Örneklerle Türkiye’de Yerleşme ve Seyahat Hürriyetlerinin İhlali

0
185

Benan ERES* ve Aydın ÖRDEK**

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlali bakımından son derece bozuk bir sabıkaya sahiptir. Kamuoyuna mal olmuş yurttan kaçış ve yerinden edilme olaylarının belki de en trajik olanı, bugün yere göğe sığdırılamayan yazar Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle sonuçlananıdır. Sabahattin Ali, siyasi görüşleri ve entelektüel faaliyeti nedeniyle hakkında açılan davalar aleyhinde geliştiği ve yurtdışına çıkmasına izin verilmediği (pasaport alamadığı) için yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. 1948’de Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya geçmek amacıyla, peynir nakliyeciliği görüntüsü altında Edirne’ye doğru yola çıkmış, sınırı geçerken kendisine rehberlik eden Ali Ertekin tarafından 2 Nisan günü öldürülmüştür. Cesedi, birkaç ay sonra Kırklareli’nin Üsküp nahiyesine bağlı Sazara (Çukurpınar) Köyü yakınlarında bulunmuştur.[1]

Tek parti iktidarında siyasi faaliyeti yüzünden aralıklarla hapis yatan şair Nazım Hikmet, Ağustos 1938’de orduyu isyana teşvik suçlamasıyla yirmi sekiz yıl hapis cezasına mahkûm edilmiş, 1950’de çıkarılan af kanunuyla serbest kaldığında on iki yıl yedi ay hapis yatmış bulunuyordu. Askere alınması kararının ardından, 1951’de yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.[2]

20 Eylül 1985’te kanser hastalığı nedeniyle vefat eden müzisyen Ruhi Su, ilerleyen hastalığının tedavisi için yurtdışına çıkması gerektiğinde pasaport alamadığı için bir bakıma ölüme mahkûm edilmiştir. İlgili makamlar pasaport meselesi ulusal ve uluslararası kamuoyuna mal olmuş olsa da yapılan başvuruyu uzun süre “bulamadıklarından”, sanatçıya hastalığı nedeniyle artık yurtdışına çıkamayacağı bir zamanda bir kereye mahsus olmak üzere giriş-çıkış izni verilmiştir.[3] Ruhi Su’nun düşünceleri nedeniyle her zaman yasaklandığını ifade eden eşi Sıdıka Su, ileri düşünceli insanlara, solculara Türkiye’de hiç pasaport verilmediğini, aynı muameleyi gören Ruhi Su’nun tedavisinin engellendiğini ifade etmiştir.[4]

15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra çok sayıda kamu görevlisi evrensel hukuk normlarına aykırı biçimde, kişiye özel kanunlar olarak yayınlanan kanun hükmünde kararnamelerle kamu görevinden ihraç ve men edilmiş, kendilerinin ve eşlerinin yurtdışına çıkışları pasaportları iptal edilmek ya da yeni pasaport verilmemek suretiyle engellenmiştir. Olağanüstü hal ilanından üç seneyi aşkın süre sonra 2019 Ekim’inde “yargı reformu” adı altında yapılan yasal düzenlemelerle pasaport alması engellenen söz konusu kişilerin haklarındaki adli ve idari soruşturmaların lehlerinde sonuçlanmış olması ve güvenlik soruşturmasından geçmiş olmaları şartıyla bu kişilere pasaport verilmesi hükme bağlanmıştır.[5] Darbe girişimi sonrasında pasaport tahdidi nedeniyle kamu görevinden men edilmiş ya da haklarında soruşturma açılmış çok sayıda kişi yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Pasaport tahdidinin iki trajik sonucu, iki öğretmen ailenin yurtdışına kaçmaya çalışırken Ege Denizi’nde ve Meriç Nehri’nde boğularak can vermesidir. Öğretmen çift Hüseyin ve Nur Maden ile üç çocukları 2017 yılında Midilli Adası açıklarında, yine öğretmen Ayşe Abdurezzak ve iki çocuğu 2018 Şubat’ında Meriç Nehri’nde yaşamlarını yitirdiler.[6] Kanser tedavisi için yurtdışına çıkmak isteyen, ancak KHK ile ihraç edildiği için pasaport alamayan Prof. Haluk Savaş, beraat ettiği ve yurtdışı yasağı kaldırıldığı halde 2019 yılına kadar pasaport alamamıştır.[7] Pasaport tahdidinin en sıra dışı örneklerinden biri ise “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirinin imzacılarının KHK ile kamu görevinden men edilenlerine getirilen yurtdışı yasağıdır.[8] Mesleklerini yurtdışında icra etmelerine izin verilmeyen barış bildirisi imzacısı akademisyenlere pasaportları 2020 yılının Ocak ayında verilmeye başlamıştır.[9]

Darbe Girişimi sonrasında, kamu güvenliği için geçici süreyle alınmak zorunda olan ek yasal tedbirler siyasal cezalandırma ve tasfiyenin aracı kılınarak anayasa ihlal edilmiştir. Bu durumun tipik örneklerinden biri de KHK ile kamu görevinden men edilenlere getirilen yurtdışı yasağıdır. OHAL, yapılmak istenen siyasal-yasal değişikliklerin zemini kılınmış, söz konusu değişikliklerin gerektirdiği genel itaatkârlık, kamu güvenliği tesis edildikten sonra bile yasaklı yurttaşlara OHAL dönemi tedbirlerinin uygulanıp bu kişilerin korku ve yıldırmanın örnekleri kılınmasıyla sağlanmıştır.

Yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinin başlıca biçimlerinden olan yerinden edilme siyasal gerekçelerle olduğu kadar ekonomik gerekçelerle meydana gelmektedir. Çoğunlukla etnik ve dini azınlıklara yönelen yerinden etmede mülkiyetin el değiştirmesi temel sosyo-ekonomik motif olmaktadır. Cumhuriyet tarihinde bu durumun toplumsal hafızaya kazınan iki trajik örneği 6-7 Eylül Olayları ile Maraş Katliamı’dır.

1955 yılında ekonomik vaatlerini yerine getirmekte zorlanan Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti hükümeti, Kıbrıs’ta yaşananı başta gelmek üzere çeşitli siyasal sorunlar nedeniyle hükümet etmekte zorlanmaktadır. Bu yılın başından itibaren İstanbul’da yaşayan Rum yurttaşlara yönelik özellikle Hürriyet gazetesinde yürütülen kışkırtma kampanyası ve faaliyetlerini Kıbrıs meselesine hasreden dernekler kamuoyunda bir Rum karşıtlığı yaratmıştır. 6 Eylül günü, Selanik’te bulunan Atatürk’ün doğduğu eve bomba atıldığına dair yayılan yalan haber, Rumlara karşı ertesi gün de devam edecek saldırıları başlatmıştır: Gayrimüslimlere ait ev ve iş yerleri binlerce kişi tarafından yakılıp yıkılmış, tecavüz ve darp olayları yaşanmıştır. 6-7 Eylül saldırılarında resmi kaynaklara göre 11 kişi öldürülmüş, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edilmiştir (73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verilmiştir). Olayların ardından binlerce Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış, Rumların ve gayrimüslimlerin mallarına el koyulmuştur.[10]

1978 yılının 19 Aralık günü başlayıp 26 Aralık’a kadar devam eden, 19 Aralık akşamı bir ülkücünün Çiçek Sineması’na tahrip gücü düşük bir bomba koymasıyla başlayan, resmi verilere göre 111 kişinin öldürüldüğü, 210 ev, 70 iş yerinin tahrip edildiği Maraş Katliamı 12 Eylül Askeri Darbesi’ne yol açan başlıca olaylardan olduğu kadar, Maraş’ta yaşayan binlerce Alevi’nin (bir iddiaya göre şehirdeki Alevi nüfusun yüzde sekseninin) evlerini terk etmeleri nedeniyle kapsamlı bir yerinden etme olayıdır.[11]

Siyasal etkenin baskın olduğu yakın dönemin en geniş kapsamlı yerinden edilme olayı ise PKK ile yaşanan çatışmalar nedeniyle Kürt nüfusun yoğun olduğu illere bağlı köy ve mezraların boşaltılmasıdır. Söz konusu illerde olağanüstü hal ilan edilen 1987’den çatışmaların yoğun olduğu 1999’a kadarki dönemde resmi verilere göre 1000’e yakın köy, 2000’in üzerinde mezra boşaltılmış, 350 binden fazla kişi yerinden edilmiştir.[12] Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2006’da yayınladığı araştırma sonuçlarına göre yerinden edilenlerin sayısı 953.680-1.201.000 arasındadır.[13]

Yerinden edilme olaylarının neredeyse tamamında siyasal ve iktisadi etkenler iç içe geçmektedir, bununla birlikte her olay için elbette bu etkenlerden birinin daha baskın olduğu tespit edilebilir. Yakın dönemin ekonomik karakteri ağır basan yerinden edilme[14] olayı Sulukule Romanları’nın kentsel dönüşüm bahane edilerek yüzyıllardır yaşadıkları ikametlerinden çıkarılmalarıdır. 2006 yılında başlatılan kentsel dönüşüm projesiyle tamamen yıkılan 500 yıllık, tarihi Roman mahallesi Sulukule’nin sakinleri kitlesel olarak yerlerinden edilmişlerdir. Tarihi mahallenin yıkılıp sakinlerinin yerlerinden edilmesinden on iki yıl sonra, verilen uzun hukuk mücadelesi neticesinde kentsel dönüşüm projesi iptal edilmiştir.[15]

Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerinin yaşandığı başlıca alanlardan biri de iltica ve uluslararası göçtür. Birleşmiş Milletler’e göre, 2019 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de çoğu Suriye, Afganistan ve Irak’tan olmak üzere 5 milyon 679 bin mülteci ve göçmen yaşamaktadır.[16] Türkiye’nin göç ve iltica konusunda benimsediği özgün mevzuat, mülteci ve göçmenlerin yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinden kaynaklı temel hak kayıpları yaşamalarına neden olmaktadır.

Yerleşme ve seyahat hürriyeti, evrensel hukuk normlarının devletlerin iç hukuklarıyla, dolayısıyla hükümranlık haklarıyla gerilimli ilişkilerinin açığa çıktığı başlıca alanlardandır. Zira ister bir ülkede yerleşik olanların yurtdışına çıkışlarına izin verilmesin ister yerleşik olmayanların ülkeye girmeleri, ülkede seyahat etmeleri ve yerleşmeleri engellensin ister yerleşikler zorunlu göçe, yerinden edilmeye maruz bırakılsınlar, uluslararası hukukun çizdiği normatif çerçevenin dışına çıkılmaktadır ve hükümranlık hakları ile temel haklar gerilimi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu gerilim, temel hakların, hükümran ulus devletleri mümkün kılan kamuyu (herkes) aşan, yurttaşı değil insanı cihet alan bir kamu kavramlaştırmasıyla mümkün olacaklarına işaret etmektedir.

Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerinin basında birer hak ihlali olarak kavranıp kavranmadığını ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, yurtiçinde ekonomik saikın ağır bastığı yerinden edilmenin başlıca örneği olarak  Sulukule Romanları, yurtiçine girişlerin engellenmesinin başlıca örneği olarak Suriyeli sığınmacılar, yurtdışına çıkışların engellenmesinin başlıca örneği olarak Barış İçin Akademisyenler vakaları esas alınmıştır. Üç vakada da yaşanan hak ihlallerinin basındaki ifade edilişlerinin hak perspektifinden değerlendirebilmesi için, öncelikle hak kavramı, yerleşme ve seyahat hürriyeti ve temel haklar-ulusal hükümranlık gerilimini aşacak kamusallık anlayışı tartışılacaktır. Daha sonra belirli ulusal gazetelerin her bir vakayı ele alış biçimleri ortaya koyulacaktır. Çalışma bulguların değerlendirilmesiyle sonlandırılacaktır.

I. Hak Kavramı, Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti ve Kamusallık Anlayışı

Hak ve hürriyetler, her halükârda, özünde toplumsal yaşamı mümkün kılan bir siyasal bağlanma gerektirir. Siyasal bağlanmanın biçimi, hak ve hürriyetleri olanaklı kılan hukuki ve ahlaki rejimi belirler, bununla birlikte hak ve hürriyetler olarak dışa vuran siyasal bağlanma biçimi, bizzat söz konusu hak ve hürriyetler tarafından belirlenirler, biçimlendirilirler. O halde hak ve hürriyetlerin ön koşulu irade sahibi insan çokluğu olarak toplumdur.

Hürriyeti serbest insan fiili olarak tanımlayan Kemal Gözler, hemen ardından hürriyetlerin tanındığı tespitini yapar.[17] Yani hürriyet, bir mekanizma ya da otorite tarafından tanınması şartıyla mümkündür. Gerilim halinde, birbirlerini dışlayan iradelerin çokluğu, çokluğun çıkarı olarak görülebilecek iyinin dairesine giren insan eylemine serbestlik tanır. Böylece hür insan eylemi ortaya çıkar. Hür insan eylemi, çokluğun çıkarı tarafından belirlenen iyi-kötü ikiliğinin var ettiği ahlak rejimine dayanır. Bu nedenle sözlü ya da yazılı akde, yasaya dayanan hukuk rejimine göre daha belirsiz, dolayısıyla daha kapsayıcıdır. Nitekim Kemal Gözler, hakkı hürriyetin somutlaştırılmış biçimi, bir hürriyetin sağlanması için anayasa ve yasalar tarafından kişiye tanınmış yetkiler, kişiye hukuk düzeni tarafından verilen bir irade kudreti, bir isteme yetkisi olarak tarif ediyor.[18] Yine Gözübüyük hakkı hukukun tanıdığı ve koruduğu bir yetki olarak tarif ediyor; buna göre hak bir yandan hukukun koruduğu bir çıkardır, diğer yandan sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi verir.[19] Bu standart tanımlar, hukukun nasıl oluyor da bazı çıkarları koruduğuna ve sahiplerine bu korumadan yararlanma yetkisi verebildiğine açıklama getirmedikleri için, başka bir ifadeyle hakkı var eden hukuk rejiminin dayanaklarını ortaya koymadıkları için gerek hak ihlallerinin ve hakları sınırlama zorunluğunun gerek hakları sürekli genişletme eğilimindeki hürriyetlerin kapsayıcılığının gerekse hak çatışmalarının yarattığı sorunlar nedeniyle hukuk içinde hukuksuzluğun nasıl ortaya çıktığını açıklayamamaktadırlar. Oysa her hürriyetin bir ahlak rejimine, her hakkın bir hukuk rejimine dayandığı, ahlak ve hukuk rejimlerinin ise bir iradeler çokluğu olarak toplumu bir arada tutan siyasal bağa dayandıkları kabul edilirse, hak ve hürriyetlerin toplumu olanaklı kılan siyasal bağa göre sürekli olarak yeniden belirlendikleri, sınırlandıkları kabul edilmiş olur.[20] Bununla birlikte, siyasal bağ, hemen her zaman bir tabiyet ilişkisini (çoğunluğun azınlığa tabiyetini) sürekli kıldığından, varlığı kendinden menkulmüş gibi görünen hukuk rejimi, toplumu kuran asıl bağ olarak sunulur, bir bakıma asli siyasal bağı gizleme vazifesi görür. Hukukun tarif ettiği kamusal alan, insanın bütün toplumsal varlığını kuşatıyormuş gibi bir yanılsama yaratılır.

