Velev ki!!!

0
441

Tezcan Durna[1]

Altmışlı yıllarda göçmen işçi olarak Almanya’da beş yıl çalışmış ve çok çabuk yurda dönüş yapmış, sonra da bir daha gitmemiş olan babamla bu beş yıl süresince yaşadıklarını konuşurduk zaman zaman. Hayata veda etmeden önce şimdiki aklımla ve deneyimimle konuşabilseydim bu konuşmalardan daha neler öğrenirdim kim bilir? O konuşmalardan aklımda kalan, belki babamın ülkesine geri dönüşünü de hızlandıran ve meşrulaştıran en belirgin olanı “gastarbeiter[2] ifadesidir. Babam bu ifadeyi eziklik, nefret ve hüzün karışımı bir duygu durumuyla anımsardı. İşin garip tarafı, bu döneme dair taşıdığı bu duyguları hep canlı olmasına rağmen kesinlikle Almanya ya da Almanlardan nefret ettiğine dair bir duygu aktarmadı hiçbir zaman. Aksine o beş yıl içinde çok akıcı bir Almanca konuşabilir hale gelmişti. Bu dili neredeyse ana diline duyulan hasretle anımsar, karşısına herhangi bir Almanca bilen göçmen ya da Alman turist çıktığı anda sular seller gibi konuşur, konuşulanlardan bir şey anlamıyor olsam da attığı ağız dolusu kahkahalardan bu dili şevkle konuştuğunu anlardım. Yine bu şevkten anlardım ki, bu beş yıl içinde Almanca, babamın ikinci ana dili olmuştu. Bunun yanı sıra bu ülkeden aldığı kültürle evimizde her yılbaşında mutlaka hindi kesilir ve mutlaka bütün aile üyeleriyle birlikte bira içilirdi.

Bir insan ömrü için kısa sayılabilecek süre içerisinde öğrenilen dil, edinilen ve içselleştirilen ritüellerden de anlıyordum ki, Almanlık (Almancılık) babamın bir başka kimliği olmuştu. Ancak babam aynı zamanda hem Türk, hem Müslüman, hem Alevi/Bektaşi, hem köylü/çiftçi hem de kadın erkek eşitliği konusunda ödün vermez bir muhafazakârdı. Elbette namus uğruna karısını ya da kızını öldürebilecek kadar ileri gitmeyebilirdi, ancak kızına bir oğlan bir bakış atarsa ya da tam tersi, mutlaka “erkekliği” de tutardı. Bu erkekliğin sınırlarının nerelere varabileceğini elbette hepimiz şu günlerde yaşanan erkek cinayetlerinden çok iyi biliyoruz. Yılbaşlarında bira içmeyi bir ritüel haline getirebilmiş bir Müslüman/Bektaşi olan babam, üniversiteye başladığımda uzatmaya başladığım saçlarımı “erkek” gibi kestirmem konusunda da baskı yapıyordu. Elbette bu baskıda yakın çevresinin “oğlun kız gibi saç uzatıyor” yollu uyarmalarının önemli bir etkisi de yok değildi. Yine babam ve büyüklerim askere, okumaya ya da köyün dışında herhangi bir yere giden gençlere o dönemler aynı zamanda da “sakın ha Alevi olduğunuzu söylemeyin!” yollu uyarılarda da bulunuyordu. Ancak Aleviliğin bir şekilde ortaya çıktıysa da “sapına kadar savunman” bekleniyordu. Bu beklentiyi kendi yaşadıkları deneyimleri bize aktarmalarından anlayabiliyorduk. Mamafih yıllar içinde Alevilik bir yandan kimlik mücadelelerinin önemli bir parçası haline geldiği için saklanması gereken, tam da bu nedenle saklanabilen bir kimlik olmaktan çıkmıştı. Ancak günümüz simgeler ve kimliklere dayalı muhafazakâr popülist iktidar pratikleri içinde Alevi olmak ve kalmak daha da zorlaştı. Bu ayrı bir mesele.

