Akademisyen, Entelektüel ve Filozof Üzerine

0
1272

Tezcan Durna[1]

Bazı çocuklar vardır okulla, okumakla, öğretmenle başı hiç hoş değildir. Hele de önünde bir rol model yoksa bir çocuğu okula göndermek çok zordur. Hele de eğitimin, okul sisteminin kriz içinde olduğu günümüzde çocukları okula göndermeye ikna etmek iyice zordur. Asıl konumuz elbette genel olarak eğitim sisteminin içinde bulunduğu kriz değil. Sadece kendimdeki küçüklükten gelen okuma ve okul aşkının nedenini anlayabilmek ve tabi ki anlatabilmek için böyle bir giriş yapmak istedim. Benden büyük iki ablamın okula başladığı zamanlarda onları imrenerek takip ederdim. Okula başlamak istiyor, ancak yaşım yetmediği için kayıt olamıyordum. Bu okul aşkımı gören annemin diktiği bezden çantaya ablamların bir yıl önce kullandığı kitap ve defterleri koyarak okulun kapısına kadar bir görevmiş gibi gidip geldiğimi hatırlıyorum. Elbette kayıt olamadığım ve bir sınıfa ait olmadığım için sadece kapıya kadar gidip, aynen eve geri dönüyordum. Bu gidiş gelişleri rahat yapabilmemin nedeni köydeki evimizin okula çok yakın olmasıydı.

HAYATA DAİR YENİ ŞEYLER ÖĞRENMENİN YOLU

Bu okul aşkı, eğitim içindeki yapılaşmış bir otoriteye mutlak boyun eğmeyi beraberinde getirmedi hiçbir zaman. Okulu hep hayata dair yeni şeyler öğrenmenin bir yolu olarak algıladım sanırım. Hayata dair öğrendiğim her şeyi okulda öğretmenler öğretmedi. Zira okuduğum İmam Hatip Lisesi’nde bütün öğrencilerin ve meslektaşlarının aksanından ve politik tavrından dolayı bir öteki olarak tayin ederek uzak durdukları, beni Hayyam ve Orhan Veli ile sıkı fıkı şekilde tanıştıran edebiyat öğretmenim de oldu, üniversitede Aziz Nesin ve ona benzer aydınları bozguncu olarak tarif eden basın tarihi hocam da. Ancak içinden çıktığım köy ve ailemi, kısaca kültürel sermayeyi düşünürsek ben bu okuma aşkının, öğrenme şehvetinin nereden geldiğini hala tam olarak anlayabilmiş değilim. Ancak bu okuma aşkıyla şu yaşıma kadar kat ettiğim eğitim ve akademik hayatım ile genel yaşamın öğrettiği bir şey oldu. O da bilginin kendisi değil, o bilgiyle nasıl bir varlık haline geldiğindir önemli olan. Yani Yunus Emre’nin yüzyıllar öncesinden de dile getirdiği gibi “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır”. Bu dizeler içinde hem kişinin kendi varlığına hem de varlığın vücut bulduğu iklime dair ifşaatlar barındırır. Bu zamanda önemli olan şey bu ifşaatın kendisidir, bilmenin değil.

MAKBUL AKADEMİK TAVIR!

Kamusal alan, günümüz şeffaflık toplumunda ortadan kaybolmuş, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratmıştır. Böylece “kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması” almıştır. Sonuçta kamusal alan eylemin mekânı olmaktan çıkmış, bir teşhir mekânı haline gelmiştir.[2] İnternet ve sosyal ağların yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan bu değişim akademiyi, üniversiteleri ve bilgiye yüklenen anlamı da kökünden değiştiriyor. Buna benzer bir değişimin televizyon yayıncılığının yaygınlaştığı yıllarda da karşılaşılan bir gerçeklik olduğu aşikârdır. Yani bilginin taşındığı araçlarda ortaya çıkan her değişiklik döneminde, bilgiye yüklenen anlam da farklılaşıyor. Televizyon ve gazetelerde makbul uzman pozuyla ortaya çıkan akademisyenlerin üniversitenin ürettiği bilgi ile saygınlığa ciddi bir tehdit oluşturduğu 1970’li yıllardan bahseder Peter Osborne farklı entelektüellerle yaptığı söyleşilerden oluşan Eleştirel Bakış adlı kitaba yazdığı önsözde.[3] Bu dönemin Fransız akademik ortamındaki makbul akademik tavrın giderek “kendini pazarlanabilir ve sunulabilir kılmak ve böylece siyasetin ve tartışmanın dışında kalarak sözde nesnel olmak” olduğundan bahseder Osborne. Günümüz iktidar nazarındaki makbul Türkiye akademisyen profiline ne kadar da benziyor bu tanım. Bu üniversitenin ve uzmanlık pozisyonunun yaşadığı saygınlık kaybının zirvesini bugünlerde Türkiye’de yoğun bir şekilde deneyimliyoruz. İktidar bir yandan özellikle de yürüttüğü korona virüsle mücadele sürecinde uzmanların kamuoyunu ikna edecek sözlerine ihtiyaç duyuyor, diğer yandan da bu uzmanların haddinin sınırlarını kendisi tayin etmek istiyor. Bu sınır bir muktedir tarafından belirlendiği anda, uzmanın sözünün de pek hükmü kalmıyor.

