Türkiye’de Adil Yargılanma Hakkı ve Hak İhlalleri

0
219
C:\Users\dell\Desktop\ADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA\4. Fotolar\Ax8IK6JCAAAp8P7.jpg

Dilan Mızrak*

I. GİRİŞ

Türkiye, adil yargılanma hakkının sağlanması konusunda hiçbir zaman ideal bir konumda olmamıştır. Hatta pek çok dava düşünüldüğünde, bugüne kadar yargının resmî/egemen ideoloji ve iktidardan tamamen bağımsız olduğu, savunulamaz. Yakın Türkiye tarihi ise “intikam davaları” zihniyetine dayanan bir görüntü çizmektedir.

2000’li yılların başında Avrupa Birliğine uyum süreci rüzgârı mevzuat ve uygulamada olumlu değişiklikleri beraberinde getirmiş; başta ölüm cezasının kaldırılması olmak üzere, gözaltı sürelerinin yeniden düzenlenmesi, DGM’lerin kaldırılması, 12 Eylül darbe sorumlularının yargılanmasının önünün açılması, kanunların değişmesi gibi gelişmeler yaşanmıştır. Bu olumlu görülen adımlar zamanla yerini gerilemeye bırakmış; özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası mevzuatı ve uygulamalar yargıya güveni, adaletin yerini bulacağına dair inancı oldukça zedelemiştir.

Yapılan son anket çalışmalarında yargıya güven; ordu, emniyet ve hükümetin de gerisine düşmüş olup, yaşanılan bir mağduriyetin yargı yoluyla çözülebileceği fikri düşük yüzdelerde çıkmıştır.

ORC'nin yargıya güven anketi[1]

http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2019/06/SODEV-Yargı-Bağımsızlığı-ve-Yargıya-Güven-Araştırması-14.06.2019-1_Page_11.jpg[2]

http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2019/06/SODEV-Yargı-Bağımsızlığı-ve-Yargıya-Güven-Araştırması-14.06.2019-1_Page_16.jpg

II. ADİL YARGILANMA HAKKI

Hakkaniyete uygun yargılanma, doğru yargılanma terimleriyle de ifade edilebilecek adil yargılanma; “demokratik bir toplumda, hukukun üstünlüğü prensibine dayalı olarak, adaletin gerçekleşmesini güvence altına almayı amaçlar” (Leanza&Pridal, 2014:7).

Adil yargılanma hakkı kısaca, kişinin; yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkı olarak ifade edilebilir.

Adil yargılanma hakkı bakımından sorgulanan şey varılan sonuçtan çok, yargılama sürecidir. Diğer bir deyişle,içerik olarak adil bir karar verilip verilmediği değil, adil bir karar verilebilmesi için gerekli koşulların sağlanıp sağlanmadığı” önem kazanmaktadır (İnceoğlu, 2018:1). Adil yargılanma hakkı bütün yargılama sürecine ilişkindir, bu hakkın içerdiği güvenceler ilk derece yargılaması kadar istinaf ve temyiz aşamaları için de geçerlidir (İnceoğlu, 2018:2).

Hukuken bağlayıcı olmasa da devletlerin iç hukukuna yansıyan ve uluslararası insan hakları metinlerinin temelini oluşturan BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve ayrıca BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gibi Türkiye’nin dâhil olduğu insan hakları sisteminin temel belgelerinde adil yargılanma hakkı büyük öneme sahiptir. Anayasanın çeşitli maddeleri ile de adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

Evrensel Bildirinin 10. maddesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı genel olarak mahkemeye erişebilme, adaleti arayabilme ve yargılama sırasında adaletin sağlanması için gerekli güvenceler şeklinde iki asal bileşenden oluşur (Leanza&Pridal, 2014:8).

Türkiye Hukukunun bir parçası haline gelmiş AİHS’e göre:

Yasayla kurulmuş tarafsız ve bağımsız mahkemelerde yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, yargılamaya etkili katılım ve duruşmada hazır bulunma hakkı, davanın aleni olması ve hükmün aleni duruşmada verilmesi, makul sürede yargılanma hakkı, hukuki belirlilik, masumiyet karinesi, bizzat savunma veya müdafinin yardımından yararlanma hakkı, ücretsiz tercüman hakkı, tanık sorgulama hakkı gibi birçok hak adil yargılanma hakkı kapsamındadır.

Sözleşmeye aykırılıkların incelendiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de, adil yargılanma hakkının öneminden bahisle, bu hakkın dar yorumlanmaması gereğine vurgu yapmıştır; bu nedenle sözleşmenin dinamik yorumlanması, sözleşme metninde yer almayan bir dizi hakkın da bu hakkın bileşeni olduğu belirtilmiştir (Leanza&Pridal, 2014:7). AİHM’in amacı hakkın göstermelik ve teorik olarak korunması değil, uygulanabilir, etkili biçimde korunabilir olmasıdır. Bu nedenle Mahkeme çeşitli kararlarıyla[3] 6. maddenin içerdiği korumayı pek çok hakkı içerecek biçimde geniş tutmuştur (Vitkauskas&Dikov, 2018:12).

Her ne kadar AİHS adil yargılanma hakkının norm alanını “medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin bir uyuşmazlık” ve “suç isnadının” karara bağlanması ile sınırlı tutmuşsa da AİHM cezai uyuşmazlık ve medeni hak ve yükümlülükler kavramlarını imzacı devletlerin ulusal mevzuatından farklı, özerk bir biçimde yorumlamaktadır. Dolayısıyla AİHM içtihadı 6. maddenin uygulanmasını idari yargı, askeri yargı, anayasa yargısı alanları gibi hukuki süreçleri de içerecek biçimde genişletmiştir.

Aynı biçimde, her ne kadar 6. madde dava kelimesini içeriyorsa da söz konusu madde, savcılık işlemleri safhası gibi yargılama öncesi aşamalar bakımından da güvence sağlamaktadır (Leanza&Pridal, 2014:14).

Adil yargılanma hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmeseydi bile, 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde de yer alan hukuk devleti kavramı, bu temel hakkın içeriğini dolduran haklar ve ilkeleri hukuk sistemlerinin bir parçası haline getirmeyi zorunlu kılardı. Ancak yine de adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke veya hak Anayasanın çeşitli maddelerinde yer almaktadır (örneğin md 36-39, 125, 138 – 142, 145).

Anayasa’nın 36. maddesine göre “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”. Yine, Anayasanın 37. maddesi doğal hâkim ilkesini, 38. maddesi masumiyet karinesini, 138 ve devamı maddeler de mahkemenin bağımsızlığı ile bağımsızlığın sağlanmasına ilişkin güvenceleri düzenler.

Daha çok devletin temel organlarının işleyişine yönelik bir biçimde kaleme alınmış ve haklar bölümünde düzenlenmemiş söz konusu hükümler adil yargılanma hakkını düzenleyen madde 36 ile birlikte yorumlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi de, anayasanın bütünlüğü ilkesi gereği, başka maddelere dağılmış olan güvence ve ilkeleri hakkın düzenlendiği ana maddeyi destekleyici bir biçimde kullanmaktadır (İnceoğlu, 2018:15).

III. Adil Yargılanma Hakkının Bileşenleri ve Türkiye’de Bu Konuda Yaşanan İhlaller

  1. Bağımsızlık

C:\Users\dell\Desktop\ADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA\4. Fotolar\images (2).jpg

Hukuk devleti ilkesinin başlıca unsurlarından kabul edilen yargı bağımsızlığı; dış ve iç bağımsızlık olarak ayrılabilir. Dış bağımsızlık, yargı organının yasama ve yürütme organına karşı bağımsız olmasıdır. Anayasanın 138. maddesi de yargı bağımsızlığını düzenlemektedir. Yargı bağımsızlığı, hâkimlere tanınmış  bir hak olarak değil, bireyleri koruyan bir ilke olarak algılanmalıdır. Bu madde yargıyı; yürütme ve yasamadan korumayı amaçladığı gibi, herhangi bir kişi, kurum, örgütten, örneğin siyasal partilerden, medyadan, davanın taraflarından ya da davayla ilgili menfaati olan kişilerden gelebilecek olumsuz etkilere karşı da korumalıdır.

Bundan başka yargı bağımsızlığı üzerinde içsel tehditler de olabilir. İç bağımsızlık olarak ifade edilebilecek bu ilke, yargı erki içindeki üst makamlardan bağımsızlık, üstlerden talimat almama şeklinde ifade edilebilir. Bu bağımsızlık yargıcın meslektaşları ve özellikle kendinden yukarı seviyedeki diğer yargıçlara karşı bağımsızlığını içerir (Gönenç, 2011:2).

Yargının bağımsızlığı konusundaki temel uluslararası belgeler; iç ve dış bağımsızlığı, hâkimlerin göreve başlaması, sahip olmaları beklenen güvenceler, çalışma usulleri gibi konuları ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Bu konudaki temel uluslararası belge olarak kabul edilen 1985 tarihli Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri belgesi yanında, konuyla doğrudan ilgili, yakın tarihli ve uluslararası standartları temsil eden üç belge; 1994 tarihli Avrupa Konseyi, Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Konusunda Tavsiye Kararı, 2007 tarihli Venedik Komisyonu, Yargısal Atamalar Raporu ve 2010 tarihli Venedik Komisyonu, Yargıçların Bağımsızlığı Raporudur (Raporların Ayrıntıları için Gönenç, 2011).

C:\Users\dell\Desktop\ADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA\4. Fotolar\cubbe3.jpg Adalet sisteminin temel taşları olan yargıç, savcı ve avukatlar, duruşmalarda özel cübbeleriyle görev yapar. Bu siyah cübbe, öylesine sıradan bir kıyafet değil, vicdanın ve tarafsızlığın sembolüdür. Yargı, kimseden emir almadığı, bağımsız olduğu için, kimsenin önünde iliklenmesin diye cübbenin düğmeleri yoktur. Yargı, kamu hizmeti olduğu için cübbenin cebi de yoktur[4].

Bir mahkemenin bağımsız olup olmadığına karar verirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şu hususları değerlendirir: Mahkemenin üyelerinin atanma biçimi, görev süreleri, dışarıdan baskılara karşı güvencelerin varlığı, kurumun bağımsız bir görünüme sahip olup olmaması (Mole & Harby, 2001:58).

Avrupa Birliği 29.5.2019 tarihli Türkiye Raporunda, yukarıda sayılan kriterlerin neredeyse hepsi konusunda olumsuz görüş bildirmiş, Türkiye’de yargı bağımsızlığına ilişkin gerilemenin devam ettiğini yazmıştır. Rapora göre “Hâkim ve savcılar üzerindeki siyasi baskı ve çok sayıda hâkim ve savcının rızaları dışında yer değiştirmeleri devam etmiştir. Bu durum, yargının bağımsızlığı ile genel kalitesi ve etkinliği üzerinde önemli bir olumsuz etki oluşturmaya devam etmiştir. Çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalan çok sayıda hâkim ve savcı, aklanmalarına rağmen mesleklerine iade edilmemiştir”.

Rapora göre, yargının işleyişi konusundaki uyum da erken aşamada olup, ciddi gerileme devam etmiştir. “Diğer hususların yanı sıra, 2016 darbe girişiminin ardından hâkim ve savcıların %30’unun ihraç edilmesi ve görevden uzaklaştırılması neticesinde Türk yargısının bağımsızlığı ile ilgili endişeler devam etmektedir. Hâkim ve savcıların işe alınmasında ve terfiinde; nesnel, liyakate dayalı, yeknesak ve önceden belirlenmiş kriterlerin bulunmaması ile ilgili olarak herhangi bir tedbir alınmamış olması nedeniyle, mevcut sistem çerçevesinde, yeni hâkim ve savcıların işe alınmaları endişeleri artırmıştır. İhraçların ve görev yerlerinin rızaları dışında değiştirilmesinin yargı üzerinde hâlâ caydırıcı etki yarattığı gözlemlenmekte ve bu durum, hâkim ve savcılar arasında oto sansürün yaygınlaşması riskini taşımaktadır. Bu durum, bir bütün olarak yargıyı, bağımsızlığını ve kuvvetler ayrılığını zayıflatabilir”.

