“Mutlu musunuz?”[1] Gazeteciliğini Neoliberal Rejim İçinden Düşünmek

0
677

Medya, modern kapitalist toplumlarda hem yönetimler (bunu sömürenler olarak okuyabilirsiniz) hem de halk için iki ucu keskin bir bıçak gibi işlev görmüştür hep. Bir başka ifadeyle medyayı iki yüzü olan Roma tanrısı Janus’a da benzetmek mümkündür. Her ne kadar orijinal mitolojik anlatıda bu tanrılardan birisi kente girenlere diğeri çıkanlara bakıyor olsa da; medya açısından düşündüğümüz zaman, Janus’un bir yüzü yönetimi ne koşulda olursa olsun meşrulaştırır, diğer yüzü de eleştirir. Bir başka açıdan bakacak olursak, Janus’un bir yüzü halkın sesine kulak verir, diğer yüzü yönetimlere. Bu yüzlerin her ikisi de yönetime bakar hale geldiği anda, halkın sesi tamamen duyulmaz olur. Ancak halkın sesinin duyulmaz hale gelmesi, başlangıçta yönetimlerin işini kolaylaştırıyor gibi görünse de, uzun vadede yönetimler bu haldeki bir yönetim mantığı ile kör, sağır, dilsiz ve akılsız hale gelmiş bir canavara dönüşür. Bu canavar, bir süre sonra yerli yersiz önüne gelene saldırmaya, önüne gelene tekme atmaya başlar. Öyle ki artık tekmenin hedefinin kim olduğunun önemi kalmaz. Tekmeden mevcut yönetimi destekleyen, desteklemeyen herkes nasibini aldığı için, iş canavarı punduna getirip etkisiz hale getirmeye kalmıştır sadece; tıpkı Türk mitolojisindeki Tepe Göz hikâyesinde olduğu gibi. Ancak bu medyanın iki yüzü olan fonksiyonunu iyi değerlendirebilmek için, kamu ve ticari yayıncılık arasındaki farkları iyi değerlendirmek gerekir. Zira medyanın ürettiği temel içerik haberdir ve bu içeriğin temel amacı kamusal çıkarı gözetmektir. En liberal anlatılarda bile, mevcut yönetimlerin eleştirilemez hale gelmesiyle yozlaşacağı ve toplumun bütünüyle çökeceği riskinden hareketle, günümüzde medya diye adlandırılan ifade araçlarının özgür olması gerektiği vurgulanır. Bu argüman, her ne kadar bireysel özgürlüğü anlatıyor gibi görünse de kamusal yararı tanımlar.

HABERİN ALINIP SATILAN META HALİNE GELMESİ

Kamusal yayıncılığın aşınması ile sosyal refah devletinin krizi ve neoliberal politikaların uygulanmaya başlaması arasında paralellik vardır. Kamusal yayıncılığın aşınması, ticari yayıncılığın giderek temel norm haline gelmesini, içeriklerin ticarileşmesini, kamusal bir hedefi olan haberin alınıp satılan bir meta haline gelmesini beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeyle birlikte karşımıza yıkıcı bir rekabet çıkmış, gazetecilik mesleğine dair normların bu yıkıcı rekabetten etkilenmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu sürecin nasıl geliştiğine; tarihsel, politik ve ekonomik dinamikler çerçevesinde bakmak gerekir.

