‘Babası taşlar altında bırakılan küçük kızın seslenişi’

0
325

12 Eylül faşist darbecileri aldı İlhan Erdost’u; öpmeye doyamadığı, uyandırmaya kıyamadığı küçük kızları Alaz ve Türküler’den. 7 Kasım 1980’de dövülerek öldürüldü, ‘yukarıdan gelen emir’ ile. 39 yıl geçti aradan, küçük kızlar kocaman genç kızlar, kadınlar oldular. Ama babalarının hep küçük kızları olarak kaldılar.  Babalarının mezarı başında Alaz ve Türküler Erdost ile kuzenleri Özüm Dinçer’in anlattıkları, sözleri yürekleri yaktı, boğazları düğümletti…

 

12 Eylül Faşist darbecileri tarafından, ağabeyi  Muzaffer Erdost ile gözaltına alınan,  “yukarıdan gelen emir” ile Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülürken, araç içinde dövülerek 7 Kasım 1980’de öldürülen Yayıncı İlhan Erdost, ailesi, sevenleri, dostları tarafından Karşıyaka’da bulunan mezarı başında bir kez daha anıldı.. Anmada dostları, yazarlar, örgüt temsilcileri, Abisi Muzaffer İlhan Erdost O’nu ve öldürülüşünü anlattılar. Ama en dokunaklısı elbette babalarını hiç tanımayan, babasız büyümek zorunda bırakılan Alaz ve Türküler Erdost’un konuşması idi. Kuzenleri Özüm Dinçer’in konuşması da bir o kadar dokunaklı ve adeta ders vericiydi.

“Elimizdeki kitaplar yüzünden bizi de mi döve döve öldüreceksiniz?” diye sordu Özüm Dinçer konuşmasında;

“Büyümüşüm de bir zamanlar yetişmeyen boyumdan çiçeklerini göremediğim bu mezarın başında bir şeyler okuyorum.


Chopin çalıyor. Bilmem kaçıncı bilmem bi şeyi.
Ayırt edecek kadar bilmiyorum.
10, 11 ya da 12 yaşımdayım.
Kitabevindeyiz.

Şuradaki abi sanki bu çalan parçaların hepsini biliyormuş gibi geliyor bana. Chopin’i, Bach’tan ayırdedebilir bi havası var abinin,

ve bu durum bana çok havalı geliyor.

Kitap kokusu.
Abi kitabevindeki bu kitapların hepsini okumuş mudur?
Okumuş gibi duruyor. Çünkü neyi sorsam biliyor.
Ve
bu durum da bana çok havalı geliyor.

O zamanlar İlhan İlhan Sakarya Caddesi’nde. Çok büyük olmadı hiç bi İlhan İlhan Kitabevi. Ama o küçük kitabevinde saatler geçse bile, yine de ellenilecek çok kitap var. Klasik müzik dinleyen, çok kitap okumuş abi kızarsa diye, onun göremediği noktalara gidip oralardaki kitapları elliyorum. Bir yandan da çok görünmez olmamam lazım. Çünkü Muzaffer Amca her gittiğimde bana bir kitap hediye ediyor. Genellikle de en çok ellediğimi. Ben de en çok istediğim kitabın önünde duruyorum. Onu yerinden çıkartıp sayfalarını çeviriyorum.

Çok vakit geçiriyoruz orda Alaz’la. Okuldan çıkmışız da, dersaneye mi gidicekmişiz neymiş. O arada uğruyoruz. Sonra akşam oluyo. Sanki mevsim hep kış. Ama kitabevi hep sıcacık. Barışta yine ne kalın giyinmiş. İçerde tavuklu pilav var kocaman bi tencerede. Nolur nolmaz birileri gelirse diye.

Üzerimde yine her zamanki okul eteği rahatsızlığı var. Bir de doğduğumdan beri her yerde olan ama en çok bir mezar başında ve bu kitabevinde kendini hatırlatan ‘bizim bir yasımız var’ hissi.

‘O YASIN ÇOCUKLARI’
Kitabevindeki bütün kitaplar da, benimle aynı yasın çocuğu gibi uzanmışlar yan yana, sessizce. O anda raftaki Şeker Portakalı’nın da, Sosyalizmin Alfabesi’nin de yası aynı bu kitabevinde. Sanki biliyorlar buraya dizilebilmeleri için neler yaşanmış olduğunu.

