Hakikat Sonrası Zamanın Kâhini Olarak Köşe Yazarının Önlenemez Dramı

0
469

Tezcan Durna[1]

Üniversiteye başladığım 90’lı yıllarda, iletişim fakültesinde okuyan her öğrencinin hayali köşe yazarı olmaktı. Daha uçuk hayaller görenlerse bir televizyon kanalında ana haber ankormanı ya da o dönemler yaygın olan ana haber sonrası günlük haber yorumcusu olmak istiyordu. Her ikisi de ticari televizyon kanallarının açıldığı ve giderek popüler hale geldiği doksanlı yılların yıldız “meslekleri”ydi. Meslekler dediysek, aslında yoktu böyle meslekler de, bu dönemin hercümerç ortamında uydurulmuştu. En azından ana haber bülteni sonrası haber yorumculuğu bu dönemin uydurma işlerinden birisiydi. Zaten çoğu haber yorumcusu, aynı zamanda bir gazetede köşe yazmaktaydı. Köşe yazarlığı için ise tam olarak uydurma demek haksızlık olur. Ancak köşe yazarlığının bu yıllarda “gözde meslek” haline gelmesinin basında/medyada seksenlerden itibaren sermaye ve örgütlenme yapısındaki yapısal değişimlerin eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bunu daha iyi anlamak için ise özellikle Türkiye’de kapladığı yer kadar anlamlı bir önemi olmayan köşe yazarlığının geçmişine gazetecilik tarihi içerisinden kısaca bir göz atmakta yarar var.

OSMANLI’DAN BUGÜNE  ‘DEVLETİN BEKAASI’ ÖNCELİK OLMUŞ!

Köşe yazarının eski dildeki adı muharrirdir; sonraları fıkra yazarı olarak geçer kayıtlara. Muharrir sözcüğünün kökü yazmak fiilidir. Bu kökten bir sözcük daha türetilmiştir ki, muharrir sözcüğünü anlamamız açısından bize ufuk açar bu sözcük. Tahrir sözcüğü, muharrirle aynı kökten gelir ve kayıt altına almayı ifade eder. Osmanlı devletinin fethederek ülke topraklarına kattığı bölgelerin, ürün, toprak ve insan varlığını kayıt altına aldığı defterlere de tahrir defteri denir. Muharrirlik de özellikle Osmanlı’nın modernleşme döneminde, kitap ve gazetenin matbaa sayesinde kitleselleşmesi sonucu ortaya çıkmış bir meslektir ve tahrirle muharrir arasında devletle ilişki bakımından ciddi benzerlikler vardır. Bu benzerliğin önemi şurada yatar: Osmanlı’da gazete denilen şeyin ilk olarak devlet eliyle çıkarıldığını herkes bilir elbette. Takvim’i Vekai bunun ilk örneğidir. Devlet eliyle çıkarılan bu gazetenin temel işlevi, haber vermek değil, devlet işlerinden o dönemin sınırlı okuryazar kesimini haberdar etmektir. Sonraları özel teşebbüsle çıkarılan gazetelerde bile devlet işlerinden bu kitleyi haberdar etmek ile devletin varlığı, birliği ve bekasına hizmet etmek öncelikli işlevler olarak görülmüştür. Batıda haber denilen şeye yönelik ortaya çıkan kamusal bir talebin geliştirdiği gazete, devletin bekası ve öncelikleri sonucunda varlık bulmuştur Osmanlı’da. Bu nedenle, ilk çıkışı itibariyle gazeteleri şekillendiren, gazetede çıkan metinlerin yapısını belirleyen de bu üstten belirlenen öncelikler olmuştur. Bu öncelikten yola çıkarak da bu ilk gazetelere ruhunu veren şey de haber değil, dönemin muharrirlerinin yazdıkları fikir yazıları olmuştur. Fikir yazısı dediysek, en muhalifinden en saray yanlısına kadar, bütün muharrirlerin fikirlerini şekillendiren şey, yine devletin bekası olmuştur. “Vatan Yahut Silistre” yazarı Namık Kemal’den Ahmet Mithat Efendi’ye kadar bütün muharrirlerin önceliği “bu devlet nasıl kurtulur?” sorusunun yanıtını aramak olmuştur. Yani özetle Osmanlı’da gazeteye ruhunu veren şey haber değil, siyasi fikirlerin ve kanaatlerin paylaşıldığı, devletin bekasını sağlayacak önerilerin sunulduğu, zaman zaman da devletin başlattığı yenilik hareketlerine halkın ikna edilmeye çabalandığı fikir yazıları olmuştur. Bunları yazan muharrirlerin fikirleri, bu tarihlerden başlayarak Türkiye basın geleneğine ruhunu vermiştir.