Yetmişlerdeki küresel ekonomik krizi aşmak, bunun yanında Vietnam’daki savaşın başarısızlığı, Watergate skandalı ve dünyanın dört bir yanındaki CIA’nin müdahalelerinden dolayı hegemonyası sarsılan Amerika’nın hegemonyasını yeniden tesis etmek için ekonomik ve politik alanlarda yeniden yapılandırma yoluna gidilmiştir. Bu amaçla ortaya çıkan girişimlerden birisi de David Rockefeller tarafından kurulan Trilateral Commission (Üçlü Komisyon) adlı kuruluştur. ABD, Batı Avrupa ve Japonya’daki “kapitalist demokrasileri” istikrara kavuşturmak amacıyla kurulan bu üçlü komisyon için Fransız Michel Crozier, Amerikalı Samuel Huntinton ve Japon Joji Watanuki’nin ortaklaşa yazdıkları “The Crisis of Democracy, Report on the Governability of to Trilateral Commission” adlı metinde batı demokrasilerinin krizinden bahsedilir. Yazarlar, Batılı kapitalist toplumlarda aşırı ölçekte demokrasi olduğunun ve bu demokrasi fazlalığının bu toplumları artık yönetilemez hale getirdiğinin altını çizerler.[3]

KAMU YAYINCILIĞININ PİYASALAŞTIRILMASI

Kuşkusuz batı demokrasilerinin yönetilemez hale gelmesinde en önemli faktör yazarların raporuna göre, kamu yayıncılığı yapan yayın organları ve sosyal refah devletinin sürdürülmesi gereğini savunan entelektüellerdir. Yazarlara göre batı demokrasilerini krize sokan şey, devlet tekelleri şeklinde sürdürülen kamu yayıncılığı içinde herkesin herşeyi “fazlasıyla” konuşabiliyor olmasıdır. Bu fazla konuşma ortamı, mevcut kurumların meşruiyet temellerini ortadan kaldıran, devlet ve hükümetin otoritesini sarsan, liderlerin liderlik kapasitelerini zayıflatan bir nevi karşıt/muhalif kültür (adversary culture) üretmektedir.[4] Kamu yayıncılığı politikasının bu aşırı demokrasinin yayılmasında, gençlerin aşırı talepkâr ve otorite karşısında boyun eğmez hale gelmesinde önemli etkilerinin olduğunun altını çizen yazarlar, özellikle televizyonun yönetimin otoritesini sarsan demokratik bir boya (democratic distemper)[5] saçtığını iddia etmektedirler. Kuşkusuz demokrasinin yönetilemez hale gelmesinin bir de mali boyutu olduğu ve bu mali boyut finans krizini derinleştirdiği için aciliyet arz etmektedir. Bu aciliyetin yerine getirilmesi için kamu yayıncılığından vazgeçilmesi, devletin yayıncılık alanındaki düzenleyici müdahalelerinin tedrici olarak azaltılması ve yayıncılık faaliyetlerinin tamamen piyasanın isterleri doğrultusunda serbest bırakılması önerilmektedir. Zira serbestleşme ya da deregülasyon savunucuları, piyasanın bürokratlardan daha iyi “düzenleme” yapabileceğine inanmaktadırlar. Böylece ticari medyanın çıkarları, kamu yararının düzenlenmesine karşı seferberlikle öne çıkarılmıştır.[6]

 DEREGÜLASYON VE ÖZEL YAYINCILIĞIN BAŞLAMASI

Serbestleşme süreciyle beraber kamu yayıncılığı yapan kurumların yanında ticari özel yayıncılara da izin verilmesi sağlanmıştır. Örneğin Fransa’da ticari yayıncılığa geçiş 1983 yılında sosyalistlerin iktidarı zamanında gerçekleşmiş, Canal Plus adlı televizyon kanalının şifreli yayınına izin verilmiştir. Takip eden zamanlarda yeni özel kanallar açılmış, kamu yayıncılığı yapan bazı kanallar da özel sektöre ihaleyle satılmıştır. İtalya’da ise ticari yayıncılığa geçiş, RAI’nin tekelinin olmadığına dair Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla 1974 yılında gerçekleşmiştir. Bu kararın ardından pek çok özel televizyon kanalı açılmış, takip eden zaman içinde Berlusconu’nin Fininvest grubu pek çok yerel televizyon kanalını satın almaya başlamıştır. ABD’de ise, düzenleyici kuruluş olan FCC’nin kamu yararına göre değerlendirme yaparak lisans yenileme hakkı, giderek “otamatik yenileme” şekline dönüşmüştür. Düzenleyici kuruluşların ellerindeki “kamu yararı” ilkesine göre lisans yenileme yetkisi, serbestleşme politikaları doğrultusunda giderek azaltılmıştır. Seksenli yıllarla beraber, medyanın kamu yararı, halkı bilgilendirme gibi işlevlerine giderek izleyicilerini büyük uluslararası şirketlere reklamlar aracılığıyla “satma” işlevi eklenmiştir. Türkiye’de ise ticari özel televizyon yayıncılığının serbest bırakılması ve giderek yaygınlaşması için doksanlı yılları beklemek gerekmiştir. Ancak Türkiye’de basın/medyadaki büyük dönüşüm sürecine 24 Ocak Kararları, 12 Eylül darbesi ve darbe anayasasının ivme kazandırdığının da altını çizmek gerekir.[7]

