Koronavirüs Protestoları: Bıkkınlık, Bencillik ve Faşizm

0
543

Alman antifaşist Yazar Bertolt Brecht, organize cinayet şebekesi lideri Adolf Hitler’e oy veren vatandaşlarına atfen, “Demokrasiyi savundukları için birçokları oylarını demokrasi düşmanlarına verdiler” demişti.

Dönüyor, dolaşıyor aynı noktaya geliyoruz. Bugün ne oluyor? Koronavirüs kısıtlamalarını protesto etmek isteyen Almanlar, meydanlarda, caddelerde Neonazilerle birlikte “demokrasi” mücadelesi veriyor. Günümüz faşistleriyle 1930’lu yılların faşistleri arasında fark var mı? Yok tabii ki. Modern zamanlar Nazilerinin de “demokrasi” diye bir kaygıları bulunmuyor.

Meseleyi geçtiğimiz Cumartesi günü Berlin’de yaklaşık 20 bin kişinin katılımıyla düzenlenen koronavirüs protestosu üzerinden açıklamaya çalışalım. Bu gösteride de başrolde yine yeni demokrasi kahramanlarımız Neonaziler vardı. Bayrakları, üzerinde Nazi dönemi sembolleri bulunan kıyafetleri, yanakları, burunları ve alınlarına kadar tüm suratları katliam temalı dövmelerle kaplı bu yeni “sevgi pıtırcıkları”, diğer Almanlarla birlikte “daha fazla demokrasi” talebinde bulundular. Maalesef güya önlemlerden kaynaklanan bıkkınlıklarına teslim olmuş insanlar, bunlarla omuz omuza meydanları doldurdu Berlin’de.

Gösteri sırasında yapılan röportajların bir kaçını izledim. İstisnasız hepsinde, “Almanya’da gösteri yapma özgürlüğünden” dem vurularak, “bu hakkı kimse elimizden alamaz” denildi.

Aslında, “özgürlük”, “ifade özgürlüğü” vb. insan hakları alanına giren konulara hiç ilgi duymayan yeni nesil Nazilerin, meydanlarda “kısıtlamalarla özgürlüğümüz elimizden alınıyor” diye bağırıp çağırmalarının insanlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını henüz bilemiyorum. Ancak tapındıkları faşist ideolojinin yaratıcıları olan Hitler, Hess ya da Goebbels benzeri fikir ikonlarının dünyanın gelmiş geçmiş en büyük toplu katliamına imza atan organize cinayet şebekesinin gözde katilleri olduğunu düşünmek bile tek başına bunların “özgürlükle” ilgili duruşlarını anlamada yeterli oluyor.

ÖZGÜRLÜĞÜ GELECEĞE TAŞIYABİLMEK 

Özgürlük, belli bir akletme sürecinin ardından ulaşılan doğruyu icra edebilme kabiliyetini kapsar. Şu içerisinde bulunduğumuz dönemde akılcılık daha da önemli hale geliyor. Özgürlüğümüzü geleceğe taşımak için şimdilik –salgın nedeniyle kısmen de olsa- özgürlüklerden feragat etmek akla yatkın geliyor. On binler halinde sokaklara dökülüp, başkalarına hastalık ihraç etmek, yaymak özgürlükle açıklanamaz. Faşistlerle meydanlarda demokrasi ve özgürlük talebi ekseninde iş tutan göstericilerin bunu anlayamaması hakikatten çok acı.

Hiçbir hijyen kuralına dikkat edilmeyen gösterilerde, sağa sola saldırarak, vandallıkta mobilize olan kitleler bana yine Bertolt Brecht’in, 1. Dünya Savaşı’na atfen söylediği, “O gün de mantığın, aklın ve insanlığın sesi birdenbire korkunç ve hayvansal bir ses tarafından, barbarlığın sesi tarafından bastırılmıştı” cümlesini hatırlattı. Göstericilerin ellerinde taşıdıkları, “Biz ikinci dalgayız” yazılı dövizleri başka neyle açıklayabiliriz ki? Bunları görünce insanın, salgının pik döneminde hastanelerin karanlık odalarında tek başına, kimsesiz bir şekilde ölüp gidenlere daha fazla yüreği yanıyor.

Bunun yanı sıra, burjuva medyasının neofaşistleri “popülist” ya da “aşırı sağcı” diye pazarlaması ya da yumuşatması da bu kesimlerin, toplumların diğer bölümlerine sızmasını kolaylaştırıyor. Yani bu gösterilerde olduğu gibi insanlar bunlarla işbirliği yaparken fazla tedirginlik hissetmiyor. Bu psikolojiden yararlanan Neonaziler de yine “ülkelerini istiladan kurtarmaya çalışan masum kahramanlar” rolünü hakkını vererek icra ediyor.