‘HÜKÜMET SÖZCÜSÜ’ GİBİ DAVRANAN FIKRA YAZARLARI

Cumhuriyet döneminde de durum farklı değildir. Elbette basın denilen şey, ulus devletlerin yaratılmasında (hayal edilmesinde) dünya çapında önemli bir işlev üstlenmiştir. Hegel boşuna demez gazetelerin modern insanın kutsal kitapları ve her sabah gazete okumakla Pazar ayinine gitmenin birbirine yakın ritüeller olduğunu. Ancak Batıdakinden farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde de gazetelere ruhunu veren şey yine haber olmamıştır. Haberden anlaşılan şey, Türkiye basın tarihinde genellikle acayip vakalar, ya da hükümetin faaliyetlerinin halka duyurulmasıdır. Acayip vakalar duruma göre, ya karısını feci şekilde bıçaklayan koca, ya da ünlü birisinin yaşadığı uygunsuz ilişkilerin ballandıra ballandıra anlatılması olur. Basının temel işlevi bu dönemde de hükümetin iş ve işlemlerini takip ederek onu denetlemek değil de, genellikle ona “muavenet etmek” (yardımcı olmak) şeklinde tanımlanmıştır. Bu nedenle yine bu dönemde de, iktidarın en büyük yardımcısı, artık fıkra yazarlarıdır. Fıkra yazarları, aynı zamanda bu dönemde de bir nevi hükümet sözcüsü gibi davranmışlar, hükümetlerin hayata geçirdikleri yenilikleri halka duyurmak, halkı bunlara ikna etmek, halka bunları detaylarıyla anlatmak işleviyle donanmışlardır.[2] Falih Rıfkı Atay bu anlatıcıların en iyi bilinenleri arasındadır. Yani yine tekraren belirtmek gerekirse bu dönemde de gazetelere ruhunu veren şey, kamusal bir talep olarak ortaya çıkan haber olmamıştır. Zira gerçek anlamda haberin ortaya çıkmasını sağlayacak bir özgürlük ikliminin ortaya çıkması sıkı önlemlerle engellenmiştir. Zira öncelik yine devletin bekasıdır, halkın gerçekleri öğrenmesi, bilmesi ihmal edilebilir bir detaydır.

Haberin gazetelere ruhunu vermesi için, öncelikli olarak geniş kitleler tarafından bir ihtiyaç olarak kavranması gerekir. Türkiye’de haber, bağımsız gazeteciler tarafından halka verilen bir şey değil, hükümet tarafından “duyurulan” bir şey olarak algılanmıştır genellikle. Bu nedenle insanlar hükümetten gazeteler dolayımıyla duyduğu haberin gerçekliğini kavramak ya da tam anlamıyla vukuf olabilmek için her zaman bir tercümana, bir deşifreciye ihtiyaç duymuştur. Bu nedenle Türkiye’de yurttaşlar, haberci olarak değilse bile, haberi deşifre eden işleviyle bir anlamda kendi güvendiği bir fıkra yazarı ya da köşe yazarına ihtiyaç duyagelmiştir. Belki de köşe yazarının hala gazete okuru nezdindeki lüzumsuz itibarının zemini burada yatmaktadır.

