Gençler Nasıl Bir Üniversitede Okumak için Yaşamlarını Riske Attı?   

0
309

Tezcan Durna[1]

Cumhurbaşkanının Youtube’tan yaptığı “Gençlerle Video Konferans Buluşması”nı canlı izleme şansım olmadı. Açıkçası böyle bir buluşma gerçekleşeceğinden haberim yoktu. Bu konferansın önce hazırlık çekimlerine dair küçük bir videoya rastladım Twitter’da. Bu hazırlık safhasındaki titizlenmeler üzerine ayrıca bir yazı yazmak lazım; ama bu sanırım benim uzmanlık alanıma girmiyor. Durumdan hangi uzman vazife çıkarırsa o yazsın bence bu konu üzerine. Bu buluşmanın canlı yayını tamamlandıktan sonra Youtube’a yüklenmiş videosunu izlemek istedim. Elbette bunu izlerken sosyal medyada bu canlı performansa ve yüklenmiş videoya yapılmış “beğenmedim” (dislike) sayısı büyük bir gündem maddesi oldu. Videoyu izlediğim Cumartesi gece saatlerinde begenmedim sayısı 178 bin iken, yazıya başladığım Pazar günü akşam saatlerinde bu sayı 363 binleri bulmuştu. Neyse, maksadım bu videoyu izleyen kaç kişinin gün gün bu videoyu beğenmediğine dair skoru adım adım sizlere aktarmak değil tabi ki. Maksadım geçmişte herhangi bir olay ya da lideri protesto etmek için gençlerin sokaklara dökülürken, şimdi tepkilerin dijital sosyal ağlarda dile getirilmeye başlandığı gibi harcı âlem bir saptamayı dillendirmek de değil. Yine maksadım, sokağa çıkmanın polisiye tedbirler ve orantısız şiddet uygulamaları nedeniyle neredeyse imkânsız hale geldiğini, ama yine de hala siyasetin ancak sokakta yapılanından sonuç alınabileceğini dile getirmek de değil tam olarak. Elbette maksadım denetlemeye çalıştığınız her türlü toplumsal dinamiğin, siz denetlemeye çalıştıkça ve kendi lehinize stratejilerle manipüle etmeye çalıştıkça ayağınıza dolanma riskinin bulunduğunu anlatmak da değil.

Peki, neyi anlatmak için yola çıkmıştım diye kendime sormadım değil. Aslında “yıkılmakta olan akademinin” geçen hafta giderek daha fazla prekaryalaşma yolunda olan çalışanları üzerine yazmış ve bu hafta da öğrencilerle ilgili boyutunu yazmaya ayırmaktı niyetim. Bu hafta yıkılmakta olan akademiye adım atmak için binlerce öğrencinin yaşamlarını da riske atarak girdikleri sınavın üstüne bu yazıyı kaleme almak bir yanıyla üzücü benim için. Zira yıllardır gecesini gündüzüne katan binlerce gencin aslında nasıl bir akademiye girmeyi arzu ettiğini bilmeleri gerekiyor. Hayatlarının okuyacakları bölüme göre dört ila altı yılını ipotek edecekleri üniversitede kendilerini nelerin beklediğini elbette gençlerin de bilmeye hakkı var.

