Gazeteci Mert Taşçılar’dan 18 yılda 5 kez değişen eğitim sisteminin kitabı: ‘Dindar ve Kindar Milli Eğitimin İflası’

0
420

Genç gazeteci Mert Taşçılar, AKP’nin 18 yıllık iktidarında 5 kez değiştirilen eğitim sistemini ve yaşananları, “Dindar ve Kindar Milli Eğitimin İflası”nda anlatıyor.  Taşçılar, gerçeklere sansürsüz yer verdiği kitabında, “Çocuklarımızı kimlerin, nasıl ele geçirdiğini” detaylandırıyor.

 

Genç gazeteci Mert Taşçılar, Galeati Yayıncılık’tan çıkan ilk kitabında, 18 yıllık AKP iktidarının eğitim politikasını ve çocuklarımızı kimlere teslim ettiğimizi bütün gerçekliği ile ortaya koyuyor.

“Çocuklarımızı kimlere teslim ettik? Sınıfın içinde kimlerdi ellerini tutan, neler anlatılıyordu saatlerce, nasıl dönüyordu o tertemiz fidanlar eve?” sorularından yola çıkan Mert Taşçılar’a göre, “Bugün eğer Milli Eğitimin iflasını konuşuyorsak bunun kökünde neler yattığı bilinmeli, en dipte yuvalanan ve gövdeyi yiyen asalaklar ifşa edilmeliydi.” Öyle de yaptı Taşçılar.

Mert Taşçılar kitabını halagazeteciyiz.net’e anlattı:

Eğitimle ilgili hemen hemen bütün hassas noktalara dokunmuşsun. 18 yılda 5 bakan yiyen bir düzeni nasıl anlatıyorsun kitapta?
Kitap, küçük Melek’in karlı yolda terlikle okula gittiği hikayeyle başlıyor. Gerçek bir hikaye. Bir dönem Türkiye çok konuşmuştu. Sonra unuttuk gitti. Fakat o dönemde göremedik, aslında Melek eğitim sisteminin kendisiydi.

AKP iktidarı, Melek’lerin ayağına ayakkabı giydirmeden okula götürmeye çalıştı çocukları. Esas amacı hiç, ama hiç karlı ve zorlu bir yolda okuma isteyen Melek’in ayağındaki terlik olmadı. AKP’nin amacı Melek’in okulunun niteliği oldu. Hep o okulu imam hatibe çevirmek istedi. Çoğunu da çevirdi zaten.  Ama burada anlatmak istediğim şu, AKP, eğitimi amaç olarak görmedi hiçbir zaman. Eğitim hep dincileşmek, muhafazakarlaşmak için araçtı. İşte ‘Dindar ve Kindar’ söylemi de bu aracın ilanıydı.

Melek’e benzeyen çocuklardan bahsediyorsun. Peki okula gitmeyi başaran çocuklarımıza okullarda ne okutuluyor?
Milli eğitim sisteminin iflas ettiği nokta da burası oldu. Müfredat değişiklikleriyle ders kitaplarının içi boşaltıldı. Çağdaş, laik bir eğitim geri plana atıldı. Kitapta da bahsettim, ‘tanrı yokmuş gibi davranan ateistlerden’ bahsedildi kitaplarda. Öyle ki, ‘Sizce evrendeki olaylar ve yaratılış bir tesadüf sonucu mu meydana gelmektedir?’ diye de sorularak öğrenciler de bu düşünce tarzının içine çekilmeye çalışılıyor.

Din kitaplarındaki değişikliler mi bunlar?
Evet. Mesela 11. sınıfta öğrenciler Şiilik hakkında bilgi alıyorlar. ‘İslam Düşüncesinde Siyasi-İtikadi Yorumlar’ bölümünde yer alan Şia inancı için bu sene de tanımlama ‘iddialar’ üzerinden yapılıyor.

Din Dersi kitabında, ‘Hz. Ali’nin Hz. Peygamberden sonra nass ve tayinle imam olduğuna inanan, imametin kıyamete kadar onun soyuna ait olduğunu ileri süren ve bu imamların masum olduklarını iddia eden topluluklara Şia denir’ ifadeleri kullanılıyor. ‘Takip eden’ ve ‘İnanan insanlar’ ifadeleri yerine, ‘İleri süren’ ve ‘iddia eden topluluklar’ deniliyor. Hep öğrencilerin bilinçaltına oynuyorlar. ‘“Çocuklarımız ele geçiriliyor’ derken bunu kastediyorum.

