Hala Gazeteciyiz Hak İhlali Raporları-1 (Kasım-2019): Türkiye’de Çalışma Yaşamında Hak Mücadelesi Önündeki Engeller

2
992

Mustafa Kemal Coşkun[1] – Ali Rıza Güngen[2]

 

1- Giriş
Türkiye birçok temel hak ve özgürlüğün kısıtlandığı ve devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin bazı hakların kullanımına neredeyse hiç olanak tanımayacak şekilde otoriter bir nitelik arz ettiği bir ülkedir. Bu otoriterlik 12 Eylül Anayasasına sinmekle kalmamış, hak ve özgürlükler rejiminin içeriği kısıtlamalarla biçimlendirilmiş, aynı zamanda son derece sınırlı hakların kullanımı da oldukça keyfi bir biçimde siyasetçilerin veya oy çoğunluğu sağlamış siyasetçiler ile onların atadıkları görevlilerin inisiyatifine bırakılmıştır.

Türkiye’de baskıcı uygulamalar ile hak ve özgürlüklerinin tatbikinin keskin biçimde bastırılmasının en somut örneklerinden bazıları çalışma yaşamı alanında görülmektedir. 2010’lu yıllarda Akdeniz havzasındaki isyan dalgasından, küresel halk hareketlerine kadar çok sayıda dinamik toplumsal süreçten dolaylı da olsa etkilenen Türkiyeli emekçilerin kendi yaşamlarını iyileştirmek ya da siyasal taleplerde bulunmak amacıyla giriştikleri eylemler sert bir şekilde bastırılmıştır. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin aşındırılması süreci 12 Eylül sonrasında kayda değer mesafe kat etmiştir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin uygulamaları ve 2016-18 Olağanüstü Hal (OHAL) dönemi pratikleri, çalışma yaşamında örgütlenme hakkı bakımından yeni ve önemli erozyonlara sebep olmuştur.

Bununla birlikte Türkiye toplumu 21. yüzyılda işçileşmeye devam etmektedir. Çalışma yaşamında hak mücadeleleri ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, toplumun daha geniş kesimleri açısından daha büyük önem arz etmektedir. 21. yüzyılın başında ücretli ve yevmiyeli çalışanların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 50 civarındayken, 2019’a gelindiğinde ücretiyle geçinenlerin istihdam içindeki payı üçte iki oranına yükselmiştir. Söz konusu oranlar, Türkiye’de işçi sınıfının toplumun büyük bir grubunu oluşturmaya devam ettiğini, hatta istihdam içinde ücretle geçinenlerin oranının arttığını göstermektedir.

Bu rapor kapsamında Türkiye’de emek piyasasının durumu ve sendikalaşma oranlarını özetledikten sonra, Türkiye’de temel bir hak olan örgütlenme hakkı önündeki engelleri kısaca ele alacak, grev yasaklamaları ve sendikal mücadelede temel hakların kullanılmasının önündeki engellere odaklanacağız. Muhtemel kazanımlar için önerilerde bulunacak ve Türkiye’de çalışma yaşamındaki hak mücadelesi önündeki engellerin aşılmaz olmadığını hatırlatarak raporu sonlandıracağız.

2- Temel Haklar Kullanılamıyor
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 2015 tarihli Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi temel hakların güvence altına alınması için üye ülkelerin çalışacağına dair taahhüt ve temel hakların sözleşmelerle güvence altına alınmış olduğuna yönelik bir hatırlatmadır. Bu bildirgede ILO Sözleşmelerinden bazılarının onaylanmamış olmasının üyelere temel hak ve özgürlükleri ihlal anlamında bir olanak tanımadığı vurgulanmaktadır. Bildirgeye göre bütün üyeler “Örgüt üyesi olmakla, bu Sözleşmelerle düzenlenen ve aşağıda sayılan temel haklara ilişkin ilkelere, iyi niyetle ve Anayasa’nın gereği olarak saygı göstermek, bu ilkeleri geliştirmek ve gerçekleştirmekle yükümlü”[3] bulunmaktadırlar. Söz konusu temel amaçlardan bazıları şu şekilde sıralanmıştır:

  • Sendikalaşma özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınması;
  • Zorla ya da zorunlu çalıştırmanın tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması;
  • Çocuk işçiliğine etkin biçimde son verilmesi ve
  • İstihdamda ve meslekte ayrımcılığın ortadan kaldırılması.

Türkiye sendikal hürriyetleri güvence altına almaya yönelik ILO sözleşmelerinin büyük bir kısmını imzalamıştır. Örneğin Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi 1952’de yürürlüğe girmiştir. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı düzenlemelerin dayanak noktası olan 1982 Anayasasında çalışma yaşamına ilişkin hükümler kısmında örgütlenme ve grev hakkına ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Aynı zamanda 2010 yılında yapılan değişikliklerle kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı tanınmıştır.

Fakat bu düzenlemelerin somut olarak hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Özellikle 2010 yılında yapılan değişiklikler çalışma yaşamında demokratikleşme doğrultusunda adımlar olarak sunulmasına karşın örgütlenme hakkını kısıtlayıcı ifadeler Anayasada korunmuştur. Bu rapor kapsamında odaklandığımız grev yasakları ve toplu iş sözleşmesi önündeki engeller dikkate alındığında 2001 yılı ve sonrasındaki mevzuat düzenlemelerinin tanımlanmış hakların kullanımını bütünüyle engellemek üzere tasarlandığı görülmektedir.

Grev hakkının kullanımının engellendiği, toplu sözleşme hakkının kısıtlandığı ve kamu çalışanları için tamamen kullanılamaz hale getirildiği bu ortamda çalışma yaşamının demokratikleşmesi ve çalışanların haklarının korunması için temel yollar ortadan kaldırılmış durumdadır. Emekçilerin haklarının korunabilmesi için bu anlamda mevzuatın köklü bir şekilde değiştirilmesi gereklidir. Yanı sıra, bilinçli bir şekilde öylece bırakılmış ve karar alıcılar ile işverenler tarafından rahatlıkla kullanılan boşlukların ortadan kaldırılması gereklidir.

3- Türkiye’de Durum
Çalışma yaşamındaki temel hak ve özgürlüklerin kullanımı önündeki engellerin büyüklüğüne karşın aynı zamanda 2010 sonrasında sendikalaşmanın sayısal ve oransal olarak arttığı görülmektedir.[4] Bu değişimin en önemli nedeni 2014 yılında çıkarılan ve özellikle kamu kurumlarında çalışan taşeron işçilerin sendikalaşmasını olanaklı kılan düzenlemedir.

Aşağıdaki grafik son yıllarda gerçekleşen artışları göstermektedir. Grafikte belirtilen resmi ve gerçek sendikalaşma oranları farkı önem arz etmektedir. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kayıt dışı çalışan işçileri hesaba katmamakta bu nedenle açıkladığı sendikalaşma oranları olduğundan daha yüksek çıkmaktadır. Ancak kayıt dışı çalışanlar ve toplu iş sözleşmesi dışında kalan işçileri de kapsayan gerçek sendikalaşma oranı resmi orana nazaran daha düşüktür. Bununla birlikte her iki oranda da yükseliş görülmektedir.[5]

Grafik 1. 2013-2019 Arası Sendikalaşma Oranları

Kaynak: DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, 2019.

Sendikalı işçi sayısı 2013-19 arasında 1 milyon 859 bine yükselerek yüzde 86 artmıştır. Altı yıl için 860 bine yakın işçinin sendika üyesi olması önemli bir gelişmedir. Bilhassa toplam işçi sayısının aynı dönemde dörtte bir oranında arttığı ve sigortalı işçi sayısının da yüzde 23,2 oranında arttığı dikkate alındığında sendikalılaşma oranındaki artış daha dikkat çekicidir.

Türkiye’deki durumun altı çizilmesi gereken tarafı bu artışın bir kısmının kamu sendikacılığı pratiklerinden kaynaklanması, kollanan sendikaların devletle müzakerelerde saflarda yer alması ve bütün bunlarla birlikte temel hakların kullanımı bakımından aşınmanın şiddetlenerek devam etmesidir.

3.1. Kriz Koşulları ve Sendikasızlaştırma

6 Ocak 2019 tarihli Sözcü gazetesi

Çalışma yaşamındaki otoriterlik ve temel hakların kullanımındaki engellere ayrıca kriz koşullarında çalışma koşullarının kötüleşmesi yönlü baskılar eşlik etmektedir. Türkiye’de kredi öncülüğündeki birikim modelinin sorunlarının daha belirgin hale gelmeye başladığı dönemde işsizlik oranlarında ciddi artışlar gözlenmiştir. 1990’lar sonundan bugüne resmi hesaplara göre Türkiye’de kaydedilen en yüksek işsizlik oranları sırasıyla 2009 ve 2019 yılı ilk çeyreklerine aittir. İşgücü istatistiklerinin hesaplanmasındaki yöntem değişiklikleri nedeniyle karşılaştırma imkanı sınırlı olsa da bu oranların aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek işsizlik oranlarına denk düştüğü ileri sürülebilir.

Türkiye’de 2001 krizi sonrasında izlenen birikim stratejilerinin en önemli unsurlarından birisi reel ücretlerin artışının sınırlanması ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için telafi mekanizması olarak borçlanmaya itilmeleriydi. Özellikle birikim stratejilerindeki tıkanmanın belirgin olduğu son 6-7 yıllık dönemde yedek işgücü ordusu genişlerken ücretler üzerindeki rekabetçi baskı arttı. Yapılan hesaplamalar örneğin 1999 yılından 2011 yılına kadar uzanan dönemde kişi başı reel ücretin aynı seviyede kaldığını göstermektedir.[6] TÜİK hanehalkı anketlerine dayanarak yapılan reel ortalama ücret hesaplamalarında ise 2004-2016 arasında sınırlı bir artış görülmektedir. Ancak imalat sanayiinde çalışanların saatlik kazanç verileri üzerinden ücret endeksine bakıldığında 2001 yılından 2017 yılına kadar neredeyse hiçbir artış görülmediği söylenilebilir.[7]

Türkiye’de emeğin durumuna dair son yirmi yılın değerlendirilmesi neoliberal politikaların uygulandığı başka ülkelerdekine benzer bir eğilimi teyit etmektedir. Bu eğilim kısaca emeğin maddi konumunun geriletilmesidir. Emek verimliliğindeki artışlar hiçbir şekilde ücretlere yansımamakta ve gelirden emeğin aldığı pay ya yerinde saymakta ya da gerilemektedir. Nitekim Türkiye ekonomisindeki hızlı dönüşüm süreci olarak tariflenebilecek son yirmi yıllık dönemde, dönem içi dalgalanmalara karşın emeğin GSYH’den aldığı payda herhangi bir artış görülmemiştir. 2010’lu yıllarda işgücünün yıllık ortalama artışının çok altında istihdamda artış görülmektedir. İstihdamın sektörel dağılımında hizmetlerin hızla arttığı görülmektedir. Ayrıca 2018-19 krizine kadar inşaat sektöründe hızlı istihdam artışları görülmüştür. Genel olarak bakıldığında ise Türkiye’deki işgücü istatistikleri ve istihdam verileri işçileşmenin arttığını ve fakat bununla birlikte 2010 sonrasında işsizliğin de artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. İşgücüne katılan emekçilerin reel olarak ücretleri yerinde saymakta ve kriz koşullarında hızla düşmektedir. Sonuç gelir dağılımı adaletsizliklerinin yoğunlaşması, yoksulluğun artmasıdır.

Tablo 1: İşgücü İstatistikleri ve Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı (2018-19)

Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri ve Kendi Hesaplamalarımız

Kriz koşullarında istihdam açısından zaten iç karartıcı olan tablo ise bir karabasana dönüşmüştür. İş bulma ümidi olmayanlar, iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, mevsimlik çalışanlar ve zamana bağlı eksik istihdam edilenlerin dikkate alındığı geniş işsizlik oranı 2018 yılı sonunda yüzde 20’nin üzerine çıkmıştır. Yukarıdaki tabloda aktardığımız üzere, yetersiz istihdam edilenlerin de dikkate alındığı en geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon civarında dolanmaktadır.

“Uzmanlardan işsizlik oranı yorumu” başlığıyla çıkan 16 Mayıs 2019 tarihli Takvim gazetesi.

Yedek işgücü ordusu olarak da tarif edilen işsizler ordusunun kalabalıklaşması çalışma koşullarının kötüleşmesi için işverenlere büyük olanaklar sunmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’de görüldüğü üzere güvencesizleştirme pratiklerinden muzdarip olan milyonlarca çalışanın konumları çalışma koşullarına dolaylı etkilerde bulunmaktadır. Resmi tanımlara göre işsiz kabul edilmeyen, işgücü piyasasıyla ilişkisi mevcut çalışanlardan daha netameli olanları dikkate alarak resme bakıldığında işgücüne oranla daha kalabalıklaşan bir artık nüfus kitlesi tespit edilebilir. Emek piyasasına kolayca dönemeyeceği varsayılanları dışarıda bırakarak birikimin koşulları sağlandığında yeniden çalışmaya başlayacağı tahmin edilenleri dikkate aldığımızda (2 yılı aşkın süredir işsiz olanları dışarıda bırakarak işsizler, çalışmaya hazır olanlar, mevsimlik çalışanlar ve zamana bağlı eksik istihdam edilenler) 6 milyonun üzerinde akıcı artık nüfus tespit edilebilir. Türkiye’de toplam işgücüne oranı yüzde 19’a dayanmış akıcı artık nüfustaki artış çalışma koşullarının daha da düzensizleşmesine işçi sınıfının mevcut koşullarının altında çalışma ve yaşam koşullarının daha kolay dayatılmasına vesile olmaktadır. Böylelikle kriz koşullarında sermayenin yeniden üretimi için işlevler görmektedir.[8]

Tablo 2: İşgücü ve Akıcı Artık Nüfus (2018-19)

Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri ve Kendi Hesaplamalarımız

Söz konusu güvencesiz, kısa süreli çalışan, girdi-çıktı ile hayatını geçirmek zorunda bırakılan, hayatta kalmaya çalışan emekçiler mevcut sendikaların ulaşmalarının en zor olduğu kesimlerdir. Aynı zamanda sendikasızlaştırma tekniklerinde işverenler oldukça uzmanlaşmışlardır. Türk-İş tarafından yayımlanan bir rapor Türkiye’de uygulanan sendikasızlaştırma tekniklerinin bir kısmını şöyle sıralamaktadır:[9]

  • İşçileri sendikalardan uzak tutmak için sendikaları ve sendikalaşmayı karalayan ideolojik söylemlere başvurma.
  • Akrabalık, hemşerilik gibi geleneksel ilişkileri kullanarak sendikalaşmanın işverene ihanet anlamına geldiğini öne sürerek, işçileri psikolojik olarak baskı altında tutma.
  • Sendikalaşma durumunda işten çıkarma ya da işyerini kapatma tehdidiyle işçilerin “işgüvencesi”ni baskı altında tutma.
  • İşçiler arasındaki siyasi görüş, inanç, etnik köken ve benzeri ayrımları kışkırtarak işçileri birbirine düşürme ve işçilerin ortak hareket etmesini engelleme.
  • İşçileri sendikalaşmadan vazgeçirmek için işçilere maaş dışı maddi yardım ve ödeme teklif etme.
  • Sendikalaşmaya öncülük eden işçileri işten çıkarma.
  • Sendikalaşmaya öncülük eden işçileri “ödünç iş ilişkisi” ile başka işyerlerine gönderme.
  • Sendikaya üye olan işçileri tümüyle ya da kısmen işten çıkarma.
  • Sendikalı işçileri işten çıkardıktan sonra yeni işçi alarak sendikanın yetkisini düşürme.
  • Sendikaya üye olan işçileri yıldırmak için işçinin görev yerini değiştirme, işçiye daha zor iş verme ve işçiyi mesleki bilgisi ve yeterliliği dışındaki işleri yapmaya zorlama.
  • Taşeronlaştırmaya giderek sendikal örgütlülüğü dağıtma.
  • Bizzat işveren tarafından kurdurulan sendikalara işçileri üye yaparak, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü engelleme.
  • İşçileri üye oldukları sendikadan, işverenlerle birlikte hareket eden işveren güdümlü sendikalara geçirme yoluyla işçilerin sendika seçme özgürlüğünü engelleme.
  • Sendikalaşma sürecinde direnişe geçen işçilerin direnişini polis, jandarma aracılığıyla veya adam tutarak kırma.
  • Mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini kullanarak, “kadının sendikayla işi olmaz” gibi söylemlerle, kadın işçileri sendikadan uzak tutmaya çalışma.
  • Özellikle organize sanayi bölgeleri, sanayi siteleri ve serbest bölgelerde işverenlerin birlikte hareket etmesi ve sendikalaşan ya da sendikalaşmaya meyilli olan işçiler hakkında “kara listeler” oluşturarak bu işçilerin aynı bölgedeki farklı işletmelerde iş bulmasını engelleme.
  • Sendikalaşma sürecinin yaşandığı işyerlerinde, çalışma saatlerini uzatma, ücretleri geciktirme, molaları kısaltma, molada verilen çayı kaldırma, servisleri kaldırma, öğle yemeği çıkarmama. İşçilerin gittiği camilerde, imamları devreye sokarak, sendikalaşmayı engellemek için vaaz verdirme ve telkinde bulundurma.

Dolayısıyla Türkiye’de sendikalı işçi sayısı artmasına karşın, hem emeğin gelirden aldığı pay ve reel ücretlerde bir artış görülmemiştir, hem de kriz koşullarında sosyal hakların talebi çok daha güç hale gelmektedir. Ayrıca işverenlerin kullandığı sendikasızlaşma teknikleri de işçilerin hak talepleri önünde bir engel oluşturmaktadır.

