İletişim ve Haberleşme Hakkı Raporu

0
467

*Tezcan Durna ve **Uğur Yağan                                                                                                

Giriş

İletişim ve haberleşme hakkı, modern insanın yaşam hakkı ile beraber tanımlanan ve toplumsal varlığını mümkün kılan bir hak olarak karşımıza çıkar. Zira her gün, her saat, her dakika kendi yaşam koşullarını da etkileyebilecek belli konular ve olaylar hakkında somut ve belirleyici kanaate ulaşmak için dünyada olup bitenler hakkında bilgisinin olması gerekir modern insanın. Kuşkusuz her tarihsel dönemeçte insanın kararlarını şekillendirmesi için pek çok bilgiye ulaşması gerekiyordu. Yaşam koşulları bozulan bir bölgeden, daha verimli coğrafyalara göç ederken bile ilkel insanın o coğrafyalara giden yollar hakkında en azından bir tahmininin olması gerekirdi. Bu nedenle topluluğun tümünü riske atmamak için her zaman önden bazı bilgi toplayan kişi ya da gruplar gönderilir, geri kalanlar gelen bu bilgiye göre yola düşerdi. İmparatorluklar için fetih öncesi fethedilecek toprağın yapısını, coğrafyanın risklerini, yağış rejimini, o toprakların üzerinde yaşayan halkların inançlarını, kültürlerini, becerilerini ve olası direniş yeteneklerini bilmek hayati önemdeydi (Innis, 2006).

Günümüzde hem devletler, hem pek çok modern ulus devletten daha zengin hale gelmiş olan küresel şirketler hem de bireyler açısından sahih bilgiye sahip olmak çok önemli hale geldi. Ancak bu bilgi ile kimin ya da hangi kuruluşun ne yaptığı da giderek daha önemli hale gelmiş durumdadır. Örneğin sıradan bir yurttaş, elde ettiği gerçek bilgi ile hayatına ve politik tercihine yön vermeye çalışırken, küresel bir şirket elinde bulundurduğu milyarlarca insana ilişkin algoritmik yollarla elde ettiği büyük veriyle kitlelerin tüketim alışkanlıklarını maniple ederek kazancını arttırmaya çalışmaktadır. Pek çok sivil toplum kuruluşu elde ettiği bilgiyle demokratik teamülleri ve katılımı genişletmeye çalışan yeni stratejiler geliştirmeye çalışırken, otoriterleşme eğiliminde olan hükümetler, zihinleri bulandırıp kitlelerin yüreğine korku salarak mevcut iktidarını daha derin şekilde tahkim etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle iletişim ve haberleşme özgürlüğü her farklı özne ve birim (entity) için farklı anlamlar taşımaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman iletişim ve haberleşme özgürlüğünün yanı sıra bilginin ne olduğu ve kim ya da ne için ne anlam ifade ettiğini de bilahare tartışmak gerekir. Zaten iletişim ve haberleşme özgürlüğü ile birlikte bilginin ne işe yaradığı da dolaylı olarak tartışılmış olmaktadır. Zira yine bir şeyin geniş yurttaş kesimleri tarafından bilinir hale gelmesi, bir hükümet yetkilisi için hayati tehdit anlamına gelirken, geniş kitleler tarafından hak mücadelesi olarak algılanabilmektedir. Örneğin bir iktidar yetkilisinin usulsüz yollarla bir arsayı almasının geniş yurttaş kesimi tarafından bilinmesi olayın faili için hiç de hayra alamet değildir. Ancak geniş yurttaş kesiminin bu bilgiye sahip olması, özellikle de seçime dayalı parlamenter demokrasi içinde böylesi bir usulsüz servet edinmeye göz yuman hükümeti bu kitlenin bir daha seçmemesi için bir gerekçe olabilir. Demek ki iletişim ve haberleşme hakkı ve özgürlüğünün de anlamı her özne ve birim için aynı anlama gelmemekte; bu nedenle de böylesi bir hakkın savunulması geniş yurttaş kesimi için hayati önemdedir.

Türkiye’de özellikle de son beş yıldır iletişim ve haberleşme hakkı ihlalleri, basın-yayın organı kapatmak, haber erişimini engellemek, web sitesi kapatmak, web sitesine erişimi engellemek, interneti yavaşlatmak, habercileri gözaltı, tutuklu yargılama ve tehdit etme gibi yollarla etkisiz hale getirmek giderek artmaktadır. Bu nedenle hem iletişim hakkını talep etmek hem de bu hakkın ihlal edilmesinin önüne geçmek hayati önem taşımaya başlamıştır. Kuşkusuz Türkiye’de iletişim ve haberleşme hakkı tarihinin hiçbir döneminde eksiksiz olmamıştır. Türkiye’de yurttaşlar her zaman bu hakkı elde etmek için pek çok Batılı ülke yurttaşlarından daha fazla mücadele vermek zorunda kalmışlardır. Ancak özellikle AKP’nin son yıllarda neredeyse bütün ana akım medya organlarını kendisine bağımlı hale getirmesinin ardından, çıkabilecek pek çok alternatif sesi de baskı, tehdit ve zor yöntemleri kullanarak susturma girişimleri sonucunda özgür şekilde iletişim kurmak ve gerçek bilgiye ulaşmak hayati hale gelmiştir. Bu ihtiyaç özellikle korona virüs salgını sürecinde daha net biçimde açığa çıkmıştır. Zira Türkiye kamuoyunda özellikle bu süreci yürüten hükümetin ve yetkili organların pek çok veriyi ya eksik ya da yanlış verdiğine dair yaygın bir kanaat oluşmuş durumdadır. Bu nedenle sosyal medya ağlarında ve çeşitli haberleşme gruplarında virüs ve virüsün yol açtığı hastalıkla ilgili olarak pek çok komplo teorisi yaygınlaşmış, korku ve tedirginliği besleyen dezenformasyon geniş halk yığınlarını şaşkına çevirmiştir. Özellikle böylesi kritik zamanlarda iletişim ve haberleşme hakkının önemi bir kat daha artmaktadır.

Bu raporda öncelikle Türkiye’de iletişim ve haberleşme hakkının ihlaline dair genel bir çerçeve çizilecektir. Bu hak ihlaline dair çerçeve çizilirken, hak ihlallerinin yol açtığı bilgi yoksunluğun sebep olduğu sorunlara da işaret edilecektir. Özellikle iletişim ve haberleşme hakkına dair iktidarın başından beri uyguladığı stratejiler başlıklar halinde incelenecek ve serimlenecektir. Bu serimlemenin ardından iletişim ve haberleşme hakkının tarihsel ve kuramsal sınırları, ifade özgürlüğü tartışması ile karşılaştırmalı olarak çizilecektir. BU bölümde iletişim ve haberleşme hakkının sınırları çizilirken nasıl kavramamız gerektiğine dair bir izlek oluşturulmaya çalışılacaktır.

Türkiye’de İletişim ve Haberleşme Hakkı İhlaline Dair Genel Bir İzlek

Türkiye’de AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana hem dijital hem de konvansiyonel anlamdaki iletişim ve haberleşme hakkı ile ilgili olarak hızlanan bir ivmeyle gerileme yaşanmıştır. AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği ile ilişkiler ve sürdürülen müzakereler bağlamında iletişim ve haberleşme hakkı ile ifade özgürlüğüne dair bazı iyileşmeler gerçekleştirilmiş olsa da, özellikle de 2012 yılından sonraki süreçte başlangıçta elde edilen iyileşmeler, değişik hukuki, ekonomik ve polisiye yol ve yöntemlerle misliyle geriletilmiştir. Özellikle 2012 yılından itibaren Türkiye dünyada basın özgürlüğü kısıtlı olan ülkeler arasında sayılmaya başlamıştır. 2012 yılında düzenlenen Dünya Basın Özgürlüğü raporunda Türkiye “kısmen özgür ülkeler arasında” sayılmıştır (Kurt-Öncel, 2013: 89). Türkiye 2012 yılında Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 117. sırada yer alırken 2020 yılında 154. sıraya gerilemiştir.[1] Bugün Türkiye basın özgürlüğü açısından dünyadaki pek çok otokratik devletten bile gerilerdedir.

