Bildiğimiz Akademi Yıkılırken Yenisi Kurulabilecek mi?

0
643

Tezcan Durna[1]

Modern çağın hiçbir değerinin ve düzeninin yerine oturmadan bir yenisinin geldiğini ve bu nedenle modern bireyin hiçbir zaman tam olarak tutunabileceği bir değerin ve üzerinde kendini güvende hissedebileceği bir düzenin olmadığından demle Karl Marks içinde yaşadığı çağı “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir çağ olarak adlandırır.[2] Bu hiçbir değerin ve sistemin daha tam yerleşmeden ortadan kalkması hali günümüzde daha da hızlanmıştır. Aynı zamanda içinden geçerek de deneyimlediğim ve otuz yıl önceki kaygılarımla şimdiki kaygılarımın bambaşka hale geldiğini gözlemliyorum. Zira son yıllarda her şey ama her şey sanki ışık hızıyla değişiyor ve özlük haklarımıza dair pek çok kazanımımızı ışık hızıyla kaybediyoruz. Çeyrek asır önce, üniversite sınavına girerken, babam “madem illa ki üniversite okumak istiyorsun, bari öğretmenlik oku da, hiç değilse alacağın maaş belli olur ve en azından her yıl üç ay tatilin olur” diyerek öğretmenlik bölümüne girmemi salık veriyordu. “Köyde ürünlerinin yetişmesi için yeterli yağmur yağacak mı, meyveler don, dolu, fırtına gibi doğal afetlerden kurtularak hasat edilebilecek mi, hasat ettiği ürünleri ederine satabilecek mi?” gibi kaygılar dışında bir kültürel sermayesi olmayan çiftçi babamın akademik kariyerimle ilgili olarak verip verebileceği tavsiye bundan ibaretti. Ancak bu tavsiyenin ne kadar kıymetli ve içinde ne denli sağduyu barındırdığını şimdi daha iyi anlıyorum.

Yaklaşık on beş yıl önce “Bilgi Edinme Hakkı Yasası” yeni yürürlüğe girmiş ve bu yasa kapsamında herkes hakları ile ilgili bürokratik mercilere bir dilekçe yazarak bilgi edinmeye başlamıştı. Günümüzde bizden kilometrelerce uzak, karşımızda büyüdükçe büyüyerek erişilmez hale gelen ve iyice sırrına erilmez bir kutsal nesneye dönüşen devletin şeffaflaşacağına dair vaatlerin yurttaşları büyülediği zamanlardı. Biz de Ankara Üniversitesi’ndeki bazı “başıbozuk” asistanlar olarak Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’ne asistanların yüksek lisans ve doktora eğitimi devam ettiği sürece istihdam edilmesine temel oluşturan 2547 Sayılı Üniversiteler Kanunu’nun 50/d maddesi ile değil de, neden daimi kadroda istihdamı mümkün kılan 33/a maddesi ile istihdam edilmediğimize dair bir soruyu dile getiren dilekçe vermiştik. Bu dilekçeye dönemin Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras yazılı olarak yanıt vermek yerine, Cebeci kampüsüne gelerek ATAUM Konferans Salonu’nda sözlü bilgi vermek istemişti. Elbette gelirken geldiğine pişman olacağının farkında değildi.

Dönemin kudretli rektörü uzun uzun anlattı, neden asistanların 50/d gibi bir geçici kadroya izin veren maddeyle istihdam edilmesi gerektiğini. Rektörümüz özetle şunu diyordu: “Ben üniversiteye asistan alırken, artık eskiden olduğu gibi asistan olarak başlatıp profesör olarak emekli olunacak bir sistemle devam edilmesinden yana değilim. Şimdi ben asistanı alırım, bakarım iyi tez yazmış mı, çalışkan mı, işe yarar mı; doktorasını bitirdiğinde de aralarından en iyi olanı seçer yoluma devam ederim”. Biz güvencesiz asistanlar da bütün bunları sabırla dinledik. Sıra soru faslına gelince, rektörümüz anlattıklarının bizler tarafından eksiksiz anlaşılmış olduğunun verdiği güvenle arkasına yaslandı ve soruları almaya başladı. Ancak rektörün rahatlığı çok kısa sürdü. Salondan gelen sorular kısa süre içinde kudretli rektörümüzün huzurunu kaçırmaya başladı. Bizlerden gelen sorular genellikle şu yöndeydi: “Yüksek lisansa ortalama yirmi beş yaşında başlıyoruz. Ortalama üç yıl yüksek lisans, beş yıl da doktora için zaman ayırdıktan sonra yaşlarımız 33 oluyor. Bu yaşa kadar başka bir meslek edinmek için zaman da harcayamıyoruz akademik çalışma yapmaktan ve tez yazmaktan. Peki, biz bu yaştan sonra başka bir meslek de bilmediğimiz halde üniversitede devam edemeyince ne iş yapacağız?” Bu soru bu netlikte kendisine yöneltilince kudretli rektörümüz serinkanlılığını kaybedip şöyle yanıt vermişti: “Gidin ticaret yapın, ne bileyim ben?” Bu soruya verilen bu yanıtın ardından en bozguncularımızdan bir asistan şöyle yanıt vermişti rektöre: “Sayın rektör, eğer üniversiteden çıkarılırsak ve bir de ticarete atılırsak, danışman olarak size başvurabiliriz değil mi? Belli ki siz bu işlerden iyi anlıyorsunuz.” Bu yanıtın ardından zaten bütün asistanlar salonu terk etmiş, kudretli rektörümüzü avenesiyle baş başa bırakmıştık. Sonrasında gıyabımızda neler konuşup, esip gürledi elbette bilme şansımız olmadı. Ancak biz bu soruları ısrarla sormaya devam ederek, hakkımız olanı talep ettikçe, sonunda üniversitede 33/a kadrosunda asistan sayısı giderek artmıştı. Ta ki bu haklar da tek tek yeniden geri alınana kadar.

