Popülizmin Monoloğu ve Sosyal Ağların Yankı Odaları

0
403

Tezcan Durna[1]

Muharrem İnce nihayet geçen hafta parti mi kuracak yoksa hareket mi başlatacak sorularına yanıt verdiği basın açıklamasını yaptı. Aklındaki kendi seçtiği soruları kendisi sordu kendisi yanıt verdi. Bunun dışında iktidar destekçisi olanların da yoğun ilgisinin olduğu basın-yayın mensuplarının sorularına ise yanıt vermeden bu açıklamayı tamamladı. Kendisi sorup kendisi yanıtladığı için elbette bütün basın mensupları gibi hepimizin aklında olan pek çok soru yanıtsız kaldı. Canını dişine takarak 24 Haziran 2018 günü seçim sandıklarında Muharrem İnce lehine verilen oylara sahip çıkan sandık görevlileri ile O’na oy veren ve büyük umut bağlayan geniş bir yurttaş kesimi hala seçim gecesi İnce’nin neden ortaya çıkıp da bir açıklama yapmadığını merak ediyor. Bu sorunun yanıtı hakkıyla verilmediği sürece Muharrem İnce’nin başlatacağı herhangi bir harekete geniş bir yurttaş kesimi kesinlikle güven duymayacaktır. Bu başka bir konu. Gelelim asıl meselemize.

LİDERLER EN SON NE ZAMAN BİRLİKTE PROGRAMA ÇIKTI?

Bu kendi sorup kendi yanıt veren lider/siyasetçi profili son on beş-yirmi yılın siyasetinin alametifarikasıdır. İktidar olmadan önce her türlü programa, her türlü muarızıyla birlikte çıkarak konuşan ve bu konuşma/diyalog stratejisinin yarattığı avantajdan yararlanarak 2002’de iktidar olan AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın en son ne zaman muhalif bir parti başkanı ile birlikte bir tartışma programına katıldığını hatırlayan var mıdır? Ben hatırlamıyorum. Benim hatırladığım en son karşıt siyasi figürlerin katıldığı etkili ve anlamlı programlar Kemal Kılıçdaroğlu ile zamanın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in katıldıkları programlardı. Kılıçdaroğlu’nu siyaseten parlatan programlar oldu aynı zamanda bunlar. 2019 yerel seçimler sürecindeki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayları Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım’ın katıldığı programı bir tartışma programı olarak kabul etmek mümkün değildi, zira burada bir tartışma/diyalogdan ziyade monolog vardı.[2]

AKP döneminde kamuoyunun önünde yüz yüze tartışma yapmamak ya da diyaloga girmiyor olmakla sosyal ağlarda yüz yüze konuşmuyor olmak birbirine çok benzer sonuçlar doğurdu, doğurmaya devam ediyor. AKP 2002 yılında iktidara geldiğinden beri, 80’li yıllarda başlayıp 90’lı yıllarda neredeyse bir norm haline gelen Amerikan demokrasi deneyiminden kopyalanan tartışma programlarında siyasi liderlerin boy gösterdiğini neredeyse hiç görmüyoruz. Özellikle artık tek adam haline gelmiş olan partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belli bir tarihten beri kendisi karşılıklı bir tartışma programına çıkmak şöyle dursun, partinin etkili isimlerinin dahi hiçbir şekilde diğer partilerden siyasilerle karşılıklı bir tartışma programına katılmamaları yönünde talimat verdiğine dair bilgiler dolaşıyor. Bunu zaten tartışma programlarındaki genel manzaradan da anlayabiliyoruz. Son beş yıldır ise artık geçtim muhalif bir parti lideriyle ortak bir programa katılmayı, böyle bir programa soru sormak için katılan gazetecilerin bile sadakatinden kesin olarak emin olunan gazeteciler arasından seçildiği çok belli. Çünkü bu gazeteciler bu tür programlarda soru sormuyor, verilecek yanıtlara soru uyduruyorlar.

DİYALOGSUZLUĞUN GELDİĞİ NOKTA!

Bu diyalogsuzluk, günümüz siyasetinin tamamen tuhaf bir monolog pratiğinin yaygın bir norm haline gelmesine de yol açtı. Parlamenter demokrasinin temeli olan sözcüğün bile “konuşma” anlamına gelen “parler” sözcüğünden geldiği bir siyasal rejim içinde artık çok konuşulduğu halde diyaloga yol açacak konuşmaların giderek çok azaldığına şahit oluyoruz. Kaldı ki AKP ve müttefiki MHP’nin meclisteki konuşma sürelerinin de kısaltılmasına dair yeni bir düzenleme teklifini meclise sunduğuna da şahit olduk son günlerde. Diyalog kurmayı geçtim mevcut iktidarın muhalif siyasetçilerin mecliste dahi konuşmalarına tahammülünün kalmadığının göstergesidir bu son teklif.

Ayrıca diyalog denilen şey sadece kişinin meramını bir başkasına anlatma pratiği değildir. Antik Yunandan miras kalan Sokratik diyalog, diyaloga giren kişilerin içlerindeki anlam potansiyellerini de açığa çıkarmayı hedefler.[3] Siz böylesi bir diyalog sayesinde sadece kendi derdinizi anlatmazsınız, aynı zamanda karşınızdakini anlamaya, bazen onun bile aklında hayalinde olmayan şeyleri açığa çıkarmaya da çalışabilirsiniz. Bu hiç de azımsanacak bir şey değildir. Zira sadece kendi derdini anlatan kişinin karşı tarafın derdini anlama meramı olmaz ve bu konuşma bir monolog ve dolayısıyla tahakküme dönüşür. Her karşılıklı konuşma mutlaka bir diyaloga yol açmaz. Birbirini dinleme derdi olmayan kişilerin yaptığı diyalog, gerçek bir diyalog olamaz.

SOSYAL AĞLARDA MONOLOG!

AKP iktidarı zamanında tarihin bir cilvesi midir nedir bilinmez elbette, web 2.0 teknolojisinin sağladığı olanaklarla ortaya çıkan sosyal ağlar tuhaf bir ifade patlamasına yol açtı. Bu ifade patlamasının bir ifade özgürlüğünü beraberinde getirdiğini söylemek elbette mümkün değildir. İfade patlamasından kastımız, herkesin her şeyini ve her anını ifade etmek istemesidir. Bu ifade patlaması aynı zamanda yüz yüze gerçekleşen diyalog olanağına ciddi sınırlamalar getiriyor. Zira bu tür sosyal ağlarda paylaşılan ifade ya da düşünceler/kanaatler teknolojinin yarattığı olanaklarla sanki çok geniş kitlelere ulaşıyormuş gibi görünse de, çok sınırlı yankı odalarının sınırlarını aşamıyor. Bu yankı odalarının daha çok yükselmesi için bu tür sosyal ağların kurucu ve yöneticileri her geçen gün yeni filtreleme özellikleri ekliyorlar bu uygulamalara. Paylaştığınız bir içeriği kimlerin göreceğinden tutun da, kimlerin bu içeriğe yorum yazabileceğine kadar pek çok filtre bir yandan elbette kullanıcı olarak sizi kötü niyetli trol ve boot hesapların saldırılarından koruyormuş gibi görünse de, ifade ettiğiniz şeyin geniş kitlelere ulaşmasının önüne de engeller koyuyor. Bu engeller tıpkı gerçek siyasi tartışmaların döndüğü toplumsal arenadakine benzer monolog pratiğini toplumsal anlamda da bir norm haline getiriyor.

Twitter’ın son günlerde getirdiği yeni özellik de bu platformda paylaştığınız herhangi bir tweete kimlerin yorum yapabileceğine dair bir seçenek sunuyor size. Sadece sizi takip edenler mi, sizin takip ettikleriniz mi, yoksa herkes mi paylaşımınızla etkileşime girebilir? Sorulan bu soruya vereceğiniz yanıt, bu platformda açtığınız herhangi bir tartışmaya katkı sunacakları da dilediğiniz gibi seçmenizi sağlıyor. Bu elbette büyük konfor. Yanlış anlaşılmalar, fütursuz tarafgirlikler, yüz yüze bakmıyor olmanın verdiği cesaretle siyasi ya da herhangi bir kimliğe aşırı vurgu yapılarak her ifadede kasıt aramalar, sarkastik göndermeler, anakronik ve komplovari mesellerin kolayca paylaşılıp viral haline gelmesi gibi pek çok eylem de sosyal ağların kamusal bir tartışma mekânı olmasının önüne önemli engeller koyuyor. Pek çok sosyal medya kullanıcısı, nasılsa yüz yüze bakmayacağız güveniyle daha incelikli yapılabilecek eleştiriyi vulgar ve acımasız bir saldırıya dönüştürebiliyor. Twitter ve benzer sosyal ağlar bu türde risklerin en aza indirilmesi için elinden gelen “fedakârlığı” yapıyor görünüyor. Ancak bu ve benzeri uygulamalar bizlere arzu ettiğimiz konforu sağlarken, gerçeğe ulaşmak ve birbirini hakkıyla dinlemek için gerekli olanakları sağlıyor mu? Bu en can alıcı sorulardan birisi.

İlkini 2014[4] yazında Antalya’nın Elmalı ilçesinin bir köyünde, ikincisini ise 2017[5] yılında yine aynı ilçenin üç farklı köyünde yaptığımız sosyal medya kullanımına ilişkin saha araştırmalarında elde ettiğimiz bulgular, buralardaki pek çok kullanıcının sosyal medyanın yarattığı diyalogsuzlaştırma özelliğini zaman içinde nasıl anlamış olduklarını gösterdi bizlere. İlk yaptığımız araştırmada görüştüğümüz kişilerden birisi, askerdeyken tanıştığı asker arkadaşının Facebook’ta da arkadaş olduktan sonra, siyasi fikrini (Kürt siyasi hareketine dair paylaşımlarına dayanan siyasi görüş) görünce arkadaş listesinden çıkardığını dile getirmişti. Bu kişinin arkadaş listesinden çıkardığı arkadaşıyla sürekli “yüz yüze bakmadığı”na dikkat etmek gerekiyor. 2017 yılında yaptığımız görüşmede ise yine görüştüğümüz bir başka kişi, kendi siyasi görüşü ile taban tabana zıt olan kişi ile Facebook’ta ne polemiğe girdiğine ne de onu arkadaş listesinden çıkarma gereği duyduğuna dikkat çekiyordu. Buna örnek olarak dükkânından alış veriş yaptığı AKP’li esnafla olan diyaloğunu veriyordu söz konusu kişi.

Bu iki farklı sosyal medya kullanım deneyiminden de anlıyoruz ki, sosyal medyada keskinleşen kimlikler siyaseti, köylünün birincil sosyalleşmesini çok da kesintiye uğratmıyor. Kentlerde, sosyal medyadan önce normal konuşabilirken, sosyal medyadaki paylaşımlarını gördüğü zaman arkadaşlığını bitiren kullanıcıya çok sık rastlanıyor. Hele ki Twitter gibi sosyal ağlarda paylaşımınıza saldırganca yorumlar yazanlara ancak şikâyet ederek ve bloklayarak engel olabiliyorsunuz. Köyde, eğer asli etkileşimi birincil sosyalleşme üzerindense, sosyal medyadaki kendi görüşüne ters paylaşımları köylü pek sorun etmiyor. Ancak sıklıkla yüz yüze bakmadığı arkadaşlarını bu gerekçeyle arkadaşlıktan çıkarabiliyor.

MONOLOG VE YANKI ODALARINA HAPSOLMAMAK

Facebook’ta ve diğer sosyal ağlarda billurlaşan ve keskinleşen siyasi ayrımların ve karşıtlıkların köy insanının gözünde öneminin olmamasının, büyük ölçüde “yüz yüze bakıyor” olmaktan kaynaklandığını söylemek gerek. Köy insanı, kent insanı gibi çok fazla insanla yüz yüze değil. Bu nedenle siyasi kamplaşmadan dolayı köy insanı sosyal medya arkadaşını kolayca gözden çıkaramıyor. Zira bu insanların sosyal medya dışındaki ilişkileri karşılıklı yardımlaşma ve alışverişe dayanıyor hala. Bu iki araştırmadan çıkan sonuçlardan da anlaşılmaktadır ki, hem sosyal ağlarda ortaya çıkan yankı odalarının hem de siyasetteki monoloğun en temel nedeni, artık insanların sanki bir daha asla yüz yüze bakmayacakmış gibi davranmalarıdır. İşte bu nedenle siyasetçiler muarızlarına karşı ağza alınmayacak laflar edip, onları en ağır şekilde suçlayabilmektedir. İktidar partisinin lideri ülkenin neredeyse yarısının oy verdiği bir ittifakın üyelerini teröristlikle kolayca suçlayabilmektedir. Yine bu nedenle sosyal ağlarda kullanıcılar siyasi görüşlerine uymayanları kolayca hainlikle yaftalayabilmektedirler. Bu açmazdan çıkmanın belki de en iyi yolu hangi platformda olursa olsun samimiyetle birbirini dinlemek ve içten bir diyalog kurmak. Elbette bir gün hayatlarımızı mahveden bu iktