Güç İstencinden Yok Etme İstencine Kutsal Mazlumluğun Patolojisi

0
546

Tezcan Durna[1]

İtiraf etmek gerekir ki, her insanın ilk fırsatta dövmek istediği, aşağılamak istediği, sürüm sürüm süründüğünü görmek istediği ve hatta gönlü el verirse ve de kanunla başı derde girmeyeceğini, yani kısaca yakalanmayacağını bilse öldürmek istediği insanlar listesi vardır. Bunu anlamak mümkün, hatta egosu olan her insan yaşadığı her olumsuz karşılaşmada karşılaştığı insan/insanlara içerler. Bu doğal bir öfkedir ve hatta bu öfke bazen insanın ebeveynlerine bile yönelir. Zorlu büyüme sürecinde, eğer babasından şiddet gördüyse hangi erkek babasını bir gün hiç değilse adamakıllı pataklamak istememiştir? Hatta baba katili olmak bile içten değildir, ki bu fenomen hem antik tragedyalarda hem de modern romanlarda işlenir. Ben de yetişmiş bir oğlunu trafik kazasında kaybetmiş, hayata, kaderine ve belki de tüm dünyaya karşı öfke biriktirmiş bir baba tarafından büyütülmenin ağır travmalarını yaşadım. Bu nedenle yüreği sonsuz sevgi ve merhametle dolu ve gülünce ağız dolusu gülebilme becerisini ölmeden önce geçirdiği ağır inme nedeniyle kaybedene kadar yitirmemiş olmasına rağmen babam, zaman zaman tozumu almış, zaman zaman da ağır hakaretler etmiştir bana. Bütün köyde büyüyen ve tüm öfkeli anlarının hıncını hayatı yeni yeni öğrenirken sakarlıklar ve yaramazlıklar yapan çocuklarına boşaltmakta beis görmeyen babaların yetiştirdiği erkek çocukları ne demek istediğimi çok iyi anlarlar. Bu mevzu ne kadar yazılsa yeterli gelmez kuşkusuz. Ancak konumuz asıl olarak bu değil.

Konumuz insan denen varlığın travmaları, hınçları, kıskançlıkları, hasetleri, egosu olan bir varlık olmasına rağmen, kendini bu olumsuz duygu durumlarından ve bunların yol açacağı eylemlerden neden ve nasıl uzaklaştırması gerektiğidir. Zira bu duygular, tek başına bir insanı bağlayan duygular değildir. Bunlar hele de kolektif bir iradeye yol verebilme, kolektif bir irade ile simbiyoz içine girebilme ve tabi ki bu kolektif iradenin bir sözde “mutlak” iradeyi harekete geçirebilme marifetine yol açabiliyorsa, toplumsal bütünlüğü tehdit edebilecek ve mutlaka tedavi edilmesi gereken duygular olarak görülmelidir. Tedavisi mümkün olmadığı durumlarda büyük kıyımlar ve boğazlaşmalar kaçınılmaz oluyor. Dünya tarihi buna benzer pek çok örnekle doludur. Erich Fromm yıllar öncesinden şöyle yazıyor: “İnsanlığın başındaki en büyük tehlike, suçlular ya da sadistler değil, elinde olağandışı güçler bulunan sıradan insanlardır. Ama tıpkı savaşmak için silaha ihtiyaç duyulması gibi, milyonlarca insanı yaşamlarını riske atıp birer katil olmaya razı etmek için de tutkulu bir nefrete, içerlemeye, yıkıcılığa ve korkuya ihtiyaç duyulur. Bu tutkular savaşın kışkırtılması için gerekli koşullardır; tıpkı silahların ve bombaların kendi içinde savaş nedeni olmaması gibi, bu tutkular da savaş nedeni değildir.”[2]

ÖLDÜRÜLECEK KOMŞULARI LİSTELEMEK!

