Bir Kamu Hizmeti Olarak Gazetecilik

0
1010

Tezcan DURNA[1]

Korona virüs salgını Sağlık Bakanı’nın açıklama yaptığı ilk günden sonra Türkiye gündemine kalıcı olarak girmeden önce İdlib’deki savaş dâhil pek çok gündem maddesi vardı hayatımızda. Libya’ya gönderilen askerlerimizin akıbeti, Rusya’da yapılan görüşmede Türkiye Cumhuriyeti heyetinin iki dakika Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından bekletilmesi, Türkiye’deki sığınmacıların önündeki engellerin kaldırılıp Avrupa’ya doğru neredeyse sürülmesi gibi pek çok farklı gündem maddemiz vardı. Tabi ki bunların arasında en güncel olanı Oda TV’nin Genel Yayın Yönetmeni ile yazarı olan Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın da aralarında bulunduğu farklı siyasi renkteki gazetecilerin apar topar gözaltına alınıp tutuklanması idi. Dikkat edilirse, her biri birbirinin yanında asla durmayacak çevrelerden seçilmiştir tutuklamalar. Pek çok çevreden bu gazetecilerin tutuklanmasına ilişkin tepkiler yükseldi. Bu tutuklamaların kesinlikle hukuki olmadığı ortada idi. Ancak hiçbir tepki bu tutuklanma ve yine hukuksuz bir şekilde bu tutukluluk hallerinin devam etmesinin önüne geçemedi. Bu gazeteci tutuklamalarının neden önemli olduğu ve bu tutuklamalara Türkiye kamuoyundan neden yeterince tepki çıkmadığı üzerinde durmak istiyorum. Eğer yeterince tepki çıkmış olsaydı ya bu tutuklamalar son bulurdu ya da hiç gerçekleşmezdi. Tepkilerin yeterli olmadığını gazetecilerin hala hapiste tutulmaya devam etmesinden anlıyoruz.

‘NEDEN GAZETECİLİĞİN KAMUSAL HİZMET YÖNÜ GÖRÜLMÜYOR?’

Korona küresel salgınının da çok iyi gösterdiği gibi bazı hizmet ve çalışma alanları kâr hırsıyla ve ticari kaygılarla şekillenince kriz anlarında bu hizmet ve çalışma alanlarında ortaya çıkan boşluk çıkan krizin katmerlenmesine ve içinden çıkılmaz bir hal almasına yol açıyor. Gazeteciliği de sadece gazete patronlarını ve gazetecilik mesleğini icra edenleri ilgilendiren bir hizmet ya da meslek olarak görmek son yılların yaygın kanısı gibi görünüyor. Gazeteciliğin özellikle Türkiye’de neden tüm toplumu ilgilendiren, kamusal bir hizmet olduğu fikri yaygın bir kanı olarak kabul görmüyor? Bir gazeteci gözaltına alındığı zaman neden büyük toplumsal tepkiler verilmiyor? Bir gazete, haber portalı, radyo ya da dergi kapatıldığı zaman neden halkın ezici bir çoğunluğu bu kapatma kararına karşı tepki göstermiyor? Özellikle son zamanlarda bu ve buna benzer kararları AKP iktidarı ya da Cumhurbaşkanı fütursuz bir şekilde alabiliyor? Herhangi bir kriz anında iktidara yönelik olası yoğun tepkinin önüne geçmek için nasıl kolayca internet ve sosyal ağlar yavaşlatılabiliyor, hatta durma noktasına getirilebiliyor?[2] Sakın kimse bu olağanüstü korona günlerinde bu soruların anlamsız olduğunu düşünmesin. Tam da böyle zamanlarda en çok bu soruları sorup yanıtları üzerine kafa yormak gerekiyor. Zira yine tam da böyle zamanlarda gazeteciliğin gerçek bilgiye ulaşmak için neden kamusal bir mantıkla icra edilmesi gerektiği fikri iyiden iyiye pekişiyor.

