Haber örgütlenmektir, bir düşünün abiler | Tezcan Durna

0
886

Gerçeklerin bu denli çarpıtıldığı, doğruyla yalanın birbirinin içine girdiği ve inanılıp inanılmayacağı konusunda herhangi bir kaygı duyulmaksızın yalanın kolayca söylenebildiği bir çağda sözün hala bir gücü var mıdır?

Liberal demokrasilerde ifade özgürlüğü, iki yüz elli yıldan fazla zaman önce neredeyse insanın yaşam hakkı ile eşit bir hak olarak tanımlandı. Bu haktan yararlanarak burjuva demokrasileri kitleleri, yönetimleri etkileme gücü olduğuna inandırdı ve ifade özgürlüğü dışındaki pek çok hak da insan haklarının mütemmim cüzü haline getirildi. Ancak bu hakların her zaman bir sınırı var olageldi. Liberal özgürlük tasarımının en temel varsayımı, özgürlüğü kısıtlayan herhangi bir dış gücün olmadığı yerde özgür bireyin ortaya çıkabileceğiydi. Yani negatif özgürlük tasarımı, liberal düşünceyi her zaman özgür bir yaşamı savunmak yerine, belirli kısıtlayıcı otoriteler karşısında özgür iradeye vurgu yapması ile karakterize oldu. Bu tasarım, her zaman söze belki de eylemden daha fazla öncelik verdi. Tam da bu nedenle söz, liberal demokrasilerde hem çok tehlikeli, hem de her zaman tahammül edilmesi gereken ve zaman zaman da ciddiye almaya gerek olmayan bir şeydi. Zira söz, paradoksal bir biçimde hem harekete geçiren hem de sadece istim atmaya yol açtığı için harekete giden yolu gereksiz hale getiren bir şeydi.

ELİMİZDE KALAN TEK ŞEY SÖZ VE HİKAYELER
İdeal durumda hem mecliste konuşarak arzu etmediğiniz bir yasanın çıkarılmasını engelleyebilirdiniz hem de Hyde Park’ta kürsüye çıkıp dilediğiniz her şey hakkında fikrinizi dile getirebilirdiniz. Ancak söz konusu parkta dile getirdiğiniz fikirlerle çok da fazla insan ilgilenmediği zaman orada dile gelen şeyin yönetimler için bir tehdit olacağı düşünülemez. Tam da bu nedenle ciddiye alınmaz. Ancak durum gerçekten de böyle midir? Bu derece hakikat yitiminin yaygınlaştığı bir dönemde elimizde kalan tek şey, her şeye rağmen söz ve hikâyelerdir. Hikâyelerin modern çağda yayıldığı ve kitleselleştiği en temel araçlar gazeteler, en yaygın anlatı türü ise haberdir.

Haber denilen şey temelde bir dedikodudur. Bir kişinin herhangi bir şey ya da bir başka kişi hakkında düşündüğü ve düşündüğünü söylediği şey temelde dedikodudur. Bu dedikodu insan topluluklarını bir araya getiren ve bir topluluğun bir başka topluluktan ayrılmasına yol açan en eski fenomendir.[1] Dedikodu örgütlenmeyi, örgütlenerek topluluk oluşturmayı sağlayan; oluşturulan bir topluluğu bir başka toplulukla ilişkiye girmeye koşullandıran ya da onunla mücadele etmeye zorlayan ve insan türünün bilişsel zekâsının da bir ürünü. Ancak bu dedikodu, hikâye ya da haber ne derseniz deyin türsel bir metin olarak karşımıza çıkmadan önce kulaktan kulağa ya da kişiden kişiye doğru aktarılırdı. Bu, tam da sözlü kültürün en temel unsuru olarak karşımıza çıkar ve modern insan topluluklarını da hala bir arada tutan en etkili eylemlerden birisidir. Bir kabilenin av maceralarını ya da bir başka kabile ile girdiği çatışmayı insan denen varlık önce sözlü olarak anlatmayı öğrendi; sonrasında bunu imgeler ve simgelerle kalıcı hale getirmeyi.

HABERLERİN METAYA DÖNÜŞMESİ
Dedikodu, hikâye ya da haber bu anlamda insanlık tarihinin başından beri vardır. Ancak haber ya da haber bülteni diye tarif edilen şeyin günümüzdeki haline gelerek metalaşması, kurumsallaşması ve kitlesel bir ürüne dönüşmesi çok eski değildir. Haberlerin bir metaya dönüşmesi insanlık imgeleminde bir dönüm noktası olmuştur. Haber bir anlatı türü olarak modern çağda, insanlığa olguları, hikâyeleri ve fikirleri bir araya getirmek için yeni bir yöntem, olayları içine toplayıp özümseyebileceği bir çerçeve ve sistem sundu.[2] İşte temelde dedikodu olan haber, bu aşamadan sonra basit bir dedikodu olmanın ötesine geçerek, kendine özgü bazı temel yapıların varlığına ihtiyaç duyan bir anlatı türüne dönüştü.

