uzanır. Bu sansür, sivil topluma daha önce ulaşmış yayınlara karşı yapılan yasal girişimleri kapsayabileceği gibi kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olabileceği gibi o malzemelerin üretildiği teknik araçlara el konması şeklinde de olabilir (1999: 100). Yazar yayım sonrası sansürün gazetelerin, basımevlerinin, radyo ve televizyon istasyonlarının kapatılması sonucunu da doğurabileceğine, kimi “devlet aleyhtarı” örgütlerin yasaklanmasına, gazetecilerin bu gibi örgütlere duydukları sempatiyi açıkladıkları için “terörizmi hoşgörmek”le suçlanarak sansür edilmelerine ve cezalandırılmalarına yol açabileceğine işaret eder (1999: 100).

Keane’in kategorize ettiği ikinci biçim ise silahlı gizliliktir: Modern devlet erki, gizlilik perdesinin arkasına saklanmış polise ve askeri organlara dayanarak başarılı olur. Çünkü devlet yetkililerinin yerli ve yabancı hasımlarını atlatmalarının en iyi yolu, onların etkinliklerini (kendileri gözetlenmeden) gözetleyerek ne yapacaklarını öğrenmeleridir (1999: 101). “Gizlilik, kurnazlık ve örgüt içinde zorunlu tek görüşlülüğe dayanan polis ve askeri aygıtlar demokratik devletlerin normal özellikleri arasındadır. Bunlar aynı zamanda siyasal demokrasiye ve iletişim özgürlüğüne taban tabana zıttır (1999: 101).” Yazar, devlet erkinin tam kalbine yerleşmiş gizli polis ve gizli askeri örgütlenmeler sayesinde, iyi örgütlü ve sürekli bir siyasal sansür biçiminin doğduğunu belirtir (1999: 102): Hükümetler resmi basın bültenlerini düzenli olarak kontrolden geçirip, “ulusal güvenlik” konularında brifingler verirler; enformasyon “gizli”lik sınıflamaları içinde gidip gelir; kamuya ait belgeler ayıklanır, devletçe girişilen “kirli işler”in üstü örtülür (1999: 102).

Üçüncü biçim ise yalan söylemektir: Siyasette yalan söylemek demokratik olan ya da olmayan rejimlerin ortak özelliklerinden biridir (1999: 104). Keane, hükümet sözcüleri tarafından her gün uygulanan siyasal yalan söyleme sanatı ya da “olguları bozma yöntemleri” ile eleştirmenleri yanlış yönlendirmek, sinirleri yatıştırmak, gazetecileri memnun etmek gibi yollarla toplum tarafından inanılacak haberlerin üretilebildiğini söyler (1999: 104). Basın toplantılarının cumhurbaşkanlığının görüşlerini yaymak üzere kullanılması; her muhabirin toplantıya alınmaması; soruların önceden belirlenmesi; bir soruyu derinleştirmek için ek sorular sorulmasına izin verilmemesi; “kaymaklı” sorulara öncelik verilmesi gibi yollar da yalan söylemenin dolaylı yöntemleri arasındadır. Halkla ilişkiler pratikleri içinde gelişen bu uygulamaların işe yaramadığı durumlarda ise yönetim haksız ya da aleyhte olarak algıladığı haberler için medyayı cezalandırır. Böylece gazeteciler mesleki ilerlemeleri ile hükümet hakkındaki eleştirel görüşleri arasında seçim yapmak durumunda kalır. En uçtaki durumlarda da, yönetime düşman görülen medya kuruluşlarının resmi kaynaklara erişmesi engellenir (1999: 105).

Bir diğer biçim ise devlet reklamcılığıdır (1999: 106). Bağımsız gazetelerin ve radyo-televizyon istasyonlarının ayakta kalabilmek için ilan-reklam gelirine muhtaç olmaları hükümetlerin reklamları kesme tehditlerini amacına ulaştırır (1999: 107). Keane’nin bu kategorisini medya kuruluşlarının bağlı bulunduğu sermaye gruplarının ticari ilişkileri içinde değerlendirerek hükümetler tarafından elde tutulan şantajın gücü daha rahat görülebilir. Kamu ihalelerinin dağıtılmasından vergi denetimine, cezalandırma ya da teşviklere uzanan bu ekonomik yaptırım gücü ticari medya üzerindeki denetimde başat rol oynar. Bu hükümetlere yakınlık ya da eleştirellik, yalnızca medya kuruluşlarının ayakta kalmasını sağlayacak ya da bu kuruluşların gelirlerinden elde edilecek kâr oranları ile ilgili değil, aynı zamanda parçası oldukları sermaye gruplarının ulusal piyasalardaki konumunu etkileyecek sonuçlar yaratabilecek sonuçlar doğurur.

Keane’den devam edilirse, devlet reklamcılığının daha az göze çarpan ama hiç de önemsiz sayılamayacak örneklerinden biri siyasal liderlerin televizyon ve radyo mülakatlarında kayırılarak temsil edilmesidir (1999: 107). Gazetecilikteki mülakat türünün dış biçimi olduğu gibi muhafaza edilmekle birlikte, mülakat yapılan kişi tarafından konmuş kurallar (yayının süresi, mülakatın zamanlaması ve son sözü söylemenin önemi bakımından) olayı belirler. Böylece mülakatlar bir siyasal ikna aracına, bir çeşit örtülü parti yayınına dönüşür (1999: 108). Politikacıların halka cevap vermesini sağlayacak soruların yerini, politikacıları memnun edecek ve onların istediklerini söylemelerini sağlayacak soruların alması gazetecileri politikacıların emrine sokar ve hükümet açıklamaları “soylu yalanlar”a dönüşür (1999: 108).