Özetle, toplumsal güç dengesinin biçimlendirdiği siyasal bağ, hak ve hürriyetleri mümkün kılan ahlak ve hukuk rejimlerini belirler, sınırlar, esasen siyasal olanın gerçekleştiği kamusal alanı tarif eder. Standart hak ve hürriyet tanımlarının varsaydığı hukuk rejimi ise siyasal bağın yerine koyulup kamusal alanın dayanağı gibi sunulan bir egemenlik aracıdır. Yine toplumsal güç dengesi tarafından belirlenen iyi-kötü ikiliğinin biçimlendirdiği ahlak rejimi, insan eyleminin, dolayısıyla hürriyetin sınırını belirler. Hürriyet, hakka nazaran daha geniş kapsamlı olduğundan, esasen hakkı, hak taleplerini çerçeveler. Nitekim burjuva toplumunun, burjuva iktidarının siyasal bağı tesis edilirken ahlak ve hukuk rejimleri, dolayısıyla hak ve hürriyetler, yani insan eyleminin sınırları bir kamuya nazaran yeniden belirlenmiştir. Yeni muktedirlerin varoluş koşulu olan yeni hürriyetler, ahlak rejiminin kapsayıcılığı nedeniyle yeni hakları da tarif etmiştir. Doğal hukuk doktrini böylece ortaya çıkmış, burjuva egemenliğini mümkün kılacak haklar, bu doktrine göre temel haklar olarak tarif edilmiştir.

Doğal hukuk doktrinine göre, insan, doğuştan bazı hak ve hürriyetlere sahiptir. İnsanın sahip olduğu haklar, devletten, siyasal düzenden önce gelir. Doğal hak ve hürriyetler insana devlet tarafından verilmediği için, bu hak ve hürriyetlere devlet dokunamaz.[21] Doğal hukuk burjuva egemenliğini sağlayacak hürriyet ve haklar bir kez tarif edilip, ahlak ve hukuk rejiminin temeli kılındıktan sonra, yerini pozitif hukuka bırakacaktır. Nitekim pozitivist anlayışa göre, temel hak ve hürriyetler, hukuk tarafından tanınmayıp korunmadıklarında bireylere sağlayabilecekleri herhangi bir güvence yoktur. Bu anlayışa göre temel hak ve hürriyetlerin sözde kalmaması, gerçekten bireylere birtakım güvenceler sağlayabilmesi için hukuk kuralları tarafından tanınması gerekir.[22] Ancak söz konusu güvenceleri sağlayacak hukukun dayanaklarından hiç bahsedilmemektedir, çünkü burjuva egemenliği evrensel hukuk kisvesi altında sunulmak istenmektedir. Bunun yolu, herkesi kuşatan kamusal alanın alabildiğine kapsayıcı bir biçimde tarif edilmesidir.

Burjuva egemenliğini gizleyecek kamusal alan (ki sınırları evrensel hukuk tarafından belirlenir) (modern) devlet olarak tanımlanır. Bu durumda doğal hukukun öngördüğü doğuştan haklar insan hakları, devlet güvencesine alındıklarında temel haklar olarak adlandırılırlar.[23] Devlet insan olmak nedeniyle sahip olunan hakları tanır ve bunların güvenlik içinde kullanımını sağlar.[24] Yani burjuva egemenliğini tesis etmek için yeniden tarif edilen hak ve hürriyetler, varlığı kendinden menkul, soyut hukukun ikna edici tezahürü olan devlete (hukuk devleti), başka bir deyişle evrensel hukukun sınırladığı kamusal alana (ortak iyiye) dayandırılmıştır. Buradaki temel çelişki, devletin rızası ve dahliyle yaşanacak hak ihlallerinde de görünür olduğu üzere, temel hak ve hürriyetler sayesinde var olan, bunlara dayandırılan devletin, kamusal alanın, temel hak ve hürriyetlerin dayanağı haline gelmesidir. Çelişkinin kaynağı, hukuk devletinin, kamusal alanın, evrensel hukukun burjuva egemenliğini saklama asli işlevine sahip olmalarıdır. Ancak egemen ve tabi arasındaki sürekli çatışma hukuk ve ahlak rejimlerini, dolayısıyla siyasal düzeni, yani kamusal alanı sürekli olarak yeniden biçimlendirdiği için, burjuva siyasal düzeni, kamusal alanı ve hukuk rejimi, yarattığı sorunlar nedeniyle sürekli itirazlarla karşı karşıya kalmaktadır. En temel itiraz, insan haklarını güvenceye alan devlete karşı birey ya da toplumun, yani kamunun nasıl korunacağı hususundadır.[25] Bu soruna burjuva toplumsal düzeninin getirdiği iki çözüm, anayasal güvence ve devletleri hükümranlık haklarından kısmî olarak feragat ettiren uluslararası hukuktur.

Günümüzde temel hakların devletin kurucu bir parçası haline geldiği, devlet otoritesinin kullanımının, temel hakların denetimi altında olduğu kabul edilmektedir. Buna göre bir anayasal devlet, ancak temel hakların aynı zamanda yönetimin temelini ve dayanağını oluşturması halinde mümkündür.[26] Devlet karşısında bireyi güvenceye almanın diğer başat yolu ise, devletlerin kendi elleriyle yarattıkları ulusüstü yasal mevzuat, kurum ve mekanizmalara dâhil olmalarıdır. İki çözüm de talidir. Çünkü anayasalar toplumları değil, devletleri teşkil ederler, dolayısıyla birey, yurttaş, hatta toplum, yani kamu anayasalar için devleti önceleyemez; elbette devlet ve kamu bir ve aynı şey olmadığı sürece. Uluslararası hukuksal mekanizmalar ise (örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) gerek yaptırım güçleri gerekse arızi kapsayıcılıkları nedeniyle talidirler. Neticede devlet, yerini toplumun tamamını içeren bir kamusallık biçimine bırakmadığı sürece bireyin temel haklarının korunması için öngörülen anayasal güvence ve ulusüstü mevzuat, kurum ve mekanizmalar hükümranlık haklarının önüne geçemez ya da bu, istisnai bir durum olur. Bu nedenle meydana gelen hak ihlalleri, bireyin devlete ve topluma karşı konumunu yurttaşlık, tabiyet bağının ötesinde gören anlayışlara yol açmıştır. Örneğin birey ve devlet değil de birey ve toplum karşı karşıya koyulmaktadır: Kişinin topluma karşı bir ödevinin doğması için topluluğun da kişiye kişiliğini serbestçe ve tam olarak geliştirme olanağını sunmuş olması gerekir.[27] Hatta doğal hukuk doktrinine göre siyasal alanı önceleyen temel hakların yaratılmalarını farklı yöndeki siyasal ve sosyal görüşlere borçlu oldukları ve her defasında zamanın kendine özgü provokasyonlarına bir yanıt niteliği taşıdıkları, ancak adalet kavramının tüm değişkenliğine karşın, insan onurunun, bu provokasyonlara tüm zamanlar için geçerli olacak en kolay yanıtı oluşturduğu öne sürülmektedir.[28]

İnsan onuru ya da kişinin ve toplumun karşılıklı yükümlülükleri, temel hak ve hürriyetlerin genel-geçer, biçimsel dayanakları olarak kabul edilebilirlerse de temel hak ve hürriyetlerin kapsamının zaman içinde sürekli genişlemiş olması, bu hakların siyasal alanı öncelemediklerini, bizzat iktidar ilişkilerinin, egemenlik mücadelelerinin eseri olduklarının göstergesidir. Nitekim temel hak ve hürriyetlerin kapsamının üç aşamalı olarak genişlediği kabul edilmektedir: Tarihsel olarak ilk ortaya çıkan birinci kuşak haklar, kişi haklarını (örneğin kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı, yerleşme ve seyahat hürriyeti, düşünce hürriyeti) ve siyasal hakları (seçme ve seçilme, siyasal faaliyette bulunma hakları) içerir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanmaya başlamış olan ikinci kuşak haklar çalışma, dinlenme, emeklilik, sağlık hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları içerir.[29] “Yeni insan hakları”, dayanışma hakları” da denilen üçüncü kuşak haklar ise çevre hakkı, barış hakkı, gelişme hakkı gibi haklardan oluşur.[30] Ancak kapsamın genişlemesi, burjuva hukuk rejiminin dayandığı biçimsel hak ayrımının değiştiği anlamına gelmez. Burjuva hukukunda haklar özel hukuk ve kamu hukuku tarafından düzenlenen özel haklar ve kamu hakları olarak ayrılırlar ve kamu haklarının yükümlüsü devlettir. Genel nitelikli ve özel nitelikli kamu hakları olarak ayrılan kamu haklarının genel nitelikli olanları, kamu kuruluşları ile hukuken bir ilişki içinde bulunma koşulu aranmadan, genel olarak kişilere sağlanan hukuksal yetkilerdir: Kişisel kamu hakları, sosyal ve ekonomik haklar ve siyasal kamu hakları olmak üzere üç başlıkta toplanmıştır. Kişisel kamu hakları kişiyi devlete karşı koruyan, bireyin serbestçe gelişmesini sağlayan haklardır. Sosyal ve ekonomik haklar, sosyal devlet anlayışının gereği olarak sosyal yaşamı ve çalışma yaşamını düzenleyen haklardır. Devlet yönetimine katılmayı sağlayan haklar siyasal kamu haklarıdır.[31] Sabuncu benzer biçimde bireyi devlete ve topluma karşı koruyan, onun dokunulmaz alanını çizen koruyucu haklar (negatif statü hakları), bireye devletten bir yardım ve hizmet alanı tanıyan isteme hakları (pozitif statü hakları) ve bireyin siyasal faaliyette bulunmasına olanak sağlayan katılma hakları (aktif statü hakları) ayrımını yapar.[32] Örtüşen bu biçimsel ayrımlar, zaman içinde kapsamı genişleyen temel hak ve hürriyetleri içermektedir. Tamamında devlet ve kamu (toplum) özdeş kabul edilmekte, bu nedenle bireyin sadece devlete karşı korunması gerektiği kabulünden hareket edilmekte, temelde bireyle devlet (kamu) arasındaki ilişkinin sınırları tek yönlü olarak çizilmektedir: Aslında bireyin devletten (kamudan) neler talep edebileceği belirlenmekte. Böyle olmasaydı, temel hakların sınırlanması sorunu ile karşı karşıya kalınmazdı. Bu soruna önerilen çözümler, birey-devlet (kamu) ilişkisinde belirleyici olanın devlet olduğunu göstermektedir. Bu kez egemenlik ilişkilerine örtü olacak kavram yasanın ruhudur.

Gözübüyük’e göre, kamu hakları genel ve özel olarak sınırlanabilir; sınırlama her durumda yasanın ruhuna uygun olarak yasa ile yapılabilir.[33] Yasanın ruhu kavramına aslında, anayasanın dayandığı egemenlik ilişkilerini gizlemek için başvurulur. Çünkü burjuva siyasal düzeninde egemenlik ilişkileri yasanın üstünlüğü mefhumunun içine gömülüdür. Bu nedenle hukuk devleti burjuva demokrasisinin özü kabul edilir. Bu çerçevede her yasanın siyasal düzeni kuran ve varlığı kendinden menkulmüş gibi sunulan kurucu yasaya uygun olması ve her fiilin yasayla düzenlenmesi gerekir. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasının da yasama organınca ve yasa yoluyla yapılması esası benimsenmiştir. Buna göre, yürütme organı ve idare, belli bir yasanın anayasaya uygun olarak getirdiği sınırlamaları somutlaştırma dışında, düzenleyici işlemlerle (tüzük, yönetmelik, vb.) yeni bir sınırlama getiremez.[34]

Daha biçimsel bir tanımlamayla sınırlama, belli bir hakkın anayasaca öngörülmüş ya da belirlenmiş bulunan norm alanında yasa yoluyla yapılan, bu alan içinde kişiye sağlanan olanakları daraltan müdahaledir.[35] Sınırlamanın yasayla yapılması kaydının burjuva demokrasisi açısından işlevsizliği, nitelikli yasa sınırlaması tartışmasına yol açmıştır: Nitelikli yasa sınırlamaları, belirli koşullar altında, belli amaçlar ve belli araçları emretmek ve belli araçları yasaklamak yoluyla yasa koyucunun bağlılığını düzenlerler.[36] Nitelikli sınırlama, aslında sınırlamanın sınırlanmasıdır. Buna göre sınırlama yasama organı tarafından yasayla yapılmalıdır, sınırlama belli sebeplerle yapılmalıdır, sınırlamada başvurulan araç ulaşılmak istenen amaçla uyumlu olmalıdır (ölçülülük ilkesi), sınırlama anayasaya aykırı olmamalıdır, sınırlama temel hak ve hürriyetlerin çekirdek alanına (yaşam hakkı gibi) dokunmamalıdır.[37] Yasanın ruhuna karar veren güç ve otoritelerin istedikleri gibi içeriklendirebilecekleri, yorumlayabilecekleri bu ilkeler, temel hak ve hürriyetlerin korunması için güvence teşkil edemez.[38] Çünkü otoriter idarelerin, baskıcı yasalar yapıp temel hak ve hürriyetleri sınırlamaları, hatta ortadan kaldırmaları hiç görülmemiş işler değildir.

