Bildiğimiz Devletin Sonu mu?

0
722

Tezcan DURNA[1]

Bir kişinin karakterinin ne olduğunu anlamanız için mücbir/zorlayıcı koşullarda o kişiyle birlikte/yan yana olmanız gerekir. Sıkı fıkı bir arkadaşınızla sıkıntılı, zorlu ve uzun bir yolculuğa çıkmalısınız misal. Ya da çok müşkül bir anınızda, o arkadaşınızın kapısına gidip el aman dilemelisiniz. Misal KHK ile görevinizden ihraç edildiğinizde ya da gözaltına alındığınızda yanınızda durup durmadığını görmelisiniz. Deli gibi âşık olduğunuz ve olağan koşullarda her şeyin yolunda olduğu eşinizle feci bir geçim sıkıntısının içine düşmelisiniz ya da ağır bir hastalık anında eşinizin bu krizi nasıl karşıladığını görmelisiniz. Bu tür an, süreç ve durumlar bir nevi turnusol işlevi görür o kişi/kişilere güvenerek birlikteliğe devam edip etmeyeceğiniz kararına varmanız açısından. Eğer böyle zamanlarda başarılı bir sınav vermezse arkadaşınız, yoldaşınız ya da eşiniz, ya siz onları terk edersiniz ya onlar sizi terk eder ya da yaşadığınız krizden önceki gibi olmaz artık ilişkiniz. Bambaşka bir hal alır. Ya artık güven duymazsınız ve zor anınızda artık soluğu o arkadaşınızın kapısında almazsınız, ya da sıradan bir insana dönüşür sizin nazarınızda bu kişiler.

Devletlerle yurttaşlar arasındaki ilişkiler, tam olarak olmasa da kişiler arasındaki ilişkilere benzer. Temelde yurttaşı devlete bağlayan unsurlar ideoloji, hukuk ve zor olsa da, yurttaş devlete zor zamanlarda güvenebileceğini bilmezse ya da hissetmezse ilişki krize girer. Bu kriz anlarında iki türlü durumla karşılaşırız. Ya devletin zor unsuru baskın çıkar ve devlet otoriterleştikçe otoriterleşir. Bu otoriterleşmenin faşizme ulaştığı tarihsel uğraklar az değildir. Son seksen-doksan yıl içinde Almanya, İtalya, İspanya, Şili gibi ülkelerde bu faşizm örnekleri ve bunların yol açtığı küresel ve yerel savaşlar milyonlarca insanın canına mal olmuştur. Devlet ile yurttaş arasındaki güven ilişkisinin krize girdiği anlarda karşılaşılabilecek ikinci yol ise, örgütlü bir halkın devletin karşısına dikilerek daha eşitlikçi bir toplum hayalini gerçeğe dönüştürmek olmuştur. 20. Yüzyılda bu deneyimin örneklerini de farklı farklı coğrafyalarda gördük.

‘HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK MI?’

Son zamanlarda küresel bir hal alan korona virüsü salgını pek çok gelişmiş kapitalist devleti hem gafil avladı hem de çaresiz durumda bıraktı. Virüsün ilk çıktığı yer olarak tanımlanan Çin devleti, ilk andan itibaren durumun vahametini kavrayarak zorlayıcı önlemlerle sonunda salgını durdurmayı başardı. Ancak İtalya, İspanya, Amerika Birleşik Devletleri gibi sağlık hizmetinin olabildiğince ticarileşmiş olduğu ülkelerde durum giderek ağırlaşmaya devam ediyor. Pek çok insan son zamanlarda bu salgının yatışmasının ardından artık dünyanın ve düzenin eskisi gibi olmayacağını yazmaya, söylemeye başladı. Tabi ki bunu söyleyenlerin bazıları bunun salgın sonrasında takınılacak tavra ve verilecek mücadeleye bağlı olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor.