Basın özgürlüğü ile iletişim ve haberleşme hakkını basit bir şekilde herkesin her istediğini söyleyebilmesi olarak tanımlamak eksik olur. Kuşkusuz isteyen kişinin hakaret ve nefret içermediği sürece istediğini söylemesi ifade özgürlüğü kapsamında önemli bir kriterdir. Ancak söylenen, ifade edilen şeyin en geniş kitleye ulaşması belki de söylenen şeyin kendisinden daha önemlidir. Zira ifadenin kendisinden ziyade kamuoyunda yarattığı etkidir sonuç doğuran. Kamuoyunda etki yaratmak için de ifade edilen şeyin en geniş şekilde duyulması ve geniş halk kitleleri tarafından bilinebilir hale gelmesi gerekir. Bu anlamda düşündüğümüz zaman, iletişim ve haberleşme özgürlüğü belki de basın ve ifade özgürlüğünden daha çok önemli bir hak olarak karşımızda durur. Kuşkusuz bu iki farklı şekilde ifade edilen özgürlük ve hakkı birbirinden net sınırlarla ayırmak mümkün değildir. Zira hangi mecrada olursa olsun, ifade özgürlüğünün kısıtlanması halinde, iletişim hakkının da pek bir anlamı kalmaz. Türkiye’de son yıllarda hem ifade özgürlüğünü kısıtlamak hem de iletişim ve haberleşme hakkını sınırlamak adına çok farklı yol ve yöntemler yürürlüktedir.

İletişim ve haberleşme özgürlüğü denince belki de akla ilk gelen kişisel iletişim ve haberleşme hakkıdır. Bu ise kişilerin teknolojik araç ve gereçlerle birbirleriyle özgürce konuşabilmeleri anlamına gelir öncelikle. Herhangi bir dış kulağın, gözetlemenin olmadığı, mahrem konuşmaların yapılabildiği ortama sahip olma hakkı demektir belki de bu. Ancak bireyler arası iletişim hakkını ima ettiği kadar kitlesel iletişim araçlarına erişim, bu iletişim araçlarından gelecek gerçek bilgiye sahip olma, bu bilgileri geniş kitlelere ulaştırabilme de iletişim ve haberleşme hakkı kapsamına girer (Başaran, 2016). Bu anlamda kitle iletişim araçlarında çalışanların hak ve çalışma koşulları bu hakkın etkili bir şekilde kullanılabilmesi açısından önemlidir. Son yıllarda hem medya sektöründeki sermaye değişimi, hem basın çalışanlarının özlük haklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması ve hem de yine basın çalışanlarının üzerindeki hukuki ve zora dayalı baskıların sonucu habercilik/gazetecilik yapmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Bunun yanı sıra devlet ve hükümet katından şeffaf bilgi elde etmek de bir o kadar olanaksız hale geldiği için, habercilerin gerçek bilgiye ulaşabileceği haber kaynağı da giderek olağanüstü şekilde sınırlanmıştır. 2017 yılında gerçekleşen referandumla geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi rejiminden bu yana hem basın yayın sistemine, hem de gazetecilerin çalışma koşullarına dair pek çok bürokratik işleyiş değişmiştir. Bunun yanı sıra gazeteciler, pek çok bürokrat ve siyasetçi Cumhurbaşkanı herhangi bir konuda açıklama yapmadan bilgi vermeye çekindiği için haber kaynaklarından yürütmenin işlemlerine dair bilgi almakta daha fazla zorlanmaya başlamışlardır. Ortada şeffaf bir işleyiş olmadığı için, devlete ve kamu otoritelerinin iş ve işlemlerine dair gerçek bilgiye erişmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

Bu koşullar altında son yıllarda iletişim ve haberleşme özgürlüğünü kısıtlamak için uygulanan belli başlı strateji, yöntem ve uygulamaları başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

Medya Çalışanlarının Çalışma Koşullarının Zorlaştırılması

Medya çalışanlarının çalışma koşullarının zorlaştırılması ile bu meslek grubunun sendikal örgütlenme haklarının sınırlanması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu konuda 12 Eylül 1980 bir milat sayılabilir. Bu tarihten sonra pek çok sektörde olduğu gibi medya sektöründeki sendikal örgütlenme büyük ölçüde yasaklanmış ya da fiili engellerle önlenmeye çalışılmıştır.[2]  Son yıllarda hem sektördeki sermaye değişimi hem yine sektördeki iş gücü daralması hem de hükümet tarafından yürürlüğe konulan yeni yasa ve yönetmeliklerle medya çalışanlarının çalışma koşulları giderek zorlaşmış, sendikal örgütlenmesi olanaksız hale gelmiştir. Sektör içinden yapılan bir araştırmaya göre, medya çalışanlarının karşılaştığı güçlükleri şöyle sıralayabiliriz: Gazetecilik faaliyetine yönelik sansür ya da oto sansüre zorlanma, sarı basın kartına erişimin kısıtlaması, iş yükünün fazla olması ya da performans baskısı, fazla mesaiye zorlanma, ödenmeyen fazla mesailer, 212 olarak bilinen kanun kapsamı dışında çalışma/çalıştırılma, sigortasız çalıştırılma, işveren veya yönetici(ler) tarafından mobbing uygulanması, işveren baskısıyla istifaya zorlanma ve kıdem tazminatının ödenmemesi, ödenmeyen ücret alacakları, iş güvencesiz şekilde çalıştırılma, adil bir ücret politikasının uygulanmaması (TGS, 2019-2020 Türkiye Basın Özgürlüğü Raporu).[3]

Yeniçağ, 3 Mart 2020

Bu koşullar altında bir gazetecinin hakkıyla gazetecilik yapabilmesi, nitelikli haber üretebilmesi olanaklı değildir. Bir yandan hükümet baskısı, diğer yandan sektörel daralma nedeniyle medya şirketleri giderek daha az muhabir ya da elemanla daha çok iş çıkarma peşindedir. Zaten nitelikli haber yerine iktidarın öfkesini üzerine çekmeyecek yumuşak/magazinsel[4] haber yapmak ya da rutin habere (basın açıklamaları/ basın toplantıları/hükümetten gelen açıklamalar) yönelmek daha risksiz görüldüğü için nitelikli ve soruşturmacı gazetecilik yapabilecek muhabire olan ihtiyaç da giderek azalmaktadır. Var olan deneyimsiz muhabirler de ellerinde pazarlık edecek bir beceri ve kültürel sermayeden yoksun oldukları için kendilerine ne verilirse onunla yetinmek zorunda kalmaktadırlar.

Gazetecilik Mesleğinin İtibarsızlaştırılması

AKP iktidarı, medyayı kontrol altına almak için bir yandan medya sermayesinin el değiştirmesini sağlarken diğer yandan da demokrasinin bütün kurumlarında olduğu gibi medyanın da asıl işlevini yitirmesi için itibarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Zaten uzun yıllardır Türkiye’de ana akım medya siyasal, bürokratik, askeri ve ekonomik elitleri başlıca haber kaynağı olarak gören bir habercilik anlayışı sürdürdüğü için güvenilirliğini büyük ölçüde kaybetmiş durumdaydı. Ancak AKP iktidarı döneminde bu güvenilirlik ve itibar kaybı, ana akım medyanın iktidardan doğru gelen her türlü parmak sallama ve tehdide boyun eğmesi nedeniyle katlanarak artmıştır. Diğer yandan iktidarın ele geçirdiği ve mutlak bir şekilde denetim altına aldığı güdümlü (havuz medyası) medyada üretilen propaganda yönelimli haberler nedeniyle neredeyse parodi gazeteciliği yaygın bir pratik haline gelmiştir. Hükümetin denetimi altındaki medya kuruluşlarında icra edilen propaganda haberciliği sadece burada çalışan gazetecilerin değil, mesleği özgür şekilde icra etmeye çalışan gazetecilerin de itibarını önemli ölçüde zedelemiş, güvenilirliğini ortadan kaldırmıştır.[5] Bu, yaygın bir mesleki deformasyona ve toplum nezdinde haberlerin tamamen güvenilmez hale gelmesine yol açmıştır. Hükümetin son yıllarda tırmandırdığı kutuplaşma siyaseti sonucunda, her grup kendi kampında üretilen gerçekliğe inanma ve karşı kamp ne söylerse söylesin tamamen kulaklarını bu söylenenlere tıkama noktasına gelmiştir. Kutuplaşma siyasetinin bu derece iktidarın tahkimatında işe yaramasının belki de en önemli nedeni gazetecilik mesleğinin itibarının ortadan kalkmış olmasıdır. Zira bu derece kutuplaşmış bir toplum içinde iktidarın tutarlı ya da tutarsız her söylediği şey onu destekleyenler tarafından mutlak doğru olarak algılanmakta, bunun doğru olmadığına dair yapılan yorum ve hazırlanan haberler peşinen reddedilebilmektedir. Gazetecilik mesleğinin bu derece itibarsızlaştırıldığı bir ortamda haberleşme hakkını tartışmak da bir yanıyla önemsiz bir detay haline gelmiştir. Ancak paradoksal bir biçimde mesleğin en güvenilmez hale geldiği dönemde, yine en fazla ihtiyaç duyulan kişiler mesleği hakkıyla yapan gazetecilerdir.

