Korku İmparatorluğunda Gözetim, Sansür ve Fırsatçılık

0
920

Tezcan Durna[1]

Korona virüsü salgını ile ilgili ilk vaka açıklandıktan iki hafta sonra, “evde kal Türkiye”, “Hayat eve sığar” gibi adlarla düzenlenen kampanyalar tüm hızla televizyon ekranlarından dönüyor, yine televizyon ekranlarında ağzı olan korona virüs uzmanı olarak konuşturulmaya devam ediyordu. Tam bu sıralarda Antalya’da bir köyde yaşayan ve 75 yaşın üstünde üstelik kronik astımı olan annemi her arayışımda, bulunduğu odadan kalabalık sesler geliyordu. Üstelik aradığımda bulunduğu ev bir ay önce ağır bir açık kalp ameliyatı olmuş olan ablamın eviydi. Korona virüsü geçtim, normal koşullarda dahi izolasyon uygulanması gereken bir hastanın yanına hasta ziyaretine kalabalıklar gidiyordu ve bu beni fena halde korkutuyordu. Annemi her arayışımda kızıyorum, artık uyarılarımı ciddiye alsınlar diye “bakın ölürsünüz!” demekten geri duramıyordum. Sonunda ya kendileri anladılar ya da benim uyarılarım yerini buldu ki, son aramalarımda biraz daha sosyal mesafeye dikkat etmeye başladıklarını görüyorum. Bunları insanların, hele de akraba çevremin ne kadar da anlayışsız ve dar kafalı olduğunu iddia etmek için anlatmadım tabi ki. Virüs korkusunun mu, siyasal baskı korkusunun mu daha hızlı yayıldığını anlayabilmek ve anlatabilmek için böylesi bir girişe ihtiyaç duydum. Şöyle ki…

‘GÖZALTI KORKUSU VİRÜSTEN DAHA HIZLI YAYILDI’

10 Nisan Cuma günü “Koronavirüse Karşı tedbirler içeren yasa taslağı” gündeme bomba gibi düştü. Bu taslağın içinde yer alan sosyal medya mecralarına dair getirileceği belirtilen tedbirlerle ilgili yine sosyal medya mecralarında pek çok iddia dolaşmaya başladı. Bu iddiaların arasında bir ses kaydı çok dikkat çekti ve ciddiye alındı. Ses kaydında geçen iddialar, her zaman olduğu gibi muğlak bir yetkili yakın arkadaş ya da akrabaya dayanıyordu. Yetkili olduğu iddia edilen kişi kısaca “Whatsapp gruplarına bu yasayla birlikte denetleme geleceğini, bu denetleme sonucunda gruplarda yapılan konuşmalar temel alınarak pek çok insan hakkında soruşturma başlatılabileceğini, eğer var olan grupları silip, iptal ederek yeni gruplar açarsak bu denetleme, takip ve dolayısıyla soruşturmalardan kurtulabileceğimizi” iddia ediyordu. Bu kendi içinde hem tutarsız hem de somut bir dayanaktan yoksun iddiayı okumuş yazmış, bilgili bilgisiz, ilgili ilgisiz pek çok insan ciddiye aldı. Bu dayanaktan yoksun iddiayı ciddiye alan pek çok insan üyesi olduğu gruplardan hızla uzaklaştı. Bu uzaklaşma yarışının, aslında deve kuşunun kendini saklamak için başını kuma gömmesinden farkı olmadığını hatırlatmak gerekir. Ancak böylesi bir baskı ve gözaltı korkusunun virüsten daha hızlı yayıldığını da bize gösteren bir süreç oldu bu gelişme. Çevremizdeki insanlara virüsten korunmak için sosyal mesafe uygulamasında ısrar etmek gerektiğini anlatamıyorken, nerden geldiği, kim tarafından kayda alındığı belki de hiç kimse tarafından bilinemeyecek bir ses kaydı sosyal medya ağlarında muğlak bir korkuyu olağanüstü bir hızla yayabildi. Sanırım otoriter rejimlerin en büyük başarısı da bu belirsiz ve toz duman ortamlarda nedeni belirsiz bir korkuyu yayabilmek ve bu korkunun bu tür rejimlere bitmez tükenmez bir enerji ve meşruiyet kaynağı sağlaması.

