Huysuz Öldü Yaşasın Yeni Türkiye!

0
640

Tezcan Durna[1]

Corona virüs pandemisi nedeniyle “Evde Kal Türkiye” sloganıyla evlere kapandığımız Mart ayında, uzun kahvaltılarımız sırasında iyice kararmakta olan içimize neşe katması için komik dizi arayışına girdik. Açıkçası hayatımın krizli anlarında ya da yoğun zihinsel efor sarf etmem gereken zamanlarda aşırı çalışan kafamı soğutmak için serinletici içerik izleme ritüelimi devreye sokarım. Eminim bu ritüeli benim durumumda olan pek çok insan yerine getiriyordur. Örneğin yüksek lisans tezimi yazdığım yaz, gündüz kuşağında yeniden gösterilen Yedi Tepe İstanbul dizisini yeniden izlediğimi hatırlarım. Bu süreçte de AKP’nin ilk iktidar yıllarında yayınlanmaya başlanan ve uzun süre gösterimde kalan Avrupa Yakası dizisini bir video izleme platformundan izlemeye başladık. Bu diziyi izlemek bir nevi nostaljik bir etki yarattı bizde. Köken olarak İsviçre Almancasından gelen nostaljinin Türkçe tam karşılığının “geri dönüş acısı” olduğunu sanırım çok az insan bilir. Bu nostaljik etkinin daha fazlası ve kitlesel halini en azından belli bir kitle Huysuz Virjin müstear adıyla bilinen drag queen Seyfi Dursunoğlu’nun ölümüyle deneyimledi. Huysuz Virjin’in ölümüne verilen tepki, aslında bir rüyaya ağıt gibiydi. Gerçek olmasından korktuğumuz, ancak içten içe gerçek olduğunu da bildiğimiz, ama birilerinin sürekli uyandırmasını beklediğimiz uykuda gördüğümüz bir kâbustan uyanmaya çalışırken, görmeyi arzuladığımız şenlikli bir rüya bu. Yani rüya içinde rüya, kâbus içinde kâbus. Bir türlü görmekten kurtulamadığımız bir kâbusun son sahnesi. Kuşkusuz her rüya gibi görmeyi arzuladığımız bu rüya da gerçekle gerçek dışını birlikte temsil ediyor. Huysuz Virjin’in 90’lı yıllarda popüler hale gelen ticarileşen medya endüstrisinde sunulan gösterileri, rüyanın şenlikli halini anımsatıyor bizlere. Ancak bu şenlikli halin bir de karanlık kısmı var ki, yaz yaz bitmez.[2] İçine düştüğümüz Türkiye, rüyanın kâbusa döndüğü ve rüya ihtimalini dahi imkânsız kılan karanlık bir manzara sunuyor bize. Bu nedenle yakın tarihteki kısıtlı medya endüstrisi içinde üretilmiş olan pek çok anlatı bile bize özgürlük timsali gibi görünüyor.

YALAN DÜNYA VE KOMEDİ DİZİLERİ

Bu süreçte izlediğimizi söylediğim dizi çok değil 15 yıl önce şimdi iktidarın tamamen propaganda aygıtına dönüşmüş olan ATV kanalında gösterildi. Senaristi ve başrol oyuncusu Gülse Birsel, bu dizi final yaptıktan bir süre sonra 2012 yılında bir başka dizi yazdı. Bu defaki dizi 2018 yılında Demirören Grubu’na sattırılan Doğan Medya Grubuna ait Kanal D televizyonunda gösterildi. Bu dizi gösterime girdiğinde Hollanda’da doktora sonrası araştırma için çalışmalar sürdürüyordum. Orada tanıştığım Türk arkadaşlarımın evinde bir araya gelip kahkahalarla ve keyifle izlediğimizi hatırlıyorum. Bu iki dizi arasındaki anlatı farkı bile iktidarın demokrasi ve özgürlüklerle ilgili olarak ülkeyi getirdiği noktayı takip etme konusunda bize bolca fikir verir. Kanal D’de gösterilen Yalan Dünya adındaki dizide sonradan zenginleşen ve büyük sermaye sahibi bir iş insanının taşeronu olan taşra kökenli aile ile ekonomik sermaye açısından zayıf ama kültürel sermaye açısından da çok güçlü olmayan bir oyuncunun ailesi arasındaki tatlı çatışmalar üzerine kuruluydu. Her iki dizide de hala ülkedeki toplumsal iktidar ilişkilerini, ataerkiyi ve kültürel ikiyüzlülüğü eleştirecek nüvelerin temsilini görebilmek mümkündü. İkinci dizi hala gösterimdeyken patlak veren gezi isyanı, iktidarın siyasal iktidarı elinde tutsa bile kültürel olarak iktidar olamadığının somut bir göstergesi olarak da okunabilir. Gezi, iktidarın kültürel iktidar olmak konusundaki gayretinden vaz geçişinin de miladı oldu. İktidar, kültürel iktidarını mutlak bir itaat ve besleme mantığıyla sürdürecekti artık. Buna ilişkin icraatlarının devamını hala görmekteyiz. Pandemi sürecinde biat eden şarkıcılara devlet kasasından paralar verilerek çevrimiçi konserler verdirilirken, biat etmeyen tiyatro salonları kaderleriyle baş başa bırakılıyor.