Yaşımız yettiği için anlattılar bize neler yaşanmış olduğunu. İşte biz o yasın çocuklarıyız…

Türküler, Alaz, ben, Onur, İpek… Türküler’le Alaz daha çok, en çok.

Bu yasın inadına ortadaki rafta uzanmış rengarenk kitaplar var. Yerlerini değiştirsen de uyumları asla bozulmuyor. Ne güzel düşünmüşler bu kitapların renklerini.

Otobüste falan elimde olduklarında insanların en çok dikkatini çeken de, o en renkli olan kitaplar oluyo işte. Ama sonradan anlıyorum ki renklerinden diil, fazla sakallı yazarları veya isimlerinden herkesin dikkatini bu kadar çekmeleri.

Bazen onlardan biri elimdeyken otobüsün karşı koltuğundaki renksiz gazete okuyan amcayla beklenmedik bi şekilde gözgöze geliyoruz ve gülümsememizin sebebi oluyor bu renkli kitaplar, bazen de dimdik sevgisiz bi bakışın. Bu dik bakışı biliyorum birkaç yerden daha. Yalnızken çok korkuyorum o bakıştan yalan yok. Ama gülümseyen amcanın yakın gözlüğünün altından bakan gülen gözleri daha tanıdık. O yüzden gülümseyen amca ve dik bakışlı olan aynı anda aynı otobüsteyse hiç korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki; gülümseyen amca da bizim yasımıza ortak. Benim çocuğu olduğum yasın, sağ kalan abisi veya kardeşi bu amca da.

Biz biliyoruz bu amcayla birbirimizi.
Bi gülümsemeyle güçleniyoruz.
Gülümseyen amcayla biz, siz diğer dik bakışlı sevgisizler hepiniz.
Hem ne yapacaksınız?
Elimizdeki kitaplar yüzünden bizi de mi döve döve öldüreceksiniz?”

ALAZ’IN İÇ DÖKÜŞÜ
Önce kendilerini bu acılarında hiç yalnız bırakmayan dostlara teşekkür etti Alaz Erdost. Sonra da Birgün Gazetesi’nde yer alan ve “İç döküş” dediği yazısını okudu:

BABA İLE TEK BİR KARE
Babası dövülerek öldürüldüğünde henüz 2,5 yaşında idi Türküler Erdost. Babası ile anısı da kıvırcık saçlı haliyle babasının kucağındaki fotoğrafı. Öyle ki, babası ile hiç fotoğrafı olmayan Alaz’ın ‘kıskandığı’ fotoğraf…

İki kardeş, ikisi de babalarına dair anıları hiç olmayan, dinledikleri ile babalarını tanıyan iki kardeş.

Türküler Erdost bunun ne demek olduğunu da içeren şu konuşmayı yaparken, yanaklarından süzülen gözyaşlarına hakim olamadı, boğazı düğümlendi, duraklayarak okudu yazdığı metni:

BABASINI HEP BAŞKALARINDAN DİNLEDİ
“Bu, babası taşlar ardında bırakılan bir kız çocuğunun seslenişidir. O, yasını bütün yaşlarına bölüştürürken, herkes kendince üzüntüler bekledi ondan. gözündeki yaş hep orada dursun istedi bazıları… babasını kendisinin anlatması gerekirken hep başkalarından dinleyen, özlerken neyi özlediğini tam kestiremeyen, bazen kime ağladığını bile bilmeyen bir kız çocuğunun gözyaşları… o ise gözyaşını gülüşüyle sakladı, gülüşüyle büyüttü, unutmaya da çalıştı bazen. Sevdiklerinin gözündeki yaşı, eli yüreğinde izlemeye alışmıştı küçüklüğünden. Babasının gidişinden kalan kederi, onlar üzülmesin diye bastırdı küçük kız. Gözündeki yaşı sevdiklerininkilerle birleştirip, hep birlikte daha büyük yaşlar altında kalmasınlar diye sakladı…

