Doç. Dr. Küçük: Nefret ve ırkçılık kapitalizmin güvencesi olarak işlev görüyor

0
423

Dünyada artan ötekileştirme ve nefret söyleminin, bilgisizlikten ve ön yargıdan kaynaklı bir tavır olarak belirlenemeyeceğini ifade eden Doç. Dr. Bülent Küçük, ırkçılığın, toplumsal eşitsizlik üzerine bina edilmiş kapitalizmin bir tür ideolojik ve duygusal güvencesi gibi işlev gördüğünü belirtti.

Türkiye’de son günlerde siyasetçilere, yazarlara, insan hakları savunucularına, farklı etnik, dini kökenlere mensup kişi ya da gruplara yönelik tehdit, nefret söylemi ve ırkçılık artmış durumda. Geçtiğimiz haftalarda Rakel Dink’e ve Hrant Dink Vakfı avukatına e-mail yolu ile ölüm tehdidi mesajı gönderilirken, son olarak Ankara’da Barış Çakan isimli bir genç Kürtçe müzik dinlediği/ ezan okunurken yüksek sesle müziğe itiraz ettiği gerekçesiyle öldürüldü.

Nefret, sadece bu coğrafyada değil, dünyanın her yerinde ne yazık ki varlığını gösteriyor. ABD’nin Minneapolis eyaletinde 25 Mayıs tarihinde George Floyd adında Afroamerikalı bir kişi, beyaz bir polis tarafından işkence edilerek öldürüldü ve sonrasında başta ABD olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde ırkçılığa/nefrete karşı insanlar sokaklara çıktı.

Gerek Türkiye’de gerekse dünyada, neredeyse her gün gerçekleşen nefret söylemi/suçlarını Sosyolog Doç. Dr. Bülent Küçük ve Avukat Nurcan Kaya ile konuştuk.

“Ötekileştirme ve nefret söyleminin, alt sınıflardan cahil cühela kesimlerin bilgisizlikten ve ön yargıdan kaynaklı bir tavrı olarak belirlenemeyeceğini” ifade eden Doç. Dr. Bülent Küçük, ırkçılığın, toplumsal eşitsizlik üzerine bina edilmiş olan kapitalizmin bir tür ideolojik ve duygusal güvencesi gibi işlev gördüğünü söyledi.

Irkçı ayrımın devletin araçsal ve kurumsal bir tavrı olarak belirdiğini vurgulayan Küçük, “Irkçılığın biri biyolojik/ten rengi, diğeri ise kültürel olmak üzere temel olarak iki türünden bahsedilir. Türkiye’de bahsettiğimiz ırkçı dışlama daha ziyade yeni-ırkçılık olarak da tanımlanan kurumsallaşmış kültürel ırkçılıktır. Popüler anlamda modern bir devletin yurttaşları, aile ve devletin başat aparatlarından olan eğitim kurumlarında kendi ve öteki hakkında bilgilendirilip ıslah edilir. Eşitsizliklerden ve farklılardan müteşekkil modern toplum, ben ve öteki arasında yapılan bu büyülü ayrım ve sınıflandırma üzerinden cemaatleştirilir. Her cemaatleştirme süreci ötekileştirme ve dışlama marifetiyle mümkün kılınır. Bu cemaatleştirmenin elbette de daha liberal ve daha otoriter biçimleri söz konusu olabilir. Bizde daha otoriter bir form yukarıdan aşağıya topluma dayatılmıştır. Dolayısıyla, egemen kimliğin-popüler-zihinsel yapısı ile devletin kurumsal kimlik politikası arasından doğrudan bir bağ vardır” değerlendirmesini yaptı.

Doç. Dr. Bülent Küçük

‘Irkçı açıklamalar sıradan yurttaş tarafından emir olarak anlaşılıyor’

Devlet içinde, mevki ve makam sahibi siyasetçi ve bürokrattan gelen ırkçı bir açıklamanın, toplumsal alanda konumlanmış sıradan yurttaş tarafından bir emir olarak telaki edilebildiğini belirten Küçük, bu yüzden, suçları işleyenlerin cezasız kalabildiğinin altını çizdi. Küçük, “Siyasetteki ayrımcı politika sadece ötekini dışlamaz, bundan da önemlisi, egemen olan kimliğin inşasını ve bunun yeniden üretimi mümkün kılar. Hem ötekinden farklı olmayı ve hem de ötekinden üstün olma arzusunu ifade eder. Irkçı ayrımcılığın büyüsü buradan gelir” dedi. Bunun da ötesinde, ırkçılığın ötekini kimi simgesel ve maddi kaynaklardan yoksun bırakmaya yaradığını da dile getiren Küçük, “Dolaysıyla ırkçılık her zaman sınıfsal bir karakter taşır. Egemen olan (beyaz) kimlik el koyduğu maddi ayrıcalıklarını ve saygınlığını ötekiyle paylaşmak istemez, onu hem kendinden mekânsal hem de sınıfsal olarak uzakta tutmak ister” diye belirtti.