İşaret edilen beşinci ve son biçim ise korporatizmdir (1999: 108). Hükümetlerin işlevlerinin özel kesimin örgüt ağları tarafından yerine getirilmesi, pazarlık, ihsanda bulunma ya da sözleşme yapılması sıradan bir olay haline gelmiştir. Sonuç olarak kamusal önem taşıyan pek çok karar devlet yetkilileri, yasama organları ve pazarlar tarafından değil, toplumsal grupların “temsilcileri” ya da sivil toplumun bu grupları ile devlet arasında yapılan uzlaşmalarla yapılır olmuştur (1999: 108). “Bu türden korporatist usuller devletin kendi işlevlerinden birçoğunu, başlıca grupların siyasal erki paylaşmak için taleplerde bulunduğu sivil toplumun devlet-dışı örgütlerine aktarmasının sonudur” (1999: 109). Buradaki temel sorun korporatist usullerin bir gizlilik ve yasadışılık perdesinin ardına saklanmasıdır ve bu aktörler siyasal ortamın sürekli bir parçası olmalarına rağmen bu türden usullere yasal bir biçim verilmesi pek enderdir. Bunlar kamusal sorumluluğun gereklerine tabi tutulmazlar ve giriştikleri etkinlikleri kamu önünde duyurmaları, açıklamaları ve haklı göstermeleri zorunluluğu yoktur (1999: 110).

Saptanan bu beş sansür biçimi medya üzerindeki denetimi ve sansürü örnekleyebilmek için bize etkili bir çerçeve sunmaktadır. Biz burada, Türkiye medyasını ilgilendiren olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı penceresinden bakarak Türkiye’deki sansür, denetim ve baskı biçimlerini betimlemeye çalışacağız. Burada da aynı sıralamayı takip ederek OHAL dönemi başta olmak üzere AKP iktidarının medya üzerindeki sansürcü tutumuna değineceğiz.

2. Türkiye Medyasında Karşılaşılan Sansür Biçimleri

Olağanüstü Hal Erkleri:

Keane’ın belirttiği olağanüstü hal erkelerinin ön engelleme ve yayım-sonrası sansür şeklinde iki düzeyden oluştuğunu belirtmiştik. AKP iktidarında bunlara belki de en çok rastladığımız ön engelleme yöntemidir. İktidar üyelerinin defalarca medya patronları ve çalışanlarıyla toplantı yaptığı kamuoyunca bilinmektedir. Bunlardan en göze çarpanı ve içerisinde gazete çalışanlarına tehdit içereni, dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un Şubat 2017’de Uluslararası Medya Enformasyon Derneği’nde (UMED) düzenlenen konferanstaki konuşmasıdır. Kurtulmuş burada medya çalışanlarına açıkça “ayağınızı denk alın” demiştir:

Medya, bundan sonra mecburen ayağını denk almak durumunda kalacak. Bunu söylediğim zaman bazıları eleştirdi ama kusura bakmayın, bu kadar terörle mücadele eden bir ülkede medya, Dingo’nun ahırı değildir. Herkes istediği gibi istediği şekilde medyada terör örgütlerinin lehine olacak şekilde işler yapamaz.[4]

Başbakan yardımcısının yukarıdaki sözleri, iktidarın medya ile kurduğu ilişkileri ve gelinen noktada medya çalışanlarının AKP yöneticileri tarafından nasıl tehdit edildiğini gösteren en belirgin örneklerden birisidir. Bu tehdidin sadece orada bulunan medya mensuplarına yöneltilmediği, Türkiye medyasının genel olarak hedef tahtasına konulduğu ortadır.

Olağanüstü hal erklerinin bir diğer yolunun yayım-sonrası sansür olduğunu yukarıda belirtmiştik. Kısaca kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olarak nitelenen bu yöntem, özellikle OHAL Türkiye’sinde sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. Örneğin; gazeteci Fehim Taştekin’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Rojova/Kürtlerin Zamanı adlı kitabına 2017’de Kahta Sulh Ceza Hâkimliği tarafından toplatma kararı verilmiştir (t24.com.tr, 2017). OHAL döneminde medya kuruluşlarının kapatılması da genel olarak olağanüstü hal erkleri kategorisine katılabilir. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun Başbakan Binali Yıldırım’a yönelik olarak TBMM’de sunduğu soru önergesinde KHK’larla kapatılan medya kuruluşlarının sayısı öğrenilmek istenmiştir. Başbakan Binali Yıldırım’ın yardımcısı Hakan Çavuşoğlu tarafından verilen yanıta göre iki yılda kapatılan kuruluşların sayısı 116’yı bulmuştur. Bunlardan 6’sı haber ajansı, 18’i televizyon, 22’si radyo, 50’si gazete ve 20’si dergidir (siyasihaber4.org, 2018). Ancak rakamlara yayın ve dağıtım evleri dâhil edildiğinde sayı artmaktadır. Bu kapatmaların büyük çoğunluğu 27 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 668 No’lu KHK ile gerçekleştirilmiştir. Bu KHK ile 131 yayın organı kapatılmıştır. Kapatılma gerekçesi olarak  “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olması” gösterilmiştir.[5] Kapatılanlar arasında üç haber ajansı, 16 televizyon, 23 radyo, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı bulunmaktadır.[6] Kararnamede kapatılan medya organlarına ilişkin düzenleme şöyledir: “Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılacak. Bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hâzineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir.”

Tüm bunlar düşünüldüğünde iktidarın özellikle OHAL döneminde medyaya uyguladığı baskı, onu sansüre yöneltmiştir diyebiliriz. Çünkü medya sektörüne AKP tarafından salınan korku, sadece hedef alınan medya kuruluşlarına veya çalışanlarına değil, genel olarak Türkiye medyasına sirayet etmiştir. Bu etki, kendini medyayı yayınlarında ve haberlerinde daha temkinli olmaya iten bir özellik taşımıştır.