Diğer yandan çoğulcu demokrasilerin dayandığı toplumsal güç dengesinin korunması ya da yeniden kurulması, milli çıkarlar, milli güvenlik, kamu düzeni, halk sağlığı gerekçe gösterilerek temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını, ihlal edilmesini gerektirebilir. Nihayet devlete eşitlenmiş burjuva kamusallığının temel hak ve hürriyetlerin önüne geçmesi istisna değil kaidedir. Eğer öyle olmasaydı, çoğulcu demokrasinin temel ilkelerinden biri olarak kabul edilen temel hak ve hürriyetlerin korunması çoğunluk yönetiminde, çoğunluğa karşı, başka bir deyişle devlete karşı bireyi koruma çabalarının, insan hakları adı altında sürdürülmesi söz konusu olmazdı. Bireyin korunması için, özel yaşamın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme, seyahat, örgütlenme, düşünce, inanç hürriyeti gibi hürriyetlerin devlete karşı korunması yoluna gidilmezdi.[39]

Özetle, temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi, sınırlanması, arızi değil yapısal bir sorundur ve modern devlete (hukuk devletine) özdeş burjuva kamusallığına içkindir. Bu bakımdan söz konusu ihlallerin kaynağı, egemenlik ilişkilerinin içine gömülü olduğu burjuva hak rejimidir. Birinci kuşak temel haklardan olan yerleşme ve seyahat hürriyeti için de aynı şey söz konusudur. Türkiye, temel hak ihlallerinin devletin hükümranlığıyla gerilimli bir ilişki içinde olduğu tipik ülkelerdendir. Yerleşme ve seyahat hürriyeti ise egemenlik ilişkilerinden kaynaklı hukuka içkin ihlalin bariz olduğu bir temel hak alanıdır. Diğer temel haklar için olduğu gibi, yerleşme ve seyahat hürriyetini sınırlama yetkisi, sonunda başlıca temel hakların ihlaline varan yetki istismarına dönüşmektedir ve bu durumun kaynağında egemenlik ilişkilerinin belirlediği hükümranlık ‘hakları’ vardır. Başka bir deyişle, bireyin ve toplumun temel hak ve hürriyetleri, devletin hükümranlık ‘haklarına’ feda edilmektedir. Bu yapısal sorunun Türkiye hukuk sisteminde yerleşme ve seyahat hürriyetleri için nasıl ortaya çıktığının tespiti, hak ihlallerinin basındaki yansımalarını belirli vakalar üzerinden belirlemeyi amaçlayan bu çalışmanın kavramsal netleşmeyi sağlamaya dönük son girişimi olacaktır.

Yerleşme ve seyahat hürriyeti kamu tarafından genel olarak üç yolla engellenebilir: yurt içindekilerin yurtdışına çıkmasına engel olunması, yurtdışındakilerin yurtiçine girmelerine engel olunması ve çeşitli biçimler alabilen yerinden etme. Bu biçimsel çerçeveye karşılık gelen vakaları Sulukule Romanlarının ekonomik rant nedeniyle tarihi ikametgâhlarından çıkarılmaları, Suriyeli sığınmacıların tabi oldukları seyahat sınırlaması nedeniyle karşı karşıya kaldıkları ihlaller ve Barış İçin Akademisyenlere uygulanan yurtdışı yasağı olarak tespit ettik. Üç vakada ortaya çıkan hak ihlallerine dayanak teşkil eden yasal çerçevenin ortaya koyulması, burjuva kamusallığı olarak hukuk devletinin temel hak ve hürriyetleri askıya alma vasfını görünür kılacaktır.

Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti, Anayasanın 23. maddesinde “Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti” başlığı altında düzenlenmiştir: “Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak; seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir. Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir. Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz.”[40] Türkiye’nin 1949 yılında onayladığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 13. maddesi ise herkesin herhangi bir devletin sınırları dâhilinde yerleşme ve seyahat hürriyetine sahip olduğunu, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahip olduğunu hükme bağlamıştır.[41]

Yener Keskin, bildirgenin ülkelerin bu kişileri kabul yükümlülüğüne ilişkin bir hüküm içermediğini ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 4 Numaralı Protokol’ün 2. maddesinde bir ülkede usulüne uygun olarak bulunan herkesin, orada serbestçe seyahat etme ve yerleşim yerini seçebilme, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeyi terk etme hakkına sahip olduğunu düzenlendiğini tespit ediyor. Maddenin sonraki fıkralarında belirtilen hakların Sözleşmede tanınan diğer haklara uygun olarak ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık veya genel ahlak veya başkalarının hak ve hürriyetlerini korumak için gerekli sebepler ile hukuken öngörülmüş sınırlamalar dışında hiçbir sınırlamaya tabi tutulamayacağı ve hiç kimsenin kendi ülkesine girme hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamayacağı hükme bağlanıyor.[42] Seyahat hürriyetini incelediği çalışmasında Ercan Aygün, bu hürriyeti sınırlayan kanunları teker teker ele almış, Pasaport Kanunu’nda yurtiçine girişlerine izin verilmeyen kişilerin kanunda açıkça belirtildiğini, ancak kanunun içerdiği keyfilik doğurabilecek kimi muğlak ifadelerin “egemen devletin, ülkesinin ve vatandaşlarının güvenliği için (…) geniş takdir yetkisi ile donatılması”nın gereği olduğuna dikkat çekmektedir.[43] Bu tespit, egemenliğin aslında “evrensel” hukukun önünde olduğunun tipik bir kanıtıdır. Aygün, Pasaport Kanunu’nun yurtdışına çıkış yasağını düzenleyen 22. maddesinde yer alan ve “mahkemelerce yasaklananlar” ifadesinden hemen sonra gelen “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahsur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenler” hükmünün ise “soyut niteliği ve yürütmeye tanınan takdir yetkisinin kullanım alanının genişliği bakımından keyfi uygulamalara yol açabilecek bir görünüm arz ettiğini” dile getirmektedir.[44]

Göçmen ve mültecilerin yerleşme ve seyahat hürriyetlerine ilişkin yasal mevzuatın esasını ise Türkiye’nin 1961’de kabul ettiği 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi (Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme) teşkil etmektedir. Bu sözleşme, taraf devletlerce belirli şartları taşıyan sığınmacılara “mülteci” statüsünün verilmesini düzenlemiştir. Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ni imzalarken Sözleşme’nin uygulama alanını gelinen coğrafya açısından sınırlandıran bir beyanda bulunduğundan “ulusal mevzuatta “şartlı mülteci” kavramı ile ifade edilen Türkiye’ye özgü bir uluslararası koruma statüsünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur.”[45] Şartlı mültecilerin üçüncü bir ülkeye gitmek üzere ülkede geçici olarak bulundukları kabul edildiğinden kendilerine geçici olarak ikamet izni verilmekte ve mülteciler için üç yıl olan kimlik belgesi süresi şartlı mülteciler için bir yıldır. Mültecilere verilen seyahat belgesi şartlı mültecilere verilmediğinden, bu kişilerin seyahat hürriyetinin sınırları Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Pasaport kanunu tarafından belirlenmiştir.[46] Yener Keskin, özellikle Suriye’de yaşanan iç savaştan sonra Türkiye’deki sığınmacıların çok azının üçüncü ülkelere yerleştirilebildiğini, bu nedenle Türkiye’de geçici olarak ikamet edecekleri varsayılan şartlı mültecilerin yerleşme ve seyahat hürriyeti ile çalışma hakkı başta olmak üzere bazı hak ve hürriyetlerden yararlanmaları açısından mağdur olduklarını iddia etmektedir.[47]

Toparlayacak olursak. Temel hak ve hürriyetler tabi olduğumuz burjuva hukukuna kaynaklık ediyor gibi görünse de fiilen egemen devletlerin hükümranlık hakları tarafından öncelenmektedir. Kamuyu devlete eşitleyen burjuva toplumsal düzeninde, egemenlik ilişkileri biçimsel hukuk rejimi içine gömülmüştür. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin korunması, bireyin devlete karşı korunmasına dönüşmüş, hem bireyin topluma karşı korunması hem de toplumun devlete karşı korunması burjuva egemenliğine tehdit olduklarından sahnenin dışına itilen sorunlar olmuşlardır. Birinci kuşak temel hak ve hürriyetlerinden olan yerleşme ve seyahat hürriyeti, Türkiye gibi çoğu kez egemenlik haklarının hukuk kılıfı içine gizlenmesine ihtiyaç duyulmayan bir ülkede ilgili kanunlarda muğlaklıklara yer verilerek idarenin keyfi sınırlamalarına maruz kalmıştır. Bu durum yerleşme ve seyahat hürriyetinin temel ihlal biçimleri olan yurtdışına çıkış ve yurtiçine girişlerin engellenmesi ile yerinden edilmeler için geçerlidir.[48]

II. Türkiye’de Yerleşme ve Seyahat Hürriyetlerinin İhlali: Sulukule Romanları, Suriyeli Sığınmacılar, Barış İçin Akademisyenler Örnekleri

Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlalinin basında nasıl ifade bulduğunu tespit etmeyi amaçlayan bu rapor için gözden geçirilecek yayın organları ulusal düzeyde yayın yapan günlük gazetelerdir. Hükümet yanlısı anaakım medyayı temsilen Yeni Şafak, yakın zamana kadar anaakım medyanın (burjuva) başlıca temsilcisi olduğu düşünülen Hürriyet, sosyalist solu temsilen Evrensel, Kemalist solu temsilen Cumhuriyet, Kemalist sağı temsilen Sözcü, milliyetçi çizgideki Ortadoğu gazetelerinin söz konusu üç vakayı hak ihlali olarak haberleştirip haberleştirmedikleri, haberleştirdikleri durumda sorunu hükümranlık hakları perspektifinden değerlendirip değerlendirmedikleri ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

II. I. Sulukule Romanları

Romanlar dünyanın çoğu yerinde daimî sığınmacı olarak görülen, dışlanan ve ayrımcılığa uğrayan bir etnik gruptur. Türkiye’de genel kabule göre, yaklaşık 500 ila 600 bin, Romanların kendi iddialarına göre ise 2,5 milyon Roman yaşamaktadır.[49] En büyük metropol olması ve buradaki köklü geçmişleri nedeniyle kamuoyunda en çok tanınan Romanlar İstanbul’un Sulukule semtinde yaşayanlardır.

Romanlar renkli kültürel yapılarıyla genel kamuoyunda bir ilgi odağı ama aynı zamanda da öfke hedefi olagelmişlerdir. Yaşadıkları toplum içinde dışlanmalarının genel sonuçlarından bir tanesi çoğunlukla hükümran devletin kurucu kodlarının, başka bir deyişle burjuva kamusallığının dışında bırakılmalarıdır. Dolayısıyla doğal olarak varlıkları, içinde yaşadıkları toplumun evrensel kamusallığına bağlıdır.

Göçebe olanları, özellikle kırsal yerleşimlerin çeperlerindeki geçici yerleşimler arasında hareket ederken yerleşik olanlar kendilerine ait kentsel bölgelerde yoğunlaşmış olarak yaşamaktadırlar. Sulukule Romanları da bu ikincisinin bir örneğini teşkil etmektedir ve tarihiyle İstanbul şehrinin bir parçası ve evrensel kamusallığının bir unsuru olarak görülebilirler. Romanların toplumun geri kalanı tarafından dışlanmış ve ayrımcılığa maruz bırakılmış olmaları onları kentlerin en az gelişmiş ve en sorunlu bölgelerinde toplanmaya itmiştir. Ta ki bu alanlar yeni bir kentsel rant potansiyeline dönüşene kadar.

AKP yönetimindeki Türkiye’nin 2000-2001 krizinin çöküntüsü altından iktisadi olarak yükselişe geçmesinin ardında inşaat sektörüne ve ağırlıklı olarak dış kaynağa dayalı bir genişleme yer almaktadır. Dolayısıyla rant alanlarının kamunun elinden alınarak devlet eliyle özel kişilere aktarılması bu modelin itici gücünü oluşturmuştur. Doğrudan kentlerdeki devlet ya da hazine arazilerinin yanında bir de düşük statüleri ve devlet kamusallığından dışlanmışlıkları nedeniyle savunmasız grupların elinde bulunan daha önce değersiz görülmüş rant bölgeleri de bu sürece dahil edilmiştir. Bunun en belirgin örneği Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi’dir. Proje 2005 yılında, AKP iktidarının ilk yıllarında Fatih Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve TOKİ iş birliğiyle başlatılmıştır. Mahallede yaşayan Romanlar, TOKİ’nin Taşoluk’taki konutlarına yerleştirilmiş, düzenli geliri olmayan Romanlar taksit ve masraflarını karşılayamadıkları için evlerini yok pahasına satıp Karagümrük ve Balat gibi semtlere taşınmışlardır.[50] Hürriyet gazetesi, 2012 yılında proje kapsamında inşa edilen konutların tamamlanmasından sonra idare mahkemesinin Romanların mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle verdiği iptal kararını şöyle duyuruyordu: “İstanbul Sulukule’de, Romanlar’ın tasfiyesinden hemen sonra yapımına başlanan konut projesi, tamamlanmak üzereyken iptal edildi.”[51] Gazetede projenin mahiyetine ilişkin şu ifadeler kullanılmıştır: “Bölgede yeni yapılan evler gelir düzeyi yüksek aileler için tasarlandı. Sulukule’nin eski sakinleri olan Romanlar, bölgeden 60 kilometre uzaklıktaki Kayabaşı TOKİ konutlarına gönderilmişti.”[52] Haber, hak ihlalinden bahsetmeksizin Romanların tasfiye edildiğini, kent rantı için tarihsel yaşam alanları dışına gönderildiklerini teslim ediyor. Belediyenin iptal kararı üzerine hazırladığı ikinci projenin iptaline ilişkin yasal süreç, 2019 yılı sonunda projenin tamamlanmasından altı yıl sonra idare mahkemesinin verdiği ikinci iptal kararı ile sonuçlandı.[53]