Bu uzun girizgâha neden ihtiyaç duyduk? Bu girizgâhı, bazıları haberi ve haberciliği/gazeteciliği hafife almak için yaptığımı düşünebilir. Bilakis haberciliğin gücünün asıl olarak dedikodunun gücünden geldiğini anlatmak için bu uzun girizgâha ihtiyaç duydum. Zira sizin modern bir birey olarak herhangi bir kişi, olay ya da durumdan haberdar olma ihtiyacınızla, modern öncesi insanları topluluk haline getiren dedikodunun işlevinden temelde hala bir fark yoktur. Modern öncesinde ya da günümüzde sizin harekete geçebilmek için, sizin ya da içinde bulunduğunuz topluluğun başına nelerin geleceğinden haberdar olmanız gerekir. Bu anlamda dedikodu da haber de örgütlenmenin ilk nüvesidir. Bilmeniz gereken şey çok basittir: Hayatınızı olumsuz etkileyecek herhangi bir karar, olay, durum ya da eylem/eylemler nelerdir? Örneğin eski tarım toplumunda sizin toprağınızda da yetişebildiğini öğrendiğiniz tohum, sizin topluluk olarak zenginleşmenizi ve başka topluluklara olan ihtiyacınızın ortadan kalkmasını sağlayabilir. Bu bilginin siz ve topluluğunuz için hayati önemi vardır. Günümüzde ise yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz ülkede sizin verdiğiniz vergilerle doğaya, toprağa, su kaynaklarına, bütçeye velhasıl pek çok şeye zarar verecek bir kanal projesinin yapılmasında neden bu kadar ısrarcı olunduğunu bilmek, sizin ve yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz ülkenin yararına olan bir şeydir. İster eski insan olun isterseniz modern insan, öğrendiğiniz şey size örgütlenme ve harekete geçme motivasyonu sağlar. İşte haberin yasaklanması ya da haberin içindeki bilgilerin sahihliğinin günümüzdekine benzer derece zedelenmesi, toplumun örgütlenmesini istemeyen bazı otoritelerin işini kolaylaştırır. Bu nedenle öncelikle haberin ne işimize yarayacağını bilmemiz; yani öğrendiğimiz bilginin ne olduğundan çok ne işe yarayacağıyla ilgilenmemiz gerekir. Zihnimizde böyle bir süzgeç olmadığı takdirde, günümüz hız ve aşırı bilgilenme toplumunda her şeyi bilme isteği, beraberinde hareketsizliği ve eylemsizliği getirir. Eylemsiz kalan bir toplum/topluluk ise en kolay yönetilebilen toplumdur.

Nitekim sosyal medya mecraları, bir yandan pek çok bilgiyi neredeyse hiç süzgeçten geçirilmeden önümüze yığıyor, diğer yandan da bu bilgilerin sınırsız bir şekilde dağılmasını sağlıyor. Ancak biz eğer özel olarak hangi bilginin sahih, hangisinin gayrı sahih olduğunu kendi beceri ve araçlarımızla teyit etmiyorsak, teyit etme becerimiz yoksa ya da böylesi bir teyit ihtiyacı duymuyorsak bu öğrendiğimiz şeyin adı bilgi olmuyor. Böylesi bir bilgiye sahip olmak bizi harekete geçirmek yerine, yerimizden homurdanmaya yol açıyor. Hiçbir homurtu, gerçek ve ciddi bir eyleme yol açmıyor.

BİG DATA VE AKILSIZLIK ÇAĞI
Çoğunluğu sosyal medya mecralarında ve alışveriş sitelerinde gönüllü olarak paylaştığımız kişisel verilerimizin bir takım algoritmalar yoluyla derlenerek oluşturulan ve pek çok uluslararası şirket ve devlet kuruluşlarının elinde bulunan veri yığınına günümüzde büyük veri (big data) deniliyor. Her geçen gün bu büyük veriyi işleyebilecek pek çok yazılım ve uygulama geliştiriliyor. Bu yazılımlar aracılığıyla bu verilerden elde edilen çıkarsamalara artık eskisinden daha çok bel bağlamaya başlamış durumdayız. Ancak bu veriler/bilgiler gerçekten de dünyaya, insanların ve toplumların davranışlarına ve doğaya dair bilimsel/gerçek bir çıkarsamayı sağlayabilecek durumda mıdır? Bu verilere yaslanarak oluşturulacak bir haber, bize içinde yaşadığımız dünyaya dair gerçekçi bir çıkarsama sağlayabilir mi? Byung-Chul Han’ın son dönemlerde Türkçe’ye çevrilen Psikopolitika başlıklı kitabında dikkat çektiği gibi “günümüzde bizzat algı, sonsuz dijital ağda oradan oraya atladığından, çıkarsamaya varmaktan acizdir. Kendini tümüyle dağıtmıştır. Çıkarsamayı düşünce dolu bir oyalanma becerebilir sadece. Gözleri kapamak çıkarsamayı temsil eden bir harekettir. Resimlerin, enformasyonun hızla değişimi gözleri kapamayı, düşünce dolu bir çıkarsamayı imkânsız kılar. Akılcı her şey bir çıkarsamaysa, Big Data çağı akıldan yoksun bir çağdır”. [3] Yani bu saptamadan yola çıkarak içinde bulunduğumuz çağa bir ad verecek olursak “Akılsızlık Çağı” diyebiliriz. Aklı yeniden yürürlüğe sokabilmek için, bilgiye yüklediğimiz bu anlamı sanırım yeniden gözden geçirmemiz gerekecek.

