Ana Akım Medya Bir Fanteziden İbarettir Artık

0
543

Tezcan Durna[1]

 

KHK listesine adım eklenerek hukuksuz bir şekilde ihraç edilişimin ilk aylarında sığınmacılar üzerine uzmanlaşmış bir STK yöneticisiyle bir görüşmemi anımsıyorum. Bu STK yöneticisi bir şekilde bana ulaşarak sözde dayanışma amacıyla yürüttükleri bir proje kapsamında yerel gazetecilere verdikleri etik derslerinin bazılarına beni de dâhil etmek istediğini söylemişti. STK’nın adını verecek değilim, zira burada ismin önemi yok. Burada önemli olan bu STK yöneticisiyle aramızda geçen diyalog. Yöneticinin bana bu derslere nasıl bir katkı sunacağımı sorması üzerine benim yanıtıma karşı verdiği tepkidir bu diyaloğu anımsamama yol açan. Ben bu soruya şöyle bir yanıt vermiştim: “Ben bu tür dersleri zaten fakültedeyken de veriyordum. Özellikle medya okuryazarlığı da sayılabilecek Haberi Okumak dersimde cinsiyetçi, militarist, milliyetçi, nefret söylemi içeren haberlerin nasıl analiz edileceğini ve bu haberlere dair nasıl raporlar-incelemeler yazılacağını yıllarca ders olarak okuttum.” Yönetici kişi yanıtımın devamını dinlemeden ürkek gözlerle şöyle bir tepki vermişti: “Aman hocam, öyle militarist dil, nefret söylemi gibi ifadeler kullanmayalım, yereldeki gazeteciler bu tür ifadelere tepki gösteriyorlar, başımız derde girmesin sonra.”

‘NEFRET SÖYLEMİ’ DEMEKTEN İMTİNA ETMEK

Bu tepkiyi duyduğum anda, söz konusu STK’nın kuruluş misyonu ve yürüttüğü projenin hedefi ile bu tepki arasında bir rabıta kurmaya çalıştığımı anımsıyorum. Elbette bir rabıta kuramamıştım. Bir taraftan yabancı düşmanlığının en yoğun yöneldiği grup olan sığınmacıların hakları üzerine faaliyet göstereceksiniz, diğer yandan sığınmacılara yönelen en belirgin söylem olan nefret söylemini adlı adınca dile getirmekten çekineceksiniz. Bir taraftan medyadaki ayrımcı söylemlerle ilgili raporlar hazırlayıp bu alanda eğitim vereceksiniz, diğer taraftan bu raporlarda yine en yaygın ayrımcı söylem olan nefret söylemine “NEFRET SÖYLEMİ” demekten imtina edeceksiniz. Bu, aklıma “denize girmek istiyorum ama ıslanmak istemiyorum” önermesindeki imkânsız arzuyu getiriyor. Elbette bu tepkiyi aldığım tarihlerin OHAL sürecinin en civcivli zamanları olduğunu anımsatmam gerekiyor. Bu bilgi belki bu çelişkinin kısmen de olsa anlayışla karşılanmasını sağlayabilir. Ancak korkunun ecele faydasının olmadığını da hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. STK ve projeciliğin nasıl tamamen profesyonel bir İŞ haline geldiğini anlamamız açısından da bu paylaştığım diyalog fikir veriyor. Bu mevzu başka bir yazının konusudur. Bu konuya burada bir mim koyarak yıllardır halkın bilgilenme açısından bel bağladığı ana akım haber medyasının ahlaki protesto sanatıyla nasıl ve neden etkisiz hale getirilmesi gerektiği mevzusuna geçmek isterim.