Korkusuz, 1 Mayıs 2020
Sözcü, 20 Mayıs 2020

Sansür ve Otosansür

Ana akım medyada artık sansüre bile gerek kalmaksızın otosansür şeklinde bir süreç işlemektedir. Artık haber yapılması uygun olmayan bir olayın yorumu haber olarak ana akım medyada yer bulmaya başlamıştır. Örneğin haber yapılması uygun olmayan HDP gibi partilerin faaliyetleri ve yetkililerinin açıklamaları hakkında başka mecralarda yapılan haberlerin aslı verilmeden olay üzerine yapılan yorumlar haber diye izleyiciye/okuyucuya sunulmaktadır. Şöyle ki, Gazeteci Ruşen Çakır’ın Eski HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile yaptığı röportajda[6] Önder’in söylediği “İYİ Parti HDP ile görüşmek istiyor” açıklaması günlerce ne Önder’in adı, ne de Önder’in açıklamayı yaptığı programın adı anılmadan pek çok ana akım medya kanalında tartışma konusu yapılmıştır. Haber medyasında özellikle de ana akım medyada artık herhangi bir hükümet yetkilisinin uyarısına gerek kalmaksızın içselleştirilmiş bir oto sansür yoğun bir şekilde hangi olayın haber olarak izleyiciye/okuyucuya sunulup sunulmayacağını şekillendirmeye başlamış durumdadır.

Ancak sansür ve oto sansür sadece haberlerde değil, televizyonlardaki realiti şovlardan, dizilere, filmlerden yarışma programlarına kadar pek çok içerikte yoğun bir şekilde işletilmektedir. Bunu net bir şekilde anlayabilmek için özellikle 2000’li yılların başlarında yapılmış bir dizi film ile şu sıralar gösterimi devam eden bir diziye bakmak yeter. 2000’li yıllarda alkol içilen masaların kurulduğu sahnelere rahatça rastlayabilirken, böyle sahnelere günümüzde çekilen dizilerde rastlamak mümkün değildir. Artık dizi filmlerde “şarap ya da rakı” sözcüklerini kullanmak bile mümkün değildir. Dizi filmlerin senaristleri, artık durumun sansür olmanın ötesine geçip bir oto sansüre dönüştüğünü ve senaryo yazılırken bile RTÜK tarafından senaryoda yer verilecek herhangi bir sahnenin cezalandırılabileceği düşünülerek hareket edildiğini dile getirmektedirler.[7]

Basın-Yayın Organı Kapatma

Basın-yayın organının kapanması ya da kapatılmasına yol açan temelde iki türlü neden yaygınlaşmıştır. Birincisi özellikle 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) uygulaması döneminin ilk zamanlarında daha yoğun bir şekilde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) gerçekleştirilen hukuki yolla kapatmalardır. Bu yolla iki yıl süren OHAL döneminde toplamda 131 yayın organını kapatılmıştır. Bunların arasında 3 haber ajansı, 16 televizyon, 45 gazete, 23 radyo, 15 dergi ve 29 yayınevi yer almaktadır.[8] Basın ve yayın organlarının kapanmasına yol açan bir diğer nedende de dolaylı da olsa yine hükümetin rolü vardır. Özellikle de öz sermayesi zayıf yerel yayın organlarında olmak üzere, pek çok yayın organı ekonomik krizin ve döviz artışının yol açtığı kâğıt maliyetlerindeki yükselme nedeniyle ya kapanmak ya da yayın periyotlarının sıklığını azaltmak zorunda kalmıştır. Bunun yanı sıra giderek yaygınlaşan dijital yayıncılık da bu tür basılı gazetelerin yayın hayatına devam etmesini zorlaştırmaktadır. Hükümet bu tür yayıncılığın sürdürülmesi için destek sunmak şöyle dursun, muhalif olarak fişlediği yayın organlarının faaliyetlerini sürdürmesini engelleyecek her türlü yola başvurmaktadır.

Reklam ve Resmi İlan Verilmesini Engelleme

2019 yılı içinde Türkiye’de medya kuruluşlarına reklam ve ilan desteği vermekle yükümlü olan Basın İlan Kurumu, kanunun gereklerini yerine getirmediği için bir rapor hazırlayarak BirGün ve Evrensel Gazetelerine ilan ve reklam vermeyi durdurma cezası verdi. Raporda yer alan bayilerden bazı kişilerin birden fazla gazete aldığına dair bilgi, ilan ve reklam kesmenin gerekçesi olarak sunulmuştur. Raporda yer alan bir cezaevine beş gazete götürmek, bir kişinin bir bayiden üç gazete satın alması ve bu gazetelerin nerelere götürüldüğüne dair bilgiler mecliste de tartışma konusu yapılmıştır.[9] Bu somut olayda demokrasinin gereği olan farklı ses ve görüşlerin özgürce dile getirilmesini teşvik etmeyi bir anlamda sağlayan Basın İlan Kurumu’nun reklam ve ilan desteği, sudan sebepler nedeniyle bir cezalandırma pratiğine dönüşmüş durumdadır. Bu olayda da görüldüğü gibi iktidar, sadece sansür ve yasaklamayla değil, aynı zamanda da ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle yaşaması zorlaşan basın kuruluşlarını hak ettiği desteklerden mahrum bırakarak da boğmaya çalışmaktadır.

Yayın Yasağı Getirme

Son yıllarda kamuoyu tarafından çok tepki çekeceği düşünülen bazı olayların haberlerine neredeyse olay gerçekleşir gerçekleşmez yayın yasağı getirilmesi yaygın bir pratik haline gelmiştir. Son on yıl içinde gerçekleşmesinin ardından yayın yasağı getirilen başlıca olayları şöyle sıralayabiliriz: 28 Aralık 2011 Roboski Katliamı 20 Haziran 2012 Suriye sınırında Türk uçağının düşürülmesi, 11 Mayıs 2013 Reyhanlı Katliamı, 13 Mayıs 2014 301 kişinin hayatını kaybettiği Soma Maden Faciası, 26 Mayıs 2014 17-25 Aralık Meclis Soruşturma Komisyonu, 5 Haziran 2015 Diyarbakır’daki HDP mitingine saldırı, 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı, 12 Ocak 2016 Sultanahmet Meydanı’ndaki patlama, 17 Şubat 2016 Ankara Merasim Sokak Patlaması, 13 Mart 2016 Ankara Güvenpark patlaması, 19 Mart 2016 İstanbul İstiklal Caddesi Patlaması, 14 Mart 2016 Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’de gerçekleşen çocuğa yönelik tecavüz vakası. Her türlü olayın ardından alınan yayın yasağı kararı çoğunlukla savcılık kanalıyla yapılabilmektedir. Ancak yayın yasağı ya da habere erişim engellemesi BTK ve RTÜK başta olmak üzere pek çok kurum tarafından da alınabilmektedir. Bu çerçevede 2018 yılı içinde aralarında Çorlu tren kazasının da bulunduğu bazı kaynaklara göre 174 bazılarına göreyse 174 olayın haberleştirilmesine yayın yasağı getirilmiştir.[10] 2020 yılında ise artık yayın yasağı toplumsal olayların sınırını aşmış, kişisel davalara da yayılmaya başlamıştır. Bu çerçevede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un İstanbul’daki evinin yakınındaki arsaya usulsüz yollarla inşaat yapması olayının haberleştirilmesi de yasaklanmış, pek çok hükümet yanlısı gazete ve televizyonda olayın kendisi değil, olay hakkındaki Altun’un savunması ve bu savunmayı güçlendirecek şahitlerin ifadeleri haber haline getirilmiştir. Bu yaygın bir pratik haline getirilen olaylarla ilgili yayın yasağı getirmek, gerçeklerin kamuoyu tarafından öğrenilmesini, dolayısıyla da haber alma hakkını engellemek için uygulanan en bilindik yöntem olarak karşımızda durmaktadır.

Web Sitelerine Erişimin Engellenmesi

İnternet yayıncılığının yaygınlaşması bir yandan sansürsüz ve özgür bir yayıncılığın garantisi gibi görülürken diğer yandan otoriter yönetimlerin farklı yol, yöntemlerle farklı kurum ve kuruluşları devreye sokarak kolayca erişim engeli getirebilmesini de beraberinde getirmiştir. 5651 sayılı Kanun’un 8, 8/A, 9 ve 9/A maddeleri kapsamında sulh ceza hâkimlikleri erişim engelleme kararı vermeye yetkilendirilmiş, cumhuriyet savcıları ise 8. madde kapsamında, soruşturma evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde erişimin engellenmesine karar verebilir, fakat bu durumda kararlarını 24 saat içinde hâkim onayına sunmak zorundadırlar. Her ne kadar bu erişim engelleme yetkisi temelde savcılıklar kanalıyla yapılabilmekteyse de,  son yıllarda farklı konu ve bağlamlar söz konusu olduğunda Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) üzerinden pek çok farklı kuruluş erişim engeli kararı aldırabilmektedir. Bunların arasında Sağlık Bakanlığı, Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihazlar Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurum ve kuruluşlar yer almaktadır (Akdeniz ve Güven, 2018: 13-15).