Ben bu salgının sonunda Türkiye’nin hem geçmişten gelen tarihsel devlet geleneğinin, hem de neoliberal ekonomi politikalarıyla ortaya çıkan pragmatist, yağmacı ve yurttaşları olabildiğine sömürürken onları en zor anlarda kendi kaderleriyle baş başa bırakan devlet refleksinin ve bunun en somut temsilcisi AKP ideolojisinin iflasına yol açacağını düşünüyorum. AKP, bir yandan kadim Türk devlet geleneğini sözde sahiplenirken, diğer yandan da neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı yurttaşları yağmacı piyasa ekonomisinin insafına bırakan pratikleri sonuna kadar sahiplenmiş ve uygulamaya geçirmiştir. Özellikle 2013’ten sonra hem toplumsal muhalefeti hem de yıllarca beraber iş tuttuğu müttefiki cemaatçi muhalefeti bastırmak isterken otoriterliği artmıştır. Bununla birlikte tamamen ele geçirdiği devlet organlarını yağmayı hızlandırmak için kullanmış, bu yağma sürecinin üstünü örtebilmek için geçmişin kadim devlet geleneğine ait bütün söylemsel ve mitsel unsurları her türlü mecradan harekete geçirmiştir. “Yeni başkanlık sarayı”ndaki devlet törenlerinde Erdoğan’ın etrafına dizilen 16 Türk devletini temsil eden askerler, TRT’de pıtrak gibi türeyen Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamit gibi diziler, devlet törenleri arasına dâhil edilen 1071 ve benzeri günlerin kurucu anlatı olarak yürürlüğe sunulması yeni tür yağmacı ve sorumsuz devlet etme tarzına kitleleri razı etme stratejileri olarak okumak gerekir. Ne var ki kriz derinleştikçe hamaset artmış, hamaset arttıkça anlatılan hikâyelerin otantikliği kaybolmuştur. AKP uzun zamandan beri ortaya çıkan hiçbir krize anlamlı ve kitleleri tatmin edecek çareler bulamamıştır. Bu çaresizlik içinde sarıldığı her otoriter eylem, hem AKP’nin temsil ettiği devlete olan güveni hem de halkın içinde olan kadim devlete olan bağlılığı ortadan kaldırmaya başlamıştır.

İLK VAKADA NEDEN MARKETLERE KOŞULDU?

Korona virüs ile ilgili ilk vakanın Sağlık Bakanı tarafından ilan edilmesinin ardından gelen ilk günlerde marketlerdeki makarna reyonlarının neredeyse yağmalanması, uzun kolonya kuyrukları ve tuvalet kâğıdı stoklanması, neoliberal devlete uzun zamandır gevşek bir bağla bağlı olan yurttaşların bu devlete olan güvensizliğinin doruk noktasına işaret ediyordu. Bu güvensizliği AKP’nin epeydir sürdürdüğü kadim devlet geleneğini en azından zihinlerde oluşturmayı hedefleyen endoktrinasyon da ortadan kaldıramadı. AKP’nin temsil ettiği yağmacı devlet, halktan topladığını uzun zamandır belirli ve rejimin sadık bendeleri haline gelmiş sermayedarlara peşkeş çekiyordu. Her ne kadar bu kurulu düzenin açığa çıkmasını engellemek için uzun zamandır medya üzerinde kurduğu baskıyı sertleştirse de, bu yöndeki pek çok haberin kendisini destekleyen kitlelerden de saklanamaz hale geldiği ortadaydı.