Yukarıda yer verdiğim diyalogda en dikkat çekici konulardan birisi, kendini belirli bir misyonla tanımlayan pek çok STK’nın yürütmekte oldukları faaliyetleri iş olsun diye yapıyor olmalarıdır. Buradaki işin adı her ne kadar ahlaki gazeteciliği öğretmek olsa da, yıllarca gazetecilere ahlaka dair anlatılan hikâyeler, kaynağın gizliliği, kaynaktan hediye alınıp alınmayacağı, reklam maksatlı haber yapılıp yapılmayacağı gibi konular olageldi. Kuşkusuz bu konular önemsiz değildir. Bilahare gazetecilik etiği denince bu konuların akla gelmesinin neden sorunlu olduğuna da değiniriz bir gün. Burada karşımıza çıkan STK yöneticisi, nefret söylemi demeden nefret söylemini ağır baskıcı koşullar altında nasıl anlatacağının yollarını bulmaya çalışırken, tıpkı popülist siyasetçi gibi yine baskıcı muktedir tarafından milli duyguları kabartılmış yerel gazetecilere şirin görünmeye çalışmaktadır. Hâlbuki “ağzımızın tadı bozulmasın” denilerek hakikati dile getiremezsiniz; zülfü yâre dokunmadan yanlışa yanlış diyemezsiniz. Doğruyu söylemenin her zaman bir bedeli olur. Ya bu bedeli ödeyerek doğruyu söylersiniz, ya da bedel ödemeden “ortadan bir şey söyleyeyim” derseniz, söylediğiniz şey doğru olmaz, en hafif tabirle durumu idare etmek ya da eskilerin deyimiyle mürailik olur.

Türkiye’nin ana akım medya ve haber medyası, tıpkı anlattığım STK’nın nefret söylemi demeden nefret söylemi anlatmaya çalışmasına benzer bir biçimde uzun zamandır haber vermeden habercilik yapmaya, ağır dramlarla insanları eğlendirmeye çalışıyor. Verdiğini iddia ettiği haberler, Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nun[2] deyimiyle omnibüs olaylarla ilgili haberlerdir. Hiçbir şey söylemeyen, hiçbir tercihte bulunmayan, hiç kimseyi şaşırtmayan, ama sürekli şaşırtacağı vaadinde bulunan olaylardır. Bunlar sadece zaman doldurur. İzleyenin bilgi açlığını/susuzluğunu tıpkı tuzlu su içende ortaya çıkan içtikçe daha çok su içme isteğine benzer bir isteği uyandırır. İzledikçe cehaletin artar, cehaletin arttıkça izlemeye devam edersin.

GAZETECİLİK SON DÖNEMDEKİ GELİŞMELERLE PROPAGANDA İŞLEVİ GÖRMENİN ÖTESİNE GEÇİP, BİZZAT YALAN HABER YAYMANIN, TOPLUMDAKİ FARKLI GRUPLARI BİRBİRİNE DÜŞÜRMENİN, KİN VE NEFRETİ KÖRÜKLEMENİN, TOPLUMSAL BİRLİK VE BERABERLİĞİ YOK ETMENİN BİZZAT ARACI HALİNE GETİRİLDİ.

Kuşkusuz ne medya eskiden iletişim fakültelerinde öğretildiği gibi eğitim işlevine de sahiptir ne de özellikle haber medyası eskiden daha iyi bilgi verme işlevini hakkıyla yerine getiriyordu. Ancak günümüzde geçmiştekinden, hatta bazılarının öcü olarak gösterdiği doksanlardakinden farklı olarak medyanın iyi kötü, yüzergezer haldeki güvenilirlik özelliği de tamamen yerle yeksan olmuştur. Hep anlatıp durduğumuz gibi medyanın kamusal işlevinin berhava olması seksenlerde başladı, doksanlardaki yeni yeni serpilen özel televizyon kanallarıyla gelişti, günümüzde AKP iktidarlarının marifetiyle tamamlandı. Gazetecilik son dönemdeki gelişmelerle propaganda işlevi görmenin ötesine geçip, bizzat yalan haber yaymanın, toplumdaki farklı grupları birbirine düşürmenin, kin ve nefreti körüklemenin, toplumsal birlik ve beraberliği yok etmenin bizzat aracı haline getirildi.

