Krizi Fırsata Çevirmek: “Mağdur Erkekler”, Yaralı Kadınlar

0
715

Tezcan Durna[1]

Korona virüs salgınının ekonomik, toplumsal, siyasal ve ahlaki olarak pek çok şeyi derinden etkileyeceğine, pek çok ezberimizi yerinden edeceğine dair çok şey yazıldı ve söylendi. Yaşadığımız her gün yeni şeyler öğretiyor bizlere. İnsan denen varlığa uzun zamandır tutarlı, öngörülebilir davranışlarda bulunmayı vaaz etse de pek çok din ve ahlak teorileri, belki de dünyanın hala açık ara en öngörülemez varlığıdır insan türü. En azından bu türde krizli dönemlerde vaaz edilen ahlaki ve dini öğretiler doğrultusunda hareket ederek tüm insanlığı bir bütün olarak kavradığını gösteren davranışlar sergileyen insanlar da çıkıyor karşımıza, bu tür krizli anları kişisel çıkarları, ikbal kaygısı doğrultusunda fırsata çevirmek isteyen insanlar da.

HALK CANIYLA UĞRAŞIRKEN, FIRSATÇILIK!

İçinde yaşadığımız ülkenin yöneticileri, ikinci sıradaki insanların bir araya geldiği topluluktan oluşuyor maalesef. Halk canıyla uğraşırken, aslında hiç düşünülmemesi bile gereken Kanal İstanbul Projesi’nin ihaleye verilmesi, büyük özveriyle halkın çektiği yokluk ve acıyı dindirmeye çalışan muhalif belediyelerin yardım faaliyetlerinin hukuksuz ve ahlaksız bir şekilde engellenmeye çalışılması, yine HDP’li bazı belediyelere kayyım atanması, ne olduğu, kimin tarafından verildiği hala tam olarak bilinmeyen bir infaz yasası kapsamında ne kadar adi suçlu varsa hepsinin affedilmesi, ama neyle suçlandıkları hala belli olmayan gazeteci, siyasetçi ve sivil toplum lideri insanların hapiste tutulmaya devam edilmesi bu fırsatçılığa verilebilecek en öne çıkan örnekler arasında. AKP, başından beri iktidarını bu türde krizleri fırsata çevirerek sürdürdü. Örnekleri çoğaltmak mümkün. AKP’nin yasalaşan ve Cumhurbaşkanının onayına gönderilen bu infaz yasasının maddeleri arasına dâhil edemediği ancak çıkarmakta ısrarcı olduğu tecavüzcüsüyle evlenmeyi meşru hale getirme ve evlenme yaşının düşürülmesi konusu da krizlerin fırsata çevrilmesi örneklerinden birisi olarak okunmalıdır. Ancak bu fırsatçılığı iyi anlayabilmek için, sadece AKP cenahının zihniyetini değil, ataerkil “Anadolu İrfanı”nın diline pelesenk olmuş şu deyim, söz ve reaksiyonları anımsamak gerekir. Zira AKP iktidarının bu ısrarının altında bu deyimleri kanıksamış geniş bir halk kitlesinin umursamazlığı yatmaktadır. Elbette bu kanıksamayı kabul edip iktidarın bildiğini okumasına yol vermek olacak şey değildir.

HEGEMONİK ERKEKLİK DİLİ!