GAZETECİLERE BASKILARA NEDEN YETERLİ TEPKİ VERİLMİYOR?

Köşe yazarlığı meselesini anlatabilmek için bu kadar geriye gitmemin bir nedeni de, basına, gazetecilere yönelik bu kadar baskının olduğu, haber alma hakkının bu derece gasp edildiği bir dönemde, neden tatmin edici kamusal bir tepkinin ortaya çıkmadığını anlamak açısından ufuk açıcı olacağını düşünmemdendir. Haberin bir ihtiyaç olarak görülmediği bir ülkede, haber alma hakkının gasp edilmesine de yeterli tepki verilmemesi gayet doğaldır. Türkiye basınına ruhunu veren bu özellik, kısmen 60’ların ortalarından 80’lere kadar farklılık gösterir. Gerek bu dönemde kitlelerin olabildiğine politik olmasından, gerekse de kamusal yayıncılığın yaygın bir pratik olarak kabul edilmesinden dolayı bu dönemde Türkiye’de gazetelere bir süre ruhunu veren temel unsur haber olmuştur. Tam da bu nedenle, bu dönemde işçi gazeteleri, sendika dergileri, topluluk ve yerel yayınları olabildiğine serpilmiştir. Yine bu dönemde, ulusal çapta çıkarılan gazetelerdeki köşe yazarlarının ağırlıklı kısmının haberci kökenli olması ve yazılarını araştırma ve soruşturmaya dayandırmaları da boşuna değildir. Bu dönem, gazetelere ruhunu veren köşe yazarının kanaatlerinin yön verdiği metinler değil, araştırmaya dayalı, halka içinde yaşadığı toplumun çelişkilerini anlatan haber metinleridir. Altmışlı yılların sonlarına doğru başlayarak, bir suikastla hayattan koparılana kadar aralıksız araştırmacı gazetecilik yapan Uğur Mumcu bu gazeteci/köşe yazarı tipinin en çarpıcı örneklerinden birisidir.

Seksenlerin basın sektöründe yarattığı yapısal tahribatı uzun uzun anlatacak değilim, çok yazıldı, çizildi. Sadece seksenlerde başlayıp doksanlarda şahikasına ulaşan ve gazeteciliğin bugün büyük itibar kaybı yaşamasına yol açan köşe yazarı tipinin nasıl varlık bulduğuna değinerek geçmek gerekiyor. Bu dönemde, basın sektöründeki örgütlenmenin yasaklarla kırılması, mesleki dayanışmanın ağır rekabet koşulları altında yok edilmesi, habercilerin sıradan paryalara dönüşmesine yol açmıştır. Muhabirler paryalaşırken, bu dönemin basın ve yayın kuruluşları, kendi itibarlarını, cilalayıp parlatarak öne çıkardıkları yıldız gazetecilerle/köşe yazarlarıyla telafi etmeye çalıştılar. Elbette telafi için ortaya çıkarılan ve parlatılan bu mesleğin “erbapları”, aynı zamanda gazetecilik dışı sektörlerden gelen patronların her anlamda temsilcisi işlevini de üstlendiler. İş takipçiliği, iktidarla ilişkileri yönetmek ve adam adama markaj yapmak bu meslek erbabının başlıca işleri arasında sayılmaya ve bu işler giderek köşe yazarlarının yan işi, zaman zaman da asli işi olarak kanıksanmaya başladı.