“Yargının yürütmeden bağımsız olmasının sağlanması veya Hâkimler ve Savcılar Kurulunun bağımsızlığının artırılması amacıyla yasal güvencelerin yeniden tesis edilmesine yönelik hiçbir tedbir alınmamıştır. Paralel bir sistem oluşturma riski taşıyan, sulh ceza hâkimliği kurumuna ilişkin herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Sulh ceza hâkimlerinin kararları üzerinde yürütme erkinin etkisi bulunduğuna dair algıya ilişkin ve yargı yetkileri ve uygulamaları ile ilgili endişeler devam etmektedir. Bu endişeler, geniş kapsamlı yetkilere sahip olmaları ve kararlarına yönelik itirazların daha yüksek bir adli merci tarafından değil, bir başka tek hâkimli yapı tarafından inceleniyor olmasıyla ilgilidir. Bunların kararları, giderek AİHM içtihadından uzaklaşmakta ve nadiren yeterli düzeyde bireyselleştirilmiş gerekçe sunmaktadır[5].

Türkiye Barolar Birliği de hazırladığı İnsan Hakları Raporunda benzer ihlalleri örnek vererek değerlendirmiştir:

İstanbul Adliyesinde FETÖ soruşturması kapsamında yargılanan bazı sanıkları tahliye eden hâkimler hakkında soruşturma açılmış ve görev yerleri değiştirilmiştir. By-lock uygulaması ile ilgili olarak istinaf incelemesi yapan Gaziantep İstinaf Mahkemesinin ilgili ceza dairesinin hâkimlerinin görev yerleri verdikleri karar nedeni ile değiştirilmiştir. Kararı veren iki hâkim görevlerinden alınarak başka illere atanmış, verilen karara muhalif kalan hâkim ise aynı istinaf dairesine başkan olmuştur[6].

Benzer biçimde, Hâkimler ve Savcılar Kurulu, eski Korgeneral Metin İyidil‘in darbe girişimi davasında aldığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını kaldıran, beraatine ve tahliyesine karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20’nci Ceza Dairesi heyetinin görev yerlerini değiştirmiştir. İyidil kararıyla ilgili olarak Cumhurbaşkanının “Yargı camiamız için gerçekten çok çok üzücü bir adım olmuştur. İlginç olan şey şu; tabii bunların hepsinin talimatlarını da verdik, yani kararı veren kişi veya kişilerin de FETÖ’cü olması bu işin nerelere vardığını gösteriyor” açıklaması sonrası böyle bir karar alınması büyük tartışma yaratmıştır.

Devam eden davalara ilişkin olarak yürütme ve yasamanın temsilcileri tarafından kamuoyuna yapılan açıklamalar, yargıya açık ya da zımni biçimde talimat verme yargı bağımsızlığı önündeki engellerden biridir.

C:\Users\dell\Desktop\67b3c74e9002c324-1556215540-1556215546.jpg C:\Users\dell\Desktop\ADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA\0. GENEL (haber, yazı, istatistik, davalar...)\AİHM'deki Demirtaş davası Müdahil olan Avrupa Konseyi, Türkiye'de adil yargılama olmadığını savundu_dosyalar\1568794307881-vslvlshn.jpg

“7 Haziran 2015 seçiminin ardından iki önemli olay gerçekleşmiştir. Türkiye’deki demokratik tartışma ortamını yükselten barış görüşmeleri çökmüş ve Erdoğan HDP’yi, özellikle de Demirtaş’ı doğrudan ve açıkça “terörist” olarak hedef göstermeye başlamıştır. Erdoğan’ın 28 Temmuz 2015 tarihindeki konuşmasının hemen ardından Demirtaş hakkında altı soruşturma başlatılmıştır. Burada dikkati çekici nokta, Demirtaş’ın konuşmaları ile soruşturma tarihleri arasındaki büyük tutarsızlıktır. 2 Ocak 2016 tarihli konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan bir talepte bulunmuştur. Bu talep üzerine, üç aydan kısa bir süre içinde Demirtaş hakkında 10 farklı şehirde fezlekeler hazırlanmıştır. 20 Kasım 2018 tarihinde AİHM, Demirtaş’ın tutukluluk halinin yasa dışı olduğuna karar verdiğinde, Cumhurbaşkanı “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” demiş, ardından da AİHM için “terörist sevici” ifadesini kullanmıştır. Erdoğan’ın bu açıklamalarının ardından, 4 Aralık 2018 tarihinde, beş yıl önceki bir konuşması nedeniyle Demirtaş’a, “terör propagandası” için mümkün olan en yüksek ceza verilmiştir[7].

rahip brunson ile ilgili görsel sonucu" deniz yücel ile ilgili görsel sonucu"
İzmir Diriliş Kilisesi Rahibi ABD vatandaşı Andrew Craig Brunson’un, ‘milli güvenliği tehdit eden faaliyetlerde bulunduğu’ iddiasıyla sınır dışı edilmesi yönünde verilen kararının ardından, 15 Temmuz soruşturmasında bir ‘gizli tanık’ Brunson aleyhine savcılıkta ifade verdi ve Rahip Brunson FETÖ ve PKK ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Brunson’un, “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etmek” suçlamasıyla 20, toplamda 35 yıla kadar hapsi istenirken, kamuoyunun gözü önünde cereyan eden bir pazarlık süreci başladı Türkiye ile ABD arasında. Erdoğan, konuyla ilgili, “Diyorlar ki, papazı bize verin. Bir papaz da sizde var. Siz onu bize verin biz de onu, yapalım yargıda gereğini size verelim” ifadelerini kullandı. Pazarlık eleştirileri gölgesinde, hakkında 35 yıl hapis cezası istenen ve ev hapsinde olan ABD’li din adamı Brunson’a, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi ve Brunson tahliye edilerek ABD’ye gitti.

Almanya’da yaşayan Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlarından yargılandığı ve 4 yıldan 18 yıla kadar hapisle cezalandırılmasının talep edildiği dava sırasında, Almanya’dan gelen iade talepleri üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Deniz Yücel ben bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Deniz Yücel bir yıl tutuklu kalmasının ardından tahliye edildi ve Almanya’ya döndü.

Bu iki dava, yürütmenin yargı üzerindeki etkisini göstermesi bakımından oldukça önemli olup, siyasetçiler, hukukçular, kamuoyu nezdinde yargı bağımsızlığının ağır bir ihlali kabul edilmiştir.

Bağımsızlık tartışılırken, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal çerçevesinde kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonundan[8] bahsetmek gerekmektedir. 27.01.2017 tarih ve 685 sayılı KHK ile olağanüstü hal kapsamında kurulan komisyon, terör örgütlerine ya da Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna hükmedilen yapı veya oluşumlara üyeliği ve irtibatı olduğu gerekçesi ile doğrudan doğruya kanun hükmünde kararnameler ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirir. Komisyon toplam yedi üyeden oluşmakta olup bu üyelerden üçü Başbakan tarafından kamu görevlileri arasından, bir üye Adalet Bakanlığının merkez teşkilatı ile bağlı veya ilgili kuruluşlarda çalışan hâkim ve savcılar arasından, bir üye İçişleri Bakanlığınca mülki idare amiri sınıfına mensup personel arasından, birer üye ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından Yargıtay ve Danıştay’da görevli tetkik hâkimleri arasından seçilir.

“Komisyonun üyelerini atayan siyasi ve idari mercilerin bizzat kendileri ihraç ve kapatma kararı vermiştir. O nedenle alınan tedbirlerin hukukiliğini sorgulayacak olan Komisyonun, tedbiri alanlar ve uygulayanlar tarafından atanıyor olması bizatihi kendisi bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin baştan göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır. Öte yandan 126.120 başvuru alan OHAL Komisyonunun, 7 kişiyle çalışarak bu başvuruları sağlıklı bir şekilde incelemesinin mümkün olmadığı ortadadır. Yine, bir terör örgütüyle bağlantısı bulunduğu için kamu görevinden çıkartılan bir kişi veya kapatılan bir televizyon kanalı söz konusu olduğunda cezai bir suçlama olduğu da açıktır. Bu husus şu açıdan önemlidir. Bu kişi ve kurumlar, hiçbir savunma imkânı verilmeden, delil sunamadan, tanık dinletemeden, iddia makamının iddialarını tartışma ve çürütme imkânı olmadan masumiyet karinesinden mahrum bırakılmıştır. Hali hazırda bu kişilerin kamu görevine iade edilmeden mağduriyetlerinin yıllarca sonra sonuçlanacak bir soruşturma sonrasında giderilmesinin adil olup olmadığı tartışma konusudur[9].

2. Tarafsızlık

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi çerçevesinde tarafsızlık, davanın çözümünü etkileyecek bir önyargı yokluğu; özellikle, mahkemenin veya mahkeme üyelerinden bazısının taraflar düzeyinde, onların leh ve aleyhinde bir duygu veya çıkara sahip olmaması demektir (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:282).

AİHM, mahkemelerin tarafsızlığı konusunda ciddi hassasiyet göstermekte, buna bağlı olarak, tarafsızlık konusu gündeme getirilirse “tamamen esastan yoksun” olmadığı takdirde mutlaka soruşturulması[10]; yine, hakkında tarafsızlığından korku duyulması için meşru neden bulunan tüm yargıçların çekilmesi gerektiğini[11] belirtmektedir.

Subjektif tarafsızlık, mahkeme üyesi yargıcın birey sıfatıyla, kişisel tarafsızlığıdır. Yani, subjektif tarafsızlığın belirlenmesinde sorulacak soru, yargıcın belirli bir davadaki başvurucuya karşı önyargılı ve taraflı bir tutumu, kişisel bir kanaati olup olmadığıdır. Subjektif tarafsızlığa karar vermek için AİHM fiili peşin hüküm kanıtı arar[12]. Aksine ilişkin kanıt bulunana dek, usulünce atanmış bir yargıç kişisel olarak tarafsız kabul edilir. Bu çok güçlü bir karinedir ve uygulamada, kişisel peşin hükmün kanıtlanması çok zordur (Nole ve Harby, 2001:29).

Objektif tarafsızlık ise, kurum olarak mahkemenin kişide bıraktığı izlenim, yani mahkemenin hak arayanlara güven veren, tarafsız bir görünüme sahip bulunması; tarafsızlığı sağlamak için alınmış bulunan tedbirlerin, organın tarafsızlığı konusunda makul her türlü şüpheyi ortadan kaldırır nitelikte olmasıdır. Mahkemelere duyulan güvenin büyük ölçüde kurumun üyelerden soyutlanarak, bir bütün olarak verdiği nesnel görünüme bağlı olduğu kuşkusuzdur (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:282 vd).

barış imzacıları davası ile ilgili görsel sonucu"

AİHM içtihadı pek çok durumda ilk kararda görüşünü açıklayan tek bir yargıcın bile ikinci kararda yer almasını tarafsızlığın ihlali için yeterli görmüş, çoğunluğun önceki kararda yer alması halinde ise mutlaka ihlal bulmuştur. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerin İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılamalarında mahkeme heyeti tüm yargılamalar bakımından aynıdır. Büşra Ersanlı hakkında karar veren heyetin, daha sonra görülen tüm yargılamalarda da imzası vardır. İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni imzacıları için 1 Yıl 3 Ay hapis cezası vermiştir. Bu kararlarda İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi kelimesi kelimesine ilk kararındaki ifadeleri kullanmaktadır. Ayrı hükümler bulunmakla birlikte tümünde suç konusu eylem, iddianame, savcının mütalaası ve nihai karar yazım hatalarına kadar tamamıyla aynı niteliktedir. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin propaganda olduğuna bir kez karar vermiş bir heyetin aynı suçlamayı defalarca aynı şekilde karara bağladığı ve bağlayacağı açıktır. Dolayısıyla artık ortada tarafsız bir mahkeme olmadığı gibi bir yargılamadan da bahsetmek mümkün değildir. Kararın kes/yapıştır şeklinde kaleme alınmış olması bu durumun açık bir göstergesidir. Ayrıca, İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesinin kullandığı ifadeler tamamen önyargı içeren, dava konusu eylemle değil, sanığın kişiliği ile ilgili olan nitelikler taşımaktadır:

Bunun yanında sözde sorumluluk sahibi aydın bir akademisyen olarak…”(s.18),”... sözde aydın, barışçı, demokratik, sorumluluk sahibi ve tarafsız akademisyen kimliği ile hiç bir şekilde bağdaşmadığı…” (s. 18), “…sözde aydın akademisyen kimliği ile bağdaşmamaktadır.” (s. 18)”

AİHM’in belirlediği adil yargılanma ölçütlerine göre, aynı durumun yaşandığı akademisyen yargılamalarının genel olarak tarafsızlık ilkesini ihlal ettiği görülmektedir.