1994 yılında daha önceki bir yazımda da uzunca hikâyesini anlattığım[3] İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra olağanüstü çalışma performansıma göre normal sayılabilecek, ama çok kısa bir süre içinde hazırlanmış olmam nedeniyle de sürpriz denebilecek bir şekilde üniversite sınavı sonucunda bir üniversiteye girebilmiştim. Benimle aynı sınıfta olan pek çok arkadaşım bir yıl sonra girdikleri sınavla farklı farklı üniversitelere girebildiler. Kaçının sınavda başarılı olduğunu açıkçası hatırlayamıyorum. Zira pek çoğuyla yollarımız çok kısa süre içinde ayrıldı. Bunların arasında okurken çok iyi arkadaş olduğum, hatta Orhan Veli ve Ömer Hayyam’ı belki de benden daha çok seven başörtülü kadın arkadaşlarım da vardı. 1997 28 Şubat sürecinde sonradan aldığım haberlere göre bu kadın arkadaşlarımdan pek çoğu başını açmayı kabul etmedikleri için dişiyle tırnağıyla kazandıkları üniversiteleri bırakmak zorunda kaldılar. Bu haberleri aldığımda çok çok üzüldüğümü net bir şekilde hatırlıyorum. Zira bu arkadaşlarımın hiç birisi Ülke TV Kanalı’nda öldürülecek komşularının listesini yapan Sevda Noyan kadar kötücül değillerdi. Yaşadıkları bu travmanın onları da böyle bir kötücül bakış açısına sürükleyeceğini hiç sanmıyorum.

Gel zaman git zaman, 28 Şubat’ın bin yıl sürecek denilen kararları bir ekonomik krizle yerle bir olup AKP 2002 yılının sonlarında tek başına iktidara geldi; bu kararların uygulayıcısı rolündeki partilerin çoğu barajı aşamayıp meclis dışında kaldı. 28 Şubat kararlarının keskinleştirdiği başörtüsü yasağı tartışması kuşkusuz yeni değildi.[4] Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın yemin töreninde başörtüsünü çıkarmak istememesi üzerine Meclis’ten çıkarılması ve bu olayın ana akım basın/medya kuruluşlarında Kavakçı’ya dönük bir linçe dönüşmesi hala akıllarda ve gazete arşivlerinde duruyor. Ancak AKP’nin mutlak iktidarını daha ilan edemediği ve mutlak iktidara erişme sürecinde tamamen araçsallaştırdığı 2000’li yılların ortalarında türban meselesi, toplumsal kutuplaşmanın belli başlı unsurlarından birisi haline geldi. Bu süreçte, kadınların kamusal alandaki türban takma yasağının kaldırılmaya çalışılması gündemin başlıca maddelerindendi. Üniversiteye devam eden kadınlar, bir yandan iktidardan bu yasağı kaldırmasını beklerken, diğer yandan fiili duruma direniş göstermeye çalışıyorlar, üniversite kampüslerine girerken türbanlarını çıkarmak yerine başörtülerinin üstüne peruk takıyorlardı. Aynı zamanda da demokrat kesimler tarafından bu yasağın en kısa sürede kaldırılması gerektiğine dair imza kampanyaları düzenleniyordu. Ben nasıl ki “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza verdiysem, bir saniye bile düşünmeden bu yöndeki bildiri ve çağrı metinlerine de imza verdiğimi hatırlıyorum. Ayrıca bu süreçte gerek asistan olarak girdiğim derslere gerekse de kendi başıma yürüttüğüm derslere giren başörtülü kadınların dersimde başörtülerini çıkarmaları gerekip gerekmediğine yönelik sorularına tek bir yanıtım oldu: “Benim dersimde kimse kimsenin ne giydiğine ve ne düşündüğüne kesinlikle karışamaz”. Ne özgür zamanlarmış değil mi? Şimdi derslerde hocaların ne anlattığına bile CİMER marifetiyle karışılıyor. Hocaların derslerinde yaptığı en ufak bir espri bile soruşturma konusu yapılıyor. Bu nedenle üniversitelerde hocalar neyi nasıl anlatacağını şaşırır hale gelmiş durumda. Neyse ki ben üniversite dışına atıldığım için bu yönde kaygılar taşımıyorum.

Ancak bu süreç bir şekilde aşıldıktan sonra, derslerimi alıp samimiyetle iyi ki sizi tanımışım, iyi ki sizlerden farklı bakış açıları öğrenmişim diyen pek çok başörtülü öğrencim oldu ve belki de o öğrencilerim şimdilerde yetkili pozisyonlarda. En azından yüksek lisansa kabul edilmesinde etkili rol üstlendiğim ve daha sonra yine yüksek lisans tezinde benim de jüri üyesi olarak bulunmamı isteyen başörtülü öğrencim de ihraç edildiğim sıralarda üzüntüyle beni aradığında, bir iktidar milletvekilinin danışmanlığını sürdürdüğünü belirtmiş, bu gelişmelere iktidar cenahında da pek çok insanın üzüldüğünü iletmişti. Mamafih belki de o arayışı sondu ve bir daha bu öğrencimin sesini duymadım. Bu arayış bir timsah gözyaşı mıydı, yoksa içten ve samimi bir duruş muydu, bunu bilme şansım yok. Ancak bu derece kişisel meseleleri burada anlatmamın nedeni son zamanlarda karşı karşıya olduğumuz ağır bir nefret söylemini kısmen de olsa izah etmek istememdir.