Basın yayın organlarının kapatılması ya da kayyum atanması yoluyla sahipliklerinin değiştirilmesi yanında, benzer bir işleyişe sahip olan ve benzer sonuçlara götüren internet yasakları bulunmaktadır. OHAL dönemi ile sınırlanamayacak bu engelleme girişimi yakın tarihin sistematik sansür biçimlerinden biri olarak iletişim mecralarını şekillendirmektedir. Bu sistematik müdahalenin boyutu ve etkisi internet kullanıcılığı oranına bakıldığında daha net görülecektir. Hootsuite ve We Are Social verileri temel alınarak hazırlanan 2018 Yılı Global Dijital Raporu’nda dünyada internet kullanıcı sayısının 4 milyarı geçtiği bilgisi yer alırken Türkiye için rakamlar şöyledir:

Türkiye’de internet erişim oranı yüzde 67 olarak ifade edilmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye nüfusunun 54 milyondan fazlası internet kullanıcısıdır. Yine Türkiye, 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı ile sosyal medya kullanımında 2 saat 48 dakika ile dünya sıralamasında üst sıralarda yer alırken, Türkiye’de ortalama internet kullanıcısı günün 7 saatten fazlasını internet ortamında geçirmektedir. Türkiye’de 51 milyon Facebook, 33 milyon ise aktif Instagram kullanıcısı mevcuttur.”[7]

Görüldüğü gibi rakamlar oldukça yüksek düzeydedir. Bu düzey ile internetin bir medya ortamı olarak vaat ettiği “özgürlük”ler arasındaki mesafe asıl sorunu oluşturmaktadır. İnternet üzerindeki sistematik yasaklama ve denetim, vaat edilenin kıyısına dahi yaklaşamamaktadır. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojileri Genel Başkan Yardımcılığı’nın hazırladığı, 2018 Nisan tarihli İnternet Çağında İnternete Erişim Sorunu, Türkiye’nin Sansür ile İmtihanı başlıklı raporunda, Freedom House’un Türkiye raporları da hatırlatılarak internet yasaklarının boyutu gözler önüne serilmektedir. Freedom House’un İnternette Özgürlük 2017 raporunda Türkiye bir önceki yılda da olduğu gibi yine interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almış, erişim önündeki engeller, içeriğe getirilen kısıtlamalar ve kullanıcı haklarının ihlal edilmesi kategorilerinde, erişim yasakları, internet yavaşlatmaları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan yurttaşlara dikkat çekilmiştir.[8]

Türkiye’nin interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almasına itiraz edecek olanlara hatırlatılabilecek ilk şey, bir çevrimiçi ansiklopedi olan Vikipedia’nın 29 Nisan 2017 tarihinden beri erişiminin engellenmiş olduğudur. Başka bir yasaklama ise Twitter üzerindedir. Uluslararası planda da tartışma konusu olan Twitter yasaklamalarının ilki 2014 Mart ayında dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bursa Mitinginde, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını eleştirdiği konuşmasındaki sözlerinin ardından gelmiştir.[9] Erdoğan Mitinginde “Twitter, miviter falan hepsinin kökünü kazıyacağız.” “Efendim işte uluslararası camia şöyle der, böyle der. Hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler” demiş ve bu sözlerin sarf edildiği mitingin ardından, gece Twitter’a erişim engeli gelmiştir.

Anayasa Mahkemesine taşınan yasak, Mahkemenin oy birliğiyle erişim engellemesinin ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetmesi sonrasında kaldırılmıştır. Ancak devamında 3 kez daha erişim engeli konmuştur. İkinci yasaklama, Suriye konusunda yapılan gizli bir toplantıda dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında geçtiği iddia edilen konuşmaların ses kaydının gündeme gelmesi sonrasında olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın talebiyle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca ses kaydına ilişkin televizyon ve radyoda da yayın yasağı getirilmiş, Twitter ve Youtube’a ise idari tedbirle erişim engellenmiştir.

En kapsamlı engellemelerden biri de 31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde Berkin Elvan’ın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ın odasında rehin alınması ve ardından çıkan çatışmada öldürülmesi olayından sonra gelmiştir. Olaya ilişkin görüntülerin Twitter üzerinden paylaşılmasının ardından Twitter, Facebook ve Youtube kapatılmış; Başbakanlık, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca Kiraz’ın rehin alınmasına ilişkin haberlere yayın yasağı getirmiş ve İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği de savcı Kiraz’ın öldürülmesi ile ilgili soruşturmada 166 habere URL temelli erişim yasağı getirmiştir.

Dördüncü engelleme ise 20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta 32 kişinin yaşamını yitirdiği bombalı intihar saldırısıyla ilgilidir. Saldırının ardından Sulh Ceza Hâkimliği, sosyal paylaşım sitelerindeki kimi içerikler ve eylem çağrılarına ilişkin paylaşımların çıkarılması talebinde bulunmuş, Erişim Sağlayıcıları Birliği mahkeme kararını, Twitter, Facebook ve Youtube’a iletmiş, Facebook ve Youtube içerikleri çıkarmıştır. Ancak eylem çağrılarına ilişkin paylaşımları belirlenen sürede çıkarmayan Twitter’a erişim engellenmiş, içeriklerin kaldırılması sonrasında engelleme son bulmuştur.[10]

