Modern Toplumun Kitlesel Temaşa ile İmtihanı: Ünlünün Kibri Hayranın Hasedi

0
784

Tezcan Durna[1]

Çok sevilen ve çok ilgi duyulan kişi hem çok kolay gaza gelir hem de çok çabuk incinir. Gaza gelir, çünkü kendisini tanımayan pek çok insan çoğu zaman abartılı bir şekilde ona aşırı bir anlam yükler. Çabuk da incinir, zira yüz yüze karşılaşma, oturup iki lafın belini bükme şansı bulamadığınız kişiye çok sayıda insanın beslediği hayranlık, kolaylıkla düşmanlığa da dönüşebilir. Bu düşmanlıkla karşılaşan ünlü birden ne olduğunu şaşırır. Yanı sıra yıllarca severek okuduğunuz bir şair ya da romancıyı, severek dinlediğiniz bir müzisyeni yüz yüze tanıdığınızda her zaman bir şaşkınlık yaşarsınız. Bu şaşkınlığa çoğu zaman ağır bir hayal kırıklığı eşlik eder. Çoğu zaman çok kişinin hayranlıkla okuduğu, sözcüklere, dile hükmeden o dev şair/yazar birden bire cüceleşiverir gözünüzde. Buna bazen eğer kadınsanız şairin en hafif tabirle sırnaşıklığı sebep olur, bazen de sohbet sırasında sarf ettiği nobranca bir cümle. Sebebi ne olursa olsun, artık o şair/yazarı eski büyüsüyle okuyamazsınız. Bu nedenle ben çoğu zaman hayranlıkla okuduğum şair/yazarı yüz yüze tanımayı çok istemem.

Bir zamanlar Ankaralıların simge alış veriş mekânı olan Bilkent’teki Real Hipermarket’te kasiyerlik yaparken karşılaştığım onca ünlü ile durdurup hassaten hasbihal etmekten imtina etmemin nedenlerinden birisi de buydu. Ne diyecektim örneğin gerçekten karakterine ve asaletine hayran olduğum Yıldız Kenter’e; “ben size pek çok hayranım, sizi çok seviyorum” dedikten sonra sohbetin ya da haydi diyelim konuşmanın devamı nasıl gelecekti? Kuşkusuz o da böyle bir komplimandan mahcup olacaktı. Eski sanatçılar bu tür gönül okşayıcı sözlerden elbette daha mahcup oluyorlardı. Elbette “eski” olmak her zaman böylesi bir tevazuu da beraberinde getirmiyor. Çok sevdiğiniz ve çokça etkilendiğiniz bir yazarla ya da akademisyenle bir söyleşi ya da konferansta karşılaşıp kısaca söyleşmek istediğiniz zaman bu kişinin kendini beğenmiş, üstten konuşmasını duyunca bu kişiden buz gibi soğumayan var mıdır acaba? Özellikle de akademi dünyasında söze, bilime, bilgiye hükmettiği düşünülen, hayatın ve var oluşun sırrına erdiği varsayılan kişilerin yoğun bir şekilde cirit attığı dünyada dolaşanların böyle bir deneyimle karşılaşmaması mümkün değildir galiba.

TANINIR, BİLİNİR OLMAK, TERBİYE EDİLMEK…

Son yıllarda toplumsal ilişkileri, devlet-birey ilişkisini, reklam ve tanıtım stratejilerini ve insanın toplum içindeki var olma stratejilerini daha da derinleşen şekilde değiştirme eğiliminde olan sosyal ağlar, bu değişime paralel olarak yeni tip bir temaşa pratiğini de hayatımıza soktu. Giderek daha çok akademik çalışma yapılmaya başlanan bu alanda özellikle dikkatimizi çeken şey ise, bu mecraları kullanan ve bunun üzerinden tanınırlık elde eden kişiler ile bu mecralar bu kadar yaygın olmadan önce de zaten tanınır olan kişiler arasındaki garip rekabet. Tanınır, bilinir olmak elbette herkesin gururunu okşar. Muhtemelen öyle bir şeydir. Gerçek ünlüleri dinlediğimiz zaman bunun aynı zamanda zor bir şey olduğunu da anlıyoruz. Ancak neyle ve nasıl bir eylemle tanınır olduğunuz da önemli oluyor böyle durumlarda. Silikonu patlamış bir manken olarak bir magazin programında “ne dedin sen?” diye diklenerek bir başka ünlü kadın program sunucusuna tokat aşkeden bir ünlü de olabilirsiniz. Dünyaca ünlü bir piyanist olarak bilinip, muhalif kimliği edinmeye çalışırken hakkınızda açılan bir dava ile terbiye edilerek köşenize de çekilebilirsiniz. Elbette bu ayrımlar, sosyal ağlar sıradan insanları bu kadar kolay ünlü yapabilir hale gelmeden önceki bildiğimiz ünlü ayrımlarıdır.