2018 yılı başlarında Gülse Birsel’in yazdığı bir dizi daha televizyonda gösterilmeye başladı. Jet Sosyete adlı bu diziyi bir umut izlemeye başlamış bir süre de emeğe saygı babından izlemeye zorlamıştım kendimi. Birsel, yeni zengin ve görgüsüz bir iş insanı ile kazara şirket müdürü haline gelen-getirilen bir odacı ve bu kişilerle aileleri arasındaki eşitsiz ilişkiyi parodileştirerek, hem sözde yerleşik hale gelmiş olan burjuva kültürünü hem de sonradan görmeliği beraber eleştiriyordu. İstanbul’da parayı sonradan bulmuş bir tekstilci ile bir manken eskisi arasındaki kadın erkek ilişkisi üzerinden sıklıkla ciddi bir hegemonik erkeklik eleştirisi de yapan dizi, bu endüstrinin ekonomi politik sınırlarını ve ülkenin içerisindeki kültürel ve siyasal iklimin yarattığı otosansürü[3] zorlayarak kısa süreliğine de olsa elinden geleni yaptı diyebiliriz. Sonunda dizi zamansız bir şekilde final yapmak zorunda kaldı. Bu zamansız finalin tek sorumlusu Gülse Birsel’in artık üretken olmaması mıdır? Yoksa herhangi bir komedi yazarının içinde yaşadığı toplumun çelişkilerini hakkıyla kaleme alacak özgür bir iklimin olmaması mıdır? Böyle bir dizinin üretildiği siyasal, kültürel ve ekonomik koşullar bu derece baskıcı olmasaydı, Adnan Oktar ya da Cüppeli Ahmet Hoca siluetinde bir new age ya da geleneksel tarikat şeyhlerinin sarsaklıkları, boş vaatleri, dini safsataları, kadına yönelik tahakküm edici söylemlerinin de tiye alındığı temalar kim bilir dizinin kaç bölümüne dâhil edilebilirdi? Belki de kaç dizide AKP iktidarının yarattığı mütedeyyin burjuvazinin görgüsüzlükleri, paragöz halleri, burjuva özentiliği ile dindarlık arasında gidip gelen iğreti habitusları kim bilir kaç komedi dizisine ilham verecekti? AKP iktidarının baskısının yarattığı yeni tip entelijansiyanın, yeni tip akademisyenin, yeni tip bürokratın, yeni tip sanatçının/şarkıcının, yeni tip hacının/hocanın gülünesi o kadar halleri çıkardı ki karşımıza, gülmekten muhtemelen katılırdık. AKP medyasının ortaya çıkardığı yeni tip gazetecilerin ürettiği her haberden o kadar güzel parodiler çıkardı ki hangisine güleceğimizi şaşırırdık.