Popüler paylaşım sitelerine erişimin engellenmesi yoluyla uygulanan doğrudan sansür pratikleri içerik kaldırma talepleriyle de derinleşmektedir. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığının yukarıda da değinilen raporuna göre, Türkiye’de 2012’de 7 olan içerik kaldırma talebi 2017’de 7 bin 4’e yükselmiştir. Bunlardan 181’ini mahkeme kararları oluştururken, 5 bin 823’ü ise devlet kurumları, polis ve diğerlerinden gelen taleplerdir.[11] Bir diğer popüler sosyal paylaşım sitesi Facebook ise 2017 yılında Türkiye’de 712 içerik kısıtlamıştır. “Facebook’un Ocak-Haziran 2017 dönemine ilişkin resmi açıklamalarına göre 712 içeriğe BTK, Türk mahkemeleri, Sağlık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ve Erişim Sağlayıcıları Birliğinden (ESB) gelen yasal talepler doğrultusunda erişimin kısıtlandığı belirtilmektedir. İçeriklerin; şahsiyet hakkı ihlalleri, kişisel gizlilik, Atatürk’e hakaret ve denetime tabi ürünlerin yetkisiz satışını içeren bir dizi suç kapsamında 5651 sayılı kanun uyarınca kısıtlandığına da dikkat çekilmektedir. Öte yandan, Facebook’un Temmuz 2016-Aralık 2016 tarihlerini kapsayan raporunda, internet kesintileri başlığı altında Temmuz, Ağustos, Ekim ve Aralık 2016’da Türkiye’de Facebook ürün ve hizmetlerine erişimin 6 defa aksamaya uğradığı, bu aksamaların güvenlik ve terörizmle ilişkili olayların ardından meydana geldiğine dikkat çekilmiştir.”[12]

İnternet yasakları ve erişim engellerine eşlik eden, televizyon ve radyo yayınlarına dönük sansürün bir biçimi de yayın yasaklarıdır. AKP hükümetleri boyunca, Toplumsal düzeyde tepki uyandırabilecek, hükümet eleştirisine neden olabilecek çok sayıda vakıanın haberleştirilmesi yasaklanmıştır. Yıllar içinde yayın yasağı getirilen en çok bilinen olaylar arasında şunlar vardır:

21 Ekim 2007 tarihinde Hakkâri’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma[13]

Ergenekon Soruşturması/Davası[14]

20 Temmuz 2015’te Suruç’ta meydana gelen canlı bomba saldırısı

10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde meydana gelen bombalı saldırı

12 Ocak 2016’da Sultanahmet’te meydana gelen bombalı saldırı

13 Mart 2016 tarihinde Ankara Kızılay’da meydana gelen bombalı saldırı

19 Mart 2016’da İstiklal Caddesi’nde yaşanan bombalı intihar saldırısı

29 Kasım 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesinde Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Yurdunda meydana gelen yangın.

10 Aralık 2016’da İstanbul Beşiktaş’ta Vodafone Arena yakınında yaşanan patlama

17 Aralık 2016’da Kayseri’de askerleri taşıyan otobüse yönelik bombalı saldırı

Bu örnekler yayın yasaklarının küçük bir kısmını hatırlatmaktadır ve liste oldukça uzundur. 2014 yılında, dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği cevaptan rakamları öğrenmek mümkündür. Arınç’ın cevabına göre “2010’da 4, 2011’de 36, 2012’de 43, 2013’te 42 ve 2014 yılının ilk altı aylık döneminde 24 olmak üzere toplam 149 adet yayın yasağı getirilmiştir.”[15] 2014 yılından bu güne de rakamlar artarak devam etmiştir.

Fikret İlkiz’in de çeşitli yazılarında ayrıntılı olarak ele aldığı gibi yayın yasakları Anayasa’nın düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen 26. Maddesinin ve “basın hürriyeti” başlıklı 28. Maddesinin ihlalidir. Bu madde şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” Oysa pratikte devlet halkın haber alma hürriyetini korumak, güvence altına almak yerine bu hürriyeti ortadan kaldıran uygulamaların faili durumundadır. Konulan yasaklara uyulmaması ise oldukça ağır yaptırımlara yol açmakta, cezalandırma mekanizmaları hızla devreye girmektedir. Bunun en ağır biçimlerinden biri gazeteci tutuklamalarıdır.

Erol Önderoğlu tarafından hazırlanan BİA Medya Gözlem Raporunda OHAL’in 1 yıllık döneminde medyada yaşananlar kayda alınmıştır. Rapor açık sansür koşullarının işleyişini gözler önüne sermektedir. Raporda yer alan rakamların bir kısmı şöyledir:

136 gazeteci 1 Temmuz’a cezaevinde girdi. Tutuklu gazetecilerin 78’i “Fethullah Gülen Cemaati’ne yakın medya” çalışanlarından oluşurken habercilerden 30’u Kürt medyasındandı. Ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin 11 yazar, yayın yetkilisi ve muhabiri de “FETÖ’ye yardım ve propaganda” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Son dönemde bu suçlamayla Sözcü gazetesine ait sitenin yayın yönetmeni Mediha Olgun hapsedildi. Dokuz gazeteci de çeşitli “yasadışı örgütlere üyelik” (MLKP, DHKP-C, TKEP/L, Direniş Hareketi) veya “propaganda” suçlamasıyla hapishanede tutuluyor. Sözcü gazetesinin muhabiri Gökmen Ulu, “Cumhurbaşkanına suikast” iddiasıyla, gazeteciler Kazım Kızıl ve Ozan Kaplanoğlu da “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten tutuklandı. Hapishanedeki 136 gazeteciden 84’ü ya halen soruşturma geçiriyor, ya da haklarında henüz iddianame düzenlendi; 19’u hükümlüyken 23’ünün davası sürüyor.