2002 yılı ya Temmuz ya da Ağustos ayıydı. Yüksek lisansımı bitirmiş, aynı bölümde doktora sınavına girmek için başvuru yapıyordum. Türkiye’nin tarihinde dönüm noktası yaratan 2001 krizinin hemen ertesine denk düşmüştü bu başvuru zamanı. Başvuruyu yaparken karşılaştığım kuyrukta kaç saat beklemek zorunda olduğumu tam olarak anımsamıyorum. Kriz sonrası üniversiteyi bitiren pek çok genç, elbette birden akademik kariyer aşkıyla bu kuyruğa doluşmamıştı. Elbette o dönem, bedelli askerlik gibi bir lütuf bahşetmediği için dönemin muktedirleri, bu kuyruğun içinde askerliğini erteletmek için başvuru yapanlar da az değildi. Ancak asıl sebep üniversite mezunu işsiz sayısının krizin yarattığı istihdam daralmasına bağlı olarak artmasıydı. Başvuruyu yaparken bazılarıyla “işsizliğin Türkiye’de eğitim seviyesini arttırdığını” dile getirerek şakalaştığımızı hatırlıyorum. Bu dönemde günümüzdeki kadar üniversite yoktu elbette. Alınacak yüksek lisans ve doktora derecelerinin hangi üniversite ve pozisyonlarda değerlendirileceğini kimse bilemiyordu. Çünkü çoğu başvurucunun tek derdi iş bulamayacağı, süresini tam olarak kestiremediği süreyi hiç değilse bir diploma daha elde ederek geçirmekti. Elde edeceği diplomanın ne işe yarayacağını tam olarak bilemeden tabi ki. Yıllar içinde şu andaki iktidar ülkedeki üniversite sayısını, bütün sayıları arttırdığı gibi arttırdı ve çok şükür ki! o dönemde derece alan pek çok akademisyen, bu açılan üniversitelerde kendilerine iş bulma imkânı buldular. Neyse bu anekdotu da, açıkçası şu sıralar korkunç şekilde artan üniversite mezunu işsizliğinin de eğitim seviyesinin yükselmesine yol açıp açmayacağını merak ettiğim için anlatmak ihtiyacı duydum. Gelelim bu hafta yaşamını riske atarak üniversiteye geçiş sınavına (YKS) giren gençleri nasıl bir üniversitenin beklediğine.

Türkiye’de gençlerin gideceği üniversite, nerede, hangi tarihte kurulduğuna ve niteliğine göre değişmekle birlikte, tek bir noktada ortaklaşmaktadır. Bütün üniversitelerin rektörleri (özel üniversiteler de dâhil) tek bir kişi tarafından belirlenmektedir. 2547 Sayılı Üniversiteler Kanunu’na göre üniversitelerin rektörü olağanüstü yetkilere sahiptir. Rektör hem olağanüstü yetkilere sahip, hem de tek bir kişinin iradesine bağlıdır ve bu bağlılıktan dolayı, yönetmekte olduğu üniversite ile ilgili alacağı her türlü kararda bu bağlılığın gölgesi vardır. Örneğin rektör olarak yönetmekte olduğunuz bir üniversiteyi bir gece aklına esen bir “tek kişi” “ikiye böldüm, şu şu fakülteleri kurduğum ve hatta aynı kampüs içindeki X Üniversitesine bağladım” diyebilir. Rektör olarak siz bu kararın yanlış olduğunu biliyor dahi olsanız, gıkınızı çıkarıp tek bir fikir beyanında bulunamazsınız. Yaşamlarını riske atarak sınava giren gençlerimizin gideceği üniversitelerin hepsini böyle rektörler yönetiyor. Gençlerimiz bunu bilerek yola devam etmeliler.

Sınava iyi hazırlanmış, belki de özel derslerle bu hazırlığını destekleme şansı bulmuş gençlerimiz nispeten kalburüstü denebilecek bir üniversite kazanabilir. Bu üniversite hala bünyesinde çalışmakta olan özverili akademisyenler sayesinde geçmişte elde ettiği akademik niteliğini korumaya devam ediyor olabilir. Bu üniversiteden alacağınız akademik eğitim ve kazanacağınız becerilerle elde edeceğiniz diploma sizi belki mezun olduktan sonra bir adım öne de geçirebilir. Ancak emin olun akademik özgürlük açısından neredeyse bütün üniversiteler birbirine yakın bir çoraklık içindedir. Elbette yerleşik bir kampüsü ve kampüsün içinde alış veriş yapabileceğiniz ve yemek yiyebileceğiniz mekânlar daha çok olacaktır nitelikli ve köklü üniversitede. Ancak derslerine gireceğiniz öğretim üyeleri, haklarında yapılacak bir CİMER şikâyeti nedeniyle açılacak olası bir soruşturmadan tedirgin oldukları için, dersinde ne özgür bir tartışma ortamı ne de demokratik bir katılım sağlayabilecektir. Ayrıca eskiden olduğu gibi o yerleşik kampüs içinde inandığınız siyaseti ya da felsefeyi özgürce tanıtabileceğiniz stantlar açamayacaksınız. Hala faaliyetlerine devam eden öğrenci kulüplerinde ancak tek bir kişinin iradesine bağlı olan rektörün ve avenelerinin onay verdiği faaliyetleri yürütebileceksiniz ve konuşma, söyleşi, müzik etkinliği gibi faaliyetler düzenlemek isterseniz de, yine aynı kişinin onay verdiği kişileri davet edebileceksiniz.