‘ACILAR YARIŞTIRIRILAMAZ…’
Bu, ilk zamanlarda en büyük acının kendi acısı olduğunu sanan bir kız çocuğunun sonraki utanmasıdır. Küçük kız için en tanıdık duygulardan birisi acıydı. Önce ‘kendi acılarından büyük acı olamaz’ diye düşündü… zaten Behçet Aysan’ın acısını, Uuğur Mumcu’nun acısını, Zeki Tekiner’in, Metin Altıok’un, Metin Göktepe’nin ve daha nicelerinin acılarını kendinden biliyordu… Sonra Ali İsmail Korkmaz’ı gördü, Ethem Sarısülük’ü, Berkin Elvan’ı gördü. 10 ekim’i yaşadı… acıların biricikliğine inandı. Aacıların yarıştırılamayacağına. Ve acı çekenlerin en iyi birbirini anlayıp, en güzel onların birbirini iyileştirebileceğine…

‘KÜÇÜK KIZIN DİRENME VE DAYANMA BİÇİMİ’
Bu, hiç kin tutmayan, kan peşine düşmeyen bir küçük kızın direnme ve dayanma biçimidir. Ona suçların kişisel değil sisteme dair olduğu anlatıldı. ODTÜ’den Serdar (Değirmencioğlu) hocası ona bir araştırmasında ‘hiç babanı öldürenlerin şu anda ne yaptığını araştırdın mı?’ dediğinde irkildi. Evet, bunu hiç merak etmemişti küçük kız. Önce kendisini
eksik hissetti. Sonra babasının geride onca insana bıraktığı sevgisiyle bütünlendi. Vazgeçti öldürümün peşine düşmekten. Babasını sevgilerde yaşatmayı seçti!
Babası hem hep vardı, her yerdeydi. hem bir sürü sevgi vardı onu sarıp sarmalamış.
Bu, babasıyla yalnızca iki buçuk yıl yaşamış bir kız çocuğunun acısıdır ama sevgisidir de… ‘acaba son nefes alışlarında babam çok mu acı çekti?’ diye sordu kendine küçük kız.  ‘Ama amcam onun yanındaydı’ diye düşünüp rahatladı biraz.  ‘Oradan amcam bir kere daha baba olarak çıktı. hem bazen babalar amca, amcalar baba oluyor’ deyip Barışta’yla (Genç yaşta kaybettiği kuzeni)  konuşmasını anımsadı, babasının özlemini Barışta’nın özlemine katarak… ‘Bugünün acısını nasıl alabilirim’ dedi durdu. Tam 39 yıl düşündü…  Bugünün acısını nasıl alabilirim…  ‘Ancak onun anısıyla” diye yineledi içinden… sevginin önemli bir parçasının da onun yasını tutabilmek olduğundan emin…

ÜÇ ÖPÜCÜK
Bu, annelerin, babaların da yüzüğünü taktığını sanan bir küçük kızın yasıdır.  Annesine öykünüp üç öpücük kondurdu babasının hafif sola yatık bırakıldığı sininin taşına. Sonradan öğrendi üç öpücüğün anlamını… aklında babasının sininin taşını yıkarken mermerin üzerinde kalan suları toprağa doğru atan bir el… annesinin eli… sol elinin yüzük parmağında iki yüzük üst üste… sıkıca tuttu o eli küçük kız, diğer eli de kendisinden büyük mü küçük mü olduğunu zaman zaman sorguladığı ama yaşça küçük kardeşi… karşısında hep sevdikleri… bir yüz, yanında diğeri… hangisine geçse küçük kızın üzerinde hepsinin gözleri… güç aldı küçük kız, ellerden ve gözlerden…

‘O HEP BABASININ KÜÇÜK KIZI KALDI’
Bugün 7 kasım diye içi sıkıldı küçük kızın. Bir gün nasıl olur da faşizmin bütün acılarını kendine sığdırır? ve nasıl kıyar insan olan, diğer insan olana… babasını sığdıramadığı gibi o küçücük taşa, bu düşünceleri de sığdıramadı aklına… o hep babasının küçük kızı kaldı, uyandırmaya kıyamadığı… asla geçmişte değil ama bugündeki anılarda…”