Yeni Şafak, 3 Mayıs 2015

İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) adına hazırlanan Engelli Web 2018 raporuna göre en çok engellenen haber sitelerinin sırasıyla Sözcü, Cumhuriyet ve Hürriyet olmuştur. Bu yolla erişime farklı şekillerde engel getirilmektedir. Bunlardan birinci ve en köklü olanı söz konusu haberin yayınlandığı sitenin tümüyle kapatılması, Bu şekilde sürekli kapatılan sendika.org sitesi, her kapanan sitenin ardından aynı ad ama yeni bir numara ile site yeniden açılarak yayın hayatını zorlukla sürdürmektedir. İFÖD’ün BM 2020 Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (EPİM) Kapsamında hazırladığı Türkiye raporunda, 2015’te toplamda yaklaşık 80 bin olan engellenmiş internet sitesinin, 2019 yılında yüzde 358 oranında artarak toplamda 288 bine ulaştığı belirtiliyor. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse: 2006’da sadece dört site engellenmişti.[11] Öyle görünüyor ki yasal yollarla web sitesine erişim engeli giderek haber alma hakkını engelleyen yaygın bir pratik haline gelmiştir.

Hürriyet, 30 Nisan 2017

İnternetin Yavaşlatılması

Özellikle terör olayları ve bombalama eylemleri ile çatışma olaylarının yaşandığı anlarda sosyal medyadaki iletişim ve kamusal reaksiyonu sınırlamak için interneti tümüyle kesmek yerine “boğaz sıkma” olarak da tanımlanan internetin kasıtlı olarak yavaşlatılması son zamanlarda en çok başvurulan haberleşme hakkı ihlallerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sayede özellikle Twitter, Facebook, Youtube gibi popüler sosyal medya ortamlarındaki hareketlilik haber ve yorum paylaşımları imkânsız hale getirilerek engellenmekte ve hükümete dönük tepkiler sınırlanmaya çalışılmaktadır. Böylece bir yandan interneti tümüyle kesmek gibi “antidemokratik” bir uygulamaya gidilmemiş olmakla birlikte sosyal ağlardan gerçekleşen haber ve yorum paylaşımının da önüne geçilebilmektedir. Bu uygulamaya son yıllarda 27 Şubat 2020 tarihinde İdlib’de Türk askerlerine yapılan saldırı olayı başta olmak üzere pek çok olayda başvurulmuştur.

RTÜK Marifetiyle Yayın Durdurma ve Para Cezası Verme

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) özel televizyon yayıncılığının başladığı 90’lı yıllarda radyo ve televizyon frekans tahsisi ile yayın faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek üzere kurulmuş anayasal olarak özerk bir kuruluştur. Bununla birlikte her dönemde olduğu gibi üyelerinin sayısı meclisteki partilerin vekil sayısına göre şekillendiği için çoğunlukla siyasal iktidarların etkisi altında kalmaktadır. Bu etki, özellikle son zamanlarda çok açık biçimde ortaya çıkmış görünmektedir. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in Ülke TV’de nefret içeren ifadelerle öldüreceği kişilerin listesini tuttuğunu açıklaması olayı hakkında herhangi bir işlem yapmaya gerek olmadığına dair açıklaması tartışma konusu olmuştur. Bu olayın yaşandığı tarihlerde Halk TV’de yayınlanan Medya Mahallesi programına beş kez, Fox TV Ana Haber bülteni nedeniyle üst sınırdan para cezası verilmiştir. Yine aynı tarihlerde Radyo Programcısı Nihat Sırdar’ın program sırasında içinde bira sözcüğü geçen bir dinleyicisinin mesajını okuması üzerine programa yayın durdurma cezası verilmiştir. Bunlar, son zamanlarda karşımıza çıkan en çarpıcı ve tartışmalı yayın durdurma cezalarıdır. Ancak RTÜK, 2019 yılında 12 kanal, 1 radyo ve 23 yayına toplam 3 milyon 854 bin 476 liralık para cezası uyguladı.[12] Bu anlamda RTÜK’ün uyguladığı cezalar nedeniyle artık radyo ve televizyon kanallarındaki haber ve tartışma programlarının yanı sıra dizi ve realiti şov programlarında da oto sansür yaygın bir eğilim haline gelmiş durumdadır.

T24, 19 Mayıs 2020
T24, 28 Aralık 2015

 

 

 

 

 

 

 

Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Gazetelerin Alınmasının Engellenmesi

Son yıllarda özellikle muhalif gazetelerin devlet kütüphaneleri[13] başta olmak üzere pek çok kamu kuruluşuna alımının durdurulduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra havaalanlarındaki Türk Hava Yolları uçaklarına da hükümet yanlısı gazetelerin alındığı ancak muhalif gazetelerin alınmadığı görülmektedir. Bu sıradan bir olay değildir. Bu sayede bir yandan devlet kaynakları bazı gazetelerin alımı için kullanılırken bazıları için kullanılmamakta, diğer yandan da devlet katında hangi gazetelerin makbul sayıldığı da ilan edilmektedir. Bu şekilde davranılarak hem bütün yurttaşların kullanımına açık olan kurum ve kuruluşlarda sadece belli görüşteki (hükümeti destekleyen) gazetelere yer verilmekte diğer yandan da bu yurttaşlara hangi gazetelere saygı duymaları gerektiği de dolaylı yoldan telkin edilmektedir. Bu, çok yönlü bir iletişim ve haberleşme hakkı ihlaline yol açmaktadır.

Gazeteciler Hakkında Soruşturma Başlatma, Gözaltına Alma ve Tutuklu Yargılama

AKP iktidara geldiğinden beri, özellikle partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan denetim altına alamadığı medya organlarına ve gazete yöneticilerine karşı hep hesap sorar tonlarda açıklamalar yaparak bir nevi bu gazeteleri halka şikâyet etmiştir. Özellikle 2018 yılında Demirören Grubuna satılana kadar Doğan Medya Grubu, gerek vergi cezaları ile gerekse de soruşturmalarla ciddi anlamda hedef haline getirilmiştir. 2014-2018 yılları arasındaki verilere göre, o dönem Doğan Medya Grubu’nun bünyesinde olan ve yıllarca basının amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet Gazetesi haberleri en çok erişim engelleme kararı alınan gazete olarak karşımıza çıkmaktadır (Güven ve Akdeniz, 2018). Hürriyet’in bu yıllar arasında 569 haberine engelleme getirilmiş, 212 haberi de siteden tamamen kaldırılmıştır. Özellikle 2015 yılında Hürriyet Gazetesi’nin internet sayfasında Mısır’ın darbeci Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin idama mahkûm edilmesiyle ilgili olarak atılan “yüzde 52 ile Cumhurbaşkanı olan Mursi idama mahkûm edildi” başlığını dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sert bir dille eleştirmiştir. Bunun ardından Erdoğan’a yönelik olarak Hürriyet ve Posta gazetelerinde yayınlanan “Sayın Cumhurbaşkanı Bizden Ne İstiyorsunuz?” başlıklı mektupla ipler iyice gerilmiştir.[14] En nihayetinde ana akım medya organlarının yarıdan fazlasını bünyesinde barındıran Doğan Medya Grubu 2018 yılında sürpriz bir şekilde mutlak bir denetim ve kontrolü peşinen kabul etmiş olan Demirören Grubu’na satılmak zorunda kalmıştır. Aydın Doğan’ın bu satışa mecbur kaldığı ve ederinin bir hayli altında satışı yapmak zorunda kaldığına dair pek çok değerlendirme yapıldı.