3. Mahkemeye Erişim

Anayasanın 36. maddesindeki “herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir” düzenlemesi de mahkemeye ulaşma, hak arama özgürlüğünü düzenlemiştir.

Mahkemeye erişimle ilgili temel meseleler; başvurucunun taraf ehliyeti olmaması, süreler, adli yardımın bulunmayışı ve mahkeme harçları gibi erişime dair usulle ilgili engeller ile davalılara tanınmış muafiyetlerdir (Vitkauskas:31).

Mahkeme hakkı, hak aramak için mahkeme önüne gidebilme olanağının gerçekten, fiilen ve etkili bir biçimde mevcut olmasını gerektirir. Mahkeme hakkı sadece hukuken öngörülen sınırlamaların değil fiilen öngörülen sınırlamaların da kaldırılmasını gerekli kılar (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:274). Nitekim Türkiye ile ilgili çeşitli kararlarda AİHM, dava harcının davacının ödeyebilme gücünden fazla olmasına rağmen kendisine adli yardım verilmemesini adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir (İnceoğlu, 2018:27)[13].

Mahkemeye erişim hakkı sınırlı bir haktır. Devletler bu hakkın kullanımı bakımından davacılara sınırlamalar getirebilir, örneğin; küçüklere, akıl hastalığı veya zayıflığı olanlara, hükümlülere yönelik sınırlamalar söz konusu olabilmektedir, ancak bu sınırlamalar ölçülü olmalı, hakkın özüne dokunmamalı ve meşru amaç gütmelidir (Mole & Harby,2001:72).

Adalete Erişimi Engellenen Gruplar

İnsan Hakları Ortak Platformu, adalete erişimle ilgili raporunda; LGBT bireyler, Romanlar, Aleviler, Sığınmacı ve göçmenlerle ilgili örneklere yer vermiştir. Buna göre;

Toplumda mevcut olan LGBTİ’lere yönelik önyargı ve bu önyargılardan beslenen genel ahlak anlayışı, adaleti sağlamakla yükümlü kurumlarda da mevcuttur. Bu anlayışın sonucu olarak, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığa emniyet ve yargı kurumlarında sıklıkla rastlamak mümkündür. Hak ihlaline uğrayan, mağdur ya da davacı olan kişi LGBTİ ise, çoğunlukla etkin soruşturulma yürütülmüyor, kişilerin hak arama hürriyeti ile adil yargılanma hakları ihlal ediliyor. Uğradığı ihlallere karşı harekete geçen LGBTİ’ler, özellikle de translar, karakolda şikâyet aşamasından dava süreçlerine kadar ayrımcılığa uğramaktadır. Öncelikle, karakolda trans ya da eşcinsel bireylere daha baştan suçlu muamelesi yapıldığına dair yaygın bir kanı vardır. Şikâyeti değerlendirmekle yükümlü polislerin işi ağırdan aldığı, mağdurları şikâyetlerini geri almaları için ikna etmeye çalıştıkları hatta tehdit ettikleri ve işlemleri sabaha kadar başlatmadığı sıklıkla dile getirilen sorunlardan biridir. Suç duyurularında gelişme olmadığı gibi, polisler tarafından karşı suç duyurularında bulunulup trans kadınlara ‘polise direnme’ ya da ‘hakaret’ gibi suçlamalar yüklenebilmektedir. Emniyetteki bu engellemelere rağmen şikâyetlerini yargıya taşımayı başaran LGBTİ’ler ise toplumsal yargıların yargı kurumları ve personelinde de mevcut olduğuna şahit olmaktadır. Bazı hâkim ve savcılar, homofobik tutum ve tavırları sonucunda cezasızlığa yol açan kararlara imza atabilmektedir. Nefret cinayetlerinin görüldüğü davalarda uygulanan haksız tahrik indirimleri bunlara örnek gösterilebilir. Görüşme yapılan bir trans kadın, tüm bu süreçleri ‘davacı olarak girip sanık olarak çıkıyorsun’ şeklinde özetlemiştir”.

Adalete erişim konusunda Romanların yaygın olarak yaşadığı ayrımcılık vakalarının birçoğu, etkili bir soruşturmanın yürütülmemesi, davaların uzun sürmesi ve cezasızlıkla ilgilidir.

Öncelikle, Romanlar hakkındaki kalıp yargıların emniyet personelinde de mevcut olmasının bir sonucu olarak, polisler, mağdur olsalar dahi suçu Romanlarda aramaya çalışabiliyor veya olayları yeterince soruşturmayabiliyor. Romanlara yönelik kitlesel saldırıların, diğer bir deyişle linç girişimlerinin yargıya taşındığı durumlarda davalar neredeyse zamanaşımı süresine denk gelecek şekilde uzun sürmektedir. Örneğin, 2010 yılında Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşayan Romanların saldırıya uğrayarak yerlerinden edilmesiyle ilgili davanın karar duruşması 2015 yılının sonunda görülebilmiştir. Dava sonucunda Roman hakları savunucularını tatmin eden bir karar çıkmış olmasına rağmen, Selendi davasının cezasızlıkla sonuçlanmayan nadir davalardan biri olduğunu belirtmek gerekir. Romanları hedef alan kitlesel saldırılardan bir diğeri, 2013 yılında Bursa’nın İznik ilçesinde meydana gelmiştir. İki yıl boyunca görülen 10 duruşmanın ardından, Ekim 2015’te linç girişiminde bulunan 31 kişinin tamamı hakkında beraat kararı verilmiştir”.

Alevileri hedef alan nefret söylemi ve saldırılara ilişkin davalar da cezasızlıkla sonuçlanmaktadır. Örneğin, 2012 yılında Malatya’da Alevi bir ailenin evinin taşlanarak linç girişiminde bulunulmasına ilişkin davada, 3.5 yıl sonra verilen kararda saldırganlar beraat ettiği gibi, saldırıya uğrayan mağdurlara hapis cezası verilmiştir. Linç girişimlerinde genellikle ‘mala zarar’ ya da ‘hakaret’ suçlarından dava açılmakta, ayrımcılık ve nefret söylemi savcı ve hâkimler tarafından göz ardı edilmektedir[14].

Mahkemeye erişim hakkının bir ihlali olan ve İHOP Raporunda çeşitli kesimler bakımından belgelenen cezasızlık politikası; kadın cinayetleri, işçi ölümleri, zorla kaybetmeler, kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı, nefret suçları, Kürt illerinde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri bakımından da söylenilebilir.

“Cezasızlık, en yalın ifadeyle, yaşanan bir hak ihlalinin soruşturmasının, faillerinin bulunmasının, yargılanmasının ve cezalandırılmasının, suçtan mağdur olanların tazmin edilmesinin söz konusu olmamasıdır. Burada altı çizilen konu devletin sorumluluğudur. Kavram, devletin bizzat yarattığı veya göz yumduğu aktörler eliyle yahut devlet ve kurumlarının denetlenmemesi sonucu meydana gelmiş olan ağır ve sistematik hak ihlalleri ile ilişkili olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır”[15].

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde 28 Aralık 2011’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 17’si çocuk 34 kişinin hayatını kaybetmesi olayında sorumlu tek bir kişinin yargılanmaması, ancak mağdur ailelere soruşturmaların açılması, 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamları davalarında, gerçek sorumluların yargı önüne çıkarılmadığına yönelik kamuoyundaki kanı, 2014 yılında 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Faciası Davasında maden sahibinin beraat etmesi ve benzeri olaylar cezasızlık nedeniyle adalete erişim hakkı önünde engel oluşturan, böylece, adalet hakkını ortadan kaldıran yakın dönem olaylarıdır.

kadın cinayetleri ile ilgili görsel sonucu"

Kadın Dayanışma Vakfı gönüllü avukatlarından Zekiye Karaca Boz, kadına yönelik şiddetin neden her geçen gün arttığını, yargının bu konuda neden önemli olduğunu, bu konuda adil yargılanma hakkının nasıl ve neden ihlal edildiğini şöyle açıklıyor:

Kadına yönelik şiddetle mücadelenin önündeki en önemli engel sistematik bir cezasızlık sorunu/politikasıdır. Ceza mahkemeleri, düşünce suçlularını yargılarken cezalandırma ve hak ihlallerinde ne kadar istekli ise kadına yönelik şiddet davalarında sanıkların adil yargılanma ve savunma haklarını koruma konusunda da o kadar cevval geliyor bize. Suçtan zarar gören kadın, fail kadar korunmuyor. Saldırıyı yargı makamları önüne taşıyabilmeyi becerenler koruma görmediklerinde şikâyetlerinden vazgeçiyorlar. Tanıklar da mağdur olacakları korkusuyla vazgeçiyor veya bildiklerini söylemiyor. Oysa İstanbul Sözleşmesi taraf devletlere mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin alınması yükümlülüğü getiriyor. Cinsel saldırıya uğrayan kadını “ne yaptı ya da ne giydi de bunu hak etti” diye yargılayan erkek bakış açısının egemen olduğu sistem kolluk güçlerinden başlar; savcılık, adli tıp ve mahkeme heyetiyle devam eder. Kadınlar kendini savunmak zorunda kalmadan ve suçlanmadan ifade veremiyor. Destek almadan mücadele etmek zorunda kalan kadınlar yargılamadan, şiddetin yarattığı travmanın daha da derinleşmesiyle çıkıyor. Cinsel saldırı suçlarının hemen tamamında savcı, şikâyette bulunan kadına soruyor: “Neden doktora gitmedin?”, “Neden o adamla içki içtin?”, “Bile bile oraya neden gittin?”, “Neden bağırmadın?”, “Neden şikâyet için altı ay bekledin?” hatta iki saat sonra başvuran kadına bile “Neden iki saat bekledin?” diye sorulabiliyor. Cinsel saldırıya uğrayan kadınlar dinlenmiyor, defalarca “sorgulanıyor.” Tecavüz veya cinsel şiddet mağduru kadın, genellikle tamamı erkeklerden oluşan bir heyet önünde bazen birden fazla kez ifade vermeye zorlanıyor. Mağdurların faillerle tanışıklığı cinsel saldırının olmadığı, rıza ile cinsel ilişki gerçekleştiğine gerekçe olabiliyor. Mağdura neden hemen polis çağırmadığı ve olay esnasında kan olan çarşafları neden yıkadığı, faille nişanlı olup olmadığı, neden sanığın önündeki masaya oturduğu soruluyor. İddianamelerde ve kararlarda genellikle mağdurların olay öncesi ve sonrasına ilişkin davranışları ile özel hayatları tartışılıyor ve varılan sonuçlar suçun işlenip işlenmediğine gerekçe yapılıyor. Ama faillerin olay öncesi ve sonrasındaki davranışları ile özel hayatları hiç incelenmiyor, bu yönde bir değerlendirme yapılmıyor. Cinsel saldırı suçu için öngörülen cezalar yüksekse de pratikte cezalar genellikle alt sınırdan verilmekte ve iyi hal indirimi yapılmaktadır. Bu iyi hal indirimine takım elbise-kravat indirimi diyoruz. Sanıkların tümü özellikle ağır ceza alacağını bilen sanıklar duruşmalara sinekkaydı tıraş ve pırıl pırıl giysilerle gelir, mahkeme heyetine son derece saygılı ve lütufkârdır. Adalet karşısında boynunun ince olduğunu, yüce mahkemenin adaletine güvendiğini söylerler. Haklıdırlar, bu davranışları onlara iyi hal indirimi olarak döner. Basit cinsel saldırı davalarında ise verilen hapis ve para cezaları ertelenmekte veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile fiilen uygulanmamaktadır. Bunların yanı sıra infazına başlanan hapis cezalarının şartlı tahliye uygulaması ile tamamı infaz edilmemekte, infazın ertelenmesi gibi yasal düzenlemelerle infazına başlanan cezalarda dahi fiili cezasızlık durumu oluşmaktadır”[16].

Kadın cinayetlerine ilişkin olarak, 2013 yılından başlayarak aylık ve yıllık raporlar hazırlayan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre 2013 ile 2020 yılları arasında 2485 kadın katledilmiştir. Sadece 2020 yılının Ocak ayı içinde ise 27 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür[17].

