Rahmi Yıldırım: ‘Çekilmesi gereken Faruk Bildirici değil, RTÜK Başkanı’

0
249

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in, mevzuat izin vermediği halde üç kurumdan maaş alıyor olmasını gündeme getirdiği için gazeteci Faruk Bildirici’nin RTÜK üyeliğinin düşürülmesi tartışmaları sürüyor. Gazeteci Rahmi Yıldırım; Faruk Bildirici’nin değil, RTÜK Başkanı’nın çekilmesi gerektiğini söyledi. Yıldırım 2002 yılında RTÜK yasasına destek veren gazetecilere de dikkat çekti.

 

RTÜK Yasası, 2002 yılında, Ecevit Başbakanlığı’ndaki DSP; ANAP; MHP koalisyon hükümeti döneminde, medya patronlarının istekleri doğrultusunda değiştirildi. Değişiklikten önce bir medya patronu, medya şirketinde yüzde 20’den fazla hisse sahibi olamıyor, yüzde 10’dan fazla hissesi olanlar kamu ihalelerine katılamıyor, borsada işlem yapamıyordu. 2002 yılındaki değişiklik ile medya patronlarının önündeki bu engeller kaldırılarak, özelleştirme ihalelerine girmelerinin, borsada işlem yapmalarının, banka sahibi vb olmalarının önü açıldı. Ne yazık ki o dönem RTÜK yasasının bu haline onay veren, hatta milletvekili olarak kürsülerde bu değişikliği savunan, Meclis koridorlarında kulis yapan gazeteciler de vardı.

O dönem Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Onur Kurulu üyeleri, RTÜK yasasına destek veren bu gazetecilerin dernek üyeliğinden çıkarılmasını istedi. Bunu da raporlaştırıp, “Gazetecilik ve Ahlak” adı ile kitaplaştırdılar. O dönem ÇGD Onur Kurulu Başkanı olan gazeteci Rahmi Yıldırım ile hem Faruk Bildirici’nin üyeliğinin düşürülmesini, hem o dönem RTÜK’e destek veren gazetecileri hem de Gazetecilik ve Ahlak’ı halagazeteciyiz net için konuştuk:

RTÜK üyesi gazeteci Faruk Bildirici’nin üyeliği anti demokratik ve yasadışı bir şekilde düşürüldü. RTÜK Yasası 2002’de genişletilerek Meclis’ten çıkarılmıştı. O yasa yürürlükte kalsaydı bu görevden alma mümkün müydü?

RTÜK Yasası’nın 1994’teki ilk hali, 2002 yılında değiştirilmiş hali ve nihayet bugün yürürlükte olan 2011 tarihli hali, belli koşullarda üyenin üyelikten çekilmiş sayılmasını ve bu durumun Üst Kurul kararıyla tespit edilip TBMM’ye bildirilmesini düzenliyor. Aralarında bir fark yok. Yani eski yasa yürürlükte olsaydı, Faruk’un üyeliği yine düşürülecekti.

Güncel meselede asıl kritik nokta, çekilmiş sayılması gereken üyenin Faruk Bildirici değil, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin olması. Çünkü, eski kanun da şimdiki kanun da çok açık ifadeyle, RTÜK üyesinin RTÜK üyeliği dışında resmi ve özel nitelikte görev kabul edemeyeceğini, RTÜK’ün denetlemekle yükümlü olduğu medya kuruluşlarında veya bu kuruluşların doğrudan yada dolaylı ortak oldukları kuruluşlarda ortak veya yönetici olamayacağını düzenliyor.

Sadece RTÜK üyelerinin değil, üçüncü dereceye kadar kan ve kayın akrabalarının bile bu gibi görevleri üstlenemeyeceğini emrediyor.

Kanun böyle emrediyor ama RTÜK Başkanı aynı zamanda Basın İlan Kurumu’nda ve TÜRKSAT’ta yönetim kurulu üyesi. Kim bilir üçüncü dereceye kadar akrabaları da nerelerde görevlidir. İşte Faruk yasaya açıkça aykırı bu çıkar ilişkisini ifşa ettiği için hedef haline geldi.

O halde şöyle sorayım: RTÜK nasıl bir gerekçeyle Faruk Bildirici’nin üyeliğini düşürdü?

RTÜK’ün doğrudan üyeliği düşürme diye bir yetkisi yok. RTÜK, Faruk Bildirici arkadaşımızın üyelikten çekilmiş sayılmasına karar verdi. Gerekçesi, Bildirici hem siyaset kurumuna hem de RTÜK’ün denetlemekle yükümlü olduğu medya kuruluşlarına karşı tarafsızlığını yitirmiş, çalışmalarında Üst Kurul’u hedef almış, Üst Kurul toplantılarının gizliliğine riayet etmemiş, yargı kararlarına muhalefet etmiş filan…

Her biri tartışmalı bu gerekçelerin bahaneden öte bir değeri yok. Asıl gerekçe, Faruk Bildirici’nin eyyamcılık yapmak yerine denetlemekle yükümlü olduğu medya kuruluşlarına karşı eleştirel duruşu ve bu çerçevede Üst Kurul’u da eleştirmesi, kol kırılır yen içinde kalır anlayışından uzak durması.