2017 yaz aylarında Antalya’nın Kuzey Batı bölümünden üç köyde yaşayan insanların sosyal medya kullanım pratikleri üzerine bir saha çalışması yapmıştık.[3] Saha çalışmasının sonuçlarındaki pek çok ilginç başlığın yanısıra en çarpıcı olan sonuç, bu insanların artık ana akım medyadan doğru haber alamayacaklarına olan inancının yaygın olmasıydı. Araştırmada derinlemesine görüşme yaptığımız yirmiden fazla katılımcının ezici bir çoğunluğu “kritik bir konuda haber almak istedikleri zaman nereye öncelikle başvuracakları” sorusuna basılı gazete, radyo ve televizyon yanıtını vermemişlerdi. Verdikleri yanıtlarda ilk sırada sosyal medya ya da internet geliyordu. Bu sonuçları yorumlarken artık teknolojinin çok geliştiği, artık köylü ya da kentli fark etmeksizin neredeyse herkesin elinde bir akıllı telefonun olduğu ve bu nedenle bu yanıtların doğal olduğu gibi bir değerlendirme yapılabilir. Ancak durum o kadar da basit değildi. Zira bu soruyu bir başka soruyla teyit etme ihtiyacı duymuştuk. O soru da ana akım medyadan hangi kanalın haberlerine güvendikleri sorusuydu. Ona verilen ağırlıklı yanıt da, neredeyse hiç biri idi. Güvenilen tek bir kanalın da yabancı bir medya şirketinin sahip olduğu ve Türkiye’deki yerli medya şirketlerinden hiç birisi ile ortaklığı olmayan Fox TV idi. Ancak bu araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından birisi ise şuydu: İnsanlar, her ne kadar ana akım televizyonların verdiği haberlere güvenmese de hala televizyonlarda üretilen dizi, yarışma, spor programı vs. gibi içerikleri izlemeye devam ediyorlar. Bu, izleyicinin o kadar da ebleh olmadığı, üretilen içeriklerden nitelikli bulduğunu izleyip nitelikli bulmadığını izlemediğini gösteriyor. Ancak bu sonuçlar diğer yandan ana akım medyadaki çarpıcı ikiyüzlülüğün izleyicide de yankı bulduğu şeklinde de yorumlanabilir. Zira ana akım medyanın hükümet yanlısı, ahlaksız ve halkı kandıran haber ürettiğini bile bile diğer içeriklerini izlemeye devam eden bir izleyici ile karşı karşıyayız. Bundan ya külliyen izleyiciyi sorumlu tutacağız, ya da örgütlü olmayan bir toplumda ortaya çıkan doğal sonucun bu olduğunu düşüneceğiz. İzleyici, okuyucu, yurttaş adına ne derseniz deyin, aslında var olan iktidar ilişkilerinin sorunlu olduğunun, bu iktidar ilişkilerinin ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi için medyanın fütursuz bir şekilde kullanıldığının gayet farkında. Ancak nitelikli içeriğe bedel ödemeye daha hazır değil gibi görünüyor izleyici ya da okuyucu. Bunun için örgütlü bir mücadeleye, organize bir toplumsal harekete ihtiyaç var.