Kadın cinayetleri bakımından sanıklara uygulanan iyi hal indirimi Türk Ceza Kanununun 62. maddesine dayanılarak verilmektedir. Söz konusu maddeye göre;

“(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmi beş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

(2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir”.

şule çet ceren özdemir özgecan ile ilgili görsel sonucu

“Ankara’nın Çankaya ilçesinde 17 Ağustos 2014’te Sebahattin Santur,  eski eşi Hülya Çelik’i pompalı tüfekle katletti. Hakkında, “tasarlayarak öldürme” suçundan dava açılan Santur için savcı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istese de mahkeme heyeti 5 Şubat 2015’te görülen karar duruşmasında, Santur’un yargılama sürecindeki davranışlarından dolayı “iyi hal indirimi” uygulayarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine  müebbet hapis cezası verdi”.

“Adana’da eşi Halime Yelmez’i boğarak katleden Hasan Yelmez hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle açılan davanın 14 Nisan’daki karar duruşmasında sanığa iki indirim uygulandı.  Hasan Yelmez’e önce “iyi hal” indirimi uygulayan mahkeme bir de Halime Yelmez’in “sadakat yükümlülüğünü” ihlal ettiğini öne sürerek sanığa 19 yıl hapis cezası verdi”[18].

“İstanbul Gümüşsuyu’daki bir apartman boşluğunda 2010 yılında cansız bedeni bulunan Nazlı Sinem Erkesoğlu’nu öldürmek suçundan müebbet hapis cezasıyla yargılanan Can ve Emre Paksoy kardeşler de 4 Aralık 2014 tarihinde  görülen davanın karar duruşmasında beraat etti. Erkesoğlu’nun intihar etmiş olabileceğini iddia eden mahkeme, “Daha önceden sadece selamlaştığı bir erkekle alkol alıp, evine giden, cinsellik yaşayan, mağdurenin ne yaptığını tespit etmek mümkün değildir” şeklindeki skandal bir yorumla zanlı iki kardeşin  beraatına karar verdi”. Hayatını kaybeden genç kızın ailesi, ‘Usul ve yasaya aykırı olduğu’ gerekçesiyle kararı temyiz etti. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 23 Mayıs 2018’de Paksoy kardeşler hakkında verilen beraat kararının bozulmasına karar verdi. Fazlı Sinem Erköseoğlu’nu ‘kasten öldürdükleri’ iddiasıyla yargılanan Paksoy Holding’in veliahtları Mahmut Emre ve Can Paksoy kardeşler, Yargıtay’ın beraat kararını bozmasının ardından yeniden yargılandılar. 5 Şubat 2020 tarihinde İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi iki sanığın da beraatına karar verdi[19].

4 Aralık günü, Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi, Üniversite öğrencisi Şule Çet’in 29 Mayıs 2018 tarihinde öldürülmesiyle ilgili davada sanıklardan Çağatay Aksu’ya müebbet ve 12 yıl 6 ay hapis, Berk Akand’a ise 18 yıl 9 ay hapis cezası verilmesine hükmetti. Davanın müdahillerinden biri olan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başvurusunda, sanıklara alt sınırdan ceza verilmesinin ve iyi hal indirimi uygulanmasının, suçun toplum ve mağdurlar üzerindeki sosyolojik ve psikolojik etkileri ve toplum üzerinde oluşturacağı travma dikkate alındığında, sanıkların üzerine atılı suçlarla ilgili olarak TCK 62. Maddesi uyarınca iyi hal indirimi yapılmasının toplum vicdanım rahatlatmaktan uzak, hukuka aykırı olduğu kanaatini taşıdığını belirtti[20].

jitem davaları ile ilgili görsel sonucu"

(Mardin’de, 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin keyfi infazı ve zorla kaybedilmesine dair açılan dava kapsamında yapılan kazılara ve kazılar neticesinde, üzeri beton ve taşla kapatılmış bir kuyudan çıkarılan cenazelere ilişkin görseller).

Cezasızlık nedeniyle adil yargılanma hakkının sağlanmadığı diğer bir mesele de faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelere ilişkindir. 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik işlenen faili meçhul cinayetler ve gözaltında kaybedilmelere karşı açılan davalar birer birer kapanmaktadır. 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin ölümünden sorumlu 4’ü asker 5’i korucu 9 kişinin yargılandığı “KIZILTEPE JİTEM” davasında tüm sanıkların beraatına ve davanın zamanaşımından düşmesine karar verildi. 14 Haziran 1993 tarihinde Şırnak’ın Görümlü köyünde 6 kişinin zorla kaybedildiği gerekçesi ile dönemin 23. Jandarma Sınır Tugay Komutanı Mete Sayar’ın da aralarında olduğu altı subayın Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı “GÖRÜMLÜ” davasında tüm sanıklar beraat etti. 1993-96 yılları arasında Ankara’da Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmecit Baskın ve ayrıca Savaş Buldan, Behçet Cantürk, Hacı Karay’ın da bulunduğu zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2011 yılında başlatıldı. İlk duruşması 16 Mayıs 2014’te görülen ve tutuklu sanığın olmadığı “ANKARA JİTEM” davasının 10 Nisan 2015 tarihli duruşmasında eski MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür kendisine verilen 29 kişilik infaz listesini mahkemeye sundu. Dava kapsamında Susurluk Raporunu hazırlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş, eski Emniyet Müdürleri Kemal Yazıcıoğlu ve Hanefi Avcı, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Çiçek, CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan, eski İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, gazeteci Uğur Dündar, eski Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in danışmanı Mümtazer Türköne, emekli Tuğgeneral Veli Küçük gibi isimler tanık olarak ifade verdi. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve eşi Özer Uçuran Çiller’in tanık olarak dinlenmesi talebi “dönemlerinde işlenen cinayetlerin faillerinden birebir haberdar olmayacaklarının açık olması” gerekçesiyle reddedildi. 13 Aralık 2019‘da görülen karar duruşmasında aralarında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın’ın da bulunduğu tüm sanıkların beraatına karar verildi[21].

Mahkeme hakkı, yalnızca dava açma hakkını ya da mahkemenin yargı yetkisinin tam olmasını değil, bir uyuşmazlığın mahkeme tarafından kesin olarak, bağlayıcı ve icra edilebilir niteliğe sahip bir kararla çözümlenmesini de içermektedir. Mahkeme tarafından verilen bağlayıcı kararların yerine getirilmemesi de mahkeme hakkının ihlali anlamına gelir. AYM de mahkeme hakkını şöyle tarif etmektedir: “Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir.” Mahkeme hakkı, sadece ilk derece mahkemesine başvurmayı değil, AYM’ye göre, temyiz yoluna başvurabilmeyi de kapsar (İnceoğlu, 2018: 43).

mehmet altan şahin alpay ile ilgili görsel sonucu Gazeteciler Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında açılan davalara bakan yerel mahkemeler, kararları kesin ve bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesinin iki gazetecinin tahliye edilmesi yönündeki kararına rağmen tahliye kararı vermedi. Üst mahkemeye yapılan itirazlar sonucunda Mehmet Altan tahliye edildi. Şahin Alpay ise ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle “kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiği” iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurdu. Alpay’ın başvurusunu karara bağlayan AYM oybirliği ile hak ihlali kararını aldı. Bu karar sonrası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Şahin Alpay’ı yaklaşık 20 ay sonra ev hapsi kararıyla tahliye etti.

4. Yasayla Kurulmuş Mahkeme

Yasayla kurulmuş mahkeme kuralı, hem mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, hem de izleyecekleri yargılama usulünün, yürütmenin düzenleyici tasarrufları ile değil, yasal düzenleme ile ve dava konusu olay ortaya çıkmadan önce belirlenmesini gerektirir. Bu güvence, doğal yargılama makamı ve doğal yargıç ilkesini yansıtmaktadır (İnceoğlu, 2018:71).

Anayasa’nın “kanuni hâkim güvencesi” başlığını taşıyan 37. maddesi, “hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir mahkeme önüne çıkarılamaz”, “bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” hükümlerine yer vererek yargılamayı yapan mahkemenin yasayla kurulması gerektiğini ayrıca ve açık bir biçimde belirlemiştir.

MLSA/F/IPI, gazetecilerin yargılanmasına ilişkin izlenilen davaların incelenmesiyle hazırlanan adalet gözlem raporunda, “izlenilen davalarda heyetin sıkça değişmesi, tabiî hâkim ilkesine aykırı bir durum yaratarak yargılamaların tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda şüpheler yaratmış ve zaman zaman da yargılamaların sürüncemede kalmasına neden olmuştur”[22] belirlemesini yapmıştır.

Sulh Ceza Hâkimliklerinin de tabii hâkim ilkesine aykırılık teşkil ettiğine ilişkin görüşler mevcuttur. “Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, bir yandan sulh ceza mahkemelerini kaldırmış, diğer yandan da sulh ceza hâkimliklerini kurmuştur. Adı geçen kanun, kaldırılan sulh ceza mahkemelerinin yargılamaya ilişkin görevlerini asliye ceza mahkemelerine, arama, yakalama, tutuklama kararı verme gibi soruşturma işlemlerine ilişkin diğer görev ve yetkilerini ise yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine vermiştir. Arama, yakalama, tutuklama gibi kararların sulh ceza mahkemesi hâkimleri tarafından verilmesi ile sulh ceza hâkimlikleri tarafından verilmesi arasında şöyle bir fark vardır: Büyük illerde pek çok sulh ceza mahkemesi vardı. Yürütülen soruşturmada arama, yakalama, tutuklama gibi kararların o gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesinden talep edilmesi gerekliydi. O gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesindeki hâkim ise, o olay için atanmış veya nöbet görevi o olay için belirlenmiş bir hâkim değildir. Bu hâkimin önüne sunulan dosyada inandırıcı deliller var ise hâkim, arama, yakalama, tutuklama gibi kararlar verecek; delilleri inandırıcı bulmuyor ise bu yöndeki talepleri reddedecektir. Bu hâkim önceden “ayarlanmış” bir hâkim değildir. Bu hâkim bir “tabiî hâkim”dir. Bu hâkime sunulan dosyada inandırıcı deliller yoksa pekâlâ hâkim kendisine sunulan talepleri reddedebilecektir. Böylece, arama, yakalama, tutuklama gibi taleplerin özel olarak ayarlanmış bir hâkimden değil, bu tabiî hâkimden istenmesi, soruşturulan kişilere büyük bir güvence sağlar. Aynı kanun uyarınca, 38 adet sulh ceza mahkemesi kaldırılmış ve yerlerine sadece 6 adet sulh ceza hâkimliği kurulmuş ve bunlara 6 adet sulh ceza hâkimi atanmıştır. Eskiden İstanbul Adliyesinde tutuklanması talep edilen kişinin 38 adet sulh ceza mahkemesi hâkiminden birinin önüne çıkması ihtimali var iken, şimdi 6 hâkimden birinin önüne çıkması ihtimali var. Keza eski sistemde bu 38 sulh ceza mahkemesi hâkiminin birinin kararına itiraz edildiğinde itiraz başvurusu, bu 38 hâkimden biri tarafından değil, 55 asliye ceza hâkiminden o gün nöbetçi olan birisi tarafından karara bağlanıyordu. Oysa yeni sistemde bu 6 sulh ceza hâkimin birisinin verdiği karara itiraz edildiğinde itiraz hakkında diğer beş hâkimden birisi karar verecektir. Görüldüğü gibi eski sistemde, siyasal iktidarın, bir ihtimal, art niyetle arama, gözaltına, tutuklama kararı çıkartmak istemesi durumunda İstanbul Adliyesinde etkilemesi gereken hâkim sayısı 93 iken, yeni sistemde bu sayı 6’ya düşmüştür. Haliyle 6 hâkimi etkilemek, 93 hâkimi etkilemekten daha kolaydır[23].

Tabii hâkim ilkesinin ihlali olarak kabul edilebilecek bir diğer vaka da özel yetkili mahkemelere ilişkindir. Adil yargılanma hakkının bir ihlali olarak görüldüğü için Avrupa Birliği uyum sürecinde kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin (DGM) devamı niteliğinde kabul edilen Özel Yetkili Mahkemeler, 1 Haziran 2005 ile 5 Temmuz 2012 tarihleri arasında yargılama faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Ergenekon, Balyoz, Şike ve KCK davaları gibi Türkiye yargı tarihinin önemli davaları bu mahkemelerde görülmüştür.