Faruk, RTÜK Başkanı’nın yasaya açıkça aykırı şekilde başka kamu kuruluşlarında yönetim kurulu üyesi olduğunu ifşa etmese, üyeliği tartışılmayacak ve RTÜK’teki iktidar çoğunluğunun kararıyla üyelikten çekilmiş sayılmayacaktı.

RTÜK Yasası’yla ilgili ilginç bir noktaya değindin. Yasa ilk çıkışında ve 2002’deki değişikliğinde veya 2011’de yeniden çıkarılışıyla basın özgürlüğünü nasıl etkiledi?

Ne yazık ki, olumlu yönde bir etkisi olmadı. Tersine, özellikle medya kuruluşlarının mülkiyet yapısına ilişkin düzenlemeleriyle medyada tekelleşmenin önünde hiçbir engel bırakmadı. Basın özgürlüğü derken öteden beri devletin baskıcı tutumundan, sansür yasalarından, medya kuruluşlarının sermaye ile bütünleşmesinden, medya emekçilerinin örgütsüzlüğünden söz ederiz.

RTÜK Yasası 1994’te çıkarken meslek örgütleri olarak, Üst Kurul’un basın meslek örgütleri, üniversiteler, demokratik kitle örgütleri, yerel yönetimleri ve siyasi partileri temsil edecek bir yapıda kurulmasını önermiştik. Ama siyaset kurumu, medyanın nasıl bir rıza imalat aracı ve bilinç endüstrisi kurumu olduğunun bilinciyle, Üst Kurul’u kendi tekeline aldı; beş üye iktidar kanadından, dört üye muhalefetten olmak üzere tümüyle siyaset kurumunun içinden çıkmasını tercih etti. Medya şirketlerinin kuruluşunu ve denetimini sansürcü bir zihniyetle düzenledi. Sansürcü düzenleme bugün de yürürlüktedir.

Her şeye karşın 1994 tarihli 3984 sayılı yasa, tekelleşmeye karşı mülkiyet sınırlaması getirmişti. Yasaya göre, bir medya patronu, medya şirketinde yüzde 20’den fazla hisse sahibi olamayacaktı. Yüzde 10’dan fazla hissesi olanlar da kamu ihalelerine katılamayacak ve borsada işlem yapamayacaktı. Bizim de doğru bulduğumuz böyle güzel maddeleri de vardı o yasanın. RTÜK’le ilgili asıl tartışma da bu maddelerle ilgiliydi. Medya patronları bu maddelerin değiştirilmesi, hisse sınırlamasının ve borsada işlem yasağının kaldırılması için çok baskı yaptılar dönemin iktidarına.

O dönem içlerinde çok tanınmış isimlerin olduğu çok sayıda gazeteci RTÜK yasasında sözünü ettiğin değişiklik isteklerine destek verdi? Neden?

Valla nedeni çok açık. Patronları öyle istiyordu. İkinci nedeni, 12 Eylül darbesi sonrasında kişi olarak gazetecilerin, örgüt olarak mesleki kuruluşların mutasyona uğramaları neo-liberal politikalara teslim olmalarıdır. Bu mutasyon aynen Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne de yansımıştı. ÇGD üyesi anlı şanlı kimi üyeler, RTÜK Yasası’nda patronlar lehine yapılan bu değişikliğe yazılarıyla ve duruşlarıyla destek vermişlerdi.

Kimler örneğin?

Hatırlatmam uygun düşer mi bilmiyorum. Madem sordun? Emin Çölaşan, Tuncay Özkan, Fikret Bila, Derya Sazak, Erol Al, Can Dündar. Bunlardan Tuncay Özkan, hakkında soruşturma açıldığına ilişkin tebligatı alınca ÇGD üyeliğinden istifa etme olgunluğunu gösterdi. Diğerleri yanıt vermediler. Sonuçta Onur Kurulu’nun oy çokluğuyla dernekten ihraç edildiler.

O dönem Çağdaş Gazeteciler Derneği Onur Kurulu olarak bu gazetecilerin ÇGD’den atılması yönünde kararlar aldınız? Sonrasında ne oldu?