“Laf attığın insan senin kız kardeşin olabilir!”, “Ben kızıma güveniyorum ama dışarıdaki erkeklere güvenmiyorum”, “Ama o da gece yarısı dışarıya çıkmasaymış”, “Sen de ona pas verdin mi?”, “Onun da rızası var mıymış?” “Ya benimsin ya toprağın!”, “Ben bitti demeden bitemez!”. Bu tür cümle, söz, iddia ve reaksiyonları toplumun içindeki kadın erkek fark etmeksizin hemen her sıradan insanın bir kadına söylediğini iddia etmek aşırı olmaz. Taciz ya da rahatsız edilmeyle karşı karşıya kalan her kadına söylenebilecek sözler arasındadır bu saydıklarımız ve daha fazlası. Hatta emniyet birimlerine şikâyete giden ve ifade veren kadınlara sorulabilecek neredeyse ilk sorular arasında yer alabilir bunlar. Elbette kadının kendini mağdurken suçlu hissetmesine yol açabilecek sorulardır aynı zamanda. Hatta gazete haberlerine geçecek kadar büyük bir olay haline geldiyse böylesi bir taciz ya da şiddet olayı, haber başlığına bile taşınabilir. Mesela kocasından şiddet gören bir kadının haberini “Seven kıskanır diyerek karısını bıçakladı” başlığıyla okuyabiliriz. Bu tür başlıklar, bir nevi toplumsal bilinçdışının dışa vurum örnekleridir. Hegemonik erkeklik, kadını her koşulda mağdur etmeye hazır bir dille donanmıştır. Bu dil hiç ummadığımız yerlerde karşımıza dikilir. Bu dilin kaynağı ne tek başına dindir, ne geleneksel toplum yapısıdır, ne de coğrafyadır. Bütün saydıklarımız birer parametre işlevi görür ataerkinin total bir örüntü halinde karşımıza çıkması için; ancak tek başına hiç birisiyle açıklamak mümkün değildir.

Eric Wolf Köylüler[2] kitabında özellikle semavi dinlerin girdikleri toplumların önceki dinleri ile ilgili olan ritüelleri ile eklektik bir biçimde uyumlandığına dikkat çeker. Buna en iyi örnek, öncesinde Pagan dinine sahip olan Latin Amerika toplumlarında Hristiyanlık dininde o kadar yoğun ve vurgulu olmayan Havva ve İsa kültünün çok yaygın bir şekilde tapı nesnesi haline gelmesini verir. Bu eklektik uyumlanma, aslında dinin köylü topluluklarında ne kadar pragmatik bir gündelik hayat unsuru olduğunu da bize çok iyi anlatır. Buna benzer pek çok örnek arasında Türkiye halkları içinde türbe ziyaretinin, kutsal ağaç inancının yaygınlığı örnek verilebilir. Şerif Mardin bu tür ritüellerin yürütüldüğü dine “folk İslam” adını vermiştir.[3] Tam olarak Eric Wolf’un verdiği örneğe denk düşmese de, toplumların kendi köklü inanç ve gelenek geçmişi ile sonradan kabul ettiği din arasında seçim yapmak zorunda kaldıkları zaman, yaratıcı bir biçimde amalgam bir inanç ve ritüel ortaya çıkardığına çarpıcı örnektir bunlar. Ancak yaratılan örnekler her zaman hayra/iyiliğe yol açmaz.

Geleneklerin ve inançların yerleşik hale getirdiği iktidar ilişkilerini yerinden etmek o kadar da kolay değildir. Örneğin Kuran’da açıkça kızlara da baba mirasından hak verilmesi gerektiği emri yer alsa da, İslamiyet’i kabul etmiş Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz toplumlarında bu emre itaatsizlik etmek pahasına kızlara mirastan hak verilmez, ya da kutsal kitabın emrettiği oranda bir pay verilmez.[4] Bu Müslüman Akdeniz toplumlarının dini anlamlandırma ve yaşama konusundaki pragmatist perspektifini bir ahlaki tercih olarak okumak yanlış olur. Fransız Antropolog Germaine Tillion, bunun temelinde ekonomi politik bir kaygının olduğuna dikkat çeker. Tillion’un bu saptamayı yaptığı Harem ve Kuzenler kitabı 1966’da yayınlanıp, 1983’te İngilizce’ye, 2006’da Türkçe’ye çevrilmiştir. Yani bu saptamanın yapılmasının üstünden yarım asırdan fazla zaman geçmiştir. Bu saptama hala hayatımızda bir hakikat olarak yerli yerinde durmaktadır. Kuzen evlilikleri, yani endogami ve bunun yol açtığı aile içi şiddet, taciz, tecavüz hala hükmünü şiddetli bir biçimde sürdürmektedir.