DEVRİMCİ BİR ARAÇTAN MUHAFAZAKAR BİR ÜRÜNE
Gazetelerin ilk çıktığı zamanla, günümüzdekine benzer hale gelmesi, yani günlük ve rutin olarak okunur hale gelmesi arasında yüz yıldan fazla zaman aralığı vardır. 1700’lü yılların başından başlayarak günümüze kadar gelen bildiğimiz anlamdaki gazeteler, bilgiyi sürekli bir akış haline getirdi. “Bilgi artık resmi açıklamalar yahut gizli kapaklı dedikodular gibi yarım yamalak yöntemlerle değil, tıpkı güneşin doğuşu kadar düzenli biçimde aktarılır hale gelmişti.”[4] Ancak aradan geçen uzun zaman içinde gazete denilen şey, yapısal değişimler ve üretim pratiklerinin getirdiği sınırlılıklardan dolayı başlangıçta değiştirdiği iktidar pratiklerinin farklı yollarla yeniden üretilmesine yol açan bir ürüne dönüştü. Gazete başlangıçta bilginin kapalı kapılar ardından çıkarak kamuya sınırsızca duyurulmasına yol açan devrimci bir araç iken, şimdilerde mülkiyet ilişkilerine teslim olan; siyasal, askeri, ekonomik ve simgesel elitlerin kısır kanaatlerine bilgi payesi veren muhafazakâr bir ürüne dönüştü. Günümüzdeki yeni iletişim teknolojileri ve büyük verilere dayanan veri gazeteciliği de bu muhafazakârlaşmayı aşma konusunda her zaman kolayca güvenebileceğimiz unsurlar olarak durmuyor. Cambridge Analytica’nın son ABD seçimlerindeki manipülasyon girişimi bu konuda internet temelli büyük veriye ne kadar güvenebileceğimiz konusunda bize ipuçları verdi.

Hele ki Türkiye gibi otoriter ülkelerde gazetelerin işlevindeki bu kısırlaşma ve muhafazakârlaşma, baskı mekanizmalarıyla katlanarak arttı. Bu işlev, sadece bilindik baskı mekanizmalarıyla yürümüyor, sosyal medya mecralarındaki trol ordusuyla da sürdürülüyor. Bunu aşmak için yeni iletişim teknolojileri pek çok olanak sağlamakla birlikte pek çok handikabı da içinde barındırıyor. Bu handikapları bir yana bırakmak yerine bunların farkında olarak, haberin temelde insan türünün örgütlenmesini sağlayan devrimci bir anlatı türü olduğunu akıldan çıkarmadan yola devam etmek gerekiyor.

Günümüzdeki yeni iletişim teknolojileri haber ve habercilik mesleğine dair yeni pek çok ufuk ve olanak sağlıyor. Mesleğin nereye doğru ve nasıl evrileceğine dair yapılabilecek çıkarsamalar henüz net olmayabilir. Ancak net olan bir şey var: O da artık gazetecilik ya da habercilik diye adlandırabileceğimiz faaliyetin bir takım sermaye gruplarının ticari faaliyeti olarak yürütülemez hale geldiği; bunun yerine toplumsal örgütlenme odaklı bir meslek haline dönüşmekte olduğudur. Yani okuyucu destekli gazetecilik faaliyeti, belki de geleceğin haber üretim pratiğinin en temel unsurlarından birisi olma yolunda. Yani özetle Ece Ayhan’ın “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” dizesini bu mesleğe uyarlarsak, “Haber örgütlenmektir bir düşünün abiler!!!

um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[1] Yuval Noah Harari (2016), Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens, Çev. Ertuğrul Genç, İstanbul: Kolektif Kitap.

[2] Robert Fullford (2017), Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik, Çev. Ezgi Kardelen, İstanbul: Kolektif Yayınları, s. 74.

[3] Byung-Chul Han (2019), Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, Çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları, s. 76-77

[4] Fullford, a.g.e., s. 74.