Yeterli puan alamayarak, çoğu bu iktidar döneminde kurulan taşra üniversitelerinde bir bölüm kazananlar için ise bir önceki paragrafta bahsettiğim etkinliklere dair bir seçimde bulunmak bir lüks olacaktır. Gideceğiniz üniversitede içi kitapla dolu bir kütüphane yerine en merkezi bir noktasına personelinden de zoraki bağış toplanarak kurulmuş devasa camilerin bulunduğu kampüslerde eğitim göreceksiniz. Eğitim göreceğiniz fakültenin kantini, yemekhanesi ve kafeteryası olmayacak. Pek çoğunun bulunduğu kentte yeterli öğrenci yurdu bulunmadığı için, bin bir umutla okumaya gelmiş öğrencileri yolunacak kaz olarak gören şehirdeki ev sahiplerinin insafına kalacaksınız. Laboratuvarınız, uygulama biriminiz, uygulama atölyeniz olmayacak. Örneğin Sanat Tarihi Bölümü okuduğunuz üniversitenin bulunduğu kentte tek bir sanat galerisi olmayacak. Radyo Televizyon Sinema Bölümü okuduğunuz kentte belki de tek bir sinema salonu bulunmayacak. Çoğu bölüm, akademik kadrosu tamamlanmadan apar topar açıldığı için, var olan akademik kadroya insanüstü ders yükleri yüklenmiş olacak. Bu nedenle derslerinizin adı ne olursa olsun çoğuna belki de aynı hoca girecek. Hocalarınız, ders yükünden bunaldığı ya da akademik motivasyonu aşırı ders yükünden dolayı kaybolduğu için, aldığınız derslerin çoğunu baştan savma anlatacak ve hatta bazı dersleriniz hiç yapılmayacak. Puanı iyice düşük olduğu için bu üniversitelerin ikinci öğretimini kazananların durumu iyice vahim olacak. Zira ders aldığınız hoca gündüz zaten dört tane derse girdiği için ve hele de bu derslerin hakkını vermeye çalışmışsa, zaten bütün enerjisini tüketmiş ve size anlatacağı ders için enerjisi kalmamış olacak. Siz de zaten o saatte alacağınız dersin size ne yarar sağlayacağından emin olmadığınız için, formalite gereği yapılan dersi “bitse de gitsek” duygusuyla arka sıralardan kulak arkasıyla dinleyeceksiniz. Bu nedenle ilk yıllarda belki ailenizden özgürleşmenin, belki de yaşadığınız dar çevreden farklı bir çevreye gelmiş olmanın verdiği hevesle başladığınız bölümden mezun olmanızın yaklaştığı son sınıflara geldiğinizde alacağınız diplomanın ne işe yarayacağını sorgulamaya başlayarak ne yapacağınızı bilemez halde gün doldurmaya çalışacaksınız.

Şimdi bütün umudunu hayatını riske atarak girdiği sınav sonucunda bir üniversiteye başlamaya bağlayan gençler bu anlattıklarımı öğrenince ne kazanmış olacak? Ya da zaten gençler bütün bunların farkında değil mi? Elbette sınava giren gençlerin çoğu bu gerçeklerin farkında. Ancak çaresiz durumdaki insan her zaman boş da olsa bir umuda bağlanmak ister. Elbette “bir umuttur yaşatan insanı”. Ancak boş bir umuttan ziyade “iyimserliğinden kuşku duyabileceğimiz bir umut”[2] bizlere içinde yaşadığımız düzenin çarpıklığını değiştirme gücü verir. Gençlerin, başlayacağı üniversitenin/akademinin ne halde olduğunu bilerek buralara gitmesi, boş bir umuda bağlı kalmak yerine, olması gereken için mücadele azimlerini güçlendirir belki. Cumhurbaşkanının yaptığı “gençlerle video konferans buluşmasına” gençlerin verdiği tepki, elbette onların içinde yaşadıkları düzenin ve bunun bir şekilde değiştirilmesi gerektiğinin farkında olduklarını gösteriyor. Bundan umutlanmalıyız, ancak bugünden yarına bu tepkinin hemen sonuç vereceğini de beklememeliyiz.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Terry Eaglaton (2016), İyimser Olmayan Umut, (Çev.) Emine Ayhan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.