‘KUTSAL MAZLUMLUĞUN PSİKOPATOLOJİSİ’

Fethi Açıkel yıllar önce yazdığı “Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi”[5] başlıklı makalede, kendilerini mazlum olarak tanımlayan İslamcı muhafazakârların mazlumluk söyleminin güç istencine dayanan bir psikopatoloji olduğu saptamasında bulunmuştu. Yirmi yıldır ülkenin her anlamdaki kaderini belirleyen iktidarın siyasal geleneği ve siyasal söyleminin repertuarı bu patalojik güç istencine dayanıyor. Yaratılan bütün düşmanlarda, kriminalleştirilen bütün toplumsal gruplarda, kurgulanan bütün komplo teorilerinde bu patalojinin izlerini görmek mümkün. Ancak son olarak Ülke TV’de bir programda konuşan iki başörtülü kadının arasında geçen diyalogdan anlıyoruz ki, bu güç istenci yok etme istencine dönüşmüş durumdadır. Böylesi bir noktaya nasıl gelindiğini anlamak için büyük aktörlere, büyük oyunlara, büyük komplo teorilerine başvurmaya gerek yoktur. Erich Fromm’un da belirttiği gibi bu çatışmalara elinde olağanüstü güç bulunduran sıradan insanlar da yol açabilir. Elbette bu türde insanların en büyük malzemesi, belirli bir temele dayansın ya da dayanmasın yıllarca dışlanmış, kin ve nefret biriktirmiş ve bu kin ve nefretini dizginlemek konusunda ne kendisini tutacak ahlaki normu ne de hukuki bir engel bulunmayan sıradan insanlardır. Böylesi korku iklimlerinde muktedirler bu türde insanları piyasaya salarak korkuyu büyütmek ve kitlelerin tepkilerini sindirmek ister. Bu ülkede ve pek çok toplumda bu tür insanların kışkırtmalarının yol açtığı vahim olaylar da vardır, buna benzer olayların toplumsal bir histeriye dönüşmesini engelleyebilecek sağduyu kaynağı da. Sağduyulu bir hareket, aynı travmayı yaşamış, ancak bu travmadan düşmanlık değil, olgun bir benlik üretmeyi becerebilmiş şekilde çıkmış insanlardan geldiği zaman anlamlı olacaktır. Şimdi en azından benim ve benim gibi başörtüsü yasağının kaldırılması için destek vermiş pek çok akademisyenin bir zamanlar karşılaştığı sağduyulu başörtülü kadınların böylesi bir nefret söylemine karşı ses çıkarma zamanıdır. İşte o zaman bütün farklılıklarımıza rağmen bir toplum olarak yaşamaya devam edip edemeyeceğimizi anlamış olacağız.

Muhafazakâr cenahta değişen iki değer:

  • Eskiden: Komşusu açken tok yatan bizden değildir. (Hadis)

Şimdi: Bir daha darbe girişimi olursa öldürmeyi düşündüğüm komşularımın listesi var elimde (Sevda Noyan)

  • Eskiden: Yaşlılara saygı göstermek, Allah Teala’yı tazimdendir. (Hadis)

Şimdi: Konuşan maklube tepsisi (Ülke TV program sunucusu Esra Elönü’nün Sevda Noyan ile yaptığı programı eleştiren Bülent Arınç için kullandığı ifade)

Kaynaklar

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Erich Fromm (2000), Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Selçuk Budak, Yedinci Baskı, Ankara: Öteki yayınevi, s. 17).

[3] Bu hikayeyi okumak isteyenler bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum/

[4] Başörtüsü sorununu kamusal alan kavramı çerçevesinde ve tarihsel bir perspektifle ele alan bir çalışmaya şu linkten ulaşabilirsiniz: http://alternatifpolitika.com/eng/makale/islamci-soylemde-kamusal-alan-tasavvuru-devletle-tanimlanan-kamusal-alanin-millete-tahvili-ve-kamusal-alanin-reddi (erişim tarihi: 12/05/2020).

[5] Fethi Açıkel (1996), “Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi”, Toplum ve Bilim, Sayı: 70, s. 153-198.