Televizyonlarda herkesin her şeyi konuşabildiği, deprem uzmanının darbeler üzerine fikir beyan edebildiği, jeofizikçinin dahi anayasa hukukçusu gibi ahkam kesebildiği, tam olarak uzmanlığının ne olduğu bilinmeyen bazı doktorların ortaya attığı “Korona virüs Türk geni taşıyanlara bulaşmıyor” gibi spekülatif iddialarla her türlü medya mecrasında boy gösterebildiği bir dönemde uzmanlığın, araştırmacılığın, bilimin, yani özetle üniversitenin neredeyse hükmü ortadan kalkmış durumdadır. Üniversitenin, akademisyenin ve uzmanın bu kadar değersizleştiği bir çağda yazıp çizdiklerini, araştırma sonuçlarını, doğru bildiğini düşündüğü şeyleri kamuoyuyla paylaşmak niyetiyle sosyal ağları kullanmak isteyen akademisyenleri “akademisyen pornosu” şeklinde tanımlamak en hafif tabirle oksimoron olarak değerlendirilmelidir.[4] Bir yandan akademisyenin ürettiği bilginin kutsal bilgi olmadığını iddia edeceksin, diğer yandan bu bilginin sosyal medya gibi “sakil” mecralardan yaygınlaştırılmaya çalışılmasını “pornografi” olarak değerlendireceksin. Bu ortaya atıldığı anda birbirini değilleyen iki temel iddia, ancak kendi varlığının meşruiyetinden kuşkulu bir özneden neşet edebilir.

NE ZAMAN DOĞRUYU SÖYLEMİŞ OLURSUNUZ?

Michel Foucault, Antik Yunan’da oynanan bir hakikat oyununun tarihsel izlerini araştırmayı denediği Türkçe’ye “Doğruyu Söylemek”[5] şeklinde çevrilen kitabında, doğru söylemenin tarihsel ve bağlamsal koşullarını tanımlar. Orijinal adı parrhessia olan doğruyu söylemek buna göre ancak şu koşullarda mümkün olabilir: Birinci olarak doğruyu söyleyen kişi açık sözlü olmalıdır, yani kalbini ve zihnini konuşma yoluyla başkalarına açar. İkinci olarak doğruyu söyleyen kişi mutlak bir inançla inandığı hakikati açıklar; yani inançla hakikat arasında kesin bir örtüşme olması gerekir. Üçüncü ve belki de en önemli özelliği ise doğruyu söyleyen kişinin, doğruyu söylemesinin risk ya da tehlike oluşturmasıdır. Yani siz zaten hükmü ve saygınlığı yerle bir olmuş, pek çoğunun sürgün, ihraç, soruşturma ve hatta hapis cezası korkusuyla gıkını çıkaramadığı, yine pek çoğunun zaten çalıştığı kurumlardan ihraç edilerek başka hiçbir üniversitede çalışmasına izin verilmeyen akademisyenlere yöneltmek yerine, eleştirinizi iktidarın baskıcı uygulamalarına ve siyasetine yöneltirseniz o zaman doğruyu söylemiş olursunuz. Yani çok daha basitleştirirsek gücü elinde bulunduranın güç uygulama yetkisi bulunan kişilere yönelttiği şey eleştiri olmaz talimat olur. Eleştiri ancak elinde güç olmayanın güçlü olana karşı yönelttiği şeydir. Yani eleştiriniz ancak kaybedecek şeyiniz olduğu takdirde bir anlam ifade eder. Doğruyu söylemenin başka kriterleri de vardır, ama “tehlike ve risk” bunların en önemlisidir.

J. Paul Sartre

ENTELEKTÜEL KİME DENİR?