özel yetkili mahkemeler kck ile ilgili görsel sonucu

Tabii hâkim/mahkeme güvencesi, bireyin uyuşmazlığa konu işlem ve eylemi tarihinde görevli ve yetkili olan hâkim, mahkeme ve savcının değişmemesi, o uyuşmazlığın yargılamasını yapıp çözmesi gerekir. Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasının ardından davalar ağır ceza mahkemelerine devredildi. İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından yeniden yargılama talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen KCK ana davası ile KCK basın davasına, Anayasa Mahkemesi’nin 6 Kasım 2014’te gönderilen dosya ile ilgili kararını açıklamamasını gerekçe göstererek davalara kendisi bakma kararı aldı. Ergenekon ve Balyoz Davalarında Özel Yetkili Mahkemelerin sebep olduğu mağduriyetler giderildiği halde, aynı durum KCK Davaları bakımından söz konusu olmamıştır. Dava avukatları, adil bir yargılamanın olması için daha önceki mahkemenin tüm işlemlerinin iptal edilerek yeniden bir yargılama yapılması gerektiğini savunmuştur, ancak ağır ceza mahkemeleri yargılamalara kaldığı yerden devam etmiştir[24].

5. Hakkaniyete Uygun Yargılama

Hakkaniyete uygun yargılama; silahların eşitliği, çelişmeli yargılanma, duruşmada hazır bulunma ve yargılamaya etkili katılım ile diğer temel delil kurallarını kapsamaktadır. Bu hak ve ilkelerin korunmadığı bir davada adil bir yargılanmadan söz etmek olanaklı değildir.

Silahların Eşitliği

Silahların eşitliği ilkesi yargılamadaki taraflar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin sağlanmasını amaçlar. Bu ilke, hem medeni hak ve yükümlülükler, hem de suç isnadı içeren davalarda, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında eşitliğin, adil bir dengenin sağlanması ve bu dengenin yargılamanın her aşamasında korunması anlamına gelir.

Savcıların hâkimler ile yan yana ve aynı konumda oturması, silahların eşitliği ilkesinin ihlaline neden olmakta ve savcıya savunma avukatına göre daha fazla itibar gösterildiği, savcıya daha fazla önem verildiği izlenimi yaratmaktadır. Bu durumun yarattığı kaygılar Türkiye hakkında düzenlenen İstişari Ziyaret Raporlarında belirtilmiş ve Adalet Bakanlığına hitaben birtakım önerilerde bulunulmuştur.

TBB tarafından hazırlanan insan hakları raporunda da söz konusu meseleye yer verilmiştir: “Türkiye’de yapılan yargılamalarda bir savcı aynı mahkemede yıllar boyu görev yapmaktadır. Buna ilişkin olarak bir hâkim, aynı savcı ile 8 yıldır aynı mahkemede görev yaptıklarını belirtmiştir. Bu durum ister istemez savcının hâkim kararlarında etkili olabileceği şüphesini artırmaktadır. Hâkim ve savcıların eşit konumda ve birbirlerine yakın oturmaları, uzun yıllar beraber çalışmaları, aynı sitelerde oturmaları, aynı yemekhane, aynı asansör, aynı kapıları kullanmaları aralarındaki ilişkinin neredeyse arkadaşlık boyutuna ulaşmasına neden olmakta ve tüm bu aşamalarda savunma avukatlarından ayrı konumlanmaları nedeniyle adil yargılanma ilkesinin ihlaline neden olmaktadır. Herhangi bir durumda adil yargılanma ilkesinin ihlal edilebileceği şüphesinin oluşması halinde bile bu şüphenin ortadan kaldırılmaması adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilir[25].

Tanıkların dinlenmesinde hak eşitliği mahkeme içtihatlarınca hakkaniyete uygun yargılamanın gerektirdiği bir sonuç olan silahların eşitliği ilkesinin en önemli gereklerinden biridir. Son dönemde sıklıkla başvurulan “gizli tanık” ifadeleri çeşitli boyutları nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir. Bu duruma TBB raporunda detaylı biçimde yer verilmiştir:

“Şüpheli sıfatı ile gözaltına alınan kişiler aleyhine usulsüz bir şekilde, “gizli tanık” adı altında bazı kişilerin ifadesine başvurulmaktadır. Gerçekte bu kişiler aynı soruşturma kapsamında şüpheli/sanık konumunda olmalarına rağmen beyanlarına itibar edilmektedir. Ceza yargılama sistemimizde, tanık 3. kişidir. 3. kişi konumunda olan tanık dıştan gelen, görgüsü ve bilgisi dâhilindeki vakıaları hâkime aktaran ve anlatan kişidir. CMK m. 236/1 suç mağdurlarının tanık sıfatı ile dinlenebileceklerini hükme bağlamıştır. Bunlar dışında tanık olarak dinlenebilecek kişiler olay ile ilgili bilgisi olabilecek 3. kişilerdir. Bir kişinin sanık olarak yargılandığı bir davanın soruşturma ve buna bağlı olarak açılan kamu davasının kovuşturma evresinde tanık olarak dinlenmesi mümkün değildir. Ceza yargılama sistemimiz buna izin vermemektedir. Soruşturmayı yapan ve soruşturma dosyası elinde olan bir Cumhuriyet Savcısının yasanın bu kuralını bilmemesi mümkün değildir. Bu yasal düzenlemeye rağmen Cumhuriyet Savcısı, hakkında soruşturma yürüttüğü bir kişiye kod adı vererek gizli tanık olarak dinlemekte ve tanık olarak dinlediği kişinin beyanını hiçbir yan delil ile desteklemeden, gizli tanığın ifadesinde iftirada bulunduğu kişiler hakkında soruşturma başlatarak bu kişilerin tutuklanmasını sağlamaktadır[26].

Silahların eşitliği ilkesiyle ilgili olarak önemli bir konu da bilirkişi raporlarıdır. Bilirkişilik kurumuna ilişkin iki sorun gündeme gelmiştir. Birincisi, idari bir merci adına çalışan ve resmi bilirkişilik görevi üstlenen görevlilerin duruşmada tarafsız olup olamayacakları sorunudur, ikincisi ise bu bilirkişilerin davada ayrıcalıklı bir rol üstlenmeleridir. Ulusal mahkeme, nesnelliği kuşkulu olan bilirkişi heyetinin hazırladığı raporun maddi içeriğini inceleyemiyor ve böylece bilirkişi heyetinin bulguları dava konusunun karara bağlanmasında tartışılmaz ve belirleyici delil haline gelerek hâkim bir rol oynuyorsa silahların eşitliğine aykırılık oluşur (İnceoğlu, 2018:122).

ÇORLU DAVASI bilirkişi ile ilgili görsel sonucu"
2018 yılında gerçekleşen ve 25 kişinin yaşamını yitirdiği Çorlu tren faciasına ilişkin olarak hazırlanan bilirkişi raporu, kazada hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından “olayda asli sorumluluğu bulunan TCDD yetkililerine hiçbir kusur atfedilmemiş olması, olayın meydana gelmesinde sadece TCDD’nin alt kademelerinde çalışan dört personelin ‘asli kusurlu’ olduğunun belirtilmiş olması” nedenleriyle eleştirilmiş, nesnellikten uzak olarak nitelendirilmiştir. Konuya ilişkin olarak, CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in yazılı soru önergesine Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan tarafından verilen yanıtlar, dikkat çeken bilgilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kazadan TCDD’yi sorumlu bulmayan üç bilirkişi; Bekir Binboğa, Sıddık Yarman ve Mustafa Karaşahin’e YHT hatlarının yapılması ve işletmeye alınması aşamalarında TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne verdikleri danışmanlıklar nedeniyle, İstanbul Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi döner sermayeleri aracılığıyla 14 ayrı danışmanlık sözleşmesi için toplam 1 milyon 40 bin TL danışmanlık hizmeti bedeli ödendiği açıklanmıştır. Bilirkişilerden Sıddık Yarman’ın, Savronik şirketinin yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıkmış ve bu şirketin kazanın gerçekleştiği tren hattının sinyalizasyon sistemi ihalesini aldığı bilgisine ulaşılmıştır. Bunların yanı sıra davada bilirkişilik yapan Mustafa Karaşahin’in de, aynı zamanda TCDD’ye danışmanlık yapıyor olması raporun tarafsızlığına yönelik şüpheler doğurmuştur[27].

Duruşmada Hazır Bulunmak

AİHM, ceza davalarında sanığın duruşmalarda hazır bulunması gerektiği yönünde karar vermiştir. Sanığın gıyabında duruşma yapılması ceza davalarında belirli istisnai koşullarda, yetkililer gerekenleri yaptıkları halde ilgili kişiye duruşmayı haber veremedikleri takdirde ve bazı hastalık durumları söz konusu ise adaletin idaresini sağlamak için kabul edilebilir.

Sanığın keyfî olarak duruşmada hazır bulunmasının engellenmemesi gerektiği gibi, duruşmada hazır bulunabilmesi için uygun olanakların yaratılması da gereklidir. Sanığın davası görülürken hazır bulunması için, ilgili devlet yeterince gayret göstermelidir.

Sanığın video konferans yoluyla dinlenmesi de AİHM önüne gelmiştir. Video konferans yöntemi kullanılarak katılımının sağlanması, kendiliğinden Sözleşme’ye aykırı görülmemiştir fakat AİHM her bir davada bu yönteme başvurulmasının meşru bir amaç güdülerek yapılıp yapılmadığını ve delil sunumu ile ilgili düzenlemelerin Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı güvencelerine uygunluğunu denetleyeceğini belirtmektedir. (İnceoğlu, 2018:148).

Video konferans yönteminin, adaletin gerçekleşmesini, hızlı ve sağlıklı işleyebilmesini sağlamak amacıyla kullanımı olumlu sonuçlar doğurabilecek nitelikteyken, ülkemizde son dönemde kullanımı oldukça yoğunlaşan SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi), hak ihlallerine sebebiyet vermektedir. 20 Eylül 2011’de Resmi Gazetede yayınlanmış olan yönetmelikle kullanılmaya başlanılan SEGBİS 25.08.2017 tarihli ve 30165 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile istisnai olmaktan çıkmıştır.

https://freeturkeyjournalists.ipi.media/wp-content/uploads/2018/08/segbisphoto_resized.png[28]

Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 196. Maddesinde yapılan değişiklik sonucu, SEGBİS kullanımı herhangi bir şart aranmaksızın hâkim ve savcının takdirine bırakılmıştır. Adalet Bakanlığı raporunda yer alan verilere göre, 2013’te SEGBİS ile yapılan bağlantı sayısı 12.759 iken, 2017’de 244.768’i bulmuştur[29].

Tutuklanan birçok kişi, yargılamanın yapıldığı Mahkemenin yargı alanı dışında olan cezaevlerinde tutuklu bulunmaktadırlar. Bu kişilerin savunmaları sesli ve görüntülü iletişim sistemi ile alınmaktadır. Bu sistem ile tutuklu kişi görüntülü olarak Mahkeme ile iletişim kurmaktadır. Kişinin yargılamaya katıldığı izlenimi verilen bu uygulamada tutuklu açısından ciddi sıkıntı ve sakıncalar oluşmaktadır. Zaman zaman görüntülerde ve iletişimde meydana gelen aksaklıklar nedeni ile tutuklu kişi kendisini tam olarak ifade edememektedir. Tutuklu kişinin yargılama sırasında duruşmada bulunma talebi genellikle kabul görmemektedir. Yargılanan kişinin duruşmada hazır bulunması, savunması, sözleri ve mimikleri ile birlikte, mahkeme heyetine bir kanaat vermesi, mahkemenin kanaati açısından önemlidir. Bu sistem, yargıda yüz yüzelik ilkesini ihlal edici bir durumdur. Sanıkların mahkemelerde hazır bulunup ifade verme talepleri mahkemeler tarafından dikkate alınmayarak genellikle reddedilmektedir. Bu şekilde yapılan yargılamalar, sanıkların adil yargılanma hakkı kapsamında olan, mahkemeye erişim ve yargılamanın yüz yüze yapılması ilkesine aykırı bulunmaktadır”[30].