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi, mahallenin yıkılmasına karşı çıkıp mahalle sakinlerine destek veren dönemin CHP milletvekili Çetin Soysal’ı böyle bir ifade kullanmamasına rağmen “bir oy için kendini Roman ilan etmekle” itham ediyor,[54] başka bir haberinde ise projeyi Sulukule’nin aslına rücu etmesi olarak sunuyordu.[55] Yeni Şafak yazarı Fikri Akyüz ise hükümeti son derece manidar bir biçimde uyarıyordu: “Nasıl ki İsmet İnönü döneminde Yahudiler Varlık Vergisi ile Aşkale’ye sürüldü… Nasıl ki Adnan Menderes döneminde, 6-7 Eylül 1955’te, Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı iddiasıyla İstanbul’daki Rumların evleri ve işyerleri talan edildi… İşte bu Sulukule meselesi de ‘Çingenelere yönelik bir sürgün’ gibi anlatılacak ve maalesef dış dünya da olayı böyle ‘okuyacaktır’.”[56]

Yeni Şafak, 30 Ağustos 2008

Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, Fatih Belediyesi’nin odağında olduğu büyük yerinden etmeyi “Sulukule’deki büyük transformasyon (yenilenen binalar ve sokaklar)” olarak ifade edip belediyenin başlattığı sanat akademisini bu transformasyonun önemli bir parçası olarak görüyor, ama Sulukulelilerin kentsel dönüşümle yaşadıkları yıkımdan bahsetmiyordu.[57] Gazete 4. İdare mahkemesinin 2012 yılında verdiği iptal kararını ise “Sulukule’de ‘mağduruz’ ittifakı” başlığıyla haberleştirmekteydi. Habere göre proje, “bölgeden sürülen Romanları” da bölgeden ev alanları da mağdur etmişti.[58]

Hürriyet, 18 Şubat 2018
Hürriyet, 14 Haziran 2012

Evrensel gazetesi de vakayı Sulukule ve benzeri mekânlarda yaşanan kentsel dönüşümün semt sakinleri için sürgün olduğunu tespit eder mahiyette haberleştirmiştir. Bir yazı dizisinde 2008’deki kentsel dönüşüm atağının yoksul emekçileri hedef aldığı, emekçileri yerlerinden, yurtlarından ettiğine işaret edilmektedir.[59] Bir başka haberde ise gazete Sulukule projesindeki kentsel rant motifinin dünya basınına da yansıdığını “rant ve sürgün” başlığıyla ifade etmektedir.[60] Evrensel gazetesi muhabiri Çağdaş Kaplan, proje ile yüzlerce yıllık kültürün yok edildiğine dikkat çekmektedir.[61] Ayrıca 8 Nisan 2008 Dünya Roman Günü’nde Sulukule’de yaşanan yıkımı haberleştiren gazete, mahallenin SİT alanı ve üç imparatorluğun kalıntılarını taşımasına rağmen kentsel yenilenme ve dönüşüm alanı ilan edilmesine dikkat çekmektedir.[62]

Evrensel, 11 Kasım 2018

Ortadoğu gazetesi, Fatih Belediye Başkanı’nın SİT alanı itirazlarına cevaben “Burada tarih yok” dediği yerde 18. yüzyıla ait Osmanlı su künkleri çıktığını haberleştirmiştir. Haberde Sulukule’nin tarihi eser bulunmadığı iddia edilerek kentsel dönüşüm kapsamına alındığına dikkat çekilmektedir.[63] Gazete ABD Helsinki Komisyonu’nun Sulukule sakinlerinin yerinden edilmelerine karşı çıkmasını ise “Bir karışmadığı o kalmıştı…” başlığıyla haberleştirmiştir.[64]

Ortadoğu, 17 Eylül 2006
Ortadoğu, 22 Ağustos 2010

Cumhuriyet gazetesinden Öznur Oğraş Çolak, yerlerinden edilen Sulukulelilerin bıraktığı sokaklarda artık Hıdırellez kutlanmıyor olmasını “Sulukule’nin şenlik ateşinin de sürgünde” olduğu ifadeleriyle haberleştirmiştir.[65] Danıştay’ın 2015 yılında aldığı iptal kararını haberleştiren Hazal Ocak ise projenin Sulukule’yi dağıttığını, parçaladığını sakinlerinin hayatlarını çaldığını tespit etmektedir.[66] Gazetede daha önce de mahallenin Roman kültürünün yaşam alanı olduğuna, yenileme yapılırken bir kültürün yok edildiğine işaret etmiştir.[67] Vakanın bir insan hakları ihlali olarak manşete taşınması ise zorla tahliyeleri yerinde incelemek üzere İstanbul’da bulunan BM danışmanlar grubuna atıfla mümkün olmuştur. Cumhuriyet gazetesi heyetin söz konusu tahliyelerin insan hakları ihlallerine yol açtığı uyarısına dikkat çekmiştir.[68] Gazete yazarı Orhan Bursalı ise, Sulukule vakasının bir kültür soykırımı olduğunu iddia etmiştir.[69]

Cumhuriyet, 5 Mayıs 2017

Sözcü gazetesi TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi ile ilgili “yeni rant alanı yaratmak amacıyla hazırlandığı” ve “Romanlara zorunlu göç yolunu açacağı” gerekçeleriyle yapılan itirazların karara bağlandığını haberleştirirken “insan hakkı ihlali yokmuş” ifadesini kullanmıştır.[70] ABD Helsinki Komitesi’nin çağrısını Sözcü gazetesi ise “ABD: Sulukule’yi sakın yıkmayın” şeklinde haberleştirmiştir.[71]

Sözcü, 6 Nisan 2008

II.II. Suriyeli Sığınmacılar

Türkiye 1961 yılında sığınmacıların haklarını düzenleyen 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ni onaylamış olmasına rağmen 2014 tarihli yasal düzenlemeyle coğrafi köken kriterlerini uygulamaya koymuştur. Diğer sığınmacılara statü olarak şartlı mülteci statüsü tanırken, geçici koruma statüsü verdiği bu kişileri Cenevre Sözleşmesi’ndeki haklardan muaf tutmaktadır.

Suriye iç savaşıyla birlikte büyük bir sığınmacı akınına uğrayan Türkiye’de Şubat 2020 itibariyle yasal statüleri gereği sığınmacı haklarına sahip olmayan, sadece 63.906’sı geçici koruma merkezlerine yerleştirilmiş 3.521.303 Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır.[72]

Dünyada en yüksek sayıda sığınmacıyı topraklarında misafir eden Türkiye’nin AKP yönetiminin benimsediği bu sığınmacı politikası, burjuva kamusallığına son derece uygun olup evrensel kamusallıktan tamamen uzaktır. Sığınmacılara devletin hem dış hem de iç politikalarında bir gereç, bir kaldıraç olma görevi yüklendiği anlaşılmaktadır. Çeşitli siyasi ve iktisadi tavizler karşılığında Türkiye bu sığınmacı yığının Avrupa sınırlarından uzak tutmayı kabul etmiştir, ancak her gerilimli dönemeçte bu durumu bir şantaj aracı olarak kullanmaktan çekinmemektedir. İç politika açısından bakıldığında sığınmacıların geçici koruma statüsü başlarının üzerinde sallanan bir Demokles kılıcına dönüşmüştür. AKP yönetiminin partizanlaştırabileceğine inandığı özellikle Sünni grupları bir iç politika aracı olarak yedeklediği görülmektedir. Sığınmacı politikalarının Suriye sınırındaki illerin bir kısmında Sünni-Alevi demografisini bozup değiştirme planlarının bir parçası hâlini aldığı gözlenmektedir. Öte yandan bu sığınmacıların tamamı yasal statüleri nedeniyle istenildiğinde keyfi biçimde ülke içinde ya da ülke dışında yeniden yerleştirilebilmektedir. Dahası 2019 yılında Suriye sınırında yapılan askerî operasyonun temel hedeflerinden birinin sığınmacıların bir kısmının kontrol altına alınacak bölgelere yerleştirilmesi olduğu açıkça ilan edilmiştir. Bu da benzer keyfi bir demografik planın yadsınmadan ortaya koyulduğuna işaret etmektedir. Bu uygulamalar genel itibariyle açıkça yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinin temel örnekleridir.

Cenevre Sözleşmesi’nin temel amacı sığınmacı durumuna düşmüş kitlelerin güvenliğini sağlamaktır. Sığınmacıların güvenliğini temin etmenin en önemli unsuru sığınmacıların ülkelerine iade edilemez olmalarıdır. Ele aldığımız çerçevede bu evrensel kamusallığın genel örneklerinden biri olarak görülebilir. Ancak Türkiye’nin tutumu, bu evrenselliği reddederek neredeyse bir parti devletinin işlevsel kamusallığına dönüşmüştür. Sığınmacılar bir siyaset aracına dönüştürülmekle kalmamış aynı zamanda statüleri gereği evrensel kamusallığın onlara verdiği çoğu haktan ve hürriyetten yararlanamaz duruma düşmüşlerdir. Sorunun yazılı basında ifade ediliş, ele alınış biçimi bu tespitleri doğrular niteliktedir.

Hükümet yanlısı Yeni Şafak gazetesinin Suriyeli sığınmacılar meselesine ilişkin haberleri, hükümetin söylemlerini takip eder mahiyette olup sığınmacıların Avrupa’ya karşı dış politika kozu olarak kullanılması ve muhalefete karşı iç politika kozu olarak kullanılmasına dayalı parti politikalarını yansıtmaktadır. Hükümetin dış politikada Avrupa ile yaşanan herhangi bir restleşmede Suriyeli sığınmacıların Avrupa ülkelerine geçişine izin verilebileceği tehdidi gazete manşetlerine olduğu gibi yansıtılmaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay’ın Suriye’den gelebilecek yeni bir göç dalgasına ilişkin Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin blöf olmadığı uyarısı, Oktay’ın “hiçbir ülkenin bekçisi değiliz” sözleriyle başlığa taşınmıştır.[73]

Yeni Şafak, 7 Eylül 2019

Suriye’de devam etmekte olan savaşta Avrupa ülkelerinden umduğu desteği bulamadığı her durumda hükümet temsilcileri Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya geçişine izin verileceğini dillendirmektedir. Gazete Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 yılının hem başında hem de sonunda bu yönde sarf ettiği sözleri manşete “Artık oyun bitti”[74] ve “Mülteciler Avrupa kapısına dayanır”[75] biçiminde taşımıştır.

Yeni Şafak, 25 Ekim 2019
Yeni Şafak, 20 Şubat 2019

Sığınmacıları dış politika için böylece araçsallaştıran hükümet, sıra iç politikaya geldiğinde muhalefete karşı kendi muhafazakâr kitlesini bir arada tutmanın önemli bir dayanağı olarak gördüğü sığınmacılara din kardeşliği söylemiyle yaklaşmaktadır. Yeni Şafak, sığınmacılar ile yerleşik oldukları illerin ahalileri arasında, Suriyelilere sağlandığı iddia edilen imtiyazlar nedeniyle yaşanan gerilimlerin bu söyleme zarar vermesini istemeyen hükümetin partililere talimatını şöyle haberleştirmiştir: “AK Parti yönetimi, Ankara’da toplanan il başkanlarına, vatandaşlara ulaşıp ‘kara propagandaya karşı Suriyeli misafirlerle ilgili gerçekleri anlatma ödevi’ verdi.”[76]

Yeni Şafak, 29 Temmuz 2019

Yeni Şafak yazarı Osman Özsoy Suriye Savaşı’nın hemen başında yaşanan göç dalgasından sonra başlatılan yardım kampanyasına katılma çağrısını “Şimdi, Türk Milleti için ‘ensar’ olmak vakti…” sözleriyle yapmıştır.[77] Bu pragmatik söylemlerin aşıldığı nadir yazılardan birini gazete yazarı Hasan Öztürk kaleme almıştır. Yazıda Hasan Öztürk Suriyelilerin çoğunun dönmeyeceğinin kabul edilip bir Göç Bakanlığı kurulmasını öneriyor.[78]

Hürriyet gazetesi Suriyeli sığınmacılar sorununu hükümetin perspektifi dışından da görebilmiştir. Örneğin Avrupa Birliği’nin sığınmacılar sorunu için Türkiye’ye yüklediği işlevi şu sözlerle haberleştirmiştir: “Göçü durdur vize kalksın”.[79]

Hürriyet, 15 Ekim 2015

Diğer yandan hükümetin iç ve dış politika manevralarını olumlayıcı tarzda olduğu gibi yansıtmıştır. Örneğin Suriyelilere vatandaşlık verilmesi planı “Suriyeli’ye vatandaşlık müjdesi” ifadeleriyle,[80] yeni göçlerin maliyetlerini Türkiye’nin tek başına üstlenmeyeceği uyarısı “yeni göçü tek başımıza göğüslemeyeceğiz” ifadeleriyle[81] haberleştirilmiştir.