Neoliberal politikaların etkisiyle ticari yayıncılığın satış kaygılı faaliyeti, giderek kamusal yayıncılığı etkisiz ve gereksiz hale getirdi. Rekabet, iş hacmi, verimlilik vs. gibi pek çok argüman bu ticari söylemi destekledi. Bu çerçevede kamusal sorumluluk yerine etik ya da meslek etikleri yaygın bir meşruiyet zemini olarak karşımıza çıktı. Zaman içinde etik kodlar oluşturmak ve bunu ilan etmek yeterli gelmeye başladı. Artık en çok etiğin konuşulduğu bir etiksizlik çağı içinde yaşamaya başladık. Zira bu ilan edilen etik kodlara uyulup uyulmadığını denetleyecek bir erk ya da merci yoktu. Bunun için kurulan ombudsmanlık mekanizmaları da çok kısa bir süre içinde etkisiz hale getirildi. Son zamanlarda eski öğrencilerimden birisinin yazdığı yüksek lisans tezinin yazılı olmayan saha notlarından anladığımız, özellikle de hükümet yanlısı gazetelerdeki ombudsmanlık mekanizmaları tamamen formaliteden ibaret oluşumlardır.

MEDYAYI DENETLEME MEKANİZMALARI

Günümüz koşullarında medyanın içeriğini denetleyecek izleyiciden başka merci kalmadı. Elbette bütün içeriklerin “milli, yerli, ulusal çıkarlara uygun olup olmadığı”, müstehcen olup olmadığı, “devlet büyüklerine (siz burada Cumhurbaşkanı anlayın!)” hakaret içerip içermediği gibi muğlak konularda devletin bir denetleme mekanizması mevcuttur. RTÜK, basın savcılıkları, şimdilerde Cumhurbaşkanlığı iletişim başkanlığı, CİMER gibi mekanizmalar baş göz açtırmaksızın denetim yetki ve gücünü kullanıyor çok şükür!!! Ancak bu merciler, içeriklerin kamusal sorumluluğa uygun olup olmadığına dair bir kaygıyla denetleme yapmaz asla. Makul bir denetleme mekanizması, yasaklamaz, özgürlük alanlarını genişletir. Ancak şimdiye kadar devlete bağlı herhangi bir denetleme merciinin yasaklamak dışında özgürlükleri genişletecek bir mantıkla düzenleme yaptığı, uyarıda bulunduğu ya da dikkat çektiği herhangi bir örnek vaki değildir.

Byung Chul-Han’a göre “Neoliberal performans toplumunda başarısız olan kişi, toplumu ya da sistemi sorgulamak yerine başarısızlığından kendini sorumlu tutar ve utanç duyar. Neoliberal rejimin kendine has zekâsı burada kendini gösterir. Sisteme karşı direnişe izin vermez… İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar…”[8] İşte Elazığ’da deprem sonrası kendilerine tahsis edilen çadırda yaşayan aileye gidip haber adı altında propaganda yayını yapan muhabirin içinde bulunduğu dramı, neoliberal rejimin yarattığı iklim içinden anlayabiliriz.