“Ele geçirilme” sözlerini açar mısın?
Kitabın genelinde bu konu üzerinde duruyorum aslında. Kitaptaki hikayeler arasında beni en çok etkileyen iki konu var. Biri Giresun’un 12 bin nüfuslu Alucra ilçesinde yaşanan istismar olayı. Olayla ilgili iddianameyi ilk okuduğumda midem bulanmıştı. Hafızlık kursunda 13 çocuğa yapılanlar buzdağının görünen yüzü.

Diğer olay ise sabaha karşı saat 04.00’de Kuran kursundaki dayaktan kaçan 4 çocuğun, 8 kilometre yürüyerek Jandarma’ya sığınmalarıydı.

Bu çocuklar neden oralarda? Çünkü mecbur kalıyorlar. Ya okul yok ya da okulda öğretmen. Eğitim almaları için denetimsiz kurslara gönderiliyor. Sonuçta ortaya ne çıkıyor. Ya denetimsiz kurslarda ele geçirilerek istismara uğrayan çocuklar ya da iktidarın belirlediği müfredatta dinci bir yaklaşım tarzıyla zihni ele geçirilenler…

Benim en ilgimi çeken bölüm ise MEB’deki kadrolaşma. Sivaslılar konusunu anlatır mısın?
İsmet Yılmaz, Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra bakanlık içerisinde yapılan atamalar kamuoyunun gözünden kaçtı. İlginçtir atananların tek bir ortak özelliği vardı. Sivaslı olmaları!

Düşünün bunca atanamayan öğretmen varken eğitimin tepesinde Bakan İsmet Yılmaz, hemşehrilerini atıyor. Zaten kendi döneminde bakanlığın neredeyse tamamını da Sivaslılarla doldurdu. Liyakata bakmadan yapılan atamalar arasında İsmet Yılmaz, memleketi Sivas’tan 18 ismi daire başkanı ve genel müdür olarak atadı.

Öyle ki bazı isimler öğretmen bile değildi. Kitapta bunları liste halinde yazdım. Bunlar arasında Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın yeğeni Fikret Yılmaz da var. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün kardeşi Mehmet Nezir Gül de var. Eski Antalya Emniyet Müdürü Feyzullah Arslan da var. Hatta Bakan İsmet Yılmaz, kardeşinin kayınbiraderi, kendisinin de koruma müdürü olan Uğur Tecir’i bile Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne daire başkanı olarak atadı.

Peki çözüm önerisi var mı kitapta?
Var. Bugün hemen hemen tüm özel ana okulları ve ortaokullarında uygulanan bir teknik var. Montessori eğitimi.

Anaokulu çağındaki çocuklar için oyun oynamak beslenmek kadar önemlidir. Bu yüzden okullarda eğitim, oyunla ve drama eğitimiyle destekleniyor. Bununla birlikte Montessori Eğitimi’nin materyallerle işleniyor olması çocuğun dünyası için oyuncaklarla eğitim gibidir. Bu sayede çocuk eğitimden, öğrenmekten ve keşfetmekten keyif alır.

İtalya’nın ilk kadın doktoru, Pedagog ve Antropoloji Profesörü Maria Montessori’nin geliştirdiği bir yöntem bu. Montessori çocukların; ödüllerden, cezalardan, yetişkin tarafından programlanmış eğitimden, oyuncaklardan, şekerlemelerden, öğretmen masasından, toplu derslerden, hoşlanmadıklarını gözlemledi.

Bunun yanı sıra çocukların özgür seçimden, hareket etmekten, sessizlikten, sosyal ilişkilerinin kendileri tarafından kurulmasından, çevrenin düzenli ve temiz olmasından, özgür faaliyete dayalı bir disiplinden hoşlandıklarını gözlemledi.

Bu, başka eğitim sistemleriyle karşılaştırıldığında çocuklara sağlanan olanaklar sayesinde kendi seçimlerinin eğitimcinin onları isteklendirmesinin yerine geçtiği bir eğitim sistemiydi. Çocuklar, kendi eylemleri sonucunda yaptıkları hataları kendileri denetleyebiliyordu.

Atatürk’ün bile ilgisini çekmiş bu yöntem değil mi?
Evet. Ben de ilk okuduğumda şaşırmıştım. Bizzat bu yöntemle ilgili açıklaması da var.  Maria Montessori’nin eğitim anlayışının ülkemiz öğretmenleri tarafından mutlaka öğrenilmesini istemişti.

Mustafa Rahmi Balaban’ın aktardıklarıyla bilgi sahibi oluyoruz biz de. Aktardığına göre Atatürk, dil bilen öğretmenlerin, John Dewey, Alfred Binet, William Stern, Maria Montessori’nin eserlerini okumasını istiyor. Özellikle de Montesori’nin ‘terbiyede şaheser denmeye lâyık eserlerinin’ Türkçe’ye tercüme edilmesini bile istiyor.