Güneş gazetesinin 8 Ocak 2019 tarihli İZBAN grevinin yasaklanmasına ilişkin haberi.

Türkiye’de ekonomi yönetimi ve siyaset yapıcılar sendikalaşma oranlarındaki değişime ve mevzuatta yer alan düzenlemelere atıfla çalışma yaşamındaki sorunların üzerini örtmektedirler. Çalışma yaşamındaki bu sorunları yanı sıra, sorunların çözümü için işçilerin kolektif eylemde bulunmaları ve hak taleplerini kayda geçirebilecekleri mekanizmalar da engellemeler açık bir şekilde görülmektedir. Bu noktaları açıklamak için grev hakkı önündeki engellere ve kamu çalışanlarının toplu iş sözleşmesinden mahrum bırakılmalarına değineceğiz.

  1. Grev Hakkı Engelleniyor

AKP iktidarının sendikal hakların kullanılmasını ve genel olarak işçilerin hak taleplerini engellenmesine yönelik en önemli politikası grev erteleme ve yasaklamaları olmuştur. 2012 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6356 sayılı kanunla tekrar düzenlenen grev ve lokavt yasakları son derece geniş ve muğlak bir çerçeve sunarak fiilen grevlerin her durumda ertelenebilmesini sağlamaktadır. Türkiye’deki yasal çerçeve genel sağlık ve milli güvenlik gerekçeleri ya da ekonomik ve finansal istikrara tehdit oluşturma gibi gerekçelerle grevlerin ertelenmesine izin vermektedir. Mevzuata göre ertelenen grevler sonunda anlaşma sağlanamazsa uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözüldüğü için aslında ertelenen grevler de yasaklanmaktadır denilebilir. Grev yasakları özellikle Anayasa Mahkemesinin yasaklara ilişkin bazı ifadeleri 2014 yılında iptaline rağmen son derece geniş yorumlanabilecek bir özellik sergilemektedir.

Sıklıkla başvurulan grev ertelemeler, OHAL döneminde daha da fazla kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. 2003 yılından bugüne toplamda 16 grev ertelenmiş/yasaklanmış ve bunların 7’si OHAL döneminde gerçekleşmiştir. Aşağıdaki tabloda aktardığımız ve fiilen yasaklanmış grevlerden etkilenen işçi sayısı yaklaşık 193 bindir. 2016 yılında grev ertelemenin kapsamı daha da genişletilmiş, “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçelerinin yanına “ekonomik ve finansal istikrarı” ve “şehir içi toplu taşım hizmetlerini bozucu” olduğu düşünülen grevlerin de yasaklanabileceği belirtilmiştir. 6356 sayılı kanun, mevcut haliyle ve OHAL dönemi uygulamalarıyla Türkiye’de grev hakkının ortadan kaldırıldığını söylemeyi mümkün kılmaktadır.

Tablo 3: AKP İktidarı Döneminde Yasaklanan Grevler

Yıl İşyeri Gerekçe Sendika
2003 Petlas Milli Güvenlik Petrol-İş
2003 Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
2004 Şişecam Genel Sağlık ve Milli Güvenlik Kristal-İş
2004 Pirelli Milli Güvenlik Lastik-İş
2005 Erdemir Milli Güvenlik T. Maden-İş
2014 Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
2014 Çayırhan Kömür Genel Sağlık ve Milli Güvenlik T. Maden-İş
2015 MESS Grup Milli Güvenlik Birleşik Metal
2017 (OHAL) Asil Çelik Milli Güvenlik Birleşik Metal
2017 (OHAL) EMİS Grup Milli Güvenlik Birleşik Metal
2017 (OHAL) Akbank Ekonomik ve Finansal İstikrar Banksis
2017 (OHAL) Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
2017 (OHAL) Mefar İlaç Genel Sağlık Petrol-İş
2018 (OHAL) MESS Grup Milli Güvenlik Türk Metal, Birleşik Metal, Çelik-İş
2018 (OHAL) Soda Kromsan Milli Güvenlik Petrol-İş
2019 İzban Toplu Taşıma Hizmetlerini Bozucu Demiryol-İş

Kaynak: DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, 2019.