‘Dışlanmış olan kimliklerin kamusal görünürlüğü arttıkça…’

Küçük, dışlanmış olan kimliklerin kamusal alanda görünürlüğü daha çok oldukça egemen olan kimliğin yerinin sarsıldığını ve ırkçılığın böyle zamanlarda daha sert ve reaksiyoner bir tavrının ortaya çıktığını söyledi.

‘Hep egemenin acıları görünür kılınır’

Toplumda, ‘millileştirme’ ve ‘cemaatleştirme’ sürecinin yoğun bir fiziksel ve simgesel şiddet yolu ile yukarıdan empoze edilen bir tavır olageldiğini de belirten Küçük, yapılanların ırkçı ayrımcılık olduğu konusunda da çok kadim ve yaygın bir inkâr etme tavrının olduğuna vurgu yaptı. “Bizde ırkçılık yoktur, Batı’da vardır” denildiği ve çoğu vakada ekseriyette ötekinin sorumlu tutulduğunu da söyleyen Küçük, “Hep egemenin acıları görünür kılınır, hep onun sırtı sıvazlanır, yası tutulur ve hep onun hayatı değerli görülür. Avantajlı ve güçlü olan egemen kimlik saldırıya açık korunaksız ‘hassas’ kimlik olarak gösterilir, hep onun iyi niyeti suistimal edilir” diye konuştu.

‘Egemen kimlik değişmeden toplumsa barış olmaz’

Bu egemen kimlik değişmeden, ABD’deki siyah hareketinin en yaygın sloganı olan “no justice-no peace” de ifade edildiği gibi adalet olmadan (toplumsal) barış olmayacağının da altını çizen Küçük, “Bu anlamda, memleketimizde de egemen kimlik kendini deşmeden, kendi Türklük sorununu aşmadan barış içinde birlikte yaşamın şartları oluşmaz. Başat kimliğin dönüşmesi toplumsal düzlemde yurttaşların zihinsel yapılarının dönüşmesini gerektirdiği kadar, devletin kurumsal mimarisinin ve yurttaşlık rejiminin de demokratik ve çoğulcu bir anlayışla yeniden yapılandırılmasını gerektirir” dedi.

Nurcan Kaya

‘TCK’da nefret söyleminin ismi yok fakat yasak’

Avukat Nurcan Kaya ise, nefret söyleminin mevzuatta ismi öyle konulmasa da, yasaklandığını belirterek, Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesinin buna örnek teşkil ettiğini ifade etti. 216’ıncı maddenin 1’inci fıkrasının nefret söylemini açıkça yasakladığını ifade eden Kaya düzenlemenin şöyle olduğunu hatırlattı: “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Nefret söyleminin, ifade hürriyetinin meşru olarak sınırlandırmasına sebep olan hallerden biri olduğunu belirten Kaya, TCK’daki hakaret suçunun genel olduğunu ancak bunun da nefret söylemini cezalandırmak için kullanılabildiğini ifade etti.

‘Nefret söylemi uygulamada uygulanmıyor’

Mevzuatta nefret söyleminin yasak olmasına rağmen uygulamada doğru uygulanmadığını söyleyen Kaya, “Bu düzenlemeler genellikle insan hakları ihlallerini ya da iktidarın politikalarını eleştiren kişilere karşı kullanılmaktadır. Mesela, iktidarın savaş kararını eleştirdiğim için TCK 216’ıncı maddeden bana soruşturma açıldı. Oysa ben yıllarca 216’ıncı maddenin azınlıkları nefret söyleminden korumak için kullanılması için mücadele verdim” diye konuştu konuştu.

‘Cezalandırılmayan nefret başka suçlara zemin hazırlar’

Nefret söyleminin cezalandırılmamasının benzer başka suçların da işlenmesine zemin hazırladığını söyleyen Kaya, “Ayrıca nefret söyleminin cezalandırılması toplumu eğitme konusunda bir rol oynayabilir. Ancak cezalandırma olmayınca aksine bir etkisi oluyor” dedi.