Hürriyet, 3 Temmuz 2016

Hürriyet gazetesi Suriyeli sığınmacılar sorunun yarattığı sosyo-ekonomik çıkmazları ve yerel gerilimleri de görmezden gelmemiştir. Türkiye’nin AB’den mali yardım almadan önce Suriyeliler’in Avrupa’ya geçmesine izin vermesi çok sayıda Suriyeli’nin Balkanlar’a geçmesine yol açmıştır. Yunanistan’a geçmiş Suriyeliler’le yapılan röportajlarda Suriyelilerin Türkiye’nin kendileri için cehennem olduğu düşüncelerine haberde yer verilmiştir.[82] Suriye Savaşı’ndan hemen sonra yaşanan göçle Hatay’a gelen rejim karşıtlarının kentte yarattığı huzursuzluk Hürriyet gazetesi tarafından şöyle haberleştirilmiştir: “Sığınmacılar, yerel halk üzerinde önemli bir baskı ve huzursuzluk kaynağı olmuş durumda. Bundan en çok etkilenenler çocuklar.”[83]

Suriyeli sığınmacılar sorununun Evrensel gazetesinde haberleştirilmesinde baskın üç tema tespit edilebilmektedir: rejim karşıtları ile sığınmacıların karşı karşıya kaldığı ayrı muamele, sığınmacıların AB ve Türkiye arasında dış politika kozu olarak kullanılması ve sığınmacıların karşı karşıya kaldığı ırkçı, ayrımcı muamele. Sığınmacı akınının artık bir soruna dönüşmeye başladığı 2013’te gazete devletin muhalif olmayan Suriyelilere yönelik ayrımcı tutumunu “Muhalif değilse perişan” başlığıyla eleştirmekte, özellikle sığınmacı Alevi Türkmenler’in kalacak yer bulamadıklarını, sağlık hizmetlerinden faydalanamadıklarını kaydetmektedir.[84]

Evrensel, 6 Eylül 2013

Sağlık alanında yaşanan ayrımcılığı, Suriye iç savaşında savaşan cihatçıların parasız tedavi edilirken, sığınmacılardan para talep edilmesini eleştiren gazete bu duruma “Cihatçıya beleş, sığınmacıya paralı” başlığıyla dikkat çekmiştir.[85]

Evrensel, 4 Ağustos 2013

Türkiye’nin Avrupa ile yaptığı sığınmacı pazarlığının neticede sığınmacılar aleyhinde olduğu iddiası ise “AB ve Türkiye kol kola mültecilere savaş açıyor!” başlığıyla haberleştirilmiştir.[86] Gazetede yer alan bir analizde mülteci pazarlığının, ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı gümrük vergisinin kaldırılması halinde Türkiye’nin güney illerinde 300 bin Suriyeli’nin istihdam edilmesi teklifine vardırıldığı haberleştirilmiştir.[87] Gazete ayrıca hükümetin ve bir kısım medyanın kullandığı ayrımcı dilin Suriyelilere yönelik saldırılardaki etkisine de dikkat çekmiştir.[88] Gazetede yayınlanan sığınmacılar sorununa hak perspektifinden yaklaşan bir analiz ve bir röportaj dikkat çekmektedir. Ana muhalefet partisi CHP’nin mülteci söylemini, insan hakları hukuku açısından eleştiren Hüsnü Öndül, partinin yapması gerekenin geri göndermeyi taahhüt etmek yerine Suriyelilere insan onuruna uygun koşulları sağlamayı taahhüt etmektir.[89] İstanbul Valiliği’nin 2019 yılında sığınmacıların tabi olduğu geçici koruma hakkının sağlandığı ile dönmeleri için Suriyeli sığınmacılara 20 Ağustos’a kadar süre tanıması üzerine İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı Metin Çorabatır ve Göç Araştırmaları Derneği Başkanı Polat Alpman ile yapılan röportajda, Çorabatır uluslararası hukukun sığınmacı olarak bulunulan ülkede serbest dolaşıma izin verdiğini belirtip sığınmacıların İstanbul’a geçimlerini sağlamak üzere gittiklerini ifade etmiştir. Gazete valiliğin uygulamasına yönelik itirazı “Mülteci hukuku uygulansın” başlığıyla haberleştirmiştir.[90] Söz konusu analiz ve röportaj meseleyi hak perspektifinden ela alan nadir çalışmalardır.

Evrensel, 24 Temmuz 2019

Ortadoğu gazetesinin Suriyeli sığınmacılar sorununa ilişkin haberleri üç tema etrafında kümelenmiştir. Gazete milliyetçi çizgisi gereği doğal muarız kabul ettiği yabancı devletleri, bilhassa Avrupa’yı sorundan sorumlu tutmaya, Suriyeli mültecilerin maliyetine ve sığınmacılara tanınan hakların yol açtığı sorunlara dikkat çekmeye odaklı haber ve analizlere yer vermiştir; sığınmacılar sorunu üzerinden Türkiye’nin fedakârlıklarına ve Batı’nın duyarsızlığı öne çıkarılmıştır. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsviçre’de düzenlenen Küresel Mülteci Forumu’nda yaptığı eleştirel konuşmayı “İnsanlık dersi” başlığıyla haberleştirmiştir.[91] Hükümetin AB ile vardığı sığınmacı anlaşmasını “Türkiye, Avrupa’nın tampon bölgesi mi” ifadeleriyle eleştirirken,[92] sonraki dönemde “Toplama kampı olduk” ifadeleriyle AB’yi bu konuda sözünü tutmamakla eleştirmiştir.[93] Gazete yurttaşa denk haklara sahip olacakları, yerel halkta huzursuzluk yaratacakları, nüfus dengesini değiştirecekleri gerekçeleriyle Suriyeli sığınmacıların serbest dolaşımına karşı olduğuna işaret eden haberler yapmıştır. Örneğin Konya’da 2017 yılında taciz gerekçesiyle Suriyeli sığınmacılara yönelik saldırı bir Suriyeli’nin ölümü birinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır, gazete olayı “Konya’da tehlikeli gerginlik!” başlığıyla vermiştir. Oysa haberin kendisinde Karapınar ilçe halkının Suriyelilere ait işyerlerine taş ve sopalarla saldırdığı bilgisine yer verilmektedir.[94] MHP’nin TBMM Başkanlığına Suriyeli sığınmacılar hakkında meclis araştırması talebiyle verdiği dilekçeyi haberleştirirken gazete dilekçenin dikkat çektiği insani sorunları öne çıkarmak yerine Suriyelilerin nüfus dengesini nasıl bozduğuna “Türkiye’de 68 il nüfusundan fazla Suriyeli sığınmacı var” başlığıyla dikkat çekmiştir.[95] Gazete Suriyeli sığınmacılar sorununu bir maliyet sorunu olarak kavramaktadır. Savaşın hemen başında yaşanan sığınmacı akınının yarattığı sorunları ele alan gazete yazarı Necdet Sivaslı sorunun mali boyutunu “Suriyeli sığınmacıların yükü üzerimize kaldı” sözleriyle dile getiriyor.[96] Yine gazete 2014 yılı baharına kadar sığınmacılar için yapılan harcamaları “Suriyeli sığınmacıların maliyeti 2,5 milyar doları geçti” başlığıyla haberleştirmiştir.[97]

Cumhuriyet gazetesi hükümete muhalif basının neredeyse tamamında olduğu gibi hükümetin Suriye politikasına karşı baştan beri eleştireldir. Gazete kâh sığınmacıların karşı karşıya olduğu sorunları dile getirerek kâh söz konusu sorunları hükümet eleştirisinin bir aracı kılarak, sorunun Türkiye için yarattığı yüke dikkat çekip temelde sığınmacıların ülkelerine dönüşünü ya da Avrupa ülkelerine dönüşü teşvik edici haberler yapmıştır. Örneğin 2015 yılında Türkiye’nin sığınmacıların Avrupa’ya geçişine izin verdiği, ancak Avrupa’nın sığınmacılara kapılarını kapattığı dönemde, sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmelerine dönük itirazlarını gazete, “Sığınmacılar tek ses: Türkiye’ye Hayır” başlığıyla haberleştirmiştir. Duygu Güvenç imzalı aynı haberde eşine az rastlanır biçimde sığınmacıların toplu olarak geri gönderilmesinin uluslararası sözleşmelere, mülteci haklarına aykırı olduğu belirtilmiştir.[98]

Cumhuriyet, 4 Nisan 2016

Cumhuriyet’te yapılan haberlerde Suriyeli sığınmacıların karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşullara çeşitli yönlerden dikkat çekilmiştir. İzmir’de yapılan bir araştırmanın sonuçlarını aktaran Ozan Yayman’ın haberinde sığınmacıların travması “Suriyeli sığınmacılar psikolojik destek bekliyor” başlığıyla yansıtılmıştır.[99]

Cumhuriyet, 5 Kasım 2013

Amerikan CBS televizyonunun 2015’te sığınmacı çocuklara ilişkin haberini gazete “Köle Düzeni” başlığıyla vermiştir. Haberde televizyon kanalının İstanbul’da tekstil atölyelerinde çalıştırılan çocukları gizli kamerayla görüntülendiği ifade edilmiştir. Bu durum Suriyeli çocukların ucuz işgücü olduğu tespitiyle haberleştirilmiştir.[100]

Cumhuriyet, 24 Eylül 2015

Suriyeli sığınmacıların karşı karşıya kaldığı sorunların ve yaşanan gerilimlerin, göçün hem yerleşikler hem de göçmenler için artık bir soruna dönüşmüş olduğu 2014 senesinde, gazete yazarı Özgen Acar madde madde sıraladığı sorunlar bir tarafa bırakılsa da Türkiye’nin bu tarihe kadar Suriyeliler için harcadığı paranın 7 milyar lirayı aştığını tespit ediyor ve ekliyordu: “Bu parayla neler yapılmazdı ki!”[101] Hükümetin mülteci politikasına karşı olan gazete, sığınmacıların mali yükünden yakınıp uluslararası yardım talep eden hükümet sözcüsünün bu talebini, sığınmacı sorunuyla baş edemeyen AKP’nin para istediği şeklinde ifade etmiştir.[102]

Cumhuriyet, 23 Eylül 2015

Çoğunlukla sığınmacı sorununun Türkiye’nin taşıyamayacağı bir yüke dönüştüğüne dikkat çeken gazete yazarlarından Barış Doster, sorunun yasal çerçevesine dikkat çekerken Suriyelilerin geçici sığınmacı statüsüne sahip olduğunun altını çizmiştir. Doster özellikle Suriyeli mülteci sorununun çözümünün Suriye devletinin ülkesine egemen olmasından geçtiğini ifade etmiştir.[103] Suriyeli sığınmacılar sorununa farklı bir pencereden bakan Çiğdem Toker ise analizinde istisnai bir biçimde soruna ilişkin tespitlerin gerisinde duran yabancı düşmanlığını, Suriyelilerin tüm ülke sorunları için nasıl günah keçisi haline getirilip iç siyaset malzemesi kılındıklarını ortaya koymuştur.[104]

Sözcü gazetesinin Suriyeli sığınmacılar sorununu genellikle neredeyse yabancı düşmanlığına yorulabilecek bir tarzda haberleştirildiği gözlenmektedir. Örneğin İstanbul Valiliği’nin kayıtlı oldukları illerde geçinemedikleri için İstanbul’da bulunan sığınmacıların söz konusu illere geri gönderilmeleri kararı, düzensiz göçle mücadele olarak haberleştirilmiştir.[105]

Sözcü, 23 Temmuz 2019

Sığınmacıların karşı karşıya olduğu zorluklar çeşitli araştırma raporlarına yansımışken, gazete kimi sığınmacıların aldığı yardıma işaret ederek sığınmacıların Türk vatandaşlarından daha fazla hakka sahip olduğunu iddia etmiştir.[106]

Sözcü, 9 Temmuz 2016

Hükümetin Suriyelileri iç siyaset malzemesi kılması politikasıyla uyumlu biçimde, 2016 yılında bir iç siyaset söylemi olarak Suriyelilere vatandaşlık verileceği demeci, gazete tarafından “Hepsi başımıza kaldı” manşetiyle haberleştirilmiştir.[107]

Sözcü, 15 Nisan 2016

Gazete yazarlarından Murat Muratoğlu, sığınmacıların Türkiye içine yayılmasını eleştirirken “Kovsak giderler mi?” sorusunu soruyor. Muratoğlu da neredeyse tüm gazete yazarları gibi Suriyelilere harcanan paraya vurgu yapıyor.[108] Mehmet Türker ise kamplardaki olumsuz koşullara isyan eden Suriyeli sığınmacıların taleplerinin karşılanması için hükümete yeni vergiler koymasını öneriyor, hükümetin sığınmacı politikasını “İktidarın Arap kardeşleri yakında Türk vatandaşlarını da bölgede istemez ve özerklik talep ederse şaşırmayın!..” sözleriyle eleştiriyordu[109] Özetle Sözcü gazetesi, soruna mülteci hakları ya da yerleşme ve seyahat hürriyeti bakış açısından bakmak şöyle dursun, ayrımcı çağrışımlar barındıran bir perspektiften yaklaşmaktadır.

II.III. Barış İçin Akademisyenler

Evrensel kamusallık ile burjuva kamusallığı ayrışmasının Türkiye’deki örneklerinden bir tanesi 1980 darbesi sonrası tesis edilen merkezi ulusal üniversiteler sistemi, yani başka deyişle Yüksek Öğretim Kurulu ve bağlı kuruluşlarının yönetsel pratikleridir. Üniversiter sistem tarihsel olarak kamusal olanın iktisadi ya da siyasi olandan bağımsızlığının en belirgin örneği olarak görülebilir. Kurumsal özerkliğini aydınlanmayla birlikte bilimsellikten alan üniversite Türkiye’nin darbe sonrası koşullarında YÖK düzenlemeleriyle iyiden iyiye burjuva (devlet) kamusallığının denetimi altına alınmıştır. Bir yandan merkezi sınav sistemiyle kamusal eşitlik ilkesinin (üniversite öncesi örgün eğitimdeki keskin eşitsizlikleri görmezden gelen) ilkel bir hâli uygulamaya koyulurken öte yandan müfredat, öğrenim örgütlenmesi, disiplinler, akademik hiyerarşi, akademik yükselme kriterleri gibi konularda kamusal eşitlik kisvesi altında kaba bir tek tipleşmeye gidilmiştir. Bu durum üniversitelerdeki tasfiyelerle birleşince kamu üniversiteleri içinden çıkılmaz bir yozlaşma ve etkinlik yitimi sürecine girmiştir.

Bu kırılmayı takip eden dönem iki önemli gelişmeye daha sahne olmuştur. İlki geniş ölçeğiyle 1990’lı yıllarda başlayıp 2000’li yıllarda önemli boyutlara varan vakıf üniversiteleri gerçeğidir. Bu kurumlar bir taraftan yine merkezi olarak YÖK’e bağlıyken, finansman açısından görece özel teşebbüs ortaklığı nedeniyle kısmi bir özerklik ‘satın almış’lardır. Ancak yine de önemli kamu fonlarının bu yapılara aktarıldığı da bir gerçektir. Bu kurumlar akademik ve idari kadro ve kamu finansmanı üzerinden kamu üniversitelerinden önemli düzeyde kaynak çekmişlerdir. Kaynak sorununun yanında vakıf üniversiteleri Türkiye’deki üniversite sistemine başka yozlaştırıcı bir unsur kazandırmıştır. Yüksek eğitimin ticarileşmesi süreci devlet kamusallığının boyunduruğuna iktisadî bir yön de eklemiştir.