Grev yasaklamaları grev eğilimini de etkilemektedir. Grev eğilimi grev yoğunluğu ile ölçülür ve grev yoğunluğu her bin işçiye düşen grevde geçen işgünü sayısıdır.[10] AKP iktidarı döneminde grev yoğunluğu ve buna bağlı olarak grev eğilimi de önemli bir düşüş sergilemiştir. 1991’de 1059 olarak kaydedilen grev yoğunluğu, 1995’te kamu grevlerinin de artışıyla birlikte 1097’ye çıkmıştır, ancak 2000’li yıllarda önemli bir düşüş göstermiştir. 1985-2002 döneminde 334 olan grev yoğunluğu, AKP iktidarı döneminde (2003-2017) 25’e gerilemiştir. 2010-2017 yılları ortalaması ise yıllık 11’e kadar düşmüştür.[11]

  1. Toplu Sözleşme Hakkından Faydalanılamıyor

Sendikal hakların kullanılmasında karşılaşılan bir diğer engel, toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakkının kısıtlanmasıdır. Türkiye’deki yasal düzenlemeler toplu sözleşme hakkından faydalanılmasını son derece zorlaştırmaktadır. Sendikaların üye sayıları nicel olarak artsa bile, sendika üyesi işçilerin toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakları giderek kısıtlanmaktadır. Ocak 2019 tarihli bakanlık verilerine göre 1 milyon 859 bin işçi sendika üyesi olarak gözükmektedir, ancak bu işçilerin 727 bini toplu iş sözleşmesi kapsamında değildir. Yani sendikalı işçilerin yüzde 39’u toplu iş sözleşmesi hakkından yararlanamamaktadır.

Başka önemli bir gösterge, üç büyük konfederasyonun (Türk-İş, Hak-iş, DİSK) üye sayılarındaki değişimdir. Diğer konfederasyonların üye sayılarında da artış gerçekleşmesine karşın Hak-İş üye sayısındaki artışa değinmek gereklidir.

Hak-İş’in üye sayısındaki artış sadece iktidarla uyumlu sendikacılıkla ilgili değil, aynı zamanda devletin, sermayenin, partinin ve emeğin işbirliği anlamında korporatist çalışma ilişkilerinin yerleştirilmesiyle de ilişkisidir.[12] Bu anlamda Türkiye’de 21. yüzyılda devlete, partiye ve sermayeye bağlı bir sendikal örgütlenme oluşturulması bağlamında önceki dönemlerden daha farklı bir seyir görüldüğü ve diğer dönemlere nazaran daha fazla mesafe kat edildiği belirtilmelidir. Kâğıt üzerinde toplu sözleşme hakkından faydalanabilen işçilerin bazılarının mevcut korporatist pratikler nedeniyle ne derece bu haktan faydalanabildikleri bir tartışma konusudur.

Grafik 2: Konfederasyonların Üye Sayıları, 2013-2019 (Bin kişi)

Kaynak: Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yayımlanan işkolu sendika üyeleri tebliğlerinden derlenmiştir.

Farklı bir statüye sahip olmakla birlikte Memur-Sen’in üye sayısındaki artış ve üstlendiği işlevler de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kamu Görevlileri Sendikaları Heyeti Başkanı olarak Memur-Sen Genel Başkanının yer aldığı ve kamu görevlilerinin geneline yönelik toplu sözleşme görüşmeleri yine kâğıt üzerinde toplu sözleşme görüşmeleri olarak tanımlanmaktadır. Ancak söz konusu olan prosedürel bir fikir alışverişidir.

Şöyle ki: Taraf olunan uluslararası sözleşmelerin toplu iş sözleşmesi ve örgütlenme hakkına ilişkin sağladığı güvencelere karşın T.C. Anayasasında bu alandaki maddeler ve mevzuatın biçimlendirilmesi kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkının tatbikini bütünüyle keyfiyete bırakmıştır. Anayasanın 53. Maddesine göre “Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler”, ancak “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.” Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun oluşumu ve görevleri ise 4688 sayılı Kanun ile belirlenmiştir. Bu kanunun 34. Maddesine göre Kamu Görevlileri Hakem Kurulu onbir üyeden oluşturulur. Üyelerin belirlenmesinde Cumhurbaşkanı neredeyse tam yetkilidir ve onbir üyenin yedisini seçmektedir.

4688 sayılı Kanunun ilgili maddesine göre onbir üye; a) Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkan, Başkanvekili, Başkan Yardımcısı veya Daire Başkanları arasından Cumhurbaşkanınca Başkan olarak seçilecek bir üye, b) Cumhurbaşkanınca belirlenen bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından dört üye, c) Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından belirlenecek iki, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlardan birer üye, d) Üniversitelerin kamu yönetimi, iş hukuku, kamu maliyesi, çalışma ekonomisi, iktisat ve işletme bilim dallarından en az Doçent unvanını taşıyanlar arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üye, e) Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından üç, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlar tarafından ikişer olmak üzere (d) bendinde belirtilen bilim dallarından en az Doçent unvanını taşımak kaydıyla, önerilecek toplam yedi öğretim üyesi arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üyeden oluşmaktadır.