‘HABERCİLİK’ DİYE YUTTURULMAYA ÇALIŞILAN

James M. Jasper, Ahlaki Protesto Sanatı başlıklı kitabında 21. Yüzyılın protesto ya da boykot hareketleriyle ilgili şöyle bir saptamada bulunuyor: “Uzmanlarca protesto hareketinin ortaya çıkışında can alıcı öneme sahip olduğu belirtilen pek çok fenomen (haksızlık çerçeveleri, bilişsel özgürleşme, aniden dayatılan rahatsızlıklar, çerçeveleme) katı biçimde bilişsel görünür, ama aslında bu fenomenler duygularla yoğrulmuştur. Rahatsızlıklar bir çeşit dümdüz, nesnel bilgi gibi görünürler, ancak rahatsızlık olarak adlandırılmalarına neden olan şey sadece insanları üzmeleri ve öfkeyle doldurmalarıdır…”[4] Aslında Gezi Süreci’nin nasıl ortaya çıktığını da anlamayı sağlayabilecek bu satırları günümüzdeki ana akım medyaya içten içe uzun zamandır verilmeye başlamış ve devam eden tepkiyi anlamak için de yazılmış satırlar olarak okuyabiliriz. Her gün aynı üç-beş kişinin atom fiziği de dâhil olmak üzere her konuda konuşması için ekranların karşısına çıkarıldığı tartışma programlarını uzun zamandır izleyen çok az insan kalmıştır. Doksanlı yılların Ali Kırca’lı Siyaset Meydanı’nın sabahlara kadar izlendiği bir dönemden, bitse de gitsek duygusuyla izlenen yalan yanlış tartışma programlarına geldik. Felaket haberlerinden canlı yayına bağlanan muhabire “sen biraz bekle” denilerek artık ne diyeceği neredeyse hiç kimse tarafından merak dahi edilmeyen bir tek adamın açılış konuşmasına bağlanıldığı ve bu pespayeliğin habercilik diye halka yutturulmaya çalışıldığı bir dönemde ana akım medya bir fanteziden ibarettir artık.

‘CNN TÜRK PROTESTOSU,  YENİ BİR ŞARKIYA BAŞLAMANIN İLK ADIMI’

CHP’nin tüm bu olan bitenlerin arasında son günlerde CNN Türk televizyonu için başlattığı protesto kampanyası çok ama çok geç kalmış bir girişimdir. Üstelik bu protesto sadece CNN Türk ile sınırlı da bırakılmamalıdır. Neredeyse tamamı hükümet tarafından oluşturulan havuzda kulaç atıp atıp hiçbir yere gidemeyen ana akım medya biteli çok oldu. Uzun zamandır biten bir şarkının nakaratlarını tekrar etmeye devam ediyoruz umutsuzca. Bu nedenle ya şarkıyı bitirip, gerçek bir şarkıya başlayacağız, ya da nakaratı tekrar etmeye devam edeceğiz. CHP’nin bu girişimi yeni bir şarkıya başlamanın ilk adımı olarak değerlendirilmeli. Söylenen şeyin ya da yapılan konuşmanın gerçekliği ne söylendiğinden ziyade nerede söylendiğine göre şekillenir. Uzun zamandır ana akımda boy göstererek bu beyhude nakarata eşlik etmeye çalışan muhalif denebilecek gazeteci, siyasetçi, uzman ya da adı çok da önemli olmayan şahsiyetler, söyledikleri gerçeklerin halka gerçekten ulaştığını sanıyorlardı. Hâlbuki böyle bir ortamda söylenen sözler hakikat olmak yerine muktedirin gücüne güç katan payanda olmanın ötesine geçemiyordu. Bazen bir yerde ya da mecrada konuşmaktansa oraya konuşmamak, oraya susmak daha etkili olabilir. Bazen her gün boy gösterip durmaktansa, ne pahasına olursa olsun her yerde görünmektense, görünmemeyi tercih etmek varlık mücadelesine daha çok katkıda bulunabilir. Bazen o kadar çok konuşursunuz sinek vızıltısı gibi gelir, bazense bir suskunluk kitlelere çığlık olur. CHP’nin bu girişimi belki de halkın çığlığı olur.

[1]  um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Pierre Bourdieu, 2000, Televizyon Üzerine, 2. Baskı, Çev. Turan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları, s. 30, İstanbul.

[3] Bu saha araştırmasını Dr. Nehir Durna ile yürütmüş, sonuçlarını “Köylünün Sosyal Medya ile “Sosyalleşmesi”: Batı Akdeniz’den Üç Köy Örneği” başlığıyla Aralık 2017’de düzenlenen 15. Sosyal Bilimler Kongresi’nde sunmuştuk.

[4] James M. Jasper (2002), Ahlaki Protesto Sanatı, Toplumsal Hareketlerde Kültür, Biyografi ve Yaratıcılık, Çev. Senem Öner, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 202.