‘ÖZGÜR OLMAYAN İRADE AKILCI KARARLAR ALAMAZ’

Sürekli gaflar yaparak “öyle demek istemedim, ağzımdan kaçtı, dilim sürçtü, reisim arzu ederse elbette istifa ederim” demek zorunda kalan bürokratların sarsaklıkları ile bir türlü tutmayan/tutturulamayan komedi dizilerinin başarısızlığı arasında ciddi bir bağlantı vardır. Özgür olmayan irade akılcı kararlar alamaz, özgür olmayan irade özgürlüğünü teslim ettiği büyük iradeden korktuğu için sürekli hatalar yapar, dili sürçer, eli ayağı birbirine dolaşır, düz yolda ayağı tökezler. İşte bu nedenledir ki son zamanlarda önce saçmalayıp, ardından bu saçmalığı toparlamaya çalışırken toparlamaya çalıştığı şeyin üstüne tüy diken uzman/bürokrat/yetkili/etkili/etkisiz kişiler ortalara saçılmış durumdadır. Özgür olmayan irade ağız dolusu güldürecek espriler yapamaz. Böyle bir iradenin yaptığı espriler ancak ve ancak “Misvak” tarzı mizah dergilerinde olduğu gibi kin dolu, hınçla bezeli, güce taparak güçsüz ve mağdurları altalayan söylemlere yaslanan sinik bir mizah üretir. Ya da kendini sınırlamak zorunda kalan, sansürü içselleştirmek durumunda hisseden bir mizahçı ise, içinde yaşadığı toplumun tüm çelişkilerini sınırsız bir biçimde anlatısına yansıtamadığı için, çok sınırlı bir repertuarla kısır mizah unsurları çıkarmaya çalışır. Bu da taşıma suyuyla değirmen döndürmeye benzer bir çabayla ancak kısa erimli ve çok da tat vermeyen ürünlerin ortaya çıkmasına yol açar.

HUYSUZ VİRJİN GİBİLERİNE ÖLMEDEN SAHİP ÇIKMAK!

Huysuz Virjin öldü, nostaljik imgelemimizdeki Türkiye’nin son cilalı yüzü de beraberinde kayboldu. Geriye kalan, AKP’nin yarattığı asık suratlı, gülmeyen, güldürmeyen, gülerken dahi göz ucuyla otoriteye göz kırpmak zorunda kalan, cinselliği ölümcül bir günah olarak görürken, çocuğa ve kadına yönelik taciz ve tecavüzü nasılsa hoş görebilen ikiyüzlü bir cehennem oldu. Bu cehennem içinde yaşamak, mazisinde Nasreddin Hocaları, Mevlanaları, Yunus Emreleri, Aziz Nesinleri var etmiş olan bir toplum için yeterince acı verici. Kimse nasıl böyle bir cehenneme mahkûm edildiğimizi bilemiyor, anlayamıyor. Ancak bu bir mahkûmiyetten ziyade esaret gibi görünüyor. Bu esarete son vermek için her şeyden önce on yılı aşkın zamandır televizyon kanallarında şov yapması yasaklanmış olan Huysuz Virjin gibi isimlere ölmeden önce sahip çıkmak ve bu haksızlığa zamanında tepki göstermek gerekiyordu. Nostalji acıtır, öldürmez, ancak ondurmaz da. Huysuz Virjin’in bedeninde var olan karnavalesk, özgürleştirici, sarsıcı ve had bildirici dile zamanında sahip çıkarak iktidarın ürettiği otoriter dile yeterince direnebilseydik bir rüyaya ağıt yakmak yerine içine düştüğümüz hazin esarete etkili bir şekilde direnirdik. Yine de umudu yitirmemek için eski bir Etiyopya atasözüne kulak vermek gerekir: “Akıllı köle efendisinin karşısında yerlere kadar eğilir, ama sessizce osurur”.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Tezcan Durna (2017), “Krizlerin Medyası ya da Medyanın Krizi: 90’larda Medyanın Cilalı ve Karanlık Yüzü”, içinde R. Funda Barbaros ve Erik Jan Zürcher (Haz.) Modernizmin Yansımaları: 90’lı Yıllarda Türkiye, Ankara: Efil Yayınları.

[3] Son dönemdeki senaristlerin senaryo yazarken nasıl otosansür uyguladıklarına dair küçük bir araştırma için bkz. https://www.dw.com/tr/tv-dizilerinin-perde-arkas%C4%B1-sans%C3%BCr-ve-otosans%C3%BCr/a-44947125 (Erişim tarihi: 19/07/2020).