Bu rakamlar Keane’in olağanüstü hal erklerinin işleyişinde yaptığı ayrımın ikincisinin nasıl açığa çıktığını da göstermektedir. Gazeteci tutuklamaları yayım sonrası sansür biçiminin en etkili yollarından biridir. Yine Bianet tarafından yapılan tutuklu gazeteciler listesine göre; OHAL öncesi tutuklu gazeteci sayısı 24, OHAL döneminde darbe soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci sayısı 76, OHAL ilanından sonra darbe soruşturması dışında tutuklanan gazeteci sayısı 36’dır. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin verilerine göre ise tutuklu gazeteci sayısı 136’dır.[16]

Medya Üzerinden Yalan Söyleme

Keane’nın siyasette yalan söyleme ya da kısaca “olguları bozma yöntemleri” olarak tanımladığı yalan söyleme biçimi, hem Türkiye siyasetinde hem de buna paralel medyada sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. AKP’nin tersyüz ettiği gerçekleri, özellikle iktidar yanlısı medyaya peşinen kabul edildiği ve bununla kalmayıp, bu medyanın ertesi günü başlıklarını tek merkezden çıkmışçasına aynı olduğu gözlemlenmektedir. Örneğin; 2013’ta patlak veren ve Türkiye siyasi tarihinde ve toplumsal muhalefet geçmişinde dönüm noktası sayılabilecek Gezi İsyanı, iktidar tarafından hemen şeytanlaştırılmış, isyana neden olan demokratik talepler görmezden gelinmiştir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, Gezi sürecinde dile getirilen istekleri “Demokratik taleplere canımız feda” diyerek karşılamış, bu söylem ise daha en başta Gezi’nin Erdoğan ve iktidarı tarafından “demokratik taleplere dayanmayan”, sadece “yakıp yıkma isteğiyle” ortaya çıkan, dış güçlerin desteklediği” bir hareket olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Bu tanımlama iktidar yanlısı medyada da hemen karşılık bulmuştur. Aşağıdaki görselde görüleceği üzere, Erdoğan’ın açıklama yaptığı günün ertesinde neredeyse tüm gazeteler aynı başlıkta çıkmıştır:

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2014/05/taleplerecanfeda.jpg

Görsel 1: Gezi eylemleri sürerken Erdoğan’ın konuşmasından hareketle atılan manşet-7 Haziran 2013

Görsel 1, iktidar yanlısı medyanın AKP söylemini aynıyla tekrar ettiğini ve bu söylemi yeniden üreterek demokratik bir eylemi karalamasının bir örneğidir. Ayrıca AKP-Cemaat koalisyonunun devam ettiği 2013’te Cemaat medyasının organları olarak saydığımız Zaman ve Bugün’ün o dönemki siyasi şartlara göre hareket ettiği ve haber metinleri ve başlıklarını buna göre attığı da kayda geçmelidir. Aynı manşet ve aynı haber metinlerine sadece ulusal medyada rastlamıyoruz. Benzer bir süreç maalesef yerel medyada da işlemektedir. Görsel 2, bize bunun örneğini sunmaktadır:

https://www.evrensel.net/files/news/default/10-gazete-de-birden-ayni-manset568e36322b0f22ba6e98.jpg

Görsel 2: Konya’da yayımlanan 10 yerel gazetenin yaklaşan yerel seçimler öncesinde “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşeti (6 Mart 2014)

Yukarıda örneği verilen gazeteler, Mart 2014 yerel seçimlerine giderken, 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonuna tepkisini, operasyonları “darbe”, “oyun”, “tezgâh” “dış güçlerin oyunu” olarak savuşturmaya çalışan AKP’nin söylemlerinin yansımasıdır. Yerel gazeteler de iktidarın söylemine uygun olarak yaklaşan seçimleri “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşetiyle haberleştirmiştir. Burada verdiğimiz iki örnek de iktidarın gerçekliği tersyüz etmesinin medyada yer bulmasını göstermektedir. 2010’lu yılların başından bu yana gittikçe iktidar yanlısı bir forma bürünen merkez ve yerel medyada bunların örneklerini çoğaltmak mümkündür.

Devlet Reklamcılığı

Sansür uygulamalarının diğer bir biçimi devlet reklamcılığı iktidarın ekonomi sopasıyla medyayı hizaya çekebildiği önemli bir araçtır. Çalışmanın kuramsal kısmında gelişen kapitalist formasyonun içinde medyanın kapitalizme göbekten bağlandığını ve reklam gelirlerinin habercilik anlayışı ve kamu yararının önüne geçtiğini belirtmiştik. Hatırlayacağınız gibi, Herman ve Chomsky’nin kuramında reklam şirketleri haber yapım süreçlerinde önemli bir filtredir. Benzer şekilde, Keane’in yaklaşımında da reklam gelirleri ve reklam önceliği haber yapımında daha en baştan medya kuruluşunu sansüre itebilir nitelikte önemlidir.

AKP döneminde medyanın reklama olan ihtiyacını, iktidar fazlasıyla kullanmış; siyasi olarak anlaşamadığı ya da arasının açıldığı medya kuruluşlarına reklam ilanlarını bir biçimde verdirmemiştir. Bu hem gazeteyi hem de gazete çalışanlarını etkilemiş, medya özgürlüğü bu süreçlerin ardından ağır yara almıştır. Örneğin; Taraf gazetesine 2014’te Anadolu Ajansı (AA) hakkındaki haberlerinden ötürü, Basın İlan Kurumu tarafından dokuz günlük resmi ilan ve reklamların kesilmesi cezası verilmiştir (hurriyet.com.tr, 2014). Mart 2014’te ise yine aynı gazeteye bu defa Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aleyhine yaptığı haberden dolayı bir günlük resmi ilan ve reklam vermeme cezası verilmiştir (aksam.com.tr, 2014). Bu cezalar ayakta durması için reklam gelirlerine ihtiyacı olan gazetenin ekonomik kriz içine girmesine neden olmuştur. Cezalar vesilesiyle hem gazete ve çalışanları zor duruma düşürülmüş hem de gazetenin cezadan sonra yapacağı haberlerde daha “itidalli” davranmasının önü açılmıştır. Bu da otosansürü beraberinde getirmektedir.