Pek çok tutuklu gazetecinin yargılanmasındaki ihlalleri raporlaştıran MLSA/IPI bu konu üzerinde önemle durmuştur: “İki yılı aşkın süredir Trabzon Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci İdris Sayılğan yargılama süresince bir kez bile fiziken hâkim karşısına çıkarılmadı. 23 Mayıs 2018 tarihli duruşmasında yaşanan arıza sebebiyle SEGBİS’e bağlanamadı. Duruşma sonunda tutukluluğa devam kararı verildiği göz önünde bulundurulduğunda, sanığın kendi duruşmasına katılamamış ve savunma vermemiş olması bu kararı hukuksuz kılmaktadır. Daha sonra Sayılğan’ın ifade vermek üzere SEGBİS odasına çağırılmadığı ortaya çıktı”[31].

Masumiyet Karinesi

Anayasanın 38. maddesine göre “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. AİHS 6. Madde(2) uyarınca da bir suçla itham edilen herkes yasalara göre suçluluğu ispat edilene dek masum kabul edilir. Ancak bu ilke, Sözleşme tarafından “cezai” kabul edilen hukuk davaları için, örneğin mesleki disiplin yargılamaları için de geçerlidir.

Masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiği önemli hallerden biri, genel anlamda suçun kanıtlanması yükümlülüğü savcılıkta olduğu halde kişilerin suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışmaları durumudur. Ayrıca bugün karşılaşılan önemli bir hak ihlali, delillerin toplanmasından önce kişinin tutuklanarak özgürlüğünden mahrum bırakılması; iddianın ve delillerin gerçekliğinin sonra araştırılmasıdır[32].

gezi davası ile ilgili görsel sonucu

Masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiği önemli örneklerden biri Gezi Parkı Davası ve Osman Kavala’nın bu dava kapsamında tutuklanmasıdır. 18 Ekim günü, Gaziantep dönüşü Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala, Gezi Parkı olayları çerçevesinde, 1 Kasım 2018 günü sevk edildiği İstanbul nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından, “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” ve “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından tutuklandı. Tutuklandığı gün ne ile suçlandığını bilmeyen Kavala’nın tutuklanma gerekçesini kamuoyu olarak medyadan öğrendik. Kavala’nın dosyasına, gözaltına alındığı günün hemen ertesinde getirilen gizlilik kararı, savunma avukatlarının ve sanığın dosyaya erişimini engelledi. Soruşturma dosyası, tutuklu Kavala ve avukatlarından kısıtlamalarla gizlenirken soruşturma bilgileri medyaya servis edildi. Tutuklanmasının üzerinden 15 ay geçtikten sonra hakkında iddianame hazırlanan Kavala’nın avukatlarının tutukluluğa itiraz talepleri duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden değerlendirilerek reddedildi[33].

18 Şubat 2020 günü Gezi Parkı eylemlerine ilişkin, aralarında Osman Kavala, Can Dündar, Yiğit Aksakoğlu, Ayşe Mücella Yapıcı ve oyuncu Mehmet Ali Alabora’nın da bulunduğu 1’i tutuklu 16 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan yargılandığı davada karar çıktı. Mahkeme salonunda bulunan 9 sanık tüm suçlamalardan beraat ederken, ifadesi alınmayan 7 sanığın dosyası ise ayrıldı. Hakkında tahliye kararı verilen Osman Kavala aynı gün, 15 Temmuz darbe soruşturması kapsamında, tahliye edilmeden tekrar gözaltına alındı.

Hakkında bir mahkûmiyet hükmü veya tutuklama tedbiri olmayan (hatta adli soruşturma bile açılmamış) kişilerin görevden uzaklaştırılan (açığa alınan) memur isim listeleri olarak internet sitelerine sızdırılması, siyasetçiler tarafından yargılamayı etkileyecek şekilde yargılanmadan suçlu olarak ilan edilme şeklindeki beyanlar masumiyet ilkesinin ihlali niteliğindedir[34].

Kişi suçsuzluğunu ispat etmek zorunda kalıp, isnat edilen fiili işlemediğini resmi kayıtlar ile kanıtlamasına rağmen, mağduriyeti giderilememektedir. İşinden atılmış durumda kalan kişi yine KHK ile kurulan komisyona işine son verilen yüzbinlerle ifade edilen kişilerden biri olarak başvuruda bulunma ve ne zaman biteceği belli olmayan bir komisyon kararını bekleme durumuna gelmektedir. Bu durumda bulunan kişilerin sosyal hayatlarındaki çöküntü ise devam etmektedir[35].

6. Makul Sürede Yargılanma

Her olayın kendine özgü farklılıkları olduğu için, yargılama süresinin makul olup olmadığı davanın özellikleri çerçevesinde değerlendirilmektedir, makul sürenin ne olduğuna ilişkin belirlenmiş mutlak bir süre yoktur. Yargılamada rol alan derece mahkemelerinin sayısına göre de değişmektedir. Kural olarak, tek dereceli yargılamada üç yıl aşılmışsa, iki dereceli yargılamada beş yıl aşılmışsa, üç dereceli yargılamada altı yıl aşılmışsa daha dikkatli bir inceleme yapılacağı söylenebilir (İnceoğlu, 2018:269).

Makul zamanın ne olduğunun değerlendirilmesi açısından üç ana ölçütü içeren kümülatif bir test uygulanır, bunlar: Davanın mahiyeti ve karmaşıklığı; başvurucunun tutumu; resmi makamların tutumudur (Vitkauskas&Dikov, 2018:117). Davanın adalet duygusunu zedeleyecek biçimde uzun sürmesi, makul süre hesabı mutlak olmadığı halde adil yargılanma hakkını ihlal edici niteliktedir.

 

ZİRVE YAYINEVİ DAVASI 12 YIL SONRA BİTTİ

18 Nisan 2007’de Malatya’da İncil satan Zirve Yayınevi’nde biri Alman ikisi Türk vatandaşı üç Hristiyan öldürülmüştü. Katliamı gerçekleştiren Emre Günaydın, Abuzer Yıldırım, Cuma Özdemir, Hamit Çeker ve Salih Gürler olay yerinde suçüstü yakalanmıştı. Dokuz yıllık süreçte üç mahkeme başkanı, beş de savcı değiştiren davanın yerel mahkeme süreci, Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde 28 Eylül 2016’da verilen kararla sona ermişti. Beş katliamcı üçer kez ömür boyu hapis ve 39 yıl 9’ar ay hapis cezasına çarptırılırken aralarında Hurşit Tolon’un da bulunduğu 14 sanık beraat etmişti. Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi, Malatya mahkemesinin verdiği kararı 23 Ocak 2019 tarihinde onaylayarak kesinleştirdi.

7. Savunma

Savunmada bir avukatın yardımından yararlanma hakkı adil yargılanma hakkının bileşenlerindendir. Avukat, ilgili tarafından serbestçe seçilebileceği gibi gerekli şartların varlığı halinde mahkemelerce de görevlendirilebilir. Genel kural olarak, suçlanan kişiler sadece gözaltında sorgulanırlarken değil, gözaltına alındıkları andan itibaren avukatın yardımından yararlanma hakkına sahip olmak zorundadırlar[36].

Avukata erişim hakkı, kolluk tarafından gözaltına alınan şüphelilerin dezavantajlı durumlarını dengeleyen önemli bir karşı ağırlık olmuştur. Bu hak, şüphelilere kolluk tarafından kötü muamele edilmesine veya baskı kurulmasına karşı temel bir güvence teşkil etmekte ve adaletin tecelli etmesine katkı sağlamaktadır[37].

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin ağır insan hakları ihlalleri yaptığını teyit ederken şu hususları açık bir şekilde vurgulamıştı:

“Bir meslek grubu olarak hukukçuların, adaletin yönetiminde ve hukukun üstünlüğünün muhafaza edilmesinde merkezi bir rolleri vardır. Avukatların mesleklerini lüzumsuz engellemelere maruz kalmadan icra edebilme özgürlüğü, demokratik bir toplumun asli bileşenlerinden ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin, özellikle de adil yargılanma ve kişisel güvenlik haklarına yönelik teminatların etkin bir şekilde uygulanmalarının olmazsa olmaz ön koşullarından biridir. Dolayısıyla avukatlık mesleğinin üyelerine baskı yapılması ve onlara yönelik tacizler, Sözleşme ile kurulan sistemin kalbine indirilmiş darbelerdir. Bu nedenle, her ne biçimde olursa olsun bu türden baskılar yapıldığına ilişkin iddialar, özellikle de avukatların kitlesel olarak gözaltına alındığı veya tutuklandığı, ofislerinin arandığı vakalar, mahkeme tarafından özellikle sıkı incelemeye tabi tutulacaktır.”

avukatların yargılanması ile ilgili görsel sonucu"

2016 yılında ilan edilen Olağanüstü Hal ve buna dayanılarak yapılan yeni düzenlemeler öncesinde de savunma hakkını kısıtlayan durumlar yaşanmış olmasına rağmen OHAL sonrası düzenleme ve uygulamalar görülmekte olan davaları çıkmaza sürüklemektedir.

OHAL sırasında 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile getirilen ve sonradan yasalaştırılarak Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’a kalıcı olarak dâhil edilen çok sayıda düzenleme şüphelilerin avukat tutma ve savunma haklarını zedeler niteliktedir. TBB, hazırladığı raporda OHAL sonrası yaşanan savunma hakkı ihlallerini derlemiştir.

Rapora göre örneğin, müvekkilin gözaltına alınmasını takip eden ilk 24 saatte avukatların müvekkilleriyle görüşmesi kolluk güçleri tarafından, savcılık izniyle ve mahkeme onayı sonradan alınmak kaydıyla kısıtlanabilmektedir ki savcılar, bu yetkilerini düzenli olarak kullanıyor. Avukatların tutuklu olarak cezaevinde bulunan müvekkilleriyle gizli ve özel görüşme hakları da fiilen kaldırılmış durumda, zira yetkililer avukat ile müvekkil arasındaki tüm görüşmeleri izleyebiliyor ve kayıt altına alabiliyorlar. Ayrıca terörle mücadele kapsamındaki suçlarda mahkemede bir sanık için hazır bulunabilecek müdafi sayısı da üç avukatla sınırlandırılmış durumda[38].

OHAL sırasında getirilen başka bir önlem, mahkemelerin belli avukatların, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan soruşturulan ya da kovuşturulan müvekkillerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmelerini yasaklama yetkilerinin kapsamını büyük ölçüde genişletiyor. Kendileri hakkında da terörle mücadele kapsamındaki suçlardan açılmış bir ceza soruşturması bulunan avukatlar, artık Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 151/3-4 maddeleri uyarınca, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan soruşturulan ya da kovuşturulan müvekkillerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmekten iki yıla kadar yasaklanabiliyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü bu uygulamanın birçok örneğine rastlamıştır:

“Temmuz 2018’de verilen bir hâkimlik kararı, darbe girişiminden yargılanan subayları savunan İstanbul Barosu’ndan bir avukatın bu tür davalara girmesini, hakkında, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan bir soruşturma yürütüldüğü gerekçesiyle, bir yıl boyunca yasakladı. Oysa söz konusu avukata henüz terör örgütü (FETÖ) üyeliği suçu isnat edilmiş değildi”.

“2018 Aralık’ında verilen başka bir hâkimlik kararı da, haklarında terör suçlarından soruşturma veya kovuşturma yürütülen 131 avukatı, yasadışı Marksist Leninist Komünist Partisi ile bağlantılı olmakla suçlanan kişiler hakkında halen yürütülmekte olan soruşturma kapsamında itham edilen şüphelilerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmekten yasakladı”.

Savunma avukatlarının karşılaştıkları sorunlar bununla da sınırlı değildir. Soruşturma başlar başlamaz, Cumhuriyet savcıları tarafından, 667 sayılı KHK’da kendilerine tanınan yetki kapsamında dosyalar ile ilgili gizlilik kararı alınmakta ve savunma avukatının dosyaya erişim hakkı sınırlanmaktadır. Savunma avukatı dosyaya ancak kovuşturma safhasında, iddianamenin kabulü kararı verildikten sonra ulaşabilmektedir[39].