Devletin zor anlarda kendisinden ancak şehit olmasını istediğini çoktan anlamış olan kentli orta sınıflar, kendi varlığından başka sığınacak bir varlığın olmadığının farkındaydı. Bu güvensizliğin boşuna olmadığını etkin, kararlı ve sosyal refah devleti mantığıyla alınabilecek sıkı önlemlerle kısa süre içinde virüsün yayılmasının önüne geçilebilecekken, en çok da neoliberal politikaların ilk olarak yaygınlaştığı ülkelerde giderek derin bir krize dönüşmesinden anlayabiliyoruz. AKP iktidarı ya da daha doğru bir ifadeyle AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu krizi yönetme konusunda halk sağlığından ziyade ekonomi çarklarının dönmesini öncelediği için yeterince etkin davranmayacağı neredeyse ilk günden belliydi. İşte kentli orta sınıfların ilk vaka açıklanır açıklanmaz marketlere koşmasının temel nedeni buydu. Kentli orta sınıfların bencilce erzak stoklaması, bir güvensizliğin ürünü olabilir. “Aç, açıkta kaldığımda beni koruyacak bir kamu otoritesi yoksa önlemimi kendim alırım” kaygısı bu. Ancak bu salgın velev ki uzun sürerse ve stoklanan erzaklar bu süre içinde yetmez de aç ve açıkta kalmak mukadder olursa, işte o zaman bu bencilliğin yerini belki de kendini sarıp sarmalayacak bir kamu politikası talebi alacaktır. İşte buna bir musibet ile bin nasihat arasındaki ilişki diyebiliriz.

Ancak bu talebin somut bir harekete evrilmesi için sanırım ağır bedellerin ödenmesi gerekecek ve bu bedeli yine yoksul halk kesimleri ödeyecek. Uzun zamandır dünyada ve Türkiye’de yoksul halk kesimlerinin muhafazakâr popülist lider ve hareketleri neden desteklediği ve iktidara getirdiği soruları soruluyor. Bu soruya verilen muhtelif yanıtların arasındaki en doyurucu olanı, bu liderlerin yoksul halk kesimlerinde hâkim olan ezilmişliği iktidar istencine dönüştürebilecek retoriği iyi kullandıklarıydı. Ancak bu retorik adı üstünde bir retorikten ibaret.

‘Evde Kal’ çağrısına tepki gösteren tır şoförü Malik Yılmaz

SALGIN, YAYGIN VE KIYICI EŞİTSİZLİĞİ AÇIĞA ÇIKARDI

Bu salgının belki de en hayırlı olan yanlarından birisi de yaygın ve kıyıcı bir eşitsizliği göz ardı edilemeyecek kadar açığa çıkarmasıdır. Zira dünyada ve Türkiye’de zorunlu değil gönüllü evde kalma kampanyalarında açıkça ortaya çıkmıştır ki, virüs değil yoksulluk öldürüyor. Çünkü sokakta, fabrikada, madende, inşaatta çalışmaya devam etmek zorunda olanlar, iki gün bile evde kalsa hayatını idame ettiremeyecek durumda. Virüsle açlık arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunu söyleyen tır şoförünün cümleleri hepimizin kulaklarında hala. Tüm toplumun bildiği bir sırrı ifşa eden bu şoförün gözaltına alınarak gözdağı verilmeye çalışılmasının nedeni de bu gerçeğin hala saklanabileceğine çaresizce inanmasıdır iktidarın. İşte bu seçim/seçimsizlik yıllardır fetiş nesnesi haline getirilen devletle yurttaş arasındaki ilişkinin gözden geçirilmesini zorunlu hale getirecektir. Bu virüsü belki de öncelikle yoksul halk kesimleri ağır bedeller ödeyerek atlatacak, ancak halkla devlet arasındaki ilişki eskiden olduğu gibi kalmayacak. Yıllardır fetişleştirilen ve yüceltilen devletin, uzun zamandır yağmacı bir çete olduğunu ve zor zamanlarda halkın değil de zenginlerin yanında yer aldığını kitleler daha iyi anlayacak. Belki de uzun zamandır dünyayı rehin almış olan muhafazakâr popülist hareketlerin sonunu bu salgın getirecek. Ancak elbette sonucun böyle olup olmayacağını verilen toplumsal mücadele belirleyecek.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.