Gazetelerin Fransa’da toplamı milyonları bulan okur kitlesine sahip olmaya, sağlam sermayeli ve saygın kurumlar haline gelmeye başladığı yıllarda dönemin ünlü romancısı Gustav Flaubert, gazetelerin ürettiği haberlerin yurttaşların zekâsını ciddi şekilde olumsuz etkilediğini düşünür. Hatta yazar, gazetelerin Fransa’nın dört bir yanına bir çeşit yeni aptallık yaydığına inanmaktadır ve yazarın tarif ettiği bu ahmaklık yerini aldığı katıksız cehaletten bin kat daha beterdir.[3] Çünkü yine yazara göre, hiç okuma yazması olmayanların doğru düzgün düşünebilme şansı vardır, ancak Fransa’da yaşayan orta sınıfın büyük çoğunluğu köylülerden daha ahmaktır; gazetelerde okudukları şeyler yüzünden öfkeden kudurur, şu ya da bu gazetenin söylediklerine dayanarak fırıldak misali döner dururlar. Çünkü Flaubert, gazetelerin okurlarını, dürüst bir insanın asla bir başkasına bırakmaya razı gelmeyeceği bir işi, yani düşünme işini, başkalarına havale etmeye sinsice ittiğinden emindir.[4] Çünkü yazar haberler ve gazetecilik pratikleri üzerine gerçekten de ta ilk çıkışından itibaren çok isabetli eleştirel analizler yapmıştır. Özellikle de ticarileşmiş ve önceliği kâr elde etmek olan gazetecilik faaliyetinin okurlara karmaşık meseleler üzerine kafa yorarak kendi kanaatini geliştirmesine fırsat vermek yerine bazı klişe ve doxalarla okurlarında bir takım önyargılar geliştirdiğini ve bu sayede özgürce oluşması gereken kamuoyunun gelişmesinin önüne geçtiğini saptamıştır.

Flaubert’in gazeteler hakkında yaptığı pesimist saptamanın temeli aslında baştan itibaren bir kamusal çıkara hizmet etmesi gereken bu faaliyetin kapitalist üretim ilişkileri içinde ticari çıkara teslim edilmesinden kaynaklanmıştır. Bağımsız gazetecilik faaliyetinin de hala en önemli krizi geçinme derdidir. Bunun en temel nedeni haberin hala alınıp satılan bir meta olarak algılanmasıdır. Hâlbuki haber de tıpkı sağlık hizmeti gibi ticarete konu olamayacak kadar önemli ve hayati bir kamusal hizmettir. Özellikle Türkiye’de gazeteye/medyaya yatırım yapan patronların tek derdinin bu kamusal hizmeti yerine getirmek olmadığını yaşanan deneyimlerden çok iyi anlamış olmamız gerekir. Haberin alınıp satılan bir meta olmasının yanısıra gazete ve genel olarak da medya organına yatırım yapan sermayedarın başka iş alanlarında da daha avantajlı hale gelmek gibi bir meramının olduğunu artık dünyayla ve siyasetle hiç ilgisi olmayan yurttaşlar bile biliyor. Peki, gazetecilik neden sadece kamuya hizmet eden, kamuya hesap veren ve kamu tarafından desteklenen/fonlanan bir meslek/hizmet alanı haline gelemedi?

GAZETECİLİK TÜRKİYE’DE SERMAYEYE HİZMET EDER HALE GETİRİLDİ!