Yine, 27.07.2016 tarih ve 668 sayılı KHK ile getirilen; “Avukat bürolarında hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle, Cumhuriyet savcısının katılımı olmaksızın, adli kolluk görevlileri tarafından arama ve el koyma yapılabilir” düzenlemesi savunma hakkını ihlal etmektedir. Avukat büroları herhangi bir işyeri niteliğinde olmayıp; müvekkillerin etkin bir savunma yapılabilmesi için avukatlarına teslim ettikleri belgelerin, avukat ile müvekkili arasındaki sır saklama yükümlülüğü kapsamındaki her türlü evrak, yazışma ve ses kaydının bulunduğu, avukatların müvekkillerine ait davalara ilişkin her türlü faaliyeti yürüttükleri yerlerdir[40].

The Arrested Lawyers Initiative (Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi) verilerine göre, darbe girişiminden bu yana Türkiye’de 1546 avukat hakkında soruşturma veya kovuşturma açılmış, bu avukatlardan 274’ü ilk derece mahkemelerinde terör örgütü üyesi olmaktan hüküm giymiş, 598’i ise belli süreler tutuklu olarak cezaevinde kalmıştır ya da hala tutukludur[41].

https://arrestedlawyers.files.wordpress.com/2019/12/screen-shot-2019-12-18-at-11.28.40.png?w=525&h=392

Yakın zamanda gerçekleşen bazı duruşmalarda, avukatlara söz hakkı verilmemesi, avukatların hâkimlerce duruşma salonunun dışına çıkarılması, hatta duruşma sırasındaki tavırları gerekçe gösterilerek tutuklanması gibi olaylar da yaşanmıştır.

ahmet mehmet altan nazlı ılıcak davası ile ilgili görsel sonucu"

Gazeteci Ahmet Altan, Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak’ın da aralarında bulunduğu sanıkların anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlaması ile yargılandıkları davanın 13 Kasım 2017’de görülen duruşmasında Altan kardeşlerin avukatları, savcı mütalaasından önce müdafilerin savunma yapma talebinde bulunduktan sonra mahkeme başkanı tarafından salondan tek tek atılmıştı. Avukatların bu olaydan sonra hâkimin tarafsızlığını kaybettiğini iddia ederek yaptığı reddi hâkim talepleri reddedildi. Aynı davanın başka bir duruşmasında Sanık Fevzi Yazıcı’nın avukatı da salondan çıkarılmıştı.

ömer kavili ile ilgili görsel sonucu

İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Grup Yorum üyelerinin yargılandığı davada sanık avukatlarından biri olan Ömer Kavili duruşma hâkiminin şikâyeti üzerine mahkeme heyeti ile tartıştığı gerekçesiyle 5 Ekim 2018’de gözaltına alındı. Sonrasında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine hakaret suçlarından tutuklandı. Kavili kamuoyundan yükselen tepki sonrasında tahliye edildi[42].

Şu an açlık grevinde olan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve dernek üyesi yedi avukatın yargılanmasında adil yargılanma hakkının çeşitli unsurları aynı anda ihlal edilmiştir.

Avukatlar tutuklanarak 2018 Eylül’ünde yapılan ilk duruşmalarına kadar bir yıla yakın cezaevinde kaldılar. Bu ilk duruşmada Mahkeme hepsinin tutuksuz olarak yargılanmasına karar verse de, savcılık hemen sonrasında bu karara itiraz etti. Mahkemenin kararını değiştirmesini gerektirecek yeni bir delilin sunulmamış olmasına karşın aynı mahkeme, karardan bir gün sonra serbest bırakılan 17 avukattan 12’sinin yeniden tutuklanmasına karar verdi. 20 Mart günü yapılan duruşmada mahkeme 18 avukat hakkında mahkûmiyet kararı verdi, kayıp olan iki avukatınsa dosyaları ayrıldı. Altı avukat terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak suçundan üç yıl dokuz aya varan hapis cezalarına çarptırıldılar. 11 avukat terör örgütü üyeliği suçundan sekiz yıl ila 13 yıl altı ay arasında değişen hapis cezaları aldılar. Türkiye çapındaki 39 il barosunun başkanları yayınladıkları ortak açıklamayla “adil yargılanma hakkı ile ceza usul kanunu ve mevzuat hükümlerinin mahkeme heyeti tarafından defalarca ihlal edilmesini” kınadılar.

C:\Users\dell\Desktop\ADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA\4. Fotolar\DyF_XRUW0AE1eCL.jpg

Açıklamayı okuyan Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 10-14 Eylül 2018 tarihlerinde görülen celselerinden sonra heyetin oybirliğiyle tutuklu avukatların tahliyesine karar verdiğini, ancak aynı heyetin 8 saat sonra savcılık itirazını kabul ederek avukatlar hakkında “tutuklamaya dönük yakalama emri” çıkardığını hatırlattı. Sağkan, tahliye kararını veren heyetin 48 saat geçmeden dağıtıldığını da anımsatarak, doğal yargıç ilkesinin çiğnendiğini söyledi. Mahkemeye atanan yeni heyetin taraflı davrandığını ifade eden Sağkan, “Yeni heyet ceza usul hukukunda yeri olmayan ve hukuk kurallarını yerle bir eden bir yargılama süreci sergilemiştir. Bu heyet, sanıkları ve avukatlarını duruşma salonundan çıkarmış, sanıkların ve avukatlarının yokluğunda tanıkları dinlemiş, açık kamu tanıklarını bile gizli tanık statüsünde değerlendirmiştir. Dosyadaki dijital deliller mahkemede tartışılmamış ve sanıklara da bu delillere dosya üzerinden erişim izni verilmemiştir. Aynı heyet 1 Şubat ve 1 Mart tarihli tutukluluk incelemelerinde açıkça ihsas-ı reyde bulunmuştur. Hukuk dışı uygulamaları ve kararlarıyla yargı bağımsızlığına kara bir leke düşürmüş bu heyetten adil bir yargılama yapması beklenmemektedir” dedi[43].

IV. Türkiye’de Yargı Mekanizmasının İşleyişi ve Yaşanan Adil Yargılanma Hakkı İhlallerine İlişkin Veriler

Yargının üzerindeki iş yükünün fazla olması ve hâkim ve cumhuriyet savcısı başına düşen dosya sayısının fazla olması, hâkim ve cumhuriyet savcısı sayısının uluslararası kabul gören standartlardan düşük olması, uzun yargılama süreleri, mevzuatta çok sık değişikliğe gidilmesi ve böylece toplum ile yargı mercileri bakımından yerleşmesinin zaman alması adil yargılanma hakkı bakımından ülkemizde önemli sorun teşkil etmektedir[44].

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından paylaşılan bilgilere göre Türkiye’de 31.12.2018 tarihi itibariyle toplam 13340 hâkim ve 6059 cumhuriyet savcısı bulunmaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) nüfus istatistikleri dikkate alındığında 100.000 kişi başına düşen hâkim sayısı 16,27, 100.000 kişi başına düşen cumhuriyet savcısı sayısı ise 7,39’dur. Hâkim başına düşen derdest dosya sayıları adli yargıda fiili olarak kürsüde çalışan hâkim sayıları dikkate alındığında 342,42; hukuk mahkemelerinde 460,34; idari yargıda ise 156,05 tir. Türkiye’de Türkiye Barolar Birliği (TBB) tarafından paylaşılan verilere göre barolara kayıtlı 116.779 avukat bulunmaktadır. Bu sayıdan 65.423’ü erkek 51.356’sı kadındır.

Birikmiş iş yükü ile ilgili olarak, Aralık 2018’de yüksek mahkemelerdeki derdest dava sayısı, Anayasa Mahkemesinde 40.636, Danıştay’da ise 174.632’dir. 2018’de Yargıtay’da bulunan toplam 1.017.969 davanın (352.285’i yeni davalar ve 665.684’ü 2017’den aktarılan davalar) 511.508’i sonuçlandırılmış ve 2018 sonu itibarıyla birikmiş iş yükü azaltılarak bu yıla 506.461 dava aktarılmıştır. Bölge adliye mahkemeleri faaliyetlerine devam etmiştir ancak hem hukuk hem de ceza davalarındaki temizleme oranının %100’ün altında kalması birikmiş iş yükünün artmasına neden olmuştur.

İlk derece mahkemelerine ilişkin olarak, ceza mahkemelerindeki davaların temizleme oranı 2016’da %55 iken, bu oran 2018’de %53,3 olmuştur. 2016’da sonuçlandırılan toplam dava sayısı 1.324.153 iken, bu sayı 2018’de 1.518.024 olmuştur. Yargılama sürecinin uzunluğuna ilişkin olarak, bu süre toplamda 274 günü aşarak 294 güne çıkmıştır.

Bu nedenle, yargılama sürecinin aşırı uzun sürmesine ve birikmiş iş yükü hususunun ele alınmasına yönelik yapısal çözümlere hâlâ ihtiyaç duyulmaktadır. 2018’in başlangıcı itibarıyla, 100.000 kişi başına (toplamdaki 16.104 hâkim ve savcıdan) 13,9 hâkim ve 5,9 savcı düşmektedir. Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonuna (CEPEJ) göre, bu konudaki Avrupa ortalaması, 100.000 kişi başına 21 hâkim/11 savcıdır[45].

Adil yargılanma hakkının ihlaline ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru oranları yıllara ve ihlal edilen ilkeye göre aşağıdaki gibidir:

C:\Users\dell\AppData\Local\Temp\Rar$DIa0.045\IMG_1154.PNG

C:\Users\dell\AppData\Local\Temp\Rar$DIa0.520\IMG_1156.PNG

C:\Users\dell\AppData\Local\Temp\Rar$DIa0.257\IMG_1155.PNG

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istatistiklerine göre Türkiye’den Mahkemeye başvuru yüzdesi düşmüştür. Bunun sebepleri arasında Türkiye’nin tek taraflı deklarasyon ve dostane çözüme gitme yolunu daha sık kullanması vardır. Ancak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru imkânı ve AİHM’in Olağanüstü Hal Komisyonunu tüketilmesi gereken iç hukuk yolu kabul etmesi daha etkili olmuştur.

 

Mahkemenin 1959-2019 yılları arasındaki istatistiklerine göre, bu yıllar arasında Türkiye Devleti aleyhine 3645 hüküm verilmiştir. Bu ihlal kararlarının 1605’i adil yargılanma hakkına ilişkindir. Adil yargılanma hakkına ilişkin olarak Mahkeme 2018 yılında 53, 2019 yılında ise 17 ihlal kararı vermiştir.

V. Adil Yargılanma Hakkının Sağlanması için Yapılabilecekler

Bugün Türkiye, adalet duygusunu inciten çok fazla yargı kararı ve uygulamaya sahne olmakta. Acı çeken, direnen, elinden geleni yapan çok kişi var, ama pek çok kişi de umutsuz biçimde bu günlerin geçmesini bekliyor. “Sorun şu ki, adaleti kendi sorumluluğumuz olarak görmüyoruz. Sorumluluk alacağımıza adaletin başkalarının işi olduğunu, bizim elimizde olmadığını düşünmeyi yeğliyoruz. Kendimizi sadece adaletsizliğin potansiyel kurbanları olarak görüyoruz. Kendimizi adaletin gerçek temsilcileri olarak görmeyi reddediyoruz”[46]. Adaletin gerçek temsilcileri olarak, adalet hakkı için pratikte verilecek mücadele;

  • Özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklerin güvence altına alınması, hukukun üstünlüğü ilkeleri ve adalet alanında projeler geliştirilmesi,
  • Ceza adaleti alanında yapılabilecek reformların desteklenmesi,
  • Sosyal medyanın da etkin kullanımı ile adalet duygusunu zedeleyen ihlaller konusunda kamuoyu yaratma,
  • Cezasızlık politikasına ve adalete erişimde ayrımcılığa karşı kamuoyunda bilincin ve tepkinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması
  • Adil yargılanma hakkının açıkça ihlal edildiği davalara yoğun katılım,
  • Barolar ve benzeri meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin etkili faaliyetlerini

İçerebilir. Ayrıca Siyasi parti gruplarının hükümeti denetleme araçlarını etkin kullanımı, Meclis komisyonlarında adil yargılanma hakkına ilişkin çalışmalar yürütülmesi, AİHM’in, verdiği ihlal kararlarının uygulanmasını denetlemede daha etkili bir mekanizma geliştirmesi olumlu olacaktır.

 

 

Kaynaklar

Altıparmak, Kerem (2017), “OHAL Komisyonu Etkili Bir Hukuk Yolu mu?”, http://bianet.org/bianet/toplum/183186-ohal-komisyonu-etkili-bir-hukuk-yolu-mu, Erişim Tarihi: 10.01.2020.