GERÇEKLERİ EĞİP, BÜKEN KÖŞE YAZARLARI…

Patronunun çıkarını kollamak misyonu yüklenmiş köşe yazarlarının bazıları aynı zamanda gazetelerin yayın politikasını, haber tercihlerini, haber dilinin yapısını da şekillendiren kişilerdi. Bunların arasında en öne çıkanlardan birisi Ertuğrul Özkök idi. Ertuğrul Özkök, Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri adını verdiği bir nevi itiraf kitabında yönetici olarak başına geçtiği Hürriyet gazetesinde yaptığı dönüşümü kendi deyimiyle “isyan” olarak nitelendirip şu cümlelerle anlatıyordu: “Kadere bakın ki müesses nizamın en kuvvetli kurumlarından birinin başındaydım… Gazeteciler Cemiyeti’ne bu yüzden üye olmadım. Gazeteciliğin 5N1K kuralı bu yüzden bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü bu kelimelerin altında yapılan gazeteciliğin neler olduğunu çok iyi görmüştüm ve biliyordum. Bana sahicilik lazımdı, şahsilik lazımdı. Gazeteci oynadığı oyunun aktörü olmalıydı. Sahici bir aktörü.” [3] Özkök’ün sahicilik ve şahsilik olarak tanımladığı ve gazetecilik mesleğinin “yeni” ilkeleri, gerçekleri eğip bükerek, kişisel kanaatlerin ifşası haline geldi ilerleyen yıllarda. Özkök köşesinde yazı diye şahsi zevklerini, hazlarını, gittiği mekânları; haber diye de iktidar ortakları arasındaki ya da iktidar katındaki dedikoduları yazmayı alışkanlık haline getirdi ve bunu yeni gazeteciliğin teamülleri olarak sıradan muhabirlere dayatmaya yöneldi. Bu nedenle, politik doğruculuğun ve ahlaki duruşun da öğretildiği, toplumsal iktidar ilişkilerinin iyi kavratıldığı iletişim fakültelerinden pek hazzetmediğini açıkça dile getirdi kendini muktedir sandığı dönemlerde. Günümüzde halâ kıyısından ilişerek var olmaya çalıştığı medya sisteminin taşlarını döşeyenlerden birisi de bu nedenle Özkök’tür; eseriyle doyasıya övünebilir.

Son günlerde yine Özkök’ün gazetecilik ilkelerini zamanında paylaşan ve bunu Cem Uzan’ın çıkardığı Star gazetesinde yönetici olarak atılmasını sağladığı “Dingiltere” “Two Size” gibi sansasyonal olduğu kadar yabancı düşmanı olan başlıklarla da kanıtlayan Yılmaz Özdil’in dönüp dönüp okuruna aynı yazıları sunduğunu öğrendik. Bu şaşırtıcı gelmedi açıkçası bana. Gerçeğin bu derece eğilip bükülebildiği, kamplaşmanın bu ölçüde keskinleştiği, yalanın bu kadar sıradanlaştığı bir dönemde, düşman imgesi yaratan kanaatlerin saçıldığı, komplo teorileriyle kitlelerin sersemletilerek bir arada tutulmaya çalışıldığı köşelerde ne yazsanız o okunuyor. Yılmaz Özdil, eminim aynı zamanda kendisini özgürlük kahramanı olarak gören okurlarına karşı yaptığı bu saygısızlıktan sonra da aynı kitleler tarafından okunmaya devam edecektir. Zira Türkiye’de maalesef insanlar, fikirlerini açacak, dünyaya bakışlarını genişletecek, içlerindeki potansiyel farklılıkları açığa çıkaracak metin/haberlere değil, kendi dogmalarını onaylayacak, bildikleri ezberleri doğrulayacak kanaatlere/doksalara tamah ediyorlar. Ne zaman ki, tam tersi olur ve insanlar gerçek habere olan ihtiyacını ekmeğe suya olan ihtiyaç gibi duyumsarlar, bu kâhin işlevi de gören köşe yazarları, geçer akçe olmaktan çıkacaktır.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Durna, Tezcan (2009), Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik, Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları.

[3] Ertuğrul Özkök (2014), Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri, İstanbul: Doğan Kitap, s. 298.