Gerek izleme ve gözetleme gerekse de bu izleme ve gözetlemeye dayalı olarak muhaliflerin susturulması yeni bir olgu değildir. Yeni olan sadece izleme ve gözetlemenin yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı olanaklar sayesinde bir hayli kolay hale gelmiş olmasıdır. Yeni olan bir şey daha vardır; o da izleme ve gözetleme konusunu artık sadece hükümetlerin ve emniyet birimlerinin yapmıyor olmasıdır. Uluslararası karteller haline gelen ve kullanıcılarına sınırsız iletişim ve internette gezinme olanağı sağlayan şirketler de hepimizi izliyor. Tam da bu nedenle bu tür şirketler, kullanıcılarının iletişim kurma hakkını her fırsatta sonuna kadar savunduklarını dile getiriyorlar. Ancak Youtube, Facebook, İnstagram, Google, Windows ve buna benzer iletişim teknolojisine ve algoritma ekonomisine dayalı faaliyetler yürüten uluslararası şirketlerin ticari çıkarlarından bağımsız olarak bizlerin iletişim özgürlüğüne meftun kuruluşlar olduğunu düşünmek en hafif tabirle safdillik olur. Bu tür şirketlerin temel ekonomik geliri, kullanıcıların webde bıraktığı ayak izlerinden elde edilen büyük veridir. Bu büyük veri, günümüzde elektronik ticaretin büyük bir hacme ulaştığı çağda bu küresel gözetimin ve takibin ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor.

‘İNTERNETTEKİ AYAK İZLERİMİZ!’

Karşımızda var olan en önemli yeniliklerden birisi de, yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı yeni bir birikim rejiminin varlığıdır. Bu birikim rejimi, bu kuruluşların çok kısa süreler içinde dev sermayeli şirketlere dönüşmesini ve pek çoğunun orta halli pek çok devletin bütçesinden daha fazla sermayeye sahip olmasını beraberinde getirmiştir.[2] Burada Facebook, İnstagram, Youtube, Google gibi şirketlerin en temel ürünü artık kullanıcının bizzat kendisidir. Bu tür şirketler, ücretsiz hizmet vererek olabildiğince geniş bir kullanıcı kitlesini bir araya getirerek kullanıcıların internette bıraktığı ayak izlerinden elde ettiği veriyi başka özel şirketlere pazarlamaktadır. Yani bir anlamda bu şirketler kullanıcının ilgisine, tıklamasına ve nihayet tıkladığı yerlerden alışveriş yapmasına, o sitelerde vakit geçirmesine muhtaçtır. Yani çok yaygın bir tabirle “bu şirketlerin ürünü” bizzat kullanıcının kendisidir.

Buna benzer bir şeyi yıllarca üstelik de para vererek satın aldığımız gazeteler de yapmadı mı? Elbette, gazeteler ticarileştiği ve kitleselleştiği anda ucuzladı. Bu ucuzlamanın bir nedeni de artık gazetelerin sadece haber satmıyor, aynı zamanda okuyucunun ilgisini faaliyet ve ürünlerini tanıtmak isteyen şirketlere satıyor olmasıydı. Bu da modern reklamlar aracılığıyla oluyordu, hala bu anlamdaki konvansiyonel reklamcılık faaliyeti de zaten devam etmekte. Günümüz internet ve sosyal medya şirketlerini eskiden var olan reklam şirketlerinden ve gazetelerden ayıran en temel fark ise, bu şirketlerin internette gönüllü bir şekilde bıraktığımız ayak izlerinden dolayı her türlü mahrem bilgilerimize sahip olmasıdır. Banka kartı bilgimizden, en mahrem mektuplaşmalarımıza, yine gönüllü olarak sosyal medya mecralarına yüklediğimiz en özel anlarımızın görsellerine, hangi siteden hangi renk ayakkabıyı, iç çamaşırı, hangi vitamini aldığımıza kadar pek çok şeyi en yakınımızda bulunan insanlardan daha iyi biliyor bu dev şirketler. Hatta sınırsız bir şekilde kayıt edebilme yeteneği ve uygulanan algoritmik haritalamalar nedeniyle pek çok şeyi bizden daha iyi hatırlıyor. Örneğin internetten aldığınız bir elektrikli süpürge torbasının modelini siz hatırlamıyorsunuz, ancak bu ürünü aldığınız sitedeki siparişlerinize gidip baktığınız zaman hemen görebiliyorsunuz. Üstelik aynı sitenin aynı siparişi “tekrar ver” gibi bir tuşu olduğu için bu ürünü tekrardan aramanıza gerek olmadan tek bir tuşla aynı siparişi tekrar edebiliyorsunuz.