Gönenç, Levent (2011), Yargının Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı, Ankara: Tepav Anayasa Çalışma Metinleri, https://www.tepav.org.tr/tr/yayin/s/392 , Erişim Tarihi: 24.01.2020.

Gözler Kemal, (2014), “Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Tabiî Hâkim İlkesi ‘Sahur Operasyonu’ Hakkında Bir Açıklama” http://www.anayasa.gen.tr/tabii-hakim.htm Erişim Tarihi: 31.01.2020.

Gözübüyük, Şeref ve Gölcüklü Feyyaz (2016), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara: Turhan Kitabevi.

İnceoğlu, Sibel (2018), Adil Yargılanma Hakkı: Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi 4, Ankara: Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi.

Leanza, Piero ve Pridal Ondrej (2014), The Right to a Fair Trial, Netherlands: Walters & Kluwer.

Mole Nuala ve Harby Catharina (2001), Adil Yargılanma Hakkı: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, Strasbourg: Council of Europe.

Vitkauskas, Dovydas ve Dikov, Grigoriy (2018), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Adil Yargılanma Hakkının Korunması, Çeviren: Serkan Cengiz, Avrupa Konseyi.

Raporlar

Anayasa Mahkemesi İstatistikleri, https://www.anayasa.gov.tr/tr/bireysel-basvuru/istatistikler/ Erişim Tarihi: 24.01.2020.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İstatistikleri: Statistics By State 2019, https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=reports&c= , Erişim Tarihi: 29.01.2020.

Avrupa Komisyonu: Komisyon Tarafından Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Bilgilendirme AB Genişleme Politikasına İlişkin 2019 Bilgilendirmesi, 2019 Türkiye Raporu, SWD(2019) 220 nihai, Brüksel, 29.5.2019,

https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf Erişim Tarihi: 20.01.2020.

Human Rights Watch (HRW) Raporu, “Türkiye’de Avukatlar ve Adil Yargılanma Saldırı Altında”, 10.04.2019, https://www.hrw.org/tr/report/2019/04/10/328920, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

ICJ (International Commission of Jurists) Raporu, “Askıya Alınan Adalet:Adalete Erişim ve Türkiye’de Olağanüstü Hal”, 2018, https://www.icj.org/wp-content/uploads/2018/12/Turkey-Access-to-justice-Publications-Reports-2018-TUR.pdf , Erişim Tarihi: 30.12.2019.

İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP)Adalete Erişimde Ayrımcılık Raporu, 16.01.2017. https://ihop.org.tr/category/belgelik/ihop-yayinlari/raporlar/ , Erişim Tarihi: 05.01.2020.

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Für Die Freiheit (F), International Press Institute (IPI), Adalet Gözlem Raporu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü Davaları, Haziran-Aralık 2018. https://www.raporlar.org/kategori/medya-ve-hukuk-calismalari-dernegi-mlsa/, Erişim Tarihi: 03.01.2020.

Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven Araştırması Raporu, 19.06.2019. http://sodev.org.tr/sodev-yargi-bagimsizligi-ve-yargiya-guven-arastirmasi-raporu-aciklandi/ , Erişim Tarihi: 11.01.2020.

The Arrested Lawyers Initiative, Report update: Mass Prosecution of Lawyers in Turkey (2016-2019), 18.12.2019. https://arrestedlawyers.org/ , Erişim Tarihi: 28.01.2020.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Raporu 2016-2017. http://tbbyayinlari.barobirlik.org.tr/TBBBooks/610.pdf , Erişim Tarihi: 16.01.2020.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK), İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Raporu. https://www.tihek.gov.tr/insan-haklarinin-korunmasi-ve-gelistirilmesi-2018-yili-raporu/ , Erişim Tarihi: 22.01.2020.

Medya Kaynakları

https://www.ensonhaber.com/orcnin-yargiya-guven-anketi.html, Erişim Tarihi: 01.02.2020.

https://t24.com.tr/haber/aihm-deki-demirtas-davasi-bu-davanin-konusu-yargi-araciligi-ile-muhalefetin-susturulmasi-ve-cezalandirilmasidir,83988, Erişim Tarihi: 15.01.2020.

https://hakikatadalethafiza.org/cezasizlik-nedir/, Erişim tarihi: 25.01.2020.

https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetlerinin-onune-gecmek-icin-cozum-idam-degil-sistematik-cezasizliga-son-vermek-75521, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler?sayfa=1, Erişim Tarihi: 02.02.2020

https://www.evrensel.net/haber/254776/26-kadin-cinayeti-davasinin-13unde-indirim-uygulandi, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

http://www.diken.com.tr/paksoy-kardesler-davasinda-iki-saniga-da-beraat/ , Erişim Tarihi: 05.02.2020.

https://www.hurriyet.com.tr/gundem/aile-bakanligindan-istinafa-sule-cet-basvurusu-iyi-hal-indirimi-ve-alt-sinirdan-ceza-vicdani-sizlatti-41417208 , Erişim Tarihi: 10.01.2020.

https://www.failibelli.org/tum-davalar, Erişim Tarihi: 30.01.2020

https://www.evrensel.net/haber/288067/avukat-imrek-kck-davalarinda-yeniden-yargilama-yapilmali, Erişim Tarihi: 26.01.2020.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1712554/chpli-ali-seker-acikladi-corluda-skandal-bitmiyor.html, Erişim Tarihi: 06.01.2020.

https://www.evrensel.net/haber/375183/barolar-adil-yargilama-hakkini-ihlal-eden-mahkeme-heyeti-degissin, Erişim Tarihi: 23.01.2020.

  1. ORC’nin Yargıya Güven Anketi: Kamuoyu araştırma şirketi ORC, 9-12 Kasım 2019 tarihleri arasında 42 ilde, toplamda 4 bin 156 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle yaptığı anketin sonuçlarını paylaştı. Ankete katılan kişilere sorulan, “Yargıya güveniyor musunuz?” anketine gelen cevapların % 11,7’i “Güveniyorum” olurken, % 68’i “Güvenmiyorum” oldu. % 20,3 ise “Kısmen” cevabını verdi. https://www.ensonhaber.com/orcnin-yargiya-guven-anketi.html 14.11.2019.
  2. SODEV “Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven Araştırması Raporu” http://sodev.org.tr/sodev-yargi-bagimsizligi-ve-yargiya-guven-arastirmasi-raporu-aciklandi/ 19.06.2019.
  3. Örneğin, Golder v. Birleşik Krallık, Hornsby v. Yunanistan, Brumarescu v.Romanya.
  4. https://www.hukukihaber.net/pratik-bilgiler/yargicin-savcinin-avukatin-cubbesi-neden-dugmesizdir-h51264.html. 09.01.2015.
  5. Komisyon Tarafından Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Bilgilendirme, AB Genişleme Politikasına İlişkin 2019 Bilgilendirmesi, 2019 Türkiye Raporu, SWD(2019) 220 nihai, Brüksel, 29.5.2019.
  6. Türkiye Barolar Birliği TBB İnsan Hakları Raporu 2016-2017 Raporu s.44.
  7. “AİHM’deki Demirtaş davası , Müdahil olan Avrupa Konseyi, Türkiye’de adil yargılama olmadığını savundu” Demirtaş’ın AİHM’deki savunmasından. 18.09.2019. https://t24.com.tr/haber/aihm-deki-demirtas-davasi-bu-davanin-konusu-yargi-araciligi-ile-muhalefetin-susturulmasi-ve-cezalandirilmasidir,839882
  8. Komisyonun niteliği, tarafsız bağımsızlığına ilişkin endişeler konusunda detaylı bir rapor için bkz. ICJ (International Commission of Jurists), “Askıya Alınan Adalet:Adalete Erişim ve Türkiye’de Olağanüstü Hal”, 2018.
  9. Kerem Altıparmak, “OHAL Komisyonu Etkili Bir Hukuk Yolu mu?”, http://bianet.org/bianet/toplum/183186-ohal-komisyonu-etkili-bir-hukuk-yolu-mu , 31.01.2017.
  10. Remli v. Fransa kararı
  11. Piersack v Belçika kararı
  12. Hauschildt v. Danimarka Kararı.
  13. Örneğin; Asya Bakan v. Türkiye, Mehmet and Suna Yiğit v.Türkiye, Kaba v.Türkiye.
  14. , İHOP Raporu Adalete Erişimde Ayrımcılık,16.01.2017.
  15. Cezasızlık Nedir?, https://hakikatadalethafiza.org/cezasizlik-nedir/ , erişim tarihi: 25.01.2020.
  16. “Kadın Cinayetlerinin Önüne Geçmek İçin Çözüm İdam Değil, Sistematik Cezasızlığa Son Vermek”, https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetlerinin-onune-gecmek-icin-cozum-idam-degil-sistematik-cezasizliga-son-vermek-75521 ,20.02.2015
  17. http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler?sayfa=1 , Erişim Tarihi: 02.02.2020.
  18. Haberler için https://www.evrensel.net/haber/254776/26-kadin-cinayeti-davasinin-13unde-indirim-uygulandi , 29.06.2015.
  19. http://www.diken.com.tr/paksoy-kardesler-davasinda-iki-saniga-da-beraat/, 05.02.2020.
  20. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/aile-bakanligindan-istinafa-sule-cet-basvurusu-iyi-hal-indirimi-ve-alt-sinirdan-ceza-vicdani-sizlatti-41417208 , 10.01.2020.
  21. Davalara ilişkin detaylı bilgi için bkz. https://www.failibelli.org/tum-davalar/ Erişim Tarihi: 30.01.2020
  22. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Für Die Freiheit (F), International Press Institute (IPI), Adalet Gözlem Raporu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü Davaları, Haziran-Aralık 2018Adalet Gözlem Raporu s.15.
  23. Kemal Gözler, “Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Tabiî Hâkim İlkesi “Sahur Operasyonu” HakkındaBir Açıklama”, http://www.anayasa.gen.tr/tabii-hakim.htm ,29.08.2014. 
  24. Avukat İmrek: KCK Davalarında Yeniden Yargılama Yapılmalı”,https://www.evrensel.net/haber/288067/avukat-imrek-kck-davalarinda-yeniden-yargilama-yapilmali, 20.08.2016.
  25. TBB 2016-2017 Raporu s.56.
  26. TBB 2016-2017 Raporu s.83
  27. “CHP’li Ali Şeker Açıkladı: Çorlu’da Skandal Bitmiyor”, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1712554/chpli-ali-seker-acikladi-corluda-skandal-bitmiyor.html, 04.01.2020.
  28. SEGBİS bağlantısı odası. Fotoğraf, Ankara Sincan Cezaevi resmi internet sitesinden alınmıştır.
  29. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.14.
  30. TBB 2016-2017 raporu s.76.
  31. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.12.
  32. TBB 2016-2017 raporu s.76.
  33. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.12.
  34. TBB 2016-2017 raporu s.75
  35. TBB 2016-2017 raporu s.77.
  36. AİHM Dayanan v. Türkiye kararı.
  37. AİHM Salduz v. Türkiye kararı.
  38. Human Rights Watch Raporu “Türkiye’de Avukatlar ve Adil Yargılanma Hakkı Saldırı Altında”, 10.04.2019 https://www.hrw.org/tr/report/2019/04/10/328920.
  39. TBB 2016-2017 Raporu s.53.
  40. TBB 2016-2017 Raporu s.124-125.
  41. Report update: Mass Prosecution of Lawyers in Turkey (2016-2019), The Arrested Lawyers Initiative, 18.12.2019.
  42. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.11.
  43. https://www.evrensel.net/haber/375183/barolar-adil-yargilama-hakkini-ihlal-eden-mahkeme-heyeti-degissin, 07.03.2019. “Barolar: Adil yargılama hakkını ihlal eden mahkeme heyeti değişsin”
  44. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Yılı Raporu, s.25.
  45. TİHEK İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Raporu, s.24.
  46. Robert c. Solomon, Adalet Tutkusu, Ayrıntı Yay. Çev. Ertuğ Altınay, s.23. *Yazar Hakkında
    Dilan Mızrak, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Bölümünde 2006 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine hâlâ devam etmektedir. Yayınları genel olarak; vicdani ret, etnik çatışma, özerklik, geçmişle hesaplaşma üzerinedir.