KİMLİK, ‘OLMANIZIN TELKİN EDİLDİĞİ’ BİR ŞEY GİBİ

Kimlik denilen şey elbette çok yeni bir kavram değil. Yüzyıllardır, bir kabilenin kendini bir başka kabileden ayırt etmesi için kendisine ya da karşı kabileye verdiği isim aslında kimlik. Etnik, dinsel, kültürel olmak üzere pek çok kimlik mekanizmalarıyla giderek daha çok karmaşıklaşan[3] bir toplumsal ve siyasal iklimde yaşadığımız bir gerçek. Ancak bütün karmaşıklığına rağmen kimlik denilen şey aslında ontolojik olarak olanaksız bir arzuya tekabül ediyor. Ayrıca kimlik sizin olduğunuz ya da illa ki olmayı isteyeceğiniz değil, size olmanızın telkin edildiği bir şey gibi görünüyor. Örneğin siz kadınlarla birlikte olmaktan hoşlanan ve bu nedenle erkek değil de kadın partnerle yaşamayı isteyen bir kadın olarak size bir ad verilmemiş ve nasıl davranmanız gerektiği önceden söylenmemiş olsa, bu bir kimlik haline gelmeyebilir. Siz yerleşik toplumsal normları tehdit eden bir davranış içine girdiğiniz andan itibaren size bir ad veriliyor ve siz de bu ada tutunarak bunu kimliğiniz haline getiriyorsunuz. Ancak Amin Maalouf’un da kitabında belirttiği gibi siz sadece kadınlardan hoşlanan bir kadın değilsiniz, yani tek kimliğiniz lezbiyenlik değil. Sizi tanımlayan bir coğrafya var, bir inancınız, bir etnik kimliğiniz var. Yani aslında her birey günümüz kozmopolit dünyasında belki onlarca kimliği bünyesinde barındırıyor. Ancak siyasal iktidarlar, çıkar grupları, hırs küpü liderler bu kimlikleri ölümcül hale getirerek iktidarları için araçsallaştırabiliyorlar. Aslına bakılırsa, taşıdığımız kimlikleri bir yanıyla uzuvlarımıza benzetebiliriz. Nasıl ki çalışmayan uzuv körelmeye ya da yetkinliğini kaybetmeye başlarsa, sahiplenilmeyen kimliklerimiz de anlamını ya da anlam yoğunluğunu yitirebiliyor.

BİR İNSAN TEK BİR KİMLİĞE SAHİP DEĞİLDİR

Günümüzdeki simgeler ve kimlikler üzerinden iktidar stratejisi yürüten muhafazakâr popülist hareketleri anlayabilmek için toplumsal alanda var olan kimliklerin neden ve nasıl işlevselleştirdiğine bakmak gerekiyor. Tek bir kimliğe sahip olan belki de tek bir insan yoktur günümüzde. En muhafazakâr diyebileceğimiz kişi ya da kişiler bile, mutlaka bünyesinde belki de aşırı anlam yüklediği kimliğine bile ters düşecek bir başka kimlik barındırıyordur. Ayasofya’nın açılışında kılıç kuşanıp hutbe okuyan Diyanet İşleri Başkanı’nı düşünelim. Bu zatı muhterem sadece Türk-Müslüman mı sanıyorsunuz? Kimlik denilen şey, eğer aşırı yorumlanırsa aynı zamanda da bünyede barınan diğer kimliklerin aynı bünyede işlevsiz uzuvlar haline gelmesine yol açan tahakküm araçlarına da dönüşebiliyor. Belki de bu zatı şahane, kendisine bahşedilen bir makama olan tamahı nedeniyle bünyesinde barındırdığı radikal bir kimliği işlevsiz bir uzuv haline getirip tek tip bir kimliğe büründü. Bilemeyiz bunu ve ayrıca kimseyi de ilgilendirmez elbette. Bu bakımdan toplumlar da, belli bir kimliği bünyesinde baskın ya da işlevsiz hale getiren bireylere benzer. Kimlik denilen şey, eğer ilkesel bir perspektifle hareket edilmezse başka kimlikler üzerine kapaklanan bir tahakküm nesnesine dönüşebilir. Muhafazakâr popülist hareketleri, ilkesiz neoliberal kapitalizmle hukuk dışı işbirliğine ya da suç ortaklığına sokarak özgürlüklere musallat eden belki de en önemli unsurlardan birisi de bu aşırı yorumlanan kimliklerimiz olmasın?

Ekrem İmamoğlu’nun Gürpınar’lı mübadillerin Selanik’te kurduğu Yenice ilçesi ziyaretinde çektirdiği fotoğraf Pontus Rum tartışmalarına neden olmuştu.

AKP KİMLİKLERİ NASIL ARAÇSALLAŞTIRDI?