NEOLİBERAL REJİMİN YARATTIĞI AMALGAM BİREY

Neoliberalizmin yarattığı birey, kolektif bilinçten, kamusal sorumluluktan, bir toplum içinde yaşama becerisinden yoksun, Aristotales’in tarif ettiği tüm “zoon politikon” (politik varlık) potansiyelinden sıyrılmış bir çıplak varlıktır artık. Bu nedenle ondan toplumsal sorumluluk, diğerkâmlık, erdemli davranış, içinde yaşadığı düzenin kendi varoluşuna getirdiği sınırlara dair farkındalık ve eleştiri beklemek beyhudedir. Bu değerlendirmeden yola çıkarak elbette haberi yapan kişinin sorumluluğunu tamamen bir yana atıyor değiliz. Demeye çalıştığımız şey, neoliberal rejimin yarattığı iklimin yükünün tamamen bireylere yüklendiği ve bu yükten bu rejimin içinde yaşayan pek çok insanın haberdar bile olmadığıdır. Haberdar değildir, ancak o yükü yaşamı pahasına taşımaya devam eder farkında olmadan. Burada asıl yapılması gereken, mesleki ya da insani olarak gerçekleştirilmiş bireysel sakilliklerin üzerine gitmenin yanı sıra, bu sakilliklere hangi yapısal koşulların neden olduğunu da sorgulamaktır. Bu koşullar altında bu davranışın ardından dilenen özür, edilen itiraf ya da getirilen nedametin de samimi olup olmadığından asla emin olamayız. Zira neoliberal rejimin yarattığı amalgam birey, aynı zamanda ahlaklı-ahlaksız, vicdanlı-vicdansız, diğerkâm-pragmatist, çıkarcı-özverili gibi birbirleriyle temelden çelişkili kişisel özellikler ve davranış biçimleri arasında bocalamaktadır. Bu bocalamadan kurtulmak için neyin içinde yaşadığımızın ayırdına varmak ve ona göre bir eylem stratejisi geliştirmek gerekiyor. Bu da kamusal sorumluluk nosyonunu her alanda yeniden hayata geçirmek için örgütlenmekle mümkün olabilecektir.

[1] 24 Ocak 2020 akşam saatlerinde Elazığ’da meydana gelen depremin ardından deprem bölgesinde evleri yıkılan insanlara çadırlarında mikrofon uzatarak “mutlusunuz değil mi? Sorusunu defalarca sorarak tepki çeken CNN Türk muhabiri Ferit Demir, tepkiler üzerine Twitter hesabından özür dilemiş, ancak tartışmalar devam etmiştir. Bu sorudan esinle yazının başlığı bu şekilde oluşturulmuştur.

[2] um:ag Genel Yayın Yönetmeni, halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Joji Watanuki (1975), The Crisis of Democracy Report on the Governability of Democracy of to Trilateral Commission, USA: New York University Press. s. 6-9, 33.

[4] Michel Crozier vd., a.g.e., s. 6,7,9.

[5] Michel Crozier vd., a.g.e., s. 102-103.

[6] Robert W. McChesney (2006), Medyanın Sorunu 21. Yüzyılda İletişim Politikaları, Çev. Çiğdem Çidamlı, Emel Coşkun, Erdoğan Usta, İstanbul: Kalkedon Yayıncılık, s. 54,

[7] Durna, Tezcan (2015), “Basından Medyaya Geçerken 1980’lerde Neo-liberal Hegemonyanın Kanaat İmalatçısı Olarak Köşeyazarları”, içinde Modernizmin Yansımaları, 80’li Yıllarda Türkiye, ed. Funda Barbaros, Erik Jan Zürcher, Ankara: Efil Yayınları, s. 292-337.

[8] Byung Chul Han, (2019), Psikopolitika, Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, Çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.