Kaboğlu: OHAL’i görmeden yargıda reform olmaz

0
260

Anayasa Profesörü, CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu, yargıda reform paketini eleştirerek: “OHAL düzenlemelerine yabancı kalan, olağanüstü hâl düzenlemelerini görmezlikten gelen bir yasa önerisi Türkiye’nin gerçeğinden kaçıyor demektir ve kesinlikle yargı reformu için samimi bir adım oluşturamaz” dedi.

 

ANKARA / AKP’nin Yargıda Reform Paketi görüşmeleri, muhalefetin sert eleştirilerine rağmen Adalet Komisyonu’ndan geçti. Görüşmeler sırasında paketi eleştiren Anayasa Profesörü, CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu; “OHAL düzenlemelerine yabancı kalan, olağanüstü hâl düzenlemelerini görmezlikten gelen bir yasa önerisi Türkiye’nin gerçeğinden kaçıyor demektir ve kesinlikle yargı reformu için samimi bir adım oluşturamaz” derken;  Adalet Komisyonu Başkanı AKP’li Hakkı Köylü de “Burası okulu geçti” diye karşılık verdi.

Yargı Paketinin Adalet Komisyonu’ndaki görüşmelerinde konuşan İbrahim Kaboğlu, OHAL düzenlemelerine yabancı kalan, ”OHAL düzenlemelerini görmezden gelen bir yasa önerisinin samimi olamayacağına” vurgu yaptı. Kaboğlu’nun pakete ilişkin eleştirileri şöyle:

‘OHAL’E YABANCI’
“Bu teklifin en büyük eksiği OHAL düzenlemelerine yabancı kalmış olmasıdır. Olağanüstü hâl düzenlemelerine yabancı kalan, olağanüstü hâl düzenlemelerini görmezlikten gelen bir yasa önerisi Türkiye’nin gerçeğinden kaçıyor demektir ve kesinlikle yargı reformu için samimi bir adım oluşturamaz. Neden böyle? Çünkü olağanüstü hâl düzenlemeleri adil yargılama ilkelerinin temellerine aykırıdır. Sadece üç ögeyi belirtmekle yetineceğim.

Bir: 22 Şubat 2017 günü zamanın Sayın Başbakanı ‘Kurunun yanında yaş da yanıyor. Biz bu nedenle her yaptığımızın doğru olduğunu söylemiyoruz. Bu nedenle Olağanüstü Hâl İşlemlerini İnceleme Komisyonu kurduk. Yakında Komisyon kararlarını verecek’ dedi. Kurunun yanında yaş da yanıyor. Tamam, biz hukukta “yakmak” fiilini kullanmayız, suçlu da olsa ‘adil yargılanma’ deriz, yakmak yok.

İkincisi: Tam bir ay sonra yardımcısı şunu söyledi: ‘Biz kanun hükmünde kararname ek listelerinde kimlerin adının yer aldığını bilemeyiz, biz yapmıyoruz onu. O listeler MİT’ten geliyor, biz ekliyoruz’ dedi.

Üçüncü saptama ise ‘İstanbul’da seçimlerin iptal ettirilmesi için kanun hükmünde kararnamelerin ek listelerinde adları yer alan kişiler seçmen olamaz’  biçiminde birinci parti yönetimi Yüksek Seçim Kuruluna liste sundu.

Bu üç öge yani kanun hükmünde kararname ek listesinde yer alan binlerce, on binlerce kişi, kendilerinin haberdar olmadığı düzenlemeler Anayasa’nın açık hükmüne rağmen ‘Seçmen olamaz’ iddiasıyla Yüksek Seçim Kuruluna başvurdular. İşte, sadece bu üç öge bile neden olağanüstü hâl döneminde alınan ve sözde istisnai olması gereken önlemlerin mutlaka bu pakete dâhil edilmesi gerektiğini, eğer edilmez ise bunun bir yargı reformu olmadığını göstermesi açısından mutlaka vurgulanması ve belirtilmesi gereken bir husustur.

‘EN BÜYÜK SORUN UYGULAMADA’
Bu öneriler ifade özgürlüğünü iyileştirici adımlar olabilir kuşkusuz ama fikir suçu ihdasını önleyecek nitelikte değildir. Bugüne kadar yapılan iyileştirmeler doğrultusunda uygulama yapılamamıştır. Bunun da başlıca nedeni Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yapılanış tarzından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, üç önemli boşluk var bu metinde. Birincisi, olağanüstü hâle yabancı kalması; ikincisi, düşünce suçunu ihdas edici düzenlemeleri ortadan kaldırmaması, üçüncüsü de Anayasa değişikliği öngörmemesi.