Kurumsal anlamdaki uzun yıllar süren baskılar sonuç vermiş, sonunda nispeten nesnel denebilecek habercilik yapılmaya çalışılan bir grubun Demirören Grubu’na devriyle birlikte Türkiye’de ana akım medya neredeyse tamamen ortadan kalkmış; yıllardır ana akım olarak bilinen Hürriyet başta olmak üzere pek çok gazete artık parti bülteni gibi yayın yapmaya başlamıştır. Ancak bu gelişmeden sonra da alternatif mecralarda gerçek anlamda habercilik yapmaya çalışan pek çok gazeteciye yönelik tehdit, hedef gösterme ve göz korkutma ile konvansiyonel haber medyası ve sosyal medya yoluyla linç etme; ardından da soruşturma ve gözaltı uygulaması yapma girişimleri aralıksız devam etmektedir. Bunun son yıllardaki en çarpıcı örneklerinden birisi Giresun’un Eynesil ilçesindeki evinin önünde ölü bulunan Rabia Naz Vatan’ın ölümüne/öldürülmesine dair ısrarla haber yapmaya çalışan Metin Cihan’ın başına gelenlerdir. Metin Cihan bu olayın üstüne giden haberler yapmaya devam edince tehditler almaya başlamış, gözaltına alınacağından kuşkulandığı için ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Bu süreci paylaştığı bir tweet zinciri ile detaylı bir şekilde açıklamıştır.[15]

Cumhuriyet, 20 Nisan 2020
Cumhuriyet 19 Ocak 2020

 

 

 

 

 

 

 

Bir diğer örnek ise Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın da aralarında bulunduğu sekiz gazetecinin yargılandığı olaydır. Gazetecilerin yargılandığı davanın iddianamesinde sanıklar, “Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının ve ailelerinin kimlik, görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgileri yayımlamak, yaymak ve açıklamak”[16] ile suçlanıyorlar. Ancak kimlik bilgilerinin açıklandığı iddia edilen görevlilerin kimlik bilgileri zaten daha önceden açıklandığı için iddianamenin bu temel savı anlamsız görünmektedir. Kamuoyu tarafından bu dava büyük ölçüde gazetecilerin sudan sebeplerle gazetecilik yapmalarının engellenmesi için cezalandırılmaya çalışıldığı gibi algılanmaktadır. Bu algıyı hükümetin yetkili organları ve Cumhurbaşkanı, yargılanan ve hapiste tutulan gazetecilerle ilgili olarak “onlar gazetecilik faaliyetinden dolayı hapiste tutulmuyor, terör eylemleri nedeniyle yargılanıyorlar” savıyla değiştirmeye çalışmaktadır. Bu savı hem ülke kamuoyu hem de uluslararası kamuoyunda sıklıkla dile getirerek, gazetecileri ve aslında gazetecilik mesleğini kriminalize etmeye çalışmaktadır. İktidarın gazetecileri ve gazeteciliğin itibarını zedelemek için kullandığı bir taktik de onları terörist ve casusluk faaliyeti göstermekle suçlamaktır. Bu taktik en azından Türkiye kamuoyunda kendi seçmen tabanını ikna ediyor görünse de, kalıcı olarak inanılırlığı kuşkuludur. Kuşkusuz bu taktikle bir yandan gözaltına alınan gazetecilerin haber yapmaları engellenirken, diğer yandan nitelikli ve iktidarı zor durumda bırakacak haber yapma olasılığı bulunan başka gazetecilere gözdağı verilmeye çalışılmaktadır.

Yurttaşı Şeffaflaştıran Devleti Gizemlileştiren E-Devlet Kapısı

İletişim ve haberleşme hakkı bağlamında en fazla tartışılan konulardan birisi de, devlet ve bürokrasinin işleyişinin şeffaflaşması ve yurttaşın bu şeffaflıktan yararlanarak bilgi edinmesine fırsat verilmesidir. AKP döneminde bilgi edinme kanunu 2003 yılında resmi gazetede yayınlanarak çıkarılan “Bilgi Edinme Kanunu”nun birinci maddesi bilgi edinme hakkını ve kanunun amacını şöyle tanımlar: “Bu Kanunun amacı; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.”[17] Bu maddede yapılan demokratik toplumun gereği olan şeffaf yönetimin gereği ve bürokratik işlemlerin hızlanması savunusuyla ilerleyen yıllarda her türlü yurttaşlık işleminin yürütülebileceği E-Devlet altyapısı kurulmasına karar verilmiştir. E-Devlet Kapısı 20/4/2006 tarihli ve 26145 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren[18] yasayla kurulmuş ve son zamanlarda hukuk, nüfus, pasaport, kadastro, sağlık, vergi ve beyanname başta olmak üzere pek çok iş ve işlemin online olarak yürütüldüğü ve belge alınabildiği bir sisteme dönüştürülmüştür. Bu oluşum bir yandan yurttaşlara büyük kolaylık sağlarken diğer taraftan yurttaşların kimlik, adres, hesap, özlük ve adli bilgilerinin online ortamda saklanıyor olmasından dolayı hem takip ve gözetleme sürecini kolaylaştırmakta hem de olası hacklenme durumunda bütün bu bilgilerin art niyetli ellere geçme riskini taşımaktadır.

Şeffaflık meselesi bir yandan demokratik toplumun bir gereği olarak savunulurken diğer yandan da online ve dijital yatırım alanlarının belli başlı meşruiyet gerekçesi olarak karşımıza çıkarılmaktadır. Ancak özellikle Türkiye gibi giderek otoriterleşen ve sağlıklı ve gerçek bilgiye erişimin giderek imkansız hale geldiği ülkelerde bu tür devlet merkezli online işlemlerin şeffaflık iddiası daha çok sözde kalmakta ve bu tür girişimlerin gözetleme ve sansür arzusu daha görünür hale gelmektedir.

Milliyet, 11 Nisan 2020

Türkiye’de Mart ayında ilk vakanın görüldüğü COVID 19 salgını sürecinde, virüsün bulaştığı kişilerin takibini sağlamak ve virüsün yayılma hızını kontrol altına almak adına pek çok devlet dijital takip ve izleme mekanizmaları kurmaya başlamıştır. Virüsün yayılmasından ve kendilerine bulaşmasından ürken kalabalık kitleler normal koşullarda buna benzer bir takip sürecine gönüllü olmayacakken böylesi olağandışı bir dönemde bu takip sistemlerini seve seve hayatlarına sokmaya başlamışlardır. Türkiye’de de kişisel verilerin güvenliğini riske atacak derecede yoğun veri talebinde bulunan bir dijital takip sistemi kurulmuş ve seyahat etmek isteyenlerin bu sisteme kaydolarak HES kodu alması beklenmektedir. Bu sistem büyük ölçüde büyük dijital teknoloji şirketlerinin altyapıları kullanılarak kişilerin konum verilerini ve adresinden, en özel kişisel verilerine kadar toplayan ve bu veriler üzerinden takip, izleme ve kontrol altına alma mekanizması oluşturmaktadır. Konum verilerinin takibi normal koşullarda onaya bağlı bir şekilde iletişim teknolojisi şirketleri tarafından toplanıp depolanabiliyordu. Ancak COVID-19 Pandemisi bahane edilerek bu temas, takip ve izleme olayı hem mecburi hem de kalıcı hale dönüşme riski taşımaktadır (Çayır, 2020: 6). Bu ise karşımızda şeffaflık, güvenlik, sağlık gibi bahanelerle kalıcı bir iletişim hakkı ihlalini beraberinde getirecek bir sürece işaret etmektedir. Modern insanın belki de en önem verdiği mahremiyet algısı uzun zamandır değişmektedir. Ancak bu değişim insanların kendi onaylarıyla gerçekleşmekteydi. Bu süreç bu rızaya dayalı mahremiyet ihlalini zorunlu hale dönüştürecek, iletişim ve haberleşme hakkının ihlalini kalıcı getirecek ve otoriter yönetimlerin işini kolaylaştıracak şekilde tahkim edecektir. Bu tarz takip ve izleme mekanizmalarını gazetecilik mesleğinin içinde bulunduğu zorlu koşullarla birlikte düşündüğümüz zaman, baştan demokrasi adına şeffaf hale geleceği vaat edilen devletin giderek yurttaştan uzaklaşan ve gizemli hale gelen bir varlık haline geldiğini; ancak yurttaşın bütün mahremiyet ve kişisel haklarından soyularak şeffaflaşan çıplak bir varlığa dönüşmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu koşullar altında iletişim ve haberleşme hakkı ile ifade özgürlüğü hakkının yeniden tartışmaya açılması ve bu hakların ve özgürlüklerin yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır.

İletişim ve Haberleşme Hakkını Nasıl Kavramalıyız?