KADININ CİNSEL KİMLİĞİNİN BASKILANMASI

AKP iktidarı, iktidara geldiği 2000’li yılların başında toplumun geneline umut verme konusunda kısmi bir maharet göstermiş gibiydi. En azından söylemsel olarak bu maharetini sürdürüyordu. Ancak uyguladığı ekonomi politikalarından, aldığı hukuki ve toplumsal kararlara kadar pek çok icraatında kendi çerçevesini dilediği şekilde kendisinin çizdiği bir Müslüman kimliğine uygun erkeklerin mutlak şekilde çıkarlarına uygun iş ve işlemler sürdürmüştür. Tillion’un Akdeniz toplumlarındaki kuzen evliliklerinin nedenine dair yaptığı açıklama bu anlamda bu iş ve işlemleri anlamak açısından da önemlidir. Tillion, Akdeniz toplumlarında namus, kıskançlık gibi gerekçelerle erkeğin kadına yönelik şiddetinin ve baskısının temelinde aslında kadının kendi cinsel kimliğine dayalı varoluşunun baskılanması çabasının yattığını söyler. Bu bağlamda, hala geçerli olan aile içi şiddet, cinsel taciz ve tecavüzün temelinde de bu kadının cinsel kimliğinin baskılanması kaygısının yattığını düşünebiliriz. Modern hukuk çerçevesinde değerlendirildiği zaman, bu tür eylemler elbette suç kategorisine girer. Son yıllarda belki de bazılarının aile içinde “kol kırılır yen içerde kalır” mantığıyla sümen altı edildiği pek çok vakadan kamu davası haline gelenlerde iktidarın perspektifinde kadından ziyade “erkek mağdur durumdadır”. Bunu AKP’li bir vekilin “bu konuda çok ciddi mağduriyetler var” iddiasından anlayabiliyoruz.[5] Erkeğin hem cinsel dürtüsüne, hem iktidar istencine, hem ekonomik çıkarına ve hem de sözde erkeklik onuruna halel getiren bu tür davaların sonucunda çıkacak kararın bedelini ödemek istemeyen erkeklerin yaşadığı “mağduriyetin” giderilmesi, AKP gibi meşruiyeti iyiden iyiye zedelenmiş bir iktidar tarafından gerçekleştirilebilirdi.

BÜTÜN MAĞDURLAR ÖNYARGILARINDAN KURTULDUĞUNDA…

AKP, bütün normları altüst eden, bütün hakikat rejimlerini berhava eden, insanın inancına dair bütün bildiklerini darmadağın eden bir iktidar rejiminin zirvesine ulaşmış durumda. Bu rejimin bütün mağdurları aslında artık bunun farkında. Ancak bu mağdurların her şeyden önce toplumun yarısını oluşturan kadınlarla ilgili harcı âlem kanaat, inanç ve değer yargılarından kurtulması gerekir. AKP’nin fırsatçı ve krizden beslenen iktidar etme mantığından kurtulmanın belki de ilk ve en önemli koşullarından birisi de, bütün iktidar mağdurlarının birbirleriyle ilgili olan ön yargılardan kurtulmasıdır. Zira iktidar bu önyargıları kaşıyarak yarattığı krizlerden besleniyor.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Eric R. Wolf (2000); Köylüler, Çev. Abdülkerim Sönmez, Ankara: İmge Kitabevi.

[3] Şerif Mardin (2004), Din ve İdeoloji, 12. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

[4] Germaine Tillion (2006), Harem ve Kuzenler, Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman, İstanbul: Metis Yayınları.

[5] https://www.gazeteduvar.com.tr/politika/2020/04/19/duvar-arkasi-turkiyenin-korona-raporu-geliyor/