Türkiye’de 2000’li yıllardaki kamu sendikacılığı pratikleri nedeniyle kalan dört üyenin ikisinin de ekonomi yönetiminin ve politika yapıcıların uygun gördüğü kişiler arasından Kurul’a katılacağı ifade edilmelidir. Dolayısıyla kamu çalışanları toplu sözleşme masasına oturduklarında temel sosyal ve mali talepler karşılanmamaktadır. Daha sonrasında çoğunluğu Cumhurbaşkanınca, kalan az sayıda üyesinin de yarısı kayırmacılıktan faydalanan bir sendika tarafından ve dolaylı olarak yine Cumhurbaşkanınca belirlenen Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, son kararı vermektedir.

Kısacası uluslararası sözleşmelerle verilen taahhütler ve Anayasa ile güvence altına alınmış gibi sunulan toplu iş sözleşmesi hakkı milyonlarca kamu çalışanı için herhangi bir gerçekliğe tekabül etmemektedir. Kamu çalışanları için geçerli olan bu engeller çalışma yaşamıyla ilgili mevzuatın bütününe hâkim olan bir bakışın yansımasıdır. Mevzuattaki bariyerler nedeniyle sendikalı olan işçiler de toplu sözleşme hakkından faydalanamamaktadır. Türkiye’de günümüzde sendikalı işçilerin yüzde 39’u toplu sözleşme hakkından mahrumdur. Düşük sendikalaşma oranı nedeniyle toplamda işçilerin yüzde 93’ü toplu iş sözleşmesi kapsamında yer almamaktadır. Toplu iş sözleşmesi kapsamı ve sendikalaşma açısından Türkiye OECD ülkeleri arasında son sırada bulunmaktadır.[13]

  1. Atılması Gereken Adımlar

Uluslararası Çalışma Örgütü mensubu olan Türkiye, ILO sözleşmelerinin şartlarını yerine getirmekle yükümlüdür. Çalışma yaşamında temel hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için Türkiye’de mevzuat değişiklikleri ve OHAL hukukunun ilgası gereklidir. Toplantı ve gösteri özgürlüğü önündeki yasal engellerin bütünüyle kaldırılması bunun yanı sıra örgütlenme özgürlüğü önündeki fiili engellerin temizlenmesi şarttır. Siyasal görüşleri, cinsiyeti, etnik kökeni nedeniyle işçilerin ayrımcılığa uğraması engellenmelidir. OECD ülkeleri arasında en yüksek haftalık çalışma saatlerinin görüldüğü Türkiye’de çalışma saatlerinin uzunluğu aynı zamanda örgütlenme ve toplumsal yaşam için çalışanlara zaman kalmamasını beraberinde getirmektedir. Ayrıca, ücretlilerin yaklaşık yarısının sefalet ücreti olarak adlandırılabilecek asgari ücret ve civarında ücret aldığı çalışma yaşamında emeğin toplam gelirden aldığı payı artıracak düzenlemeler gereklidir.

Bizim buradaki değerlendirmemiz sınırları kapsamında ise, çalışma yaşamının demokratikleşmesi açısından olmazsa olmaz adım ve düzenlemeler şu şekilde sıralanabilir:

  • İşkolu barajının kaldırılması
  • Toplu sözleşme hakkının eksiksiz, gediksiz tatbik edilebilmesi için düzenlemeler yapılması
  • Kamu hakem kurulunun kaldırılması, kamu çalışanlarına grev hakkının tanınması
  • Milli güvenlik gibi gerekçelerle grev yasaklarına zemin sağlayan mevzuatın değişmesi
  • İşyerindeki yıldırı karşısında önlemler alınması, sendikal örgütlenmeyi engelleyen pratikler karşısında cezaların ağırlaştırılması

Bu doğrultuda bir değişim, genel olarak çalışma yaşamının demokratikleşmesi, çalışanların özgüçlerinin artması ile kol kola ilerleyecek bir süreçtir. Türkiye’de asgari ücretin belirlenmesinden toplu sözleşme hakkının uygulanmasına, uluslararası standartlara uyum gösterilmesi, çalışma koşullarının iyileşmesi, işçi sağlığı ve güvenliği açısından gerekli önlemlerin alınması ancak ve ancak sendikaların yeni örgütlenme yolları üzerine çalışmalar gerçekleştirmesi, engelleri aşacak aktif ve kararlı mücadelenin devamı ile mümkün olacaktır.