İkinci gelişme ise 2002 yılından sonra tek başına iktidar olan AKP’nin, hâlihazırda var olan devlet kamusallığını dönüştürerek siyasî istismar alanına çevirmesiyle birlikte üniversite sayısını görülmedik şekilde artırmasıdır. Popülist siyasetin bir parçası olarak kurulan irili ufaklı çevre üniversiteleri evrensel üniversite anlayışından uzak yapılardır. Bu kurumların önemli bir bölümü maalesef imtiyazlar için çekişme alanlarına dönüşmüştür. YÖK sistemiyle birlikte darbe alan akademik yapı bu kurumlarda liyakat sisteminin yokluğuyla daha da büyük bir darbe almıştır. Özellikle genç akademisyen ve akademisyen adayları için ikili bir cendere ortaya çıkmış, YÖK’ün temsil ettiği merkezi boyunduruğa bir de bu kurumlarda klonlanan baskıcı ve evrensel bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan idari yapılar eklenmiştir.

Kısaca özetlediğimiz bu sürecin bu raporla ilgili olan dönemeci, kamu üniversitelerinde 2016’da başlayan tasfiye sürecidir. Bu süreç, kamuoyunda Barış Bildirisi olarak bilinen bildiriyi imzalayarak kamuya duyuran çok sayıda öğretim üyesi ve görevlisinin kamu üniversitelerinde görev yapan bir kısmının (55 devlet üniversitesinden 391, vakıf üniversitelerinden 8 ve bakanlıklardan 7 imzacı)[110] kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden uzaklaştırılmaları, kamu hizmetinden men edilmeleri ve pasaportlarına el koyulması sürecidir. Herhangi bir hukuki işlem gerçekleşmeden dolaysız ve sonradan anlaşılacağı üzere geri dönülmez bir şekilde uygulanan bu idari tasarruf her yönüyle önemli bir hukuksuzluk barındırsa da raporun konusu itibariyle burada akademisyenlere uygulanan yurtdışı çıkış yasağı ve pasaportlarına el koyulması hususunu ele alacağız.

Üniversite, bilimin icra edildiği yer olması hasebiyle siyasî erk ya da iktisadî güçlerden görece bir bağımsızlığa sahiptir. Özellikle de evrensellik ilkesi üzerinden çoğunlukla ulusal siyasî sınırlardan da bağışıktır. Bilginin ve bilgi üretiminin akışkanlığı tekil üniversitenin kendi içinde bulunduğu kamuya sunduğu hizmetin öncelikli koşullarından biridir. Tekil üniversiteler evrensel bilgi üretimine katkıda bulundukları kadar evrensel bilgi ağından elde ettiklerini içinde bulundukları topluma aktarmakla da kamusaldırlar. Türkiye’de yaşanan, yukarıda özetlemeye çalıştığımız süreç, yani devlet kamusallığının tahrip edici etkileri üniversitelerin kamusallığına darbe vurmuştur. Bunun en dolaysız ve hukuksuz örneği belirttiğimiz gibi Barış İçin Akademisyenler’e reva görülen yurtdışı çıkış yasağı ve pasaportlarına el koyulması uygulamalarıdır.

KHK marifetiyle hukuksuz bir biçimde görevinden ihraç edilen Barış Bildirisi İmzacılarının pasaportlarına tahdit koyulması açıkça seyahat hürriyetinin ihlali anlamına gelir. Hukuki bir dayanak aranmadan idari bir tasarrufla kamusal olana daha önce görülmemiş keyfilikte devlet kamusallığı dayatılmıştır. Ayrıca bu uygulamalarla bireylerin haklarının çiğnenmesinin yanında kamunun işleyişi sekteye uğratılmış görünmektedir. Bu vakanın seçili basın organlarında ele alınış biçiminin, vakayla ortaya çıkan hak ihlalinin düzeyini ortaya koyacağı kanaatindeyiz.

Hükümet taraftarı Yeni Şafak gazetesi, hükümetin akademisyenleri hedef gösteren söyleminin taşıyıcılarından olmuştur. Gazete akademisyenleri PKK işbirlikçisi ilan etmiş,[111] imzacı akademisyenlerin karşı karşıya kaldığı soruşturma ve yıldırıyı “Üniversiteler ayakta” başlığıyla haklı göstermiştir.[112] Gazete barış bildirisi imzalamayı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren AYM kararını eleştiren karşı bildiriyi “Bu karar terörü meşrulaştırır” başlığıyla haberleştirmiştir.[113] Darbe girişimi üzerinden iki yıl geçtikten sonra hükümetin “yakınlarının suçlarından dolayı” pasaportları üzerinde tahdit bulunan kişilere yönelik tahdidin kaldırılması kararı “181.500 pasaporta iade” başlığıyla haberleştirilmiştir. Cumhurbaşkanın ifadeleriyle tahdidin “mağduriyet” olduğu itiraf edilmiştir.[114]  Yani Yeni Şafak imzacı akademisyenlerin KHK’lerle kamu görevinden ihraç edilmelerine, yasaklı olmalarına yol açan suçun ortadan kalkmasına karşı haberler yapmıştır.

Yeni Şafak, 12 Ocak 2016
Yeni Şafak, 14 Ocak 2016

Hürriyet gazetesi, asgari burjuva hukukunun bildiri imzalamanın ifade hürriyeti içinde değerlendirilmesini gerektirdiği kabulü ile hareket etmiştir. Yeni Şafak’ın terörü meşrulaştırmak olarak gördüğü mahkeme kararını, Hürriyet yazarı Sedat Ergin KHK ile işinden edilmiş, hak mahrumiyeti yaşamış akademisyenlerin haklarının iadesinin vesilesi olması gerektiğine dikkat çekmiştir.[115] Gazete olayı neticede yaşanan tasfiyeyi onaylamadığını bildirir başlıklarla haberleştirmiştir: “Üniversitede ihraç şoku”,[116] “Bildiri Depremi”.[117] Yine darbe girişiminden üç yıl sonra, OHAL KHK’si ile İçişleri Bakanlığı’na tanınan “genel güvenlik” gerekçesiyle pasaportu iptal edilenlerin eşlerinin pasaportlarını iptal etme hakkının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, kararı onaylar biçimde “Eşlere pasaport iptaline AYM freni” başlığıyla haberleştirilmiştir. [118] Ancak hiçbir haberde vaka temel yerleşme ve seyahat hürriyeti cihetinden ele alınmamıştır.

Hürriyet, 9 Şubat 2017
Hürriyet, 14 Ocak 2016

Evrensel gazetesi imzacı akademisyenlerin maruz kaldığı adli ve idari soruşturmaların, davaların, ihraçların hak ihlali olduğuna dikkat çeken haberler yapmıştır. Örneğin metnin yayınlanmasından sonra akademisyenlerin Erdoğan tarafından hedef gösterilmesi “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığıyla eleştirilmiştir.[119] KHK ile ihraç edilenlerin ve haklarında ceza soruşturması olanlara getirilen pasaport tahdidinin kaldırıldığı yargı paketi haberleştirilirken, tahdidin kaldırılmasının İçişleri Bakanlığı’nın iznine tabi kılınması eleştirilmektedir.[120]

Evrensel, 13 Ocak 2016

Milliyetçi gazetelerde vaka nadiren haberleştirilmiştir. Örneğin Ortadoğu gazetesinden Kadir Yıldız, bildiri imzacılarını çözüm sürecinin 63 Akil insanına benzetmiş hem imzacı akademisyenlerin hem de Akil insanların soruşturulmasını talep etmiştir.[121] Gazete OHAL KHK’leri ile yol açılan hak ihlallerini görmezden gelmekle kalmayıp onaylamıştır da. KHK ile kamu görevinden ihraç edilenlerin pasaportlarının iptal edilmesi “OHAL’de temizlik zamanı” başlığıyla verilmiştir.[122]

Ortadoğu, 16 Ocak 2016

Sözcü gazetesi ise vakayı hak perspektifinden görmek yerine açıkça karşısında konumlanmıştır. Örneğin imzacı akademisyenleri tehdit eden Sedat Peker’in Erdoğan’ı desteklediği ifade edilmiştir.[123]

Sözcü, 14 Ocak 2016

Cumhuriyet gazetesinin vakaya tutarlı bir biçimde hak ihlali olarak baktığı gözlemlenebilir. Gazete bildiri imzacılarının hükümetin ve milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin hedef göstermelerinden sonra karşı karşıya kaldıkları soruşturmaları “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor” başlığıyla,[124]

Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

AYM’nin imzacı akademisyenler için verdiği hak ihlali kararını ise benzer biçimde “‘Barış’a özgürlük” başlığıyla haberleştirmiştir.[125] Gazete yazarlarından Yazgülü Aldoğan, KHK mağdurlarının karşı karşıya kaldığı hak ihlallerini tarif için sivil ölüm tabirini yinelemiştir.[126] 2018 başında yaptığı OHAL değerlendirmesinde Sinan Tartanoğlu, pasaport yasağına temel hak ve hürriyet ihlalleri arasında yer vermiş, OHAL sürecinde İçişleri Bakanlığı’nın yasağa ilişkin genişletilen yetkilerine dikkat çekmiştir.[127] Pasaport tahdidini kaldıran yargı reformunda, tahdidin kaldırılmasına hak kazananlar için de İçişleri Bakanlığı’nca yürütülecek soruşturmanın şart koşulması “KHK’lilere pasaportta İçişleri ısrarı” ifadeleriyle haberleştirilmiştir.[128]

Sonuç

Türkiye’de son yirmi yılda burjuva hukuk düzeninin temel hak ve hürriyetler arasında (birinci kuşak haklar) kabul ettiği yerleşme ve seyahat hürriyetine yönelik hak ihlallerini tipik üç vaka üzerinden değerlendiren bu çalışmada, belirli siyasal eğilimleri temsil ettikleri düşünülen ulusal gazetelerin haber ve köşe yazılarına odaklanılmıştır. Hükümet destekçisi (İslamcı) Yeni Şafak, sol Kemalist Cumhuriyet, anaakım sayılabilecek Hürriyet, sağ Kemalist Sözcü, milliyetçi Ortadoğu ve solcu Evrensel gazeteleri mümkün olduğunca geniş bir siyasal eğilim çeşitliliği sunmuştur.

Çalışma Türkiye’nin yerleşme ve seyahat hürriyetine yönelik ihlalleri bakımından dikkate değer bir vaka çeşitliliğine sahip olduğu varsayımından hareketle başlıyor. Mevcut durumda Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerine odaklanıldığı için üç tipik ihlal örneği olan Sulukule Romanları, Suriyeli sığınmacılar, Barış İçin Akademisyenler vakaları seçilmiştir.  Yapılacak değerlendirmenin bir hak kavramsallaştırmasını gerektirecek olması, yerleşme ve seyahat hürriyetinden ne anlaşılması gerektiği sorusunun öncelikli olarak yanıtlanmasını gerektirmiştir. Temel haklar içinde değerlendirilen yerleşme ve seyahat hürriyetinin sınırlarının burjuva hak mefhumunca belirlendiği tespit edilmiştir. Buna göre temel hakların devleti öncelediği iddiası, burjuva iktidarı bir kez tesis edildikten sonra meşrulaştırıcı bir söyleme dönüşmüştür. Temel haklar da dâhil tüm hakların sınırları burjuva kamusallığı tarafından belirlenmektedir ve burjuva kamusallığının da esasını egemen devlet oluşturmaktadır. Dolayısıyla iddia edildiği gibi demokratik bir siyasal düzenin teminatı olan bireyin devletten korunmasının siyasal egemenlik gibi kat’i bir sınırı vardır. Temel hak ve hürriyetlerin insanı insandan, toplumdan ve siyasal otoriteden ve toplumu siyasal otoriteden sakınabilmesi burjuva ahlak ve hukuk rejimlerinden daha kapsayıcı bir ahlak ve hukuk rejimiyle mümkündür. Söz konusu ahlak ve hukuk rejimi, burjuva kamusallığını aşan bir kamusallığa yol açar ki buna evrensel kamusallık demeyi tercih ettik. Bu tür bir kamusallığın belirtilerini temelde egemen devlet hukukunu aşan uluslararası hukukta yakalamak mümkün aslında. Dolayısıyla anayasaların özgürlükçü yorumlarında ve uluslararası (evrensel) hukuk metinlerinde yapılan hak tanımlarının, bilhassa da yerleşme ve seyahat hürriyeti gibi devletlerin egemenlik ‘hakları’ ile çelişen temel haklar için ölçüt ya da başlangıç noktası kabul edilebileceğini düşündük. Bu çerçevede yerleşme ve seyahat hürriyetinin açık bir biçimde ihlal edildiğini düşündüğümüz üç vakanın incelediğimiz ulusal gazetelerin haberlerinde evrensel kamusallık anlayışıyla hak perspektifinden kavranıp kavranmadığını tespit etmeye çalıştık.

Neticede Sulukule Romanları vakasında, mahalle sakinlerinin kentsel dönüşüm adı altında yerlerinden edildikleri teslim edilmekle birlikte (Yeni Şafak gazetesinin haberleri hükümete yönelen eleştirileri savuşturmakla sınırlıdır), mesele devletin buna hakkı olup olmadığı düşüncesiyle ele alınmamış, temel haklar bakımından haberleştirilmemiştir. Suriyeli sığınmacılar sorununda ise, sığınmacıların uluslararası hukukça öngörülen statülerine dikkat çekilse de hakları nadiren mevzubahis edilmiştir. Keza kamu görevinden ihraç edilip yurtdışına çıkışları yasaklanan Barış İçin Akademisyenler vakası da temel haklar cihetinden çok ender biçimde haberleştirilmiştir. Mağdurların yaşadığı zorluklar, hükümet politikalarının eleştirisini ne ölçüde gerektiriyorsa o ölçüde gündeme getirilmiştir. Üç örnekte de yaşanan mağduriyet, açıkça temel hak ihlali olarak değerlendirilmemiş, ihlal evrensel kamusallık süzgecinden geçirilerek kavranmamıştır.

Kaynakça[129]

Alim Kahraman (2016) “Nazım Hikmet”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Beril Sönmez (2014) “Soylulaştırmanın Yeni Biçimleriyle Yerinden Edilmeyi Yeniden Düşünmek”, Planlama, 24(1): 42-53.