Daha önceleri bu kadar yaygın mıydı bilemiyorum ancak son zamanlarda yaraladığı bir hayvanı köpeğe boğdurmaya çalışırken çekilen bir videonun paylaşılması, birisini birkaç kişiyle birlikte döverken çektiği videonun sosyal ağlardan insanlara sunulması gibi eylemler, modern zamanlarda insanların kendi bedenlerini temaşa nesnesine dönüştürme hevesinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Böylesi bir hevesin kaynağı, belki de bilindik ünlüye duyulan hasetten kaynaklanıyor olabilir. Sosyal ağlar bu denli kolay toplaşma sağlamadan ve bazı sıra dışı davranışlar ve sözler sergileyenleri birden bire “fenomen” haline getirebilmeden önce, ünlü olmak için ancak zamanın Reha Muhtar benzeri ana haber bültenlerine çıkmanız gerekiyordu. Elbette bu sınırlı bir zaman ve kısıtlı bir alan sağladığı için ancak en sıra dışı davranış ya da “beceri” sergileyenlere yer verilebiliyordu. Örneğin cam bardağı kırarak ağzınızda çiğneyebilmeniz, yanağınızdan kan akıtmadan şiş geçirebiliyor olmanız gerekiyordu hiç değilse. Bunların dışındaki ünlüler, zaten ya şarkıcı ya futbolcu ya manken ya da oyuncu idi. Bu en son saydığımız ünlülerle ana haber bültenine çıkarak ünlenmeye çalışanlar arasında hem niteliksel hem de varoluşsal bir fark vardı. Asıl ünlüler bir endüstri içinde üretim yapan ve yaptıkları bu üretim dolayımıyla varlıklarına bu endüstri tarafından ihtiyaç duyulan kişilerdi ve bu nedenle de varlıkları kalıcı idi. Sıra dışı ünlüler ise sabun köpüğü gibi reyting uğruna kabartılıp köpürtülerek sunulan, sonrasında ıskartaya çıkarılan kişilerdi. Tanınma ve bilinme uğruna bu kepazeliği yaşayıp bir kenara atıldıktan sonra ise eğer az biraz öz farkındalığı varsa bu kişi utancıyla baş başa kalıp belki de ağır bir depresyona giriyordu. Bunun örnekleri hiç de az değildir. Özellikle de 2000’li yılların başlarında patlak veren yetenek yarışmalarının geçici ünlüleri şimdilerde kim bilir ne haldelerdir?

Evet, belki de bu türde kişileri böylesi bir aymazlığa sevk eden en önemli şey hasetti. Belki de şimdi de sosyal ağlarda her türlü cürmü, nefreti, büyük büyük lafları, filtrelenmiş ve estetize edilmiş fotoğrafları, acayip videoları, “şecaat arzetmeye çalışırken sirkatini söyleyen” ağdalı cümleleri paylaşarak kendini onaylayan kitleler toplamaya çalışanların en önemli motivasyonu haset olabilir. Mutlaka bu motivasyon hasettir demiyorum elbette. Pek çok başka motivasyonla buna benzer paylaşımlar yapanlar da mutlaka çoktur. Türkçedeki haset sözcüğünün İngilizcedeki karşılığı olan “envy” sözcüğü, “görmeye izin verilebilir” anlamına gelen “videre” ve “delici bakışlarla bakmak” anlamına gelen “invidere” sözcükleriyle aynı kökten geliyormuş. Benjamin Kilborne Utanç ve Haset başlıklı kitabında bu sözcükler arasındaki akrabalığa özellikle dikkat çekerek kitaba adını veren bu iki duygu arasındaki ilişkinin kökenlerine inmeye çalışır.[2] Haset ile bakış ve kem gözle bakmak arasındaki ilişki gerçekten sosyal ağlarda sürekli önümüzde akıp giden fotoğraflar, videolar, cümle parçacıkları, capsler düşünüldüğü zaman daha bir anlamlı hale geliyor. Herkesin bir şey olmaya çalıştığı, varlığını ispatlamaya ve onaylatmaya uğraştığı böylesi bir kitlesel temaşa ortamında “sahici talepler” de güme gidebiliyor haliyle. Örneğin KHK nedeniyle nasıl bir hukuksuz uygulama sonucu ihraç edildiğimi anlatabilmek için paylaştığım bir tweet zincirinin altına birkaç kişi elbette birinci tekil şahıs kullanarak “kendi PR’ını yapıyorsun” şeklinde yorumlar yazmıştı. Böylesi bir ortamın, gerçekliğe dair deneyimimizi dumura uğratma ihtimali de var. İşte sanırım hakikat sonrası iklimi besleyen en önemli deneyimlerden birisi de bu ünlü olma takıntısının beraberinde getirdiği olabildiğince acayip olma, mümkün mertebe sıra dışı çıkışlar yapmaya çalışma ve önüne gelene laf yetiştirme hevesine düşme kaygısı olsa gerek.