Sonuç olarak günümüzde sözün, uzmanlığın, bilginin, hakikatin hükmü giderek azalıyor. Bu bağlamda özellikle de sosyal bilimcinin uzmanlığının, biliminin, bilgisinin de geniş halk yığınları nazarında çok bir anlamı kalmamış durumda. Zira artık herkes internette akıp duran ve üstümüze üstümüze gelen bilgi yığınlarıyla baş etmeye çalışıyor. Pek çok insan bu bilgilerin sahihliğinden kuşku duyarken, pek çoğu da ilk karşısına çıkan bilgiye hakikatin ta kendisi diye sarılıyor ve pozisyonunu buna göre belirliyor. Bu nedenle dahi akademisyenin varlığı ve saygınlığı kuşkulu hale gelmiş durumda.

Ancak akademisyeni ya da akademik potansiyeli olan kişiyi ya da daha genel anlamda entelektüeli diğer uzmanlardan ayıran en temel şey Jean Paul Sartre’ın da işaret ettiği gibi, hem içindeki hem de dışındaki çelişkilerin farkına vararak bu çelişkileri ifşa edebilmesinde yatmaktadır. Jean Paul Sartre yıllar önce kendisiyle yapılan bir söyleşide üçüncü dünya entelektüelinin birinci görevinin ülkesinin gelişmesine hizmet etmek, dolayısıyla kendisini partisinin ve hükümetinin emrine amade etmek olduğunu belirtir. Bunda kısmen doğruluk payı vardır. Sartre, Avrupa’da ise çok karmaşık ilişkilerin bulunduğu bir kapitalist sistem içinde bilgi teknisyenleriyle (araştırmacı, mühendis, öğretmen vs) entelektüel arasında bir ayrım yapmak gerektiğinin altını çizer. Entelektüel denen şey ise tam da icra ettiği o mesleğin ortaya çıkardığı çelişkiye odaklanan ve bu çelişkiyi hem fark edip hem de ifşa edebilen kişidir. Yani “içinde yetiştiği eğitimin bir burjuva hümanizmini evrensellik olarak dayattığını fark edip, hem kendi varoluşu hem de içinden çıktığı yapının çelişkilerini anlayarak, bu çelişkiyi ifşa edebiliyorsa, o kişi entelektüeldir” der.[6] Bir nükleer fizikçi, ürettiği bilginin hem atom bombası yapımına yol açtığını bilir hem de bunun savaşta da kullanılabildiği için kötü olduğunu anlayıp bunu ifşa edebilirse o zaman ona entelektüel denir. Zira bu kişi ürettiği bilgiyi fetişleştirip onun esiri olmaz. Aksine bu bilgiyi üretmenin kendisinin bir teknik meselesi olduğunu, aslolanın o üretilen bilginin toplumsal ve politik açıdan neye yol açtığının farkında olmaktır.

İçinde yetiştiği akademinin sadece meslektaşlarında tezahür eden çelişkileri ifşa edip, bu çelişkileri doğuran yapısal koşullara ve bunlara yol açan iktidar pratiklerine ve tabi ki muktedirlere tek bir laf etmeyen akademisyen/entelektüel gerçek anlamda evrensel bir akademisyen sayılamaz. Zira bu eleştiriyi getirmenin içinde bulunduğu güvenli akademik pozisyonunu tehlikeye sokacağını bilir böylesi bir akademisyen. Böyle bir akademisyene dense dense mutlak bir pragmaya teslim olmuş teknokrat ya da malumatfuruş akademisyen denebilir. Eleştirinin yol açtığı tehlikeyi ve riski göze alabilen akademisyen, ancak gerçek bir eleştiri ortaya koyabilir. Akademisyenin “muktedir nazarında makbulü” değilse bile “saygını” da, ancak böylesi bir varoluş sergilediği takdirde topluma anlamlı bir katkı sunabilir.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Byung Chul Han (2017), Şeffaflık Toplumu, Çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları, s. 54.

[3] Peter Osborna (ed.) (1999), Eleştirel Bakış, Çev. Elçin Şen, Ankara: Dost Kitabevi, s. 22.

[4] Bir internet sitesine akademisyenlerin sosyal ağlarda yaptığı paylaşımları akademisyen pornosu olarak tanımlayan bir akademisyene atıfla. Yazıyı merak edenler için bkz. https://daktilo1984.com/yazilar/i-am-delighted-to-akademisyen-pornosu-uzerine/ (erişim tarihi: 03/05/2020)

[5] Michael Foucault (2005), Doğruyu Söylemek, Çev. Kerem Eksen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 10-15.

[6] https://www.felsefecilerdernegi.org.tr/video-soylesi-jean-paul-sartre-ile-entelektuel-yazar-ve-siyasetci-uzerine/ (erişim tarihi: 03/05/2020).