Bianet (2008) “Maraş Katliamında Neler Olmuştu?”, https://bianet.org/bianet/siyaset/111379-maras-katliaminda-neler-olmustu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

BirGün (2016) “Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları”, https://www.birgun.net/haber/bu-topraklarin-gordugu-en-buyuk-utanc-gunlerinden-biri-6-7-eylul-olaylari-127221, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

BirGün (2019) “Yargı reformu paketi yasalaştı”, https://www.birgun.net/haber/yargi-reformu-paketi-yasalasti-272805, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Cansu Yener Keskin (2019) “Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü ile Çalışma Hakkı Bağlamında Şartlı Mülteciler” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, s. 388–433, s. 414-415 ve 417.

Duvar (2018) “KHK’yla ihraç edilen öğretmen ve iki çocuğu Meriç’te boğuldu!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/02/14/khkyla-ihrac-edilen-ogretmen-ve-cocugu-mericte-boguldu/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Edirne Roman Derneği (2008) Biz Buradayız, Türkiye’de Romanlar, İstanbul: Mart Matbaacılık, https://hyd.org.tr/attachments/article/30/biz_buraday%C4%B1z_-_turkiye’de_romanlar-1.pdf, [Erişim Tarihi, Aralık 2019].

Ercan Aygün (2007) 1982 Anayasası’nda Seyahat Özgürlüğü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Eser Akgül (2015) “Müşteri değil yurttaşız!”, Sözcü, https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/musteri-degil-yurttasiz-835788/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

Fazıl Sağlam (1982) Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 22-23.

TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (2020), “İstatistikler Veri Tabanı – Geçici Koruma”, https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

HÜNES (2006) “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Basın Özeti”, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/basin.pdf, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Hüseyin Şimşek (2020) “Pasaport engeli kaldırılıp mağduriyetler giderilmeli”, BirGün, https://www.birgun.net/haber/pasaport-engeli-kaldirilip-magduriyetler-giderilmeli-283672, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Hüsnü Öndül (2011) “Zorla Yerinden Etme Uygulaması”, İnsan Hakları Derneği, https://www.ihd.org.tr/zorla-yerinden-etme-uygulamasi/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

İbrahim Özden Kaboğlu (1994) “Hak ve Özgürlükler Anlayışındaki Gelişmelerin Anayasa’ya Yansıtılması Sorunu, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı 11, s. 237-252.

İnsan Hakları Derneği (1999) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

Kemal Gözler (2000) Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

Kemal Gözler (2004) Anayasa Hukukuna Giriş, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

Milli Gazete (2017) “Yunanistan’a geçmek isteyen 5 kişilik Maden ailesi Ege’de boğuldu”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1425140/yunanistana-gecmek-isteyen-5-kisilik-maden-ailesi-egede-boguldu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Murat Meriç (2014) “Eylül Acısı: Bir pasaport alamama hikayesi…” BirGün, https://www.birgun.net/haber/eylul-acisi-bir-pasaport-alamama-hikayesi-68911, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Odatv (2018) “Solculara hiç pasaport verilmedi”, https://odatv.com/solculara-hic-pasaport-verilmedi-19091854.html, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Ramazan Korkmaz (2016) “Sabahattin Ali”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sabahattin-ali, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Sırrı Süreyya Önder (2011) “Maraş Biberi”, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/maras-biberi-1073580/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Sözcü (2019) “Profesör Haluk Savaş’ın ‘pasaport’ mücadelesi”, https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/profesor-haluk-savasin-pasaport-mucadelesi-4806046/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Şeref Gözübüyük (1986a) Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 5. Bası, Ankara: S Yayınları.

Şeref Gözübüyük (1986b) Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları.

T24 (2019) “Sulukule’de kentsel dönüşüm kararı 12 yıl sonra iptal edildi”, https://t24.com.tr/haber/sulukule-de-kentsel-donusum-karari-12-yil-sonra-iptal-edildi,839236, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

TC Anayasası (1982) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2709.pdf, [Erişim Tarihi Şubat 2020].

UN Department of Economic and Social Affairs (2019) “International migrant stock 2019: Country Profiles”, https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

Yavuz Sabuncu (2012) Anayasaya Giriş, Yenilenmiş On Beşinci Baskı, Ankara: İmaj Yayınevi.

Zafer Gören (2007) “Temel Hakların Sınırlanması -Sınırlamanın Sınırları”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, s. 39-59.

 

[1] Ramazan Korkmaz (2016) “Sabahattin Ali”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sabahattin-ali, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[2] Alim Kahraman (2016) “Nazım Hikmet”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[3] Murat Meriç (2014) “Eylül Acısı: Bir pasaport alamama hikayesi…” BirGün, https://www.birgun.net/haber/eylul-acisi-bir-pasaport-alamama-hikayesi-68911, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[4] Odatv (2018) “Solculara hiç pasaport verilmedi”, https://odatv.com/solculara-hic-pasaport-verilmedi-19091854.html, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[5] BirGün (2019) “Yargı reformu paketi yasalaştı”, https://www.birgun.net/haber/yargi-reformu-paketi-yasalasti-272805, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[6] Duvar (2018) “KHK’yla ihraç edilen öğretmen ve iki çocuğu Meriç’te boğuldu!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/02/14/khkyla-ihrac-edilen-ogretmen-ve-cocugu-mericte-boguldu/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020]; Milli Gazete (2017) “Yunanistan’a geçmek isteyen 5 kişilik Maden ailesi Ege’de boğuldu”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1425140/yunanistana-gecmek-isteyen-5-kisilik-maden-ailesi-egede-boguldu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[7] Sözcü (2019) “Profesör Haluk Savaş’ın ‘pasaport’ mücadelesi”, https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/profesor-haluk-savasin-pasaport-mucadelesi-4806046/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[8] Bu olayda bildiriyi imzalayıp üniversitelerinden ihraç edilmeyenlerin, haklarında dava açılanlar da dâhil olmak üzere yurtdışına çıkmalarına izin verilmesi uygulamanın sıra dışılığının başlıca nedenlerindendir.

[9] Hüseyin Şimşek (2020) “Pasaport engeli kaldırılıp mağduriyetler giderilmeli”, BirGün, https://www.birgun.net/haber/pasaport-engeli-kaldirilip-magduriyetler-giderilmeli-283672, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[10] BirGün (2016) “Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları”, https://www.birgun.net/haber/bu-topraklarin-gordugu-en-buyuk-utanc-gunlerinden-biri-6-7-eylul-olaylari-127221, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[11] Bianet (2008) “Maraş Katliamında Neler Olmuştu?”, https://bianet.org/bianet/siyaset/111379-maras-katliaminda-neler-olmustu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020]. Maraş Katliamı ile meydana gelen yerinden etmenin belirleyici ekonomik boyutunun bir açıklaması için bakınız Sırrı Süreyya Önder (2011) “Maraş Biberi”, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/maras-biberi-1073580/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[12] Hüsnü Öndül (2011) “Zorla Yerinden Etme Uygulaması”, İnsan Hakları Derneği, https://www.ihd.org.tr/zorla-yerinden-etme-uygulamasi/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[13] HÜNES (2006) “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Basın Özeti”, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/basin.pdf, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[14] Bu tür yerinden edilmenin ele alındığı literatürü tartıştığı çalışmasında Beril Sönmez, kentsel dönüşüm olarak adlandırılan ve kent merkezinde dar gelirli kesimlerin yaşam alanlarını ortadan kaldırmak suretiyle yerlerine inşa edilen veya boş ve atıl kalmış kent toprağı üzerine inşa edilen projelerin bir yandan kent mekânının giderek daha varlıklı kesimler için yeniden üretilmesi anlamına geldiğini bir yandan da bir yerinden etme ve mülksüzleştirme döngüsü tesis ettiğini iddia etmektedir; Beril Sönmez (2014) “Soylulaştırmanın Yeni Biçimleriyle Yerinden Edilmeyi Yeniden Düşünmek”, Planlama, 24(1): 42-53.

[15] T24 (2019) “Sulukule’de kentsel dönüşüm kararı 12 yıl sonra iptal edildi”, https://t24.com.tr/haber/sulukule-de-kentsel-donusum-karari-12-yil-sonra-iptal-edildi,839236, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[16] UN Department of Economic and Social Affairs (2019) “International migrant stock 2019: Country Profiles”, https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

[17] Kemal Gözler (2000) Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

[18] Gözler, ibid..

[19] Şeref Gözübüyük (1986b) Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları, s. 32.

[20] Unutmamak gerekir ki siyasal bağ durağan değildir, egemenlik ilişkisini belirleyen çok sayıda etkenin belirlenimine tabidir. Ahlak ve hukuk rejimi de siyasal bağı belirleyen başlıca etkenler arasındadır. Yani nihai olarak egemenlik ilişkisinin belirleyici olduğu karşılıklı bir belirlenim söz konusudur.

[21] Kemal Gözler (2004) Anayasa Hukukuna Giriş, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

[22] Gözler, ibid..

[23] Zafer Gören (2007) “Temel Hakların Sınırlanması -Sınırlamanın Sınırları”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, s. 39-59, s. 40.

[24] İbrahim Özden Kaboğlu (1994) “Hak ve Özgürlükler Anlayışındaki Gelişmelerin Anayasa’ya Yansıtılması Sorunu, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı 11, s. 237-252, s. 238.

[25] Aslında burjuva egemenliğine halel getirmeyecek anayasal güvence toplum, kamu ve devleti birbirine eşitleyip bireyi korumak gibi afaki bir amaçla hareket eder; toplum ve kamunun devletten korunması söz konusu edilmez (edilemez).

[26] Gören’e göre, salt devletin örgütlenmesine ilişkin kurallar içeren ve bireyin devlet içinde temel statüsünü ortaya koymayan, onun devlete karşı sübjektif temel haklarını, kişisel ve siyasal haklarını içermeyen bir anayasa baskıcı bir nitelik taşır, gerçek ve tam bir anayasa olarak kabul edilemez; Gören, a.g.m., s. 42. Öncelikle baskıcı bir anayasanın temelinde pekala sorunun birey-devlet ikiliğinden doğru kavranması, toplumun, kamu ya da devletle özdeş kabul edilmesi de yatıyor olabilir; ikincisi bireyin korunmadığı bir anayasa neden tam ve gerçek bir anayasa olmasın?

[27] Yavuz Sabuncu (2012) Anayasaya Giriş, Yenilenmiş On Beşinci Baskı, Ankara: İmaj Yayınevi.

[28] Gören, a.g.m., s. 54. Oysa daha kimin insan olarak görüleceği sorunundan başlamak üzere, “insan onuru” mefhumu da adalet mefhumu gibi uğruna mücadele eden taraflarca içeriklendirilir.

[29] Kaboğlu’ya göre, kültürel, sosyal ve iktisadi hakların yeni bir insan hakları kategorisi olarak genelleştirilmesi fikri, Birleşmiş Milletler Şartı’nda görülmektedir. 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi birçok maddesinde bu kuşakta yer alan hakları açık biçimde ilan eder; Kaboğlu, a.g.m., s. 240.

[30] Kaboğlu, Kolektif Özgürlükler, s. 25-26’dan aktaran Gözler, a.g.e..

[31] Şeref Gözübüyük (1986a) Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 5. Bası, Ankara: S Yayınları, s. 133 ve 134-135.

[32] Sabuncu, a.g.e., s. 148-149.

[33] Gözübüyük, a.g.m., s. 135-136.

[34] Sabuncu, a.g.e., s. 59 ve 60.

[35] Fazıl Sağlam (1982) Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 22-23. Sağlam’a göre hukukta sınırlamalar düzenlemelerle yapılır, ancak bu, temel hak ve hürriyetlere ilişkin düzenlemelerin sınırlamalarla özdeş olduğu anlamına da gelmez. Temel hakkı güçlendirici olumlu edimler, düzenlemelerle hak ve hürriyetler somut içerik ve biçim kazanır, bu tür düzenlemeler sınırlama değildir; Sağlam, a.g.e., s. 17-18 ve 20-22.

[36] Gören, a.g.m., s. 49.

[37] Gözler, a.g.e..

[38] Kuşkusuz, burjuva toplumsal düzeninin gerektirdiği biçimsel sınırlamaların bütünüyle işlevsiz oldukları ve terk edilmeleri gerektiği anlamına gelmez.

[39] Gözübüyük, Anayasa Hukuku, s. 23.

[40] TC Anayasası (1982) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2709.pdf, [Erişim Tarihi Şubat 2020].

[41] İnsan Hakları Derneği (1999) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[42] Cansu Yener Keskin (2019) “Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü ile Çalışma Hakkı Bağlamında Şartlı Mülteciler” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, s. 388–433, s. 414-415 ve 417.

[43] Ercan Aygün (2007) 1982 Anayasası’nda Seyahat Özgürlüğü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 99. Aygün’ün incelediği seyahat hürriyetini sınırlayan kanunlar şöyle: Pasaport Kanunu, Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun, Köy Kanunu, Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu, Sıkıyönetim Kanunu, Olağanüstü Hal Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Askeri Ceza Kanunu, Bankacılık Kanunu, 4705 Sayılı Yurt Dışına Çıkışlardan Harç Alınması ve 4481 Sayılı Kanun’da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

[44] Pasaport Kanunu’nun 23. maddesi ise savaş, iç karışıklık, salgın hastalık gibi olağanüstü durumlarda da seyahat hürriyetinin sınırlanabileceğini hükme bağlıyor. Aygün söz konusu sınırlamanın da nesnel ve genel olması gerektiğine dikkat çekiyor; Aygün, a.g.e., s. 102 ve 116-117.

[45] Yener Keskin, a.g.e., s. 389.

[46] Yener Keskin Türkiye’ye özgü şartlı mülteci statüsünün, bu kişilere potansiyel suçlular muamelesi yapılmasının yanı sıra, seyahat sınırlamaları nedeniyle yerleştirildikleri uydu kentlerde iş bulamamaları nedeniyle insani sorunlarla karşı karşıya kalmaları açısından da uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etmektedir; Yener Keskin, a.g.e., s. 407, 418-420.

[47] Yener Keskin, a.g.e., s. 429.