ÜNLÜ OLMA TAKINTISINI BESLEYEN NEDENLER…

Ünlü olma takıntısını besleyen belki de en önemli şeylerden bir başkası da hukuka, adalete ve eşit yurttaşlığa olan güvenin ve inancın neredeyse tamamen ortadan kalkmış olması. Son zamanlarda yaşanan pek çok hukuksuzluk, sosyal ağlardaki kampanyalar sayesinde deşifre edilip engellendi. Özellikle otoriterleşmenin getirdiği kutuplaşma sonucu, toplum içindeki farklı gruplar birbiriyle konuşamaz hale geldi. Bunda tabi ki otoriter liderlerin varlıklarını sürdürmek adına ihtiyaç duydukları kitlesel desteği devam ettirmek için düşman bellediği toplumun büyük çoğunluğuna nefret dolu sözler yöneltmesi de etkili oluyor. Fransız felsefeci Alain de Botton “üyelerinin çok büyük bir kısmının muntazaman hor görüldüğü bir toplumda hem şiddetli şöhret arzuları ortaya çıkacak hem de şöhreti elde etmiş kişilere yöneltilen iğneleyici, kindar ve şizofrence saldırılar patlak verecektir”[3] diyerek bu duruma dair paradoksa makul bir açıklama getiriyor. Böylesi bir siyasal iklim ve bu denli ünlü olmanın şehvetle arzulandığı bir dönemde, nitelikli bir ilgiyi yaygınlaştırmak zor olsa da yazar, çarenin “yüksek kaliteli ilginin daha çok yaygınlaştırılması”nda saklı olduğuna işaret ediyor.

Elbette eğlence, hayatı güzelleştiren ve insanı rahatlatan bir unsur. Günümüzün eğlence unsurları da sosyal ağlar. Ancak eşitsiz iktidar ilişkilerinin, gelir adaletsizliğinin, yoksulluğun giderek daha çok yaygınlaştığı ve bütün bunların üstünü örtmeye çalışmak için sürekli kendisine benzemeyenleri aşağılayan liderlerin yaygın bir teveccüh gördüğü bir dönemde ünlü olmak bir takıntı haline gelmiş durumda. BBC Türkçe Servisi’nin hazırladığı Tiktok Belgeselinde[4] bir katılımcının da işaret ettiği gibi bu türde mecralar günün yorgunluğunu ve sıkıntılarını atmayı da sağlıyor; yani içinde yaşadığımız toplumun yıkıcı adaletsizliğini unutturuyor. Eğlencenin bir işlevi de bu tabi ki. Ancak bu eğlence aynı zamanda da insanlarda dayanılmaz bir ünlü olma takıntısı yaratıyor. Bu ünlü olma takıntısı ise, ne pahasına olursa olsun ünlü olmayı ve bütün ahlaki ve insani değerlerin bir yana bırakılması pahasına var olmayı dayatıyor. Belki de bu süreç bir değişime yol açacak ve yeni değerleri de beraberinde getirecek. Kim bilir?

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Benjamin Kilborne2014), Utanç ve Haset, Görünüm Kaygısı ve Kem Göz, (Çev). Burçak Erdal, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 2.

[3] Alain de Botton (2015), Haberler, Bir Kullanma Klavuzu, (Çev.) Zeynep Baransel, İstanbul: Sel Yayınları, s. 185.

[4] https://www.youtube.com/watch?v=1FURmgQJYHY (Erişim tarihi: 07/08/2020).