2016 yılında üniversitelerdeki akademisyenlerin bir kısmı ülkenin doğu ve güneydoğusundaki çatışmalarda devletin insan hakları ihlaline dikkat çeken bir metni imzalayarak kamuoyuyla paylaştıktan sonra soruşturmalar başlamış ve bu soruşturmalar daha tamamlanmadan bu imzacı akademisyenlerin çoğu OHAL döneminde çıkarılmış KHK’larla üniversitelerden ihraç edilmişti. Bu zaten uzun zamandır üniversitelerde devam eden güvencesizleştirme sürecini olağanüstü bir biçimde hızlandırdı. Artık yukarıda bahsettiğim Nusret Aras benzeri rektörlerin asistanlardan “verimlilik” beklemesi ve bu beklenti gerçekleşmediyse üniversiteyle ilişiğini kesmesi gerekmiyordu. OHAL koşullarında ne verimlilik ne çalışkanlık ne de akademik görevlerini hakkıyla yerine getirmen önemliydi. Tek önemli olan, “kudretli devleti”ni eleştirmemek, ona sadakat duymak ve fazlaca zülfü yâre dokunacak konulara değinmeden derslerini yapıp, karşılığında teşvik alabileceğin ve akademik olarak yükselmeni sağlayacak olabildiğince fazla yayın yaparak yoluna devam edebilmendi. Bu dönemde güvenlik soruşturmaları iş güvencesini yok etmek ve sadık ve sorun çıkarmayan akademik kadrolar yaratmak için araç olarak kullanıldı. Hala da bu araç kullanılmaya devam ediyor. Barış imzacılarına “ağaç kökü yemeleri” salık verilirken, sesini çıkarmayan pek çok akademisyen, hızlıca unvanlar aldı, projeler kotardı, akademinin kıyısından yoluna devam etti. Barış imzacılarına ise hayatlarını sürdürmek için geçici işler, proje bazlı ve sosyal güvenceden yoksun pozisyonlarla hayatlarını sürdürmek kaldı. Elbette bu pozisyonları elde edebilenler bile bir elin parmaklarını geçmez. Akademik yaşamının daha başlarında olan asistanlara ise, ya Mehmet Fatih Tıraş gibi intihar etmek ya da tezlerini bırakıp yaşamlarını idame ettirecek akademik işlerle alakasız işlere devam etmek düştü. Bunların arasında biraz şanslı ve inatçı olanlar ise tezlerini tamamladılar; onlar şimdi nitelikli tezleri olan işsizler olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Ayda yılda yine bir proje kapsamında yazılacak bir rapor çıkarsa önlerine, bunlardan alacakları ücretlerle kıt kanaat geçinmeye çalışıyorlar.

Bu süreç yaşanmadan önce, bir şekilde araştırma görevlisi ya da herhangi bir kadro alamayanlar ise giderek çoğalıyor. Artık devlet üniversitelerinde asistan olmak, kadro bulmak, çölde kutup ayısına rastlamaktan daha olanaksız hale gelmiş durumda. Bir şekilde kadro bulup, sınav kazanarak o kadroyu hak edenler arasında ise güvenlik soruşturmasını geçerek maaş almaya başlayanına rastlamak enderi nadirattan. Israrla, çileli olduğu kadar keyifli bu akademik faaliyeti sürdüren ve kadro hayalini her denemesinde bir başka bahara bırakmak zorunda kalan yüksek lisans ve doktora öğrencileri, bir genç akademisyenin deyimiyle “akademinin gündelikçileri”[3] olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Bu genç akademisyenlerin gündelikçi pozisyonlarının sürmesi, her ne kadar adı vakıf üniversitesi olsa da, basbayağı ticarethane olan özel üniversitelerin işine geliyor. İş piyasasına ne kadar çok güvencesiz eleman düşerse, bu ticarethanelerin eli güçleniyor zira. Bu ticarethanelerde olabildiğince çok ders verebilecek “çok yönlü” akademisyen makbul görülüyor.[4] Akademisyen, araştırma yapacakmış, kendini geliştirecekmiş, konferanslara katılacakmış, bu üniversitelerin mütevelli heyetlerinin, tüccar zihniyetli rektör ve dekanlarının umurunda olmuyor çoğu zaman.