Bunun yanıtı sadece haberin alınıp satılan bir meta haline gelmesi değildir. Zira gazetenin ticari potansiyeli keşfedilip, haber alınıp satılan bir meta haline geldiği andan itibaren aynı zamanda gazete yine kapitalist kamusal alanı kolonize eden reklamlar tarafından da domine edilmiştir. Bu noktadan sonra gazete sadece haber satan değil, aynı okuyucunun ilgisini şirketlere ve sermayedara da satan bir mecraya dönüşmüş ve bu noktadan sonra kamusal çıkara hizmet eden değil, sermayeye hizmet eden bir kuruluş haline gelmiştir. Hala bu ikilem devam etmektedir. Alternatif habercilik mecralarının en temel kaygılarından birisi reklam almamaktır. Ancak reklam almadığın zaman kamusal çıkarı kollayacak haberi yapan muhabirlerin maaşları nasıl ödenecektir? Haber yapmak, hele de başı sonu belli, sadece iki yetkiliye soru sorarak değil de konunun bütün taraflarına görüşleri sorularak ve elbette sorun çözülene kadar fikri takipte bulunarak bir haber yapmak bir hayli masraflı bir iştir. Böyle haberlere yetmişli seksenli yıllarda olduğu gibi şu anda hiçbir medya patronu kaynak ayırmak istemiyor. Bu tür haberler, ancak ihtiyaç duyan bir kamunun desteği ile yapılabilir durumdadır.

‘DEVLETİN ÇIKARI VE BEKASI’ İÇİN GAZETECİLİK

Tabi ki gazeteciliğin özellikle de Türkiye’de başlangıcından beri bir temel sorunu daha vardır. O da gazeteciliğin başından beri devletin çıkarı ve devletin bekası önceliği doğrultusunda icra edilmeye başlaması sorunudur. Osmanlı’da ilk gazete devletin icraatları ve yeniliklerin halka tanıtılması için yine devlet tarafından çıkarılmıştır. Örneğin şu anda adı Cumhuriyet olan gazetenin kurucusu Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı’na destek vermek için Mustafa Kemal Atatürk’ün yanına gelerek ilk defa Yeni Gün Haber Ajansı’nı kurmuştur. Özel girişim olmasına rağmen devlet tarafından desteklenerek, kurulacak olan yeni devletin bekasına hizmet etmek amacıyla faaliyetlerine başlamıştır bu ajansın ve ajansın kurucusu ilerleyen yıllarda bu desteğin mükâfatını devletin kurucusundan almış, devletin yöneticisi değişip öncelikler ve konjonktür farklılaştığı anda da bu mükâfat kolayca cezaya dönüşebilmiştir.[5] Buna benzer örneklerin daha beterlerini içinden geçtiğimiz şu zamanlarda yaşamaya devam ediyoruz.[6]

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kurulana kadar değişik adlar alan Türk Basın Birliği’nin yöneticileri bir anlamda devletin görevlileri olmuştur. TGC’nin kuruluşu bir anlamda bu sisteme itiraz anlamına gelmiştir ve bu meslek kuruluşunun kurucuları basın özgürlüğüne kavuşmanın aracı olarak muştulamışlardır bu yeni gelişmeyi.[7] Ancak Türkiye’de ne gerçek anlamda ticari bir işletme olabilmiş ne de tam olarak devletin propaganda aracı olarak kalmıştır basın/medya. Bu nedenle gerçek anlamda özerk bir alan olmayı asla başaramamış, bu özerklikten gelen bir kamusal güç olarak varlık bulamamıştır. İşte tam da bu nedenle Türkiye’de basın/ifade özgürlüğü bütün ideolojik ayrışmalardan azade hakiki bir prensip olarak savunulamamıştır. Maalesef bütün iktidarlar bu siyasal/toplumsal zaafı kullanmış, her devirde ideolojik ayrışmalardan türeyen ayrışmaları basın özgürlüğünü baskılamak için araçsallaştırmıştır.