Yıllardır, iktidarını tahkim etmek için AKP iktidarı bütün kimlikleri hukuka dayalı yurttaşlık tasarımını, anayasayı, hukuku ve ilkeler etrafında bir arada yaşama kültürünü ortadan kaldırmak pahasına kullandı. Alevi açılımı, Kürt açılımı, Roman açılımı, kadın açılımı benim ilk aklıma gelenler. Bu bütün açılımlar aklıma Sosyolog Steven Lukes’un “Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması” başlıklı parodik romanını getiriyor. Bu romanın alt başlığı Bir Düşünce Güldürüsü’dür.[4] Sahiden de gerçek olamayacak kadar gülünç olaylar yaşar romanın başkahramanı. Kahramanımız romanın başında tıpkı Sokrates gibi düşünce suçu işler, ağır bir cezaya mahkûm edilir. Haksız yere aldığı bu cezayı kabullenemeyen profesörün sevenleri ona kaçmasını teklif ederler ve O’nu kaçırmak için bir plan kurduklarını söylerler. Sokrates’in aksine kahramanımız kaçmayı kabul eder. İlk kaçırıldığı ülkede kısa süre içerisinde yine bir düşünce suçu işler. Profesör böylece pek çok ülkeden bu ve buna benzer suçlar işleyerek çok farklı ülkelere kaçmak zorunda kalır. Bu ülkeler askeristan, yararistan, bağnasistan, ortakistan, özgüristan, eşitistan gibi tuhaf ve ironik adlar taşır ve hepsinde de belirli bir kimlik ya da var oluş biçimi aşırılaştırılmış şekilde yaşanır ve toplumun normlarını oluşturur. Yanlış hatırlamıyorsam, eşitistan adlı ülkede profesör kadınlarla aynı tuvaleti kullanmayı kabul etmediği için suçlanır ve tam da hapse girmek üzereyken o ülkeden de tüymek zorunda kalır. İşin özü belirli ilkeler doğrultusunda haklar ve yükümlülüklerin tanımlanması bir hayli zordur modern toplumlarda. Geleneksel toplumlarda bunu bir din tanımlar ve o dinin kural ve emirlerine uymak tanrıya iyi bir kul olmak sayıldığı için nispeten kolay kabul edilir. Elbette bunları aşalı çok oldu. Ancak yaşadıklarımız bunun kolayca aşılamadığını gösteriyor.

Bu yazdıklarımdan tüm otoriter yönetimlerden ve muhafazakâr popülist liderlerin iktidar olmasından kimlikler siyasetini sorumlu tuttuğum anlaşılmasın. Kuşkusuz özellikle seksenlerden sonra sol-sosyalist siyasetin özgürlükçü ve eşitlikçi siyasal argümanları ve yaşam hayalleri Türkiye’deki gibi darbeler ve cunta yönetimleri tarafından etkisizleştirildiğinde feminizm dâhil pek çok kimlik siyaseti özgürlük mücadelesinin öncü neferleri işlevini gördü. Ancak bu kimlikler otoriter yönetimler altındaki günümüz toplumlarında iktidarların tahakkümünü besleyen ölümcül simgeler haline gelmiş görünüyor.

Görsel: OdaTV

AKP İKTİDARININ 12 EYLÜL’DEN ÖĞRENDİKLERİ

İktidar 12 Eylül cuntasından pek çok şey öğrenmişe benziyor. 12 Eylül cuntası toplumsal rıza kazanmak için “bir sağdan bir soldan” hapse atmak/idam etmek yolunu benimsemişti. Günümüz AKP iktidarı da gazetecileri tutuklarken, kendisine muhalefet eden bütün farklı kimliklerden gazetecileri itinayla seçiyor. Örneğin Yeni Yaşam Gazetesi, Cumhuriyet, Yeni Çağ, Sözcü gibi gazetelerin muhabirleri aynı anda tutuklanabiliyor. Yeni Çağ okuru, Yeni Yaşam muhabirinin tutuklanmasına Kürt diye ses çıkarmıyor, ya da tersi. Artık ikircikli, ikiyüzlü ve tek tip bir kimliğe bağımlı tavır alıştan kurtulmak ve eşit yurttaşlık temelinde ısrarlı hak talebinde bulunmak gerekiyor. Otoriter yönetimlerin panzehiri kimliklerimizi paranteze almaya gerek olmadan eşit yurttaşlık temelinde hareket etmekten geçiyor. Bir Ülkücü kendisine terörist ya da hain suçlaması yapıldığı zaman “velev ki teröristim” demediği, bir erkek kendisine “ibne” denildiğinde “velev ki ibneyim” şeklinde karşılık vermediği, bir belediye başkanı adayı kendisine Pontus denildiği zaman “velev ki Pontus’um” diyerek ağız dolusu karşı çıkmadığı sürece otoriter yönetimlerin yalan-dolan dolu iktidarlarına mahkûm olmaya devam edeceğiz.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Türkçe karşılığı, “misafir işçi” olan ifadenin, Almanya’daki göçmen işçilerin hiçbir zaman yurttaş olamayacaklarını, geçici statüde kalmaları gerektiğini hatırlatan bir iması vardır.

[3] Amin Maalouf (2008). Ölümcül Kimlikler, 27. Baskı, Aysel Bora (Çev.), İstanbul: YKY, s. 19.

[4] Steven Lukes (2005), Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması, Bir Düşünce Güldürüsü,  Füsun M. Demir (Çev.), Ankara: Bilim Sanat Yayınevi.