‘ÖNEMLİ OLAN PASAPORT DEĞİL YURTTAŞLIK’
Bir baro mensubu olarak bunu olumlu bir adım olarak görüyorum fakat bu olumlu adımı saptarken derin çelişkileri ve Anayasa’ya aykırılıkları görmezlikten gelemeyiz. Neden yeşil pasaport? Eğer bizim pasaportlarımız değerli olsaydı yeşil pasaporta gerek duyar mıydık? Dikkat edin, 250 bin dolara vatandaşlık satıyoruz. Anayasa’nın 3’üncü maddesinde yer alan resmî dil, ana dil konusunda birbirimizi boğazlayabiliyoruz ama Türkçe biliyor mu bilmiyor mu herhangi bir biçimde sorgulamadan sadece 250 bin dolar veren kişiye vatandaşlık veren bir devlet hâline geldik. Şimdi, siz bu durumda pasaportlarınızı ne kadar kategorize etseniz de önemli olan burada yurttaşlığın değeridir. Bir yandan para gelsin diye yaptığınız düzenlemelerde yurttaşlığı meta temelinde bir genişletmeye tabi tutuyorsunuz, öte yandan ise ‘Yeşil pasaport veriyorum, avukatlar daha kolay yurt dışına gitsin’ diye bir övünme payı çıkarıyorsunuz.

‘KHK’LIYA PASAPORT’
OHAL’e dokunan tek husus pasaport konusu. Peki, siz OHAL kararnameleriyle zaten keyfî olarak, Başbakanın deyişiyle ‘yakma’ yöntemiyle bir önlemler dizisine başvurmuş bulunuyorsunuz ve diyorsunuz ki: ‘Üç yıl sonra, evet, sizi yargılamıyoruz, yine mahkeme kapısı kapalı size, yargılamıyoruz ama sizin elinizde temiz kâğıdı varsa pasaport alabilirsiniz ancak güvenlik soruşturması kaydı altında’ Ya, siz kime pasaport veriyorsunuz? Benim pasaportuma, hukuk dışı bir biçimde, gece yarıları kararnameleriyle el konulmuş. Siz bu pasaportları iade etmek durumundasınız. Artı, diyorsunuz ki:  ‘Eğer kolluk güçleri ‘evet’ derse…’ İyi de siz seyahat özgürlüğü için, kamu görevine giriş için bile hukukun genel ilkelerine, Anayasa’mıza aykırı olan güvenlik soruşturmasını uluslararası seyahat özgürlüğüne mi uyguluyorsunuz? Anayasa madde 23, mahkeme kararı olmadan siz seyahat özgürlüğünü sınırlayamazsınız. Tamam, üç yıl boyunca keyfî biçimde yasakladınız, aradan iki yıl geçti, yasaklıyorsunuz. ‘Bundan sonra da yasaklayacağım’ diyorsunuz.

‘DEVLETE SADAKAT’
Bu konuda bir kavram da, çok dillendirilen ve son zamanlarda sıkça telaffuz edilmeye başlanan  ‘Devlete sadakat.’ ‘Devlet kendisine sadakatle bağlı olmayan kamu görevlileriyle çalışmak zorunda değildir’.

Burada devlete sadakat ne demek, biliyor musunuz? Devlete sadakat Anayasa’nın üstün hükümlerine sadakat demektir, hukuka sadakat demektir. Siz ‘devlete sadakat’ dediğiniz zaman, Anayasa’da yer almayan bir kavrama sadakat dediğiniz zaman ben başta isem bana sadakat demektir. Böyle bir kavram yok. Bu, Ortaçağ’a götürür bizi. Bu şekilde ‘devlete sadakat’ değil, hukuk devleti hukuk kuralları bütünü olduğuna göre ‘hukuka sadakat’  diyelim. Siz eğer hukuka sadakati savunuyorsanız o zaman on binlerce insanı neden gaz odasında tutuyorsunuz, neden Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonunu yıllar yılı çalıştırıp o kişilerin yargı yoluna gitmesinin önüne geçiyorsunuz? Bu bakımdan, hukuki kavramları mutlaka yerli yerinde kullanmamız gerekiyor.

‘GEZİ DAVASI’
Gezi davası, görülmekte olan birçok fikir suçu davası… Şöyle bir not ileteyim: ‘Haklarında daha önceden, aynı olay nedeniyle gerçekleştirilen soruşturmalar sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen ya da yargılama sonucunda beraat eden sanıklar bugün aynı olaylar nedeniyle yargılanmaktadır’. Ee, ne oluyor bu? Uluslararası hukukun önemli bir ilkesi olan ‘non bis in idem’ yani aynı suçtan yeniden yargılama, aynı konudan yeniden yargılama olmaz. Siz güçlü olduğunuz zaman, falan tarihte olmuş olan ve esasen postmodern demokrasi mantığını yansıtan; Anayasa çerçevesinde yurttaşların yaşam mekânlarını korumak için anayasal haklarını kullanarak orada bir eylem sergilemiş olmaları sonucunda, zamanın Valisi nerede, zamanın Belediye Başkanı nerede, zamanın Emniyet Müdürü nerede, bunların yanıtını aramak yerine siz o toplantıya katılan kişileri tekrar tekrar yargılamaya kalkışırsanız, özellikle bunu Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni hazırladığınız dönemde ve kanunun böyle bir ortamda görüşüldüğü bir süreçte yaparsanız inandırıcı olamazsınız.”