[48] Yerleşme ve seyahat hürriyetine getirilen sıra dışı bir sınırlama biçimi de pasaport ücreti olarak tespit edilmektedir. Devletin yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu belgeyi satmasına yöneltilen itirazların en çarpıcı yanı, dünyadaki en pahalı pasaportun Türkiye’de olduğu tespiti. Bu durumun temel hak ve hürriyetlerden olan seyahat hürriyetini engellediği savunulmaktadır; Eser Akgül (2015) “Müşteri değil yurttaşız!”, Sözcü, https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/musteri-degil-yurttasiz-835788/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[49] Edirne Roman Derneği (2008) Biz Buradayız, Türkiye’de Romanlar, İstanbul: Mart Matbaacılık, https://hyd.org.tr/attachments/article/30/biz_buraday%C4%B1z_-_turkiye’de_romanlar-1.pdf, [Erişim Tarihi, Aralık 2019].

[50] CNN Türk (2014) “Sulukule nereye gitti?”, https://www.cnnturk.com/2010/yasam/diger/01/12/sulukule.nereye.gitti/559116.0/index.html, [Erişim Tarihi, Şubat 2020]. Gazeteci Reyhan Gül’ün tespitine göre Taşoluk’a yerleştirilen 337 Roman ailenin 334’ü maddi sıkıntılar ve toplumsal baskılar nedeniyle geri dönmüştür; Reyhan Gül (2011) “334 Roman aile Sulukule’ye döndü”, http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/783287-334-roman-aile-sulukuleye-dondu, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[51] Hürriyet (2012) “Sulukule projesi iptal”, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sulukule-projesi-iptal-20748277, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[52] Hürriyet, ibid..

[53] Ferhat Yaşar (2019) “Sulukule yok olduktan sonra proje iptal edildi”, https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiye/2019/09/13/av-hilal-kuey-sulukule-karari-40-yildir-ayni/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[54] Yeni Şafak (2008) “Bir oy uğruna Roman olurum”, 30 Ağustos 2008, s. 13.

[55] Yeni Şafak  (2006) “Sulukule Aslına Rücu Ediyor”, 4 Kasım 2006.

[56] Fikri Akyüz (2008) “Bu ‘serseriye ve Çingene’ye dikkat!”, Yeni Şafak, 3 Eylül, s. 8.

[57] Ertuğrul Özkök (2018) Sulukule Akademisi’nde dokuz sekizlik bir gün”, Hürriyet, 18 Şubat, s. 19.

[58] Hürriyet (2012) “Sulukule’de ‘mağduruz’ ittifakı”, 14 Haziran, s. 6.

[59] Evrensel (2008) “Kentlerde sürgünlerin yılı”, 31 Aralık, s. 4.

[60] Evrensel (2011) “Rantı dünya gördü”, 11 Kasım, s. 3.

[61] Evrensel (2011) “Sulukule projesi oldubittiye getiriliyor”, 19 Ekim, s. 2.

[62] Evrensel (2008) “Roman Günü’nde yıkım”, 9 Nisan, s. 5.

[63] Ortadoğu (2010) “AKP’nin yok dediği tarih ortaya çıktı”, 22 Ağustos, s. 1.

[64] Ortadoğu (2008) “ABD’den Sulukule’deki durumu çözüm çağrısı”, 17 Eylül, s. 12.

[65] Öznur Oğraş Çolak (2017) “Sulukule’nin şenlik ateşi de sürgünde”, Cumhuriyet, 5 Mayıs, s. 18.

[66] Hazal Ocak (2015) “Hayatlarını çaldılar, Cumhuriyet, 11 Nisan, s. 12.

[67] Cumhuriyet (2009) “Sulukule kentsel dönüşüm kurbanı”, 16 Mayıs, s. 1.

[68] Cumhuriyet (2009) “İnsan hakları ihlali”, 12 Haziran, s. 3.

[69] Orhan Bursalı (2008) “Yağmala, Vur, Yık, Yok Et, Sat Savuştur!”, Cumhuriyet, 31 Ağustos, s. 6.

[70] Sözcü (2008) “Sulukule’de ‘insan hakkı ihlali’ yokmuş”, 18 Ocak, s. 4.

[71] Sözcü (2008) “ABD: Sulukule’yi sakın yıkmayın”, 6 Nisan, s. 8.

[72] TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (2020), “İstatistikler Veri Tabanı – Geçici Koruma”, https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[73] Yeni Şafak (2019) “Hiçbir ülkenin bekçisi değiliz”, 7 Eylül, s. 1.

[74] Yeni Şafak (2019) “Artık oyun bitti”, 25 Ekim, s. 1.

[75] Yeni Şafak (2019) “Mülteciler Avrupa kapısına dayanır”, 20 Şubat, s. 1.

[76] Yeni Şafak (2019) “Teşkilata Suriyeli Talimatı”, 29 Temmuz, s. 1.

[77] Osman Özsoy (2012) “Gecikmiş kampanya: Suriyeli mültecilere yardım…” Yeni Şafak, 23 Ekim, s. 18.

[78] Hasan Öztürk (2019) “Suriyeli mültecilerin çoğu dönmeyecek… O halde ne yapmalı”, Yeni Şafak, 20 Aralık, s. 10.

[79] Hürriyet (2015) “Göçü durdur vize kalksın”, 15 Ekim, s. 23.

[80] Hürriyet (2016) “Suriyeli’ye Vatandaşlık Müjdesi”, 3 Temmuz, s. 1.

[81] Hürriyet (2019) “Yüksek Duvar Dikenli Telle Göç Önlenmez”, 20 Şubat, s. 13.

[82] Hürriyet (2016) “Türkiye’de hayat göçmen için zor”, 8 Nisan, s. 3.

[83] Hürriyet (2012) “Çocuklarımız sakallı Suriyelilerden korkuyor”, 26 Ağustos, s. 1.

[84] Evrensel (2013) “Muhalif değilse perişan”, 6 Eylül, s. 1.

[85] Tamer Arda Erşin (2013) “Cihatçıya beleş, sığınmacıya paralı”, Evrensel, 4 Ağustos, s. 7.

[86] Evrensel (2015) “AB ve Türkiye kol kola mültecilere savaş açıyor!”, 10 Ekim, s. 10.

[87] Ercüment Akdeniz (2016) “Mülteci pazarlığı Washington’a uzandı”, Evrensel, 2 Nisan, s. 7.

[88] Evrim Kepenek (2014) “Saldırılardan hükümet ve medya sorumludur”, Evrensel, 22 Ağustos, s. 4.

[89] Hüsnü Öndül (2015) “CHP ve ‘Suriyeliler’ Söylemi”, Evrensel, 7 Mayıs, s. 5.

[90] Can Deniz Eraldemir ve Ayşe Memiş (2019) “Mülteci hukuku uygulansın”, Evrensel, 24 Temmuz, s. 3.

[91] Ortadoğu (2019) “İnsanlık dersi”, 18 Aralık, s. 1.

[92] Ortadoğu (2015) “Türkiye, Avrupa’nın tampon bölgesi mi”, 1 Aralık, s. 1.

[93] Ortadoğu (2016) “Toplama kampı olduk”, 8 Mart, s. 1.

[94] Ortadoğu (2017) “Konya’da tehlikeli gerginlik!”, 23 Ağustos, s. 2.

[95] Ortadoğu (2014) “‘Türkiye’de 68 il nüfusunda fazla Suriyeli var’”, 6 Kasım, s. 10.

[96] Necdet Sivaslı (2012) “Suriyeli Sığınmacıların Yükü Üzerimize Kaldı”, Ortadoğu, 3 Kasım 2012, s. 6.

[97] Ortadoğu (2014) “Suriyeli sığınmacıların maliyeti 2,5 milyar doları geçti”, 10 Nisan, s. 7.

[98] Duygu Güvenç (2016) “Zorunlu Dönüş”, Cumhuriyet, 4 Nisan, s. 11.

[99] Ozan Yayman (2013) “Suriyeli sığınmacılar psikolojik destek bekliyor”, Cumhuriyet, 5 Kasım, s. 10.

[100] Cumhuriyet (2015) “Köle Düzeni”, 24 Eylül, s. 7.

[101] Özgen Acar (2014) “Sığınmacılar!”, Cumhuriyet, 15 Ağustos, s. 12.

[102] Cumhuriyet (2015) “Türkiye artık S.O.S. veriyor”, 23 Eylül, s. 1.

[103] Barış Doster (2019) “Suriyeli sığınmacılar sorunu nasıl çözülür?”, Cumhuriyet, 31 Temmuz, s. 12.

[104] Çiğdem Toker (2016) “Suriyeliye Vatandaşlık”, Cumhuriyet, 4 Temmuz, s. 8.

[105] Sözcü (2019) “Kaydı olmayan Suriyeli İstanbul’dan çıkarılacak”, 23 Temmuz, s. 10.

[106] Sözcü (2016) “Türkiye’de hayat Suriyeliye rahat”, 9 Temmuz, s. 1.

[107] Emin Özgönül (2016) “Hepsi başımıza kaldı”, Sözcü, 15 Nisan, s. 4.

[108] Murat Muratoğlu (2014) “Suriyeliler kâbusumuz olacak!”, Sözcü, 22 Eylül, s. 7.

[109] Mehmet Türker (2012) “Sığınmacılar özerklik isteyebilir…”, Sözcü, 24 Temmuz, s. 4.

[110] TİHV (2019) Akademisyen İhraçları, İzmir: TİHV Akademi, https://tihvakademi.org/wp-content/uploads/2020/02/akademisyenihraclariy.pdf, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

[111] Yeni Şafak (2016) “PKK’nın Suç Ortakları”, 12 Ocak, s. 1.

[112] Yeni Şafak (2016) “Üniversiteler Ayakta”, 14 Ocak, s. 1.

[113] Yeni Şafak (2019) “Bu karar terörü meşrulaştırır”, 31 Temmuz, s. 1.

[114] Yeni Şafak (2018) “181.500 pasaporta iade”, 8 Temmuz, s. 15.

[115] Sedat Ergin (2019) “‘Barış Akademisyenleri’ne beraat süreci hızla ilerliyor”, Hürriyet, 27 Eylül, s. 10.

[116] Hürriyet (2017) “Üniversitede ihraç şoku”, 9 Şubat, s. 1.

[117] Hürriyet (2016) “Bildiri Depremi”, 14 Ocak, s. 23.

[118] Hürriyet (2019) “Eşlere pasaport iptaline AYM freni”, 26 Temmuz, s. 17.

[119] Evrensel (2016) “Barış isteyenlere savaş açtılar”, 13 Ocak, s. 1.

[120] Evrensel (2019) “‘Yargı reformu’ teklifi komisyonda kabul edildi”, 9 Ekim, s. 2.

[121] Kadir Yıldız (2016) “1128 Akademisyen 63’lüklerin devamıdır”, Ortadoğu, 16 Ocak, s. 10.

[122] Ortadoğu (2016) “OHAL’de temizlik zamanı”, 24 Temmuz, s. 8.

[123] Sözcü (2016) “Kanlarınızı oluk oluk akıtacağız sonra da akan kanlarınızda duş alacağız”, 14 Ocak, s. 1.

[124] Cumhuriyet (2016) “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor”, 15 Ocak, s. 1.

[125] Alican Uludağ (2019) “‘Barış’a özgürlük”, Cumhuriyet, 27 Temmuz, s. 9.

[126] Yazgülü Aldoğan (2018) “Bunun adı ‘Sivil Ölüm’”, Cumhuriyet, 25 Ekim, s. 5.

[127] Sinan Tartanoğlu (2018) “OHAL’in ağır faturası”, Cumhuriyet, 19 Ocak, s. 10.

[128] Emine Kaplan (2019) “Pakete sınırlı rötuş”, Cumhuriyet, 1 Ekim, s. 5.

[129] Raporun konusunu teşkil eden haberlerin yayınlandığı Yeni Şafak, Hürriyet, Evrensel, Ortadoğu, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin muhtelif sayılarına dipnotlarda yapılan göndermelere kaynakçada ayrıca yer verilmemiştir.

[122] Ortadoğu (2016) “OHAL’de temizlik zamanı”, 24 Temmuz, s. 8.

[123] Sözcü (2016) “Kanlarınızı oluk oluk akıtacağız sonra da akan kanlarınızda duş alacağız”, 14 Ocak, s. 1.

[124] Cumhuriyet (2016) “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor”, 15 Ocak, s. 1.

[125] Alican Uludağ (2019) “‘Barış’a özgürlük”, Cumhuriyet, 27 Temmuz, s. 9.

[126] Yazgülü Aldoğan (2018) “Bunun adı ‘Sivil Ölüm’”, Cumhuriyet, 25 Ekim, s. 5.

[127] Sinan Tartanoğlu (2018) “OHAL’in ağır faturası”, Cumhuriyet, 19 Ocak, s. 10.

[128] Emine Kaplan (2019) “Pakete sınırlı rötuş”, Cumhuriyet, 1 Ekim, s. 5.

[129] Raporun konusunu teşkil eden haberlerin yayınlandığı Yeni Şafak, Hürriyet, Evrensel, Ortadoğu, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin muhtelif sayılarına dipnotlarda yapılan göndermelere kaynakçada ayrıca yer verilmemiştir.

Yazarlar Hakkında

*Doç. Dr. Benan ERES

1975’te Ankara’da doğdu. 1998’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümden siyaset bilim yan dal derecesi de almıştır. ODTÜ’de 1998 ile 2000 arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2000 yılında Utah Üniversitesi İktisat Bölümü’nde doktora çalışmalarına başladı. 2005’te iktisatta doktora derecesini aldıktan sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü’nde çalışmaya başladı. 2008’de yardımcı doçent, 2013’te doçent oldu. Marksist iktisat kuramı, rekabet kuramı, siyasal iktisat ve bankacılık sistemi üzerine çalıştı, bu konularda Türkçe ve uluslararası yayın organlarında makaleler ve kitap bölümleri yayınladı. 7 Şubat 2017’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile üniversiteden ihraç edildi. Eres çalışmalarını bağımsız araştırmacı olarak sürdürmektedir.

**Aydın ÖRDEK

1979’da İmranlı’da doğdu. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. 2005’te Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Kurgusal ve Tarihsel Bir Kategori Olarak Piyasa’ başlıklı yüksek lisans tezini savundu. 2006’dan 2017’de 686 sayılı KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Siyasal-iktisadi bir kategori olarak parayı tanımlama sorununu konu alan doktora çalışmasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sürdürmektedir.