Bütün bunlar kötü mü? Elbette, iyi ya da kötü olduğunu değerlendirirken tek bir parametre üzerinden değerlendirme yapmak mümkün değil. Hayatı kolaylaştırmak adına saydığım şeylerin çoğu kabul edilebilir ve pek çoğumuzun seve seve kullandığı şeyler. Ancak bütün bu sayılan ve hayatımızı kolaylaştıran kayıtlar, ayak izleri ve bunlardan oluşturulan algoritmalar, bu tür şirketlere sınırsız bir gözetleme ve manipülasyon gücü de veriyor. Pek çok otoriter ve güvenlikçi hale gelen devletin de bu veriler elbette ağzını sulandırıyor. Son ABD seçimlerinde Cambridge Analytica ile Facebook arasındaki işbirliği ile kullanılan algoritmalar yoluyla seçmenin ciddi şekilde manipüle edildiği artık herkesin bildiği bir gerçek. Bunun yanı sıra, ABD’de FBI’ın terörist olduğundan şüphelendiği pek çok kullanıcının özel bilgilerini bu tür sosyal medya şirketlerinden mahkeme yoluyla istemesinin giderek daha da arttığını da biliyoruz. Üstelik 2016 yılında gerçekleşen mahkeme celbi ile açık kaynak kodlu özgür bir yazılım olan Signal adlı anlık yazışma programından FBI tarafından istenen bilgilerin arasında sadece kişilerin yazışmaları değil, abone adı, telefon numaraları, e-posta adresleri, ödeme şekli, IP geçmişine ait günlükler gibi çok detaylı bilgiler de yer alıyor.[3] Bütün bu istenen bilgiler, bu tür anlık haberleşme şirketlerinin veri tabanında kayıtlı yani. Bütün bu bilgiler, aslında ne kadar özgür bir iletişim ortamı içinde olduğumuzu/olmadığımızı da çok iyi gösteriyor.

‘KORKUNUN KİTLESEL HALE GELMESİ’

Şimdi bütün bu bahsi geçen bilgilerden yola çıkarak, aslında yazının başlarında bahsettiğim tarzda ses kayıtlarının gerçekte neye hizmet ettiğini anlamamız gerekiyor. Günümüz internet çağı, bizleri çok garip bir şeffaflık toplumuna doğru götürüyor. İnternette herhangi bir hesap açtığınız anda gizlenmeniz mümkün değildir artık. Elbette bu tamamen bütün kapılarımızı açık bırakacağımız anlamına gelmiyor. Demeye çalıştığım şey şu: Türkiye gibi hala iyi kötü bir muhalefet geleneği bulunan, ekonomisi kırılgan, Çin gibi kendi yerli ekonomisini küresel tedarik zincirinin vazgeçilmez bir parçası haline getirebilen bir ülke olması neredeyse imkânsız olan bir ülkede bu tür ses kayıtları ancak tek bir işe yarayabilir. Zaten varlığı kırılgan hale gelmiş, meşruiyeti ciddi şekilde krize girmiş bir iktidarın gücünün abartılmasıyla korkunun kitlesel hale gelmesine yarar. Korona virüsü salgını sürecini yönetme konusunda ciddi bir beceriksizlik göstermiş, halkına umut olmak bir yana, halktan bağış toplamak gibi hiç olmayacak yollara başvuran bir iktidar elbette böyle bir süreci sansürü yaygınlaştırmak ve iletişim özgürlüğünü olabildiğine kısıtlamak için fırsat olarak değerlendirecektir. Bu tarz girişimleri AKP iktidarı uzun zamandır deniyor, denemeye devam edecektir. Burada bizlerin yapması gereken şey, söz söyleme, iletişim kurma, haber alma ve örgütlenme hakkımızın ne pahasına olursa olsun peşinde olmaktır. Böylesi ses kayıtları ve komplo teorileriyle korkar, susar ve sinersek asıl o zaman gerçek bir sansür ve suskunluk ortamı hâkim olacaktır.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Funda Başaran (2016), “İnsanın İletişim Hakkı”, içinde, Yamuk Hakikat, (Der.) Nevin Yıldız, Ankara: Ütopya Yayınevi.

[3] Tezcan Durna, Mutlu Binaark ve Günseli Bayraktutan (Der.), (2019), İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar, Ankara: um:ag Yayınları, s. 233-234.