İletişim ve haberleşme hakkı kavramını bugün 1970’lerde başlayan ve 90’larda hızlanan iletişim ve kitle iletişim endüstrisindeki gelişmeler ve bu gelişmelere uygun olarak yapılan düzenlemeler ile o yıllarda hazırlanan farklı raporları ve bu raporların yol açtığı medya endüstrisi rejimini anlamadan kavrayabilmek mümkün değildir. Bu bağlamda bahse değer birinci raporun tarihi 1975, başlığı da The Crisis of Democracy (Demokrasinin Krizi)’dir. Bu rapor genellikle “Trilateral Commussion” adıyla bilinir. Bu adı, raporun üç farklı ülkeden yazarının olmasından alır. Yazarları Fransız Sosyolog Michael Crozier, Amerikalı Siyaset Bilimci Samuel Huntington ve Japon Bilim İnsanı Joji Watanuki olan raporun alt başlığı “On Governability of Democracies”’dir (Demokrasilerin Yönetilebilirliği Üzerine) (1975). Bu alt başlık boşuna değildir. Zira bu tarihlerde 1930’larda yürürlüğe konulan sosyal refah devleti politikalarının krizi bir yandan kapitalizmin diğer yandan da demokrasilerin krizini beraberinde getirmiştir. Raporda özellikle de, 68 kuşağının yol açtığı direniş ve geniş özgürlük talep eden kültürün bir anlamda “aşırı demokratik” bir temsiliyete yol açan yayın organlarından neşet ettiği ve bunun da demokrasileri yönetilemez hale getirdiğine dikkat çekilmektedir. Bu saptamanın iması şudur: “Medya organlarında herkes her istediğini konuştuğu için, demokrasiler yönetilemez ve kontrol edilemez hale gelmiştir. Buna bir çekidüzen vermek gerekir.” Raporda özellikle dönemin entelektüelleri arasında yayıldığı iddia edilen “zararlı kültür”ün (adversary culture) gençlerin ve ergenlerin giderek daha bireyci ve isyancı hale gelmesine yol açtığına, yine bu zararlı kültürün yayılmasında basın ve yayın organlarının önemli bir etkisinin olduğuna dikkat çekilmektedir. Kısaca altmışlı ve yetmişli yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan, savaşa, nükleer silaha, sömürgeciliğe, emek ve doğa sömürüsüne karşı gelişen bütün hareketlerin var olan “demokratik kültür”e zarar verdiği ve bundan büyük ölçüde “topluma aşırı demokratik boya sıçratan” basın-yayın organlarının sorumlu olduğu iddia edilmektedir. Bu raporun ardından önde gelen Avrupa ülkelerinde ticari televizyon yayıncılığının başladığı ve ilerleyen yıllarda giderek yaygınlaştığını unutmamak gerekir. Ayrıca bu yılların başta İngiltere olmak üzere pek çok ülkede de neoliberal ekonomi politikalarıyla beraber deregülasyon (kuralsızlaştırma) sürecinin de başladığı yıllar olduğunu hatırlatmak gerekir.

Bu rapordan beş yıl sonra ise UNESCO tarafından yine geniş katılımlı bir komisyona medya yapılanması üzerine bir rapor daha hazırlatılmıştır. Bu raporun başlığı ise ümitvar ve davetkârdır: “Many Voices One World” (Pek çok ses Tek Dünyya) (1980). “Bugün ve Yarın İletşim ve Toplum” üst başlığını taşıyan bu rapor Mcbride Raporu olarak da bilinir. Bu raporda 1948 yılında yayınlanan Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde kısaca ifade edilen  “her insan düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir, bu hak hiçbir müdahale olmaksızın sınırsız bir şekilde her türlü medyada yaygınlaştırılabilir” hakkı, o günün iletişim teknolojilerini göz önünde bulundurarak daha açık şekilde tanımlamıştır. Mcbride Raporu’nda iletişim ve haberleşme hakkı açısından temelde üç nokta üzerinde durulur. Bu üç noktadan ikisi doğrudan iletişim hakkıyla ilgisi olmasa da, uluslararası, ulusal ve yerel düzeyde demokrasinin genişletilebilmesi için bu üç düzeyin iletişim hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Bunlardan birincisi örgütlenme/bir araya gelebilmeyle ilgili olan toplanma, tartışma ve katılma hakkıdır. İkincisi genel olarak enformasyon hakkıyla ilgili olan sorgulama, bilgilendirme ve bilgilenme hakkı olarak tanımlanır. Üçüncüsü ise insanın gelişimiyle ilgili olan kültür, seçme ve mahremiyet hakkıdır. 1980 yılında yayınlanan bu iletişim hakkı tanımlaması görüldüğü gibi sadece basın ve ifade özgürlüğü olarak sınırlanmaz, bu hakkın kullanılabilmesi için gerekli koşulları da tanımlamaktadır. Örneğin kültür ve seçim hakkı aynı zamanda var olan iktidar ilişkilerinin eşitsizliği nedeniyle haber medyasında eşitsiz, yanlış ve eksik temsil edilme ihtimallerini de göz önünde bulundurur. İletişim hakkı bu bağlamda sadece dilediği şeyi dilediği şekilde ifade edebilme hakkının ötesinde bir hak olarak tanımlanır.

Mcbride Raporu bir yandan iletişim ve haberleşme hakkının boyutunu ve çerçevesini genişletmiş olsa da, diğer yandan bu hakkın sınıfsal olmaktan ziyade kimlik hakkı olarak tanımlanmasına ve algılanmasına yol açmıştır. Birincisi 1975, diğeri 1980 tarihinde hazırlanan her iki rapor da bünyesinde demokrasiye ve özgürlüklere dair bambaşka yaklaşımlar barındırmaktadır. Birinci rapor, var olan demokratik hakların genişliğinin parlamenter demokrasiyi tehdit etmeye başladığını iddia ederek, medyadaki temsilin genişliğinin sınırlanması gereğine işaret ederken, ikinci rapor, iletişim hakkının daha geniş bir perspektiften tanımlanması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bu iki farklı rapor bu farklı yaklaşımlar nedeniyle bize iletişim hakkının bu yıllardaki kavranışıyla ilgili olarak sınırlı bir perspektif sunar. Geniş bir perspektiften bakabilmek için, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı kuralsızlaştırma ve kamu yayıncılığındaki gerileme ve emek örgütlenmesindeki sınırlamalara bakmak gerekir. Zira demokrasi açısından iletişim hakkı neoliberal ekonomi politikalarıyla sınırlanan bu haklarla birlikte düşünülmesi gerekir. Mcbride Raporu’ndaki tanımlama, bu yaklaşımı büyük ölçüde karşılamaktadır.

Yayıncılığın ticarileşmesi, başlangıcından beri iletişim ve haberleşme özgürlüğünün en temel tehdit unsurlarından birisi olmuştur. Zira hem ABD’de hem de İngiltere’de gazetelerin ucuzlaması ve buna bağlı olarak kitleselleşmesi ile gazetelerdeki haberlerin satılabilir bir mal haline gelmesi ve yine gazetelerde reklamların yayınlanmaya başlaması birbirine yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır (Taş, 2010). Bu tarihlerde gazetelerin ucuzlamasının en temel nedeni, sadece haberin satılabilir bir meta haline gelmesinden kaynaklı değildir. Haberin yanı sıra okuyucunun ilgisinin ürünlerini tanıtmak isteyen şirketlere de satılmasından kaynaklı olarak bir ucuzlama söz konusudur. İlerleyen yıllarda, basın/medya sektöründeki ortaya çıkan bu örüntü, medyanın üretim ve örgütlenme yapısını da şekillendirmiş, reklam gazete ve televizyonların reklam departmanları, zaman zaman haber servislerinden daha önemli hale gelmiştir. Özellikle Türkiye’de televizyon yayıncılığının ticarileştiği 90’lı yıllarda örgütlenme yapısı yeni oturmaya başlayan medya kuruluşlarında reklam ve reklam birimleri büyük ölçüde medyadaki haber içeriklerini ve haber değerlerini önemli ölçüde domine etmiştir (Durna ve Durna, 2018). Bu, kuşkusuz iletişim ve haberleşme hakkının da sınırlarını belirleyen bir gelişmedir.

Küresel anlamda baktığımız zaman da, yukarıda iletişim ve haberleşme hakkının sınırlarını şekillendiren ticari yayıncılık faaliyeti, aynı zamanda küresel ölçekli medya tekellerinin oluşmasına da yol açmıştır. Özellikle 80’lerde küresel düzeyde yaygınlık gösteren sermayeye sınırsız özgürlük tanıyan neoliberal ekonomi politikaları ile deregülasyon uygulamaları, bu tekellerin ortaya çıkmasında temel faktör olmuştur. Örneğin Ben H. Bagdikian’ın 2004’de yazdığı The New Media Monopoly ( 2004: 29) adlı kitabında küresel ölçekte faaliyet gösteren medya tekellerinin beşe düştüğü saptaması yer almaktadır. Türkiye açısından baktığımız zaman ise aynı yıllarda AKP’nin tek başına iktidarının ilk yılları olması nedeniyle öncesinden kalan bir medya sermaye yapılanması söz konusudur. Bu yıllar, AKP’nin medya sermaye ve mülkiyet yapılanmasına müdahalesinin başladığı, ama nihai hedefe ulaşmak için daha alınacak çok yolun olduğu yıllardır. Bu yıllarda da Doğan Medya Grubu, neredeyse medya mülkiyetinin yüzde yetmişine sahiptir. Hem küresel ölçekteki hem de Türkiye ölçeğindeki medya tekellerinin sadece medya ile ilgili yatırımlarının olmadığını da unutmamak gerekir. Artık günümüzde Türkiye açısından baktığımız zaman, medya mülkiyetine kimin sahip olduğundan ziyade, kim adına sahip olduğu daha önemli hale gelmiştir.