Bazı tarihsel olaylar vardır, toplumların örgütlenmesini, değerlerini, eğilimlerini ve alışkanlıklarını hızla dönüştürür. 2019’un sonlarında Çin’in Vuhan eyaletinde ortaya çıkarak hızla pandemiye dönüşen yeni tip Korona virüsün yol açtığı dönüşümler de bu türden olacak gibi görünüyor. Pandemiden kaynaklı olarak uygulanan sokağa çıkma yasakları ve evden çalışma pratikleri eğitim, araştırma, yayıncılık gibi kafa işçiliği ile hayatını idame ettiren kesimlerde başlangıçta memnuniyet yaratmış görünüyor. Bu şekilde evden çalışma ve derslerin uzaktan yürütülmeye başlanması, pek çok avantajın yanı sıra beraberinde esnek ve iş güvencesiz çalışmayı uzun vadede bir norm haline getireceğe benziyor. Zaten uzun zamandır iş güvencesiz çalışma, gerek baskıcı politikalar gerekse de çalışma düzenlemeleri nedeniyle Türkiye’de yerleşik hale getirilmeye devam ediyor. Pandemi sürecinin beraberinde getireceği değişikliklerin olumlu yönde olacağına dair ilk günlerdeki iyimser beklentilerin yerini, uzun vadede üniversitelerdeki çalışanların prekaryalar haline geleceğine dair endişelere bırakıyor. Bu endişeler yersiz değil. Devlet üniversiteleri ile özel üniversiteler iş güvencesiz personel çalıştırma konusunda giderek birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Pandemiden kaynaklı olarak ortaya çıkacak ekonomik krizin bedelini iktidarların öncelikli olarak çalışanlara ödeteceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bu koşullar altında pandemi atlatıldıktan sonra da üniversitelerin özellikle uygulama gerektirmeyen sosyal bilimler ağırlıklı bölümlerinde uzaktan eğitim uygulamasının kalıcı bir norm haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Pandemi süreci bir yanıyla pek çok kafa işçisinin daha da esnek ve güvencesiz çalıştırılması için bir ön prova süreci olarak değerlendirilmiş olabilir. Kalıcı ve güvenceli kadrolar yerine, pek çok devlet dâhil özel üniversite yönetimi maliyetleri kısıtlamak için, pek çok dersi esnek çalıştıracağı akademisyene uzaktan eğitim yoluyla verdirebilir.

Zaten uzun zamandır çoğu özel üniversite, kendisi akademisyen yetiştirmeye kaynak ayırmaksızın, devlette ya da nitelikli üniversitelerde doktoralar almış ve yetişmiş öğretim elemanını kadrosuna alarak bunları maksimum fayda prensibiyle istihdam ediyordu. Bu prensip, içinde uzun vadede bütün akademi camiasına yaygınlaşma riski barındırmaktadır. Şöyle ki, temel prensip, akademisyen yetiştirmek değil de yetişmiş elemanı maksimum fayda ile çalıştırmak olursa, uzun vadede yetişmiş elemanın nereden temin edileceği meçhuldür. Bu maksat ilerleyen yıllarda yaygınlaşırsa, zaten sallantıda olan akademinin ve üniversite eğitiminin tamamen felç olmasına yol açacaktır. Asistanlık kurumu, bir üniversitenin bir anlamda kuluçkasıdır. Bütün üniversiteler maksimum fayda ile müşteri memnuniyetine odaklı akademisyen istihdam ederse, bu elemanlar nerede yetişecektir? Bu yakıcı sorulara verilecek yanıtlar üniversitelerin geleceğinin ne olacağına dair öngörülerimize de ışık tutacaktır. Ancak pandeminin yol açacağı esnek çalıştırma pratiği yaygınlaşırsa, bu sorulara verilecek yanıtların da iyimser olacağını beklememek gerekir. İlerleyen yıllarda yaygınlaşması beklenen uzaktan eğitim ve esnek çalışmanın öğrenciler açısından yol açacağı olumsuzluklara daha gelmedik bile. Belki önümüzdeki hafta konunun bu yanına da değiniriz.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Berman, Marshall (1999), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, (Çev.) Ümit Altuğ ve Bülent Peker, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

[3] https://uni-versus.org/2020/05/11/hazal-cakmak-yazdi-pinarin-biraktigi-yerden-akademinin-gundelikcileri/ (Erişim tarihi: 21/06/2020).

[4] Vatansever, Aslı ve Gezici Yalçın, Meral (2015), Ne Ders Olsa Veririz. Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü, 3. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.