Kaynakça

Bakır, Onur ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, 2009.

Coşkun, Mustafa Kemal. “AKP ve İşçi Sınıfı”, Devrimci Marksizm, 2019.

Çelik, Aziz. “Sembiyotik ilişkiler ve otoriter korporatizm kıskacında 2010’lu yıllarda Türkiye’de sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev eğilimleri”, Uluslararası Yönetim, İktisat ve İşletme Dergisi, CEEİK 2018.

Makal, Ahmet. Grev, kuramlar ve uluslararası farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987.

Marx, Karl. Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt 1, Yordam: İstanbul, (2011 [1867]).

Orhangazi, Özgür. “2000’li yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu”, Çalışma ve Toplum, 2019/1.

Öngel, Serkan Öngel ve Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye ekonomisinde küresel kriz karşısında sermayenin tepkisi: İşçilerin artan sömürüsü”, DİSK-AR, Güz, 2013.

 

Yazarlar Hakkında Bilgi:

Ali Rıza Güngen, siyaset bilimci, siyasal iktisatçı, çevirmen, yazar ve blogger. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde doktorasını tamamladıktan sonra Queen’s Üniversitesi Küresel Kalkınma Çalışmaları’nda doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuştur. Carnegie Mellon Üniversitesi bünyesinde uzaktan araştırmacıdır. Off University katkısıyla Kassel Üniversitesi’nde ders vermiştir. Ortak yazarlarından olduğu Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. The Political Economy of Financial Transformation in Turkey kitabının editörlerindendir. The Journal of Peasant Studies, New Political Economy, Praksis, Amme İdaresi Dergisi ve İktisat Dergisi vb. akademik yayınlarda çalışmaları yayımlanmıştır. Borç yönetimi, finansal içerilme, finansal sektörün denetimi ve devlet bankaları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

Mustafa Kemal Coşkun, 1970 İzmir doğumludur. Ankara Üniversitesi, DTCF, Sosyoloji Bölümü eski öğretim üyesi. Yüksek Lisansını ODTÜ’de, Doktorasını DTCF’de tamamladı. Barış Bildirisini imzaladığı için çalıştığı üniversiteden uzaklaştırıldı. Toplumsal hareketler, sınıf mücadeleleri ve sınıf ilişkileri, siyaset sosyolojisi temel ilgi alanlarıdır. Halen bağımsız araştırmacı olarak çalışmaktadır.

[1] Doç. Dr., Sosyolog.

[2] Dr., Siyaset Bilimci, Carnegie Mellon Üniversitesi (Uzaktan Araştırmacı).

[3] Uluslararası Çalışma Örgütü, Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi, https://www.ilo.org/ankara/about-us/WCMS_412372/lang–tr/index.htm, 2015, erişim tarihi: 23 Aralık 2019.

[4] Bu raporda da kullandığımız bazı tablolar ve verilerle birlikte Türkiye’de işçi sınıfının durumuna dair güncel bir değerlendirme için bkz. Mustafa Kemal Coşkun, “AKP ve İşçi Sınıfı”, Devrimci Marksizm, 2019, 39-40.

[5] Aziz Çelik, “Sembiyotik ilişkiler ve otoriter korporatizm kıskacında 2010’lu yıllarda Türkiye’de sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev eğilimleri”, Uluslararası Yönetim, İktisat ve İşletme Dergisi CEEİK 2018, özel sayısı, s. 46.

[6] Serkan Öngel ve Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye ekonomisinde küresel kriz karşısında sermayenin tepkisi: İşçilerin artan sömürüsü”, DİSK-AR, Güz, 2013, s. 39.

[7] Bu hesaplamalar için bkz. Özgür Orhangazi, “2000’li yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu”, Çalışma ve Toplum, 2019/1: 325-349.

[8] “Göreli artık nüfus üretimi sefalet üretimini içerir; bu nüfusun varlığı ne kadar zorunlu ise onun da varlığı o kadar zorunludur; sefalet, göreli artık nüfusla bir arada, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir varlık koşulunu oluşturur” Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politin Eleştirisi, Cilt 1, Yordam: İstanbul, (2011 [1867]), s. 622.

[9] Onur Bakır ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, 2009, Sayı 383, s. 91-92.

[10] Ahmet Makal, Grev, kuramlar ve uluslararası farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987.

[11] Çelik, a.g.e., s. 59.

[12] Çelik, a.g.e.

[13] DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, DİSK, 2019.

2 YORUMLAR

Comments are closed.