Ortaya çıkan yeni rejimle birlikte ve Doğan Medya Grubu’nun elinde bulunan yayın organlarının Demirören Grubu’na devrinden sonra, medya sahipleri bir anlamda tek bir kişinin taşeron işletmeleri haline gelmiş ve bu nedenle de iletişim ve haberleşme faaliyetinden ziyade propaganda hizmeti yürüten organlara dönüşmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığı zaman, günümüzde iletişim ve haberleşme hakkının önündeki en birinci engel, zannedildiği gibi bir tek adam rejimi altında sansür ve baskı değildir. Bu spekülatif olduğu kadar gerçek olan saptama, iletişim ve haberleşme hakkının birey ve toplum açısından neden önemli olduğunu tam olarak kavrayarak anlaşılabilir. İletişim ve haberleşme hakkı, her şeyden önce haber değeri kavramıyla da doğrudan ilgilidir. Modern gazeteler, ya da artık günümüzde dijital platformları, sosyal ağları da kapsayan medya, bir ticari işletme haline geldiği andan itibaren ya da temel motivasyonu ticari faaliyet olduğu zaman kamusal müzakere mecrası olmaktan çıkmıştır. Kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı eşitsiz iktidar ilişkilerini, adaletsiz gelir dağılımını, sıradan ve doğal bir mübadele ilişkisi olarak kavramamızı ve buna her koşulda boyun eğmemizi salık veren temsillerin üretildiği ve dolaşıma sokulduğu bir ideolojik aygıttan ibarettir artık medya (Durna, 2020). Mevcut iktidar ilişkilerinin ürettiği haber değerleri, büyük ölçüde toplumsal barışa, insanın özgürce yaşamasına, insan sağlığına, doğaya ve kamusal selamete tehdit oluşturmaktadır. İletişim ve haberleşme hakkını bireysel bir hak olarak görmek yerine kamusal bir talep ve toplumsal bir ihtiyaç olarak görmeye başlamak gerekir. Haber alma hakkı aynı zamanda bilgilenme ve buna göre pozisyon alma hakkıdır. Bu hakkı talep etmek, aynı zamanda eşit, adil ve sağlıklı bir toplum kurma arzusunu dile getirmektir.

Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve bürokratik yapılanması, ifade özgürlüğünü bir insan hakkı olarak tanımlayan ilk metinlerden biri olan Evrensel Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlandığı Fransız Anayasasından izler taşır. Bunun yanı sıra Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni yayınlayan Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerindendir. Bu bildirgenin 19. Maddesi ifade özgürlüğünü net bir şekilde insanın vazgeçilemez hakkı olarak tanımlar. Türkiye’ Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. Maddesi de “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” cümlesiyle ifade özgürlüğünü tanımlamıştır. Bu özgürlüğün sınırları yine Anayasanın 28. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu sınırlar oldukça dar çizilmiş olsa da, Türkiye yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin imzacı ülkelerinden olduğu için, normalde ifade özgürlüğüne dair sınırların daha geniş olması beklenir. Elbette bu hukuki bir tartışmanın konusudur.

Basın ve ifade özgürlüğü açısından Türkiye Cumhuriyeti devletini ve yürütme erkini ulusal ve uluslararası düzeyde bağlayan pek çok madde ve anlaşma olmasına rağmen, hem insanların ifade özgürlüğü gittikçe daha fazla sınırlanmış durumdadır hem de iletişim ve haberleşme hakkına dair her geçen gün yeni ihlaller yaşanmaktadır. Bugün Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi ve MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi iş birliği ile gerçekleştirilen İnsan Hakları Algısı Araştırmasının sonuçlarına göre toplumun %82’si temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini düşünüyor. Bu orana göre iktidarı destekleyen seçmenler de temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini düşünüyor. 2017 yılında hükümetin bazı terör örgütleriyle işbirliği içinde olduğu iddia edilen maddelerin yayınlandığı gerekçesiyle çevrimiçi ansiklopedi Wikipedia 2020 yılının ilk günlerine kadar erişime kapalı tutuldu. Wikipedia’nın kapalı tutulması, geniş bir toplumsal kesim tarafından haberleşme hakkının gaspı olarak algılanmış olmasına rağmen (Uzun, 2020) uzunca süre öncelikle siyasal iktidar, sonra da hukuki otoriteler bu karardan geri adım atmadı. Son zamanlarda iletişim ve haberleşme hakkına dair ihlaller tüm hızıyla devam ederken, iktidar baskıları arttırmak ve iletişimi kısıtlamak için yeni uygulamaların hazırlığı içindedir.

İktidarın hukuki ve idari baskılarının yanı sıra iletişim ve haberleşme hakkını tehdit eden başka unsurlar da vardır. İnternet teknolojisi, sosyal ağlar ve Whatsapp, Telegram vs gibi haberleşme uygulamaları da uluslararası büyük iletişim teknolojisi şirketlerinin sahipliğindedir ve gerek konum bazlı, gerekse de içerik bazlı veri depolama ve kişisel verilerin yedeklenmesi konusunda tam anlamıyla şeffaf davrandıklarını söyleyemeyiz. Her ne kadar hem verilerin güvenliği hem de bu verilerin üçüncü parti şahıs ya da kurumlara verilmesi konusunda garanti veriyor olsa da, devlet güvenliği, suçun önlenmesi gibi konular devreye girdiğinde bu tür şirketlerin faaliyetlerinin kısıtlanacağı kaygısıyla kişisel verileri otoriter devlet yetkililerine verebilme ihtimalleri hiç de zayıf değildir. Bu durumun pek çok örneği son yıllarda FBI ve haberleşme uygulamaları arasında yaşanmaktadır. FBI, son yıllarda ulusal güvenlik ve terör gerekçesiyle pek çok insanın kişisel verilerini daha ısrarlı bir şekilde istemeye devam etmektedir.

Türkiye’de son dönemlerde gündeme gelen sosyal ağlar ve haberleşme uygulamalarından güvenlik gerekçesiyle veri talep edilebileceği, eğer bu veriler istek üzerine verilmezse bu tür şirketlerin faaliyetlerinin durdurulabileceğine dair bir yasa taslağının hazırlığı devam etmektedir. Bu yasa taslağı bir yandan bu tür haberleşme uygulama şirketlerini elinde bulundurduğu milyonlarca insanın kişisel verilerinin devlete vermeye zorlayacak, diğer yandan da pek çok insanın kişisel verilerinin devletin güvenliği gerekçe gösterilerek devlet tarafından alınabilmesini sağlayarak bu sayede fişleme gerçekleştirilebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda iletişim ve haberleşme hakkı ve mahremiyet hakkı ile kişisel verilerin korunması hakkının bir arada tartışılması gerekmektedir. Bu tür yeni iletişim teknolojileri haberleşme konusunda sınırsız olanaklar sağlarken, hem bu tür şirketlere (tabi ki ticari amaçla kişisel verilerimizi para vererek elde eden üçüncü parti şirketlere de) ve bu şirketlerden talep eden otoriter devletlere kişisel verilerimizi elde etmek için sınırsız bir yetki ve olanak da vermektedir.

Kısaca iletişim ve haberleşme hakkını sadece bilgiye ulaşmak, özgürce ne düşündüğünü ifade edebilmek, özgür bir şekilde basın-yayın organı çıkarabilmek gibi haklarla sınırlı şekilde tartışmak yerine, örgütlenme, bireysel verilerin korunması, mahremiyet, demokratik katılım, özgürce sokak eylemi yapabilmek gibi haklarla geniş bir şekilde çerçevelenerek tartışılmalıdır.

Kaynaklar

Akdeniz, Yaman ve Güven, Ozan (2019), Engelli web 2018, İstanbul: İfade Özgürlüğü Derneği.

Bagdikian, Ben H. (2004), The New Media Monopoly, Boston: Beacon Press.

Başaran, Funda (2016), “İnsanın İletişim Hakkı”, Nevin Yıldız Tahincioğlu (Editör) içinde Yamuk Hakikat: İfade ve İletişim Hakkı Üzerine, Ankara: Ütopya Yayınevi.

Bourdieu, Pierre (2000), Televizyon Üzerine, Turhan Ilgaz (Çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Crozier, Michael vd. (1975), The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission, New York: New York University Press.

Çayır, Faruk (2020), Covid-19 Sürecinde Temas Takip Uygulamaları ve Kişisel Verilerin Korunması, Ankara: Alternatif Bilişim Derneği.