Sadece RTÜK Yasası’nda patronlar lehine destek verdikleri için soruşturma açmamıştık. Soruşturma açtığımız başka pek çok konu vardı. Belki de basın tarihinde ilk kez bir meslek kuruluşunda üyelere yönelik disiplin ve etik soruşturmasıydı. Ancak bu soruşturma vesilesiyle görüldü ki, onur kurulları, yani disiplin kurulları örgütlerde aslında aksesuardırlar, çalışmaları istenmez. Yani, üyelere yönelik etik soruşturmaları asla istenmez. ÇGD’de de böyle oldu. Onur Kurulu’nun çalışmaları Yönetim Kurulu tarafından engellendi, Onur Kurulu Yönetim Kurulu’ndan hiçbir destek almadan, hatta engellenerek kendi başına çalışmak zorunda kaldı. Onur Kurulu’nun ihraç ve diğer kararları Yönetim Kurulu tarafından tanınmadı. Sonuçta 234 sayfalık rapora dönüşen çalışma ÇGD’nin tarihinde hem bir dönüm noktası hem de hâlâ atlatamadığı bir travma oldu. Onur Kurulu Raporu, 2003 tarihli ÇGD Genel Kurulu’nda sayısal çoğunlukla reddedildi. Yolsuzluk soruşturmalarının Meclis’te sayısal çoğunlukla reddedilmesine benzer bir oylamaydı. Rapor reddedildi ama hâlâ genel kurullarda gündeme gelmektedir. O dönemdeki tartışmalarda beni en çok yaralayan hususlardan biri, derneğin yayın organı Çağdaş’ta Onur Kurulu Raporu’yla ilgili olarak “Bütün bu gelişmeler, ÇGD’nin sol adına bazı çevrelerce teslim alınmak isteğini ortaya koyuyor” diye yazılması oldu. Oysa ÇGD, Rüzgarlı’nın Barbarları olarak bilinen basın emekçilerinin örgütü olarak yola çıkmıştı ve kalbi solda atıyordu, mesleğin vicdanı olarak saygınlık kazanmıştı.

Onur Kurulu raporunu  Gazetecilik ve Ahlak adıyla ÇGD Genel Kurulu’na sundunuz. Gazeteciliği ve Ahlakı birlikte değerlendirir misiniz? Niçin bu ismi koydunuz?

Yanıtı aslında çok uzun olur, ben kısaca yanıtlayayım. Gazetecilik ve Etik demedik, Gazetecilik ve Ahlak dedik. Onur Kurulu’nun ortak adlandırmasıydı. Bu vesileyle Onur Kurulu üyelerini saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Yani Ali Tartanoğlu, Muzaffer Geçtoğan, Cengiz Kuşçuoğlu, Bekir Öztoprak, Sedat Bozkurt, rahmetli Bekir Daşçı.

Neden ahlak dedik? Çünkü, Rapor’da da değindiğimiz üzere ahlak, iyi-kötü bağlamında olumlu kabul edilen davranışların toplamıdır; aynı zamanda, bir kimsenin niteliklerini ve kişiliğini tanımlayan tutum ve davranışların bütünü olarak da adlandırılmaktadır. Etik ise daha çok ahlak bilimi anlamında telaffuz edilmektedir. Bu anlam farklılığını dikkate alarak Gazetecilik ve Ahlak dedik. Yani birey olarak gazetecilerin kişiliğinden kaynaklı tutum ve davranışlarını tanımlamak için öyle dedik. Aynı zamanda meslek ahlakını vurgulamak istedik. Böyle derken de ÇGD Tüzüğü’nde sıralanan üyelik ilkelerini göz önünde bulundurduk.

O dönem RTÜK yasası Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi, Sezer de hedefe konuldu. Sezer niçin veto etmişti?  Neden ve kimler tarafından hedef alındı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, hukukçu kimliğiyle çok kapsamlı bir iade gerekçesi hazırlamıştı. Kulakları çınlasın, hukuka önem veren bir Cumhurbaşkanı’nın yokluğu bugün çok daha iyi görülüyor. İade gerekçelerinin tamamını burada aktarmam mümkün değil. Birkaçından söz edeyim.

Örneğin, 1994 tarihli yasada, yani yasanın ilk halinde Üst Kurul üyelerinde “basın, yayın, iletişim ve teknolojisi, kültür, din, eğitim, hukuk alanlarında birikimi” olma nitelikleri aranıyordu. 2001 değişikliğinde bu nitelik koşullarına yer verilmedi.

Üst kurul üyelerinin TBMM’deki dengelere göre seçilmesini de doğru bulmadı Sezer. Bu yolla oluşacak Üst Kurul’un medyada tarafsız denetim yapamayacağını belirtti ki, ne kadar haklı olduğu gün gibi ortada.

RTÜK’ün Başbakanlığa bağlı Yüksek Denetleme Kurulu’nca denetleneceği hükmünü de tarafsızlık ilkesine aykırı buldu.

RTÜK’ün vereceği para cezalarının Üst Kurul’a gelir olarak kaydedilmesini de keyfilik olarak nitelendirdi.

En önemlisi de mülkiyet sınırlamasının kaldırılmasına, medya sahiplerine kamu ihalelerine girme ve borsada işlem yasağının kaldırılmasına karşı çıktı. Bu düzenlemenin tekelleşmeyi güçlendireceğini kayda geçirdi.

Bu gerekçeler Sezer’in hedef tahtasına konması için yeterliydi.

Sezer yasa değişikliğini iade etti ama 2002 yılında hasta yatağındaki Başbakan Bülent Ecevit, son bir gayretle yasayı TBMM’den geçirdi. Cumhurbaşkanı Sezer bu kez yasayı imzalamak zorunda kaldı. O tarihte Hürriyet-Milliyet grubunun sahibi olan Aydın Doğan’ın yasaya ilişkin değerlendirmesi, Time dergisinde “RTÜK Yasası’nı ben değiştirdim!” başlığıyla yankılandı.