Genel çerçevede bir şeyler söylemek gerekirse, gösterilerde temel sıkıntı, sosyal mesafe kurallarına hiç uyulmaması. Bu şekliyle Alman kentlerinde protesto süreci, “ifade özgürlüğü” ya da “toplanma özgürlüğü” ile Kovid-19 arasındaki dengeyi korumanın giderek daha kaotik döngüye sıkıştığı bir zemine oturuyor.

Özellikle merkez sağ politikacılar,  bu protesto eylemlerinin giderek daha fazla Neonazilerin kontrolüne girmesinden endişe ediyor. Bunu açıklamalarda net bir şekilde görüyoruz. Çünkü açıktan NPD  benzeri nasyonal sosyalist ideoloji üreten partiler gibi yine nasyonal sosyalist (Nazi) olan ama bunu güya çaktırmamaya çalışan Almanya için Alternatif (AfD) gibi partiler de buradan nemalanmak istiyor. Bu da neofaşist tabandan oy alma potansiyeli olan muhafazakâr partileri sıkıntıya sokuyor. Faşistler ayrıca, korona salgını sırasında kaybettikleri popülaritelerini kazanmak ve saflarına yeni gönüllüler katmak için bu gösterileri kullanıyor.

HÜKÜMET GİDEREK SERTLEŞİYOR

Bütün bu gösteriler devam ederken polisin tavrının da giderek sertleştiğini görüyoruz. Her gösteride daha fazla insan “sosyal mesafe kurallarını” ihlâl ettiği gerekçesiyle tutuklanıyor. Örneğin bu son gösteride, yüzlerce eylemci gözaltına alınırken, çatışmalarda 18 polis de yaralandı.

Protesto eylemlerine katılanlar, genellikle önlemlerin “aşırı abartılı” olduğunu düşünenler. Birçoğu binlerce bilimsel bulguya rağmen Kovid-19’un gripten daha fazla tehlikeli olmadığını düşünüyor. Sosyal medya mecralarından sık sık “önlemler insanları; ekonomik, politik, zihinsel ve hatta tıbbi olarak köleleştiriliyor” şeklinde duyurular paylaşılıyor.

Özellikle Neonaziler; zenginler, politikacılar ve Yahudiler tarafından şekillendirilen, “Yeni Korona Dünya Düzeni” adlı bir projeden bahsediyor ve bu savunularını her fırsatta insanların zihinlerine boca ediyorlar.

Gösterilerde; hayvan hakları, vegan hakları, cinsiyet eşitliği savunucuları, sol aktivist gruplar, Neonaziler, çevreciler, yaşlı hakları savunucuları aynı cephede buluşuyor. Devlet ise insanların giderek daha fazla kalabalık gruplar halinde bir araya gelmesinden endişe duyuyor.

Berlin’deki gibi on binleri bir araya getiren gösterilerin elbette salgın açısından bir bakiyesi olacak. Bunu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Almanya, salgının başlangıcından bu yana önlem meselesini en insani boyutlarda icra eden ülkelerden biri oldu. Uzunca bir süre maske zorunluluğu olmadı, getirilmedi. Daha birkaç aydır kapalı alanlarda maske kullanma zorunluluğu var. Onun dışında insanlarda bıkkınlığa ya da sıkıntıya neden olabilecek bir zorlama yok. Buna rağmen faşistlerle el ele sokaklara dökülen insanların “arsız”, “heyecan arayan şımarıklar” ya da “benciller” olduğunu söyleyenlerin haklı olduğunu belirtmek gerekiyor.

Ancak göstericiler açısından bir sorun var. Görünen o ki Federal Hükümet, “demokrasi” talebi ekseninde “gösteri yapma özgürlüğünü” düzenleyen yasaları suistimal ederek kentleri savaş alanlarına çeviren, faşizm soslu gösterilere karşı giderek daha da sertleşecek. Bu nedenle siyaset uzmanları, politikacılara “göstericileri anlamaya çalışın” diye tavsiyede bulunuyorlar. Uzmanlar, neofaşist parti AfD’nin yükselişine atıfta bulunarak, “Bu parti yükselirken hepimiz dalga geçmiştik. İkinci kez bu hataya düşmeyelim” diye ekliyorlar. Haklı olabilirler. Solda bulunan partilerin içerisinde dahi yabancı ya da göçmen düşmanı söylemlere sahip insanların bulunduğunu varsayarsak, Almanların demokrasiyle bağlarının düşünüldüğü kadar güçlü olmadığı tespitinde bulunabiliriz.

Bu protestolar belli ki devam edecek. Alman siyaseti açısından nasıl bir etkisi olacak, hangi ideolojik kırılmaları tetikleyecek, bekleyip göreceğiz. Ne de olsa faşizmin, siyasal ajandalarda yeniden bir yönetim şekli olarak yerini aldığı bir dönemden bahsediyoruz.