Durna, Tezcan (2020), “Ön Söz”, Tezcan Durna vd. (Hazırlayanlar), içinde Medya İzleme Raporu-2: 2019 Yerel Seçim Sürecinde Medyada Yer Alan Ayrımcı Söylemler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 7-21.

Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2018), “Büyük Gerileme Çağında Gazetecilik: Popülizm versus Kamu Yararı”, Erkan Yüksel vd. (Editörler), içinde CIM 2018, 16th International Symposium Communication in the Millennium, s. 177-192.

Innis, Harold A. (2006), İmparatorluk ve İletişim Araçları, Nurcan Törenli (Çev.), Ankara: Ütopya Yayınevi.

Kıvanç, Ümit (2017), O Meslek Bunalımda: Gazeteciliğin Kendine, Neoliberalizm ve Sanal Âlemin Basına Ettikleri, İstanbul: P24 Kitaplığı.

Kurt Öncel, Gülen (2013), Türkiye’de Soruşturmacı Gazetecilik, İstanbul: Evrensel Basım Yayın.

Mcbride, Sean vd. (1980), Many Voices One World: Communication and Society Today and Tomorrow, Great Britain: UNESCO.

Şahin, Ülkü vd. (2020), 2019-2020 Türkiye Basın Özgürlüğü Raporu, İstanbul: TGS.

Taş, Oğuzhan (2010), “Gazeteciliğin Doğuşu: Eleştirel Bir Tarih Yazımına Doğru”, Mülkiye, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 29-66.

Uzun, Ruhdan (2020), “National Interest Vs. Online Freedom of Expression: The Discussion of Internet Users On the Blocking ‘Wikipedia in Turkey”, Etkileşim, Vol. 5, pp. 10-22.

Gazete Kaynakça

Armutçu, Oya. (30 Nisan 2017). “Wikipedia Yasaklandı”, Hurriyet.

Cumhuriyet. (19 Ocak 2020). “Yolsuzluk Haberine Erişim Engeli”, Cumhuriyet.

Cumhuriyet. (20 Nisan 2020). “Doğrular Korkuttu”. Cumhuriyet.

Yılmaz, Çiğdem. (11 Nisan 2020). “Koronaya Sıcak Takip”. Milliyet.

Korkusuz. (1 Mart 2020). “Fatih Portakal’ın Üç Yıla Kadar Hapsi İstendi”, Korkusuz.

Özkanoğlu, Fatih. (3 Mayıs 2015). “İstanbul’a Gelme”, Yeni Şafak.

Özvarış, Hazal. (28 Aralık 2015). “RTÜK üyesi: Erdoğan’a hakareti affetmiyoruz ama Atatürk ve İnönü’ye hakaret serbest!”. T24. https://t24.com.tr/haber/rtuk-uyesi-erdogana-hakareti-affetmiyoruz-ama-ataturk-ve-inonuye-hakaret-serbest,322007 adresinden erişildi.

Sözcü. (20 Mayıs 2020) “Yakında Kapımıza İşaret Koyacaklar”. Sözcü.

T24. (19 Mayıs 2020) “RTÜK’ten radyocu Nihat Sırdar’a ‘bira iyi gider’ mesajı için 3 kez yayın durdurma cezası!”. T24. https://t24.com.tr/haber/rtuk-ten-radyocu-nihat-sirdar-a-bira-iyi-gider-mesaji-icin-3-kez-yayin-durdurma-cezasi,879374 adresinden erişildi.

Yeniçağ. (3 Mart 2020). “Murat Ağırel Tutuklandı”, Yeniçağ.

 

[1] http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/223262-turkiye-basin-ozgurlugunde-180-ulke-arasinda-154-sirada (Erişim tarihi: 31/05/2020).

Sıralama için bkz: https://rsf.org/en/ranking (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[2] Bu konu ile ilgili daha geniş bilgiye yine halagazeteciyiz.net adresimizde daha önce yayınlanan bir başka raporumuzdan ulaşılabilir: https://halagazeteciyiz.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[3] Raporun tam metnine ulaşmak için şu linke başvurulabilir: https://tgs.org.tr/tgs-basin-ozgurlugu-raporu-2019-2020/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[4] Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu Televizyon Üzerine adlı kitabında bu tür haberlere “omnibus olaylar” adını verir. Bu olaylar hiçbir tercihte bulunmaz, hiçbir şey söylemez ve hiç kimseyi şaşırtmaz. Sadece insanları eğlendirir ve vakit geçirmelerini sağlar. Hiçbir sorunun çözümüne ön ayak olmaz ve kamuoyunu gündemini sadece meşgul eder. (Bkz. Bourdieu, 2000: 30).

[5] Gazetecilik mesleğine dair itibarsızlaştırmanın sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil, küresel anlamda da yaygın olduğuna dair örnekleri okumak isterseniz bkz. Kıvanç, 2017.

[6] https://www.youtube.com/watch?v=BAK7XtbuRxU (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[7] https://www.dw.com/tr/tv-dizilerinin-perde-arkas%C4%B1-sans%C3%BCr-ve-otosans%C3%BCr/a-44947125 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[8] http://bianet.org/bianet/medya/177253-131-yayin-organi-kapatildi (Erişim tarihi: 31/05/2020),

https://halagazeteciyiz.net/2018/07/17/mayis-2018-2-rapor-medya-izleme-raporu/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[9] https://www.evrensel.net/haber/395452/evrensele-ilan-durdurma-cezasina-skandal-gerekce-okur-dayanismasi-suc-sayildi?utm_source=anasayfa&utm_medium=manset&utm_campaign=haber&slide_order=03 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[10] https://www.birgun.net/haber/yayin-yasagi-nda-akp-matematigi-255291 (Erişim tarihi: 31/05/2020),

https://www.dw.com/tr/verilerle-t%C3%BCrkiyede-yay%C4%B1n-ve-eri%C5%9Fim-yasaklar%C4%B1/a-53307444 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[11] https://www.dw.com/tr/verilerle-t%C3%BCrkiyede-yay%C4%B1n-ve-eri%C5%9Fim-yasaklar%C4%B1/a-53307444 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[12] https://www.evrensel.net/haber/394327/rtuk-2019da-3-8-milyon-tl-ceza-kesti-en-yuksek-ceza-fox-tvye-verildi (Erişim tarihi: 31/05/2020).

[13] Halagazeteciyiz.net sitesi için hazırladığımız “Gazetecilik, Yas ve Şiddet” başlıklı raporunun araştırma ve gazete taramasını yaparken 2012 tarihinden bu yana Evrensel Gazetesi’nin Ankara Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’ne alınmadığını fark etmiştik. Bu kategoride sayılan gazetelerin pek çok devlet kütüphanesine alımı durdurulmuştur.

[14] http://m.bianet.org/bianet/print/164669-alti-gazete-mansetinde-dogan-medya-hedefte

https://bianet.org/bianet/print/164636-hurriyet-cumhurbaskanina-sordu-bizden-ne-istiyorsunuz (Erişim tarihi: 01/06/2020).

[15] https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/212975-rabia-naz-in-supheli-olumunu-duyuran-metin-cihan-yurt-disina-cikmak-zorunda-kaldim (Erişim tarihi: 02/06/2020).

[16] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52584874 (Erişim tarihi: 01/06/202).

[17] Kanunun ilk çıkarıldığı halinin içeriğine şu linkten ulaşılabilir: https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k4982.html (Erişim tarihi: 01/06/2020).

[18]https://www.turkiye.gov.tr/bilgilendirme?konu=siteHakkinda#:~:text=e%2DDevlet%20Kap%C4%B1s%C4%B1’n%C4%B1n%20kurulmas%C4%B1,ve%20Altyap%C4%B1%20Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20yetkisine%20verilmi%C5%9Ftir. (Erişim tarihi: 31/05/2020).

Yazarlar Hakkında

*Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalı’nda yapmıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar öğretim üyesi olarak devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Halen Almanya’daki Duisbur-Essen Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde Eleştirel Medya Çalışmaları adlı bir dersi uzaktan vermeye devam veriyor. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış eserleri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın Genel Yayın Yönetmenliğini ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Societybaşlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir. Halagazeteciyiz.net sitesinin düzenli yazarı ve hak ihlali raporlarının editörüdür.

**Uğur Yağan, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuştur. 2013 yılında aynı bölümde Sosyal Medya ve Politik Aktivizm konulu yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. 2019 yılında bir yıl süreyle University of Surrey, Sosyoloji bölümünde misafir araştırmacı olarak bulunan yazar, Ankara Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda doktora programına devam etmektedir. İzleyici araştırmaları, yurttaşlık ve medya ilişkisi, ifade özgürlüğü konuları akademik ilgi alanları içerisinde yer almaktadır.