BU SALGIN DA GEÇECEK AMA…

İktidarın aktörlerinden bağımsız olarak Türkiye’de ideolojik ayrışmalardan, etnik ayrımcılıktan türeyen rezervler olmasaydı, bazı gazeteler ve gazeteciler tutuklandığı zaman toplumun tümü basın özgürlüğünü temel ilke kabul edebilseydi gazetecilik mesleği şimdi bu kadar etkisiz olmazdı. Geçmişte Tan Gazetesi yakılıp yıkıldığında liberal cenah, Hrant Dink öldürüldüğünde milliyetçiler, Özgür Gündem kapatıldığında ya da çalışanları zindanlara tıkıldığında kendilerini devletin sahibi sanan Kemalistler basın özgürlüğü temel ilkesinden ve isteminden hareketle gerçekçi ve etkili tepkiler verebilmiş olsaydı günümüzde hapse atılan gazeteciler belki de hapiste olmazdı. Böylece gazeteciliğe en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde hükümetin beceriksizliğini ifşa ederek daha etkili önlemler alınması için kamuoyunu harekete geçirecek haberler yapılabilirdi. Kamusal hizmet perspektifiyle haber yapan gazeteciler itibar görseydi, insanlar sosyal ağlardan Whatsapp gruplarından elde etmeye çalıştıkları yalan yanlış bilgilerle paralize olup başı kesilmiş tavuk gibi ortalıklarda dolanmazdı. Geniş kitlelerin itibar ettiği gerçek gazetecilik yürürlükte olsaydı gazeteciler hapiste olmazdı, susmak zorunda kalmazdı ya da seslerini duyurma sorunu yaşamazdı. Bu gazeteciler dünyayı kasıp kavuran Korona salgını için ne sağlık alanında ne toplumsal ne de ekonomik olarak hiçbir önlemi ve stratejisi olmayan iktidarın beceriksizliğini halka duyurabilirdi. İktidarın vurdumduymazlığı ve beceriksizliği nedeniyle bir hafta içinde göz göre göre salgın önü alınamaz bir hale gelmezdi. Bu nedenle gazetecilik sadece gazetecileri ilgilendirmez. Yeri geldiğinde gazetecilik bir halk sağlığı sorunudur, yeri geldiğinde gazetecilik bir beslenme ve gıda sorunudur, yeri geldiğinde gazetecilik bir doğa ve çevre sorunudur, yeri geldiğinde gazetecilik bir ulusal güvenlik sorunudur.

Elbette bu salgın geçecek, bu kaotik dönem son bulacak. Ancak bu salgın ve kaotik dönemden bütün toplumun bir ders çıkarması gerekiyor. Dünyada huzurlu, sağlıklı ve barış içinde yaşamaya devam edebilmek için bazı hizmetlerin asla ticari kaygılarla icra edilmemesi gerektiğini aklımıza sokmamız gerekiyor. Bu tür kriz anlarında halkın doğru bilgiye erişebilmesi için her şeyden önce doğru bilgi alabileceği kanal ve mecralara halkın bizzat kendisinin sahip çıkması gerekiyor.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] 28 Şubat günü İdlip’teki Türk askerlerine bir saldırı düzenlendiği haberi geldi. Saldırı sonucunda resmi olarak 33 askerin hayatını kaybettiği bildirildi. Saldırının ardından uzun süre Hatay Valisi dışında hiçbir resmi makamdan açıklama yapılmadı ve yaklaşık 12 saat boyunca da internet ve sosyal ağlar yavaşlatıldı. Bu yavaşlatmadan dolayı insanlar uzun süre gerçek bilgiye ulaşamadı ve bu bilgiden mahrum oldukları için de gerekli tepkiyi veremedi.

[3] Alain de Botton (2015), Haberler, Bir Kullanma Klavuzu, Çev. Zeynep Baransel, İstanbul: Sel Yayınları, s. 68.

[4] A.g.e., s. 69.

[5] Nadir Nadi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İsmet Paşa ile babası arasında çıkan çatışma sonucu gazetenin nasıl cezalandırıldığını ve bu cezanın nasıl kaldırıldığını anılarında sitemli bir şekilde anlatır. Bkz. Nadir Nadi (1991), Perde Aralığından, İstanbul: Çağdaş Yayınları.

[6] Asıl olarak enerji alanında yatırımları olan bir iş adamı Erdoğan Demirören’in Milliyet Gazetesini satın aldıktan sonra iktidardan gelen baskılar sonucu “nereden girdim bu işe!” diyerek ağladığı ses kaydı hala kulaklarımızda.

[7] İskender Özsoy (2001), 55 Yılın Tanıkları: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Kuruluşunu Yaşayanlar Anlatıyor, İstanbul: BAS-HAŞ.