Reklam kısıtlamalarıyla medyayı hizaya getirme yöntemi Karar gazetesine de uygulanmıştır. Kasım 2018’de gazete bir açıklama yaparak reklam ve ilan verecek kuruluşların yönlendirildiği ve baskı altına alındığını belirtmiştir. Bu durumun ise basın özgürlüğüne zarar verdiğini okuyucularına uzun bir metinle duyurmuştur.

karar-1.jpg

Görsel 3: 11 Kasım 2018 tarihli Karar gazetesinin açıklaması

Bünyesinde eski AKP’lileri barındıran ve tarafsızlık iddiasıyla yayıncılık yaptığını iddia eden Karar gazetesine yapılan baskı, öyle bir noktaya gelmiştir ki gazete bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Basın özgürlüğü ile düşünce ve ifade özgürlüğü konusuna atıfta bulunan açıklamayı aşağıda veriyoruz:

KARAR gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Gazetemize yönelik baskıları, ambargoları ve yaşadığımız haksızlıkları bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadık. Hukukla, mantıkla ve sağduyuyla bağdaşmayan bu uygulamalara mutlaka son verileceğini umduk ve bugüne kadar sabırla bekledik. Ne var ki son günlerde gazetemiz üzerinde yaşanan polemikler, okurlarımızdan gelen sorular ve en nihayet devam etmekte olan baskıların artık ekonomik olarak tahammül edilemez noktaya gelmiş olması sebebiyle bir açıklama zarureti hâsıl olmuştur. Öncelikle, yayın hayatına başladığımız günden bugüne kadar aralıksız uygulanan bir ilan ambargosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sadece reklam veren durumunda bulunan kamu kuruluşları değil, bütün özel sektör şirketlerinin gazetemize ilan vermesi açıkça engellenmektedir. Reklam verenler ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajanslar KARAR’a ilan verilmemesi konusunda uyarılmıştır. Bu uyarı ve tehditlerin netice almış olduğu zaten gazetenin sayfalarında kolayca görülmektedir. Bu hukuk dışı ambargoya rağmen gazetemize ilan vermeye teşebbüs eden şirketler de ikaz edilerek, muhtelif yollarla engellenmektedir. Çok sayıda özel sektör şirketi bu baskı nedeniyle en temel ticari hakları olan, gazetemize ilan verme tercihini kullanamamaktadır. Yapılan baskılar, Türk Ticaret Kanunu ve rekabeti düzenleyen kanunlara aykırıdır. Bu durum demokrasinin temel unsurlarından biri olan basın özgürlüğüne karşı da açık bir tehdit ve müdahaledir. Gazetemizi hedef alan bu eylemlerin aynı zamanda açıkça suç teşkil ettiğini belirtiriz.

KARAR Gazetesi bu şartlar altında, personel ve bütün ünitelerde ilk günden bu yana sürekli olarak tasarruf önlemlerine müracaat ederek; sadece Basın İlan Kurumu gelirleri sınırına mahkûm kalarak, son derece ağır ekonomik şartlar altında yayın hayatına devam etmektedir. Maruz bırakıldığımız ambargonun ve baskıların bir an önce sona erdirileceğini umarak, bu haksızlığı okurlarımıza ve kamuoyuna saygıyla duyururuz (gazeteduvar.com.tr, 2018).

Yukarıda verdiğimiz açıklama reklam gelirlerinin medya için önemini ve bu gelirleri iktidarın yeri ve zamanı geldiğinde nasıl kullandığını göstermektedir. Bu uygulamalar haberciliğin önünde önemli bir engel olarak dururken, medyayı da sansüre ve otosansüre iten etmenlerin başında gelmektedir.

Sonuç

Türkiye’de medyaya sansürüne ilişkin yakın dönemli “icraatları” bir araya getirmeye çalışan bu rapor denemesi ancak küçük bir kesit sunabilmiştir. Verdiğimiz örnekler, hem Herman ve Chomsky’nin hem de Keane’in geliştirdiği yaklaşımların totaliterleşen Türkiye’de medyayı anlamada önemli perspektifler sunmaktadır. Keane’in betimlemelerinin üçüne yönelik örnekler vererek sansür konusundaki çalışmamızı somutlaştırmaya çalıştık. Bu üç betimlemede medya organlarının kapatılmasını, erişim engellerini, yayın yasaklarını, yalan söyleme ve bu yalanın medya aracılığıyla yeniden üretilmesini, medyanın reklamlara olan bağlılığının iktidar tarafından bir baskı aracı olarak kullanıldığını hatırlattık.

Yukarıda sıraladığımız yöntemlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bunların birbirleriyle yakından ilişkili olduğunu yine okuyucuya hatırlatmakta fayda var. 2016’dan itibaren merkezileşen ve merkezileştikçe otoriterleşen siyasal iktidar, Türkiye medyasına ağır bir baskı uygulamış; bu, medya ortamında sansür ve otosansür mekanizmalarının işletilmesine neden olmuştur. Ayrıca kapitalist toplumsal formasyonun merkezinde bulunan medyanın sadece bu özelliği bile sansür ve otosansür uygulamasının önemli sebeplerinden biridir; zira medya kuruluşlarının holdingleşmesi, beraberinde bunların reklama olan ihtiyacını artırmıştır. Bu durum, medyayı sermaye, devlet ve siyasal iktidarla iyi geçinmeye zorlayan etmendir. Medya yayınlarını bu ilişki ağından bağımsız düşünmek hatalı olacaktır. Hem sansür uygulamaları hem de bunun getirdiği düşünce ve ifade özgürlüğünün gerilemesi ancak kapitalist üretim biçimi ve bunun medyaya etkisi dikkate alınarak çözümlenebilir.

Davam edecek olursak, medya üzerindeki bu ağır baskı ortamı, doğrudan müdahaleler, dolaylı zorlamalar ve her ikisinin neden olduğu oto sansür konusunda çok daha ayrıntılı çalışmalar yapmak gereklidir. Örneğin gazetecilerin mesleki pratiklerinin ayrılmaz parçası haline gelen otosansürün sonuçlarından biri olarak eksik temsil konusuna burada değinilememiştir. Oysa siyasal iktidara muhalefet eden politik çevrelerin anaakım medyada yer bulabilmelerinin oranına bakmak bile basın özgürlüğü konusundaki vahim tabloyu gözler önüne serecektir. İktidarın bu baskıcı ve yasakçı yönelimi karşısında radikal-alternatif medya mecrası dışındaki karşı koyuşların yok sınırında bir cılızlıkta olması ise tartışma yürütmek için başka bir odak olacaktır.

Yukarıdaki küçük örnekler dahi basın özgürlüğü ve sansürle mücadele konusunun gazetecilerin ve medya dünyasının –büyük oranda- gündeminde dahi olmadığı; bilakis tıpkı iktidarın çerçevelediği gibi sorunu kriminalize eden perspektifi yaygınlaştırdıkları görülmektedir. Hâl bu olunca haber alma özgürlüğünü hiçe sayan devlet karşısında bu hak ihlalini sorunsallaştırmayan ve daha kolay ve rahat bir hâlde yapılabilmesini sağlayan bir politik karşıtlık dili geliştiren medya ortamı yaratılmıştır.

Kaynakça

aksam.com.tr (2014). “Taraf gazetesine bir günlük resmi ilan-reklam cezası” 25 Mart 2014. https://www.aksam.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-bir-gunluk-resmi-ilanreklam-cezasi/haber-294670 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

Chomsky, Noam & Herman, Edwards. (2006). Rızanın İmalatı, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği. İstanbul: Aram.

Freshwater, Helen. (2004). ‘Towards a Redefinition of Censorship’, Critical Studies, Censorship & Cultural Regulation in the Modern Age. Beate Müller (Ed.) 225-245

gazeteduvar.com.tr (2018). “Karar: reklam almamız engelleniyor!” 12 Kasım 2018. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/11/12/karar-reklam-almamiz-engelleniyor/ Erişim Tarihi: 25.05.2019.

https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsin

https://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim

hurriyet.com.tr (2014). “Taraf gazetesine 9 günlük ilan cezası” 19 Temmuz 2014. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-9-gunluk-ilan-cezasi-26844799 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

Kahraman, Bülent, Hasan.(2000). Türk Sinemasında Sansür. Ankara: Kitle

Keane, John. (1999). Medya ve Demokrasi. Ayrıntı: İstanbul.

Öztürk, Serdar. (2006). Türk Sinemasında İlk Sansür Tartışmaları ve Yeni Belgeler. Galatasaray İletişim, 47-76.

Schiller, Dan. (2006). Enformasyona Dayalı Kapitalizm ve Kontrol Devleti. Gazi Üniversitesi Kuram ve Araştırma Dergisi, 23:27-55 Ankara.

siyasihaber4.org (2018). “OHAL döneminde 116 basın-yayın kuruluşu kapatıldı” 9 Mayıs 2018. http://siyasihaber4.org/ohal-doneminde-116-basin-yayin-kurulusu-kapatildi Erişim Tarihi: 26.05.2019.

t24.com.tr (2017). “Üç kitaba toplatma kararı, konu Kürtler” 12 Ekim 2017. https://t24.com.tr/k24/yazi/uc-kitaba-toplatma-karari-cunku-konu-kurtler,1409 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

Thompson, E. P. (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. Birikim Yayınları: İstanbul

NOTLAR

  1. Çalışmanın ikinci bölümünde buraya dair örnekler vereceğiz.
  2. Bu konuyla ilgili olarak detaylı bilgi için hazırladığımız ilk iki rapora bakılabilir: https://halagazeteciyiz.net/2018/04/05/47/ ve https://halagazeteciyiz.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/
  3. Erişim tarihi: 05.03.2019
  4. Söz konusu konuşma biri muhalif diğeri hükümet yanlısı iki farklı haber sitesinde şu şekilde haberleştirilmiştir: https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsinhttps://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim
  5. Erişim: http://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/707/original/KHK.pdf?1469686324
  6. Ajanslar:Cihan haber ajansı, Muhabir haber ajansı, Sem haber ajansı Televizyonlar: Barış tv, Bugün tv, Can Erzincan tv, Dünya tv, Hira tv, Irmak tv, Kanal 124, Kanaltürk, Mc tv, Mehtap tv, Merkür tv, Samanyolu haber, Samanyolu tv, Srt televizyonu, Tuna shopping, Yumurcak tv. Gazeteler: Millet, Bugün, Meydan, Özgür Düşünce, Taraf, Yarına Bakış, Yeni Hayat, Zaman, Today’s Zaman, Adana haber, Adana medya, Akdeniz Türk, Şuhut’un Sesi, Kurtuluş, Lider, İscehisar Durum, Türkeli, Antalya, Yerel Bakış, Nazar, Batman, Batman Postası, Batman Doğuş, Bingöl Olay, İrade, İskenderun Olay, Ekonomi, Ege’de Son Söz, Demokrat Gebze, Kocaeli Manşet, Bizim Kocaeli, Haber Kütahya, Gediz, Zafer, Hisar, Turgutlu Havadis, Milas Feza, Türkiye’de Yeni Yıldız, Hakikat, Urfa Haber Ajansı, Ajan11, Yeni Emek, Banaz Postası, Merkür Haber. Radyolar: Aksaray mavi radyo, Aktüel radyo, Berfin fm, Burç fm, Cihan radyo, Dünya radyo, Esra radyo, Haber radyo ege, Herkül fm, Jest fm, Kanaltürk radyo, Radyo 59, Radyo aile rehberi, Radyo bamteli, Radyo cihan, Radyo fıkıh, Radyo küre, Radyo mehtap, Radyo nur, Radyo şimşek, Samanyolu haber radyosı, Umut fm, Yağmur fm. Dergiler: Sızıntı,Nokta, Aksiyon, Akademik Araştırmalar Dergisi, Asya Pasifik, Bisiklet Çocuk, Diyalog Avrasya, Ekolife, Ekoloji, Fountain, Gonca, Gül Yaprağı, Yağmur, Yeni Ümit, Zirve. Yayınevleri: Altın Burç, Burak Basın Yayın, Define, Dolunay Eğitim, Giresun Basın Yayın, Gonca, Gülyurdu, GYV, Işık Akademi, Işık Özel Eğitim, Işık, İklim Basım Yayın Pazarlama, Kaydırak, Kaynak, Kervan Basın, Kuşak, Muştu, Nil, Rehber, Sürat Basım Yayın Reklâmcılık, Sütun, Şahdamar, Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama, Ufuk Yayınları, Waşanxaneya Nil, Yay Basın Dağıtım Paz. Reklâmcılık, Yeni Akademi,Yitik Hazine, Zambak Basım Yayın Eğitim Turizm.
  7. http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf
  8. https://freedomhouse.org/report/freedom-net/2017/turkey
  9. ABD Dışişleri Bakanlığı kararı “21. Yüzyılda kitap yakmak” olarak değerlendirmiştir. Dünyadan tepkileri görmek için bkz: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/twitter-yasagina-dunyadan-tepki-yagiyor-26051870
  10. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150722_turkiye_twitter_yasaklar
  11. Ayrıntılı tabloyu görmek için bkz: http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf
  12. Facebook’un veri paylaşımı üzerine bir tartışma için bkz: https://m.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/163341-facebook-un-ifade-ozgurlugu-ile-imtihani
  13. 21 Ekim 2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in 23 Ekim 2007’de RTÜK’e başvurmasıyla yayın yasağına uğramıştır. RTÜK’e gönderilen hükümet yazısının bir kısmı şöyledir: “21/10/2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca bölgesinde meydana gelen terörist saldırılarla ilgili olarak; kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan, toplumsal psikolojiyi olumsuz etkileyen radyo ve televizyon yayınlarının, toplumsal sorumluluğa ve duyarlılığa uygun yayın anlayışı temelinde, güvenlik güçlerinin moral değerlerinin yüksek tutulması, toplumsal psikolojinin olumsuz etkilenmemesi ve çocukların ruh sağlığının korunması amacıyla 3984 Sayılı Kanunun 25. maddesi gereğince durdurulması uygun görülmüştür.” https://bianet.org/bianet/medya/102463-hukumet-moral-olsun-diye-sansur-getirdi
  14. Ergenekon Soruşturması/Davası hakkında verilen yayın yasağı kararı 2007 Haziran ayında verilmiş yedi ay sonra bu yasak hatırlatılmıştır. Gerekçesi şöyledir: “12.06.2007 tarihinde Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla alakalı yapılan soruşturma çerçevesinde, gözaltına alınan şahısların emekli asker olması ve bazı önemli bilgilerin soruşturma kapsamında ele geçirilmiş olması hususları göz önüne alındığında, basında çıkan çeşitli haberlerin kamu düzeni,  kamu güveni ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanması veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceğinden bahisle, “Gereği Düşünüldü: Söz konusu soruşturma ile alakalı olarak soruşturmanın amacından saptırılmak istenmesi ve kamuoyunda yanlış anlamalara sebebiyet verilmemesi amacıyla, tüm yazılı ve görsel basın ve medya kuruluşlarında konu ile ilgili olarak Basın Kanunu 3. maddesi gereğince: YAYIN YAPMA YASAĞINA karar verildi.21.06.2007”
  15. https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/mahkeme-karariyla-5-yilda-149-yayin-yasagi-verildi-659993/
  16. Listeye erişim için: http://www.cgd.org.tr/index.php?Did=222

 

Yazarlar Hakkında:

Vahdet Mesut Ayan, 1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde Gazetecilik Anabilim Dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümüdür.

İlkay Kara, 1982 Ankara doğumlu. Ankaralı. Orta öğrenimini Anıttepe Lisesinde, lisans eğitimini Anakara Üniversitesi İletişim Fakültesinde gördü. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Ana Bilim Dalında “1970’lerde Türkiye’de Radikal Medya” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, “Politik Anlatı  Olarak Ahmet Kaya Şarkıları” başlıklı teziyle doktora derecesi aldı. A.Ü. İletişim Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Barış için Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı için 1 Eylül 2016’da 672 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Doktora tezi, Açık Yaranın Sesi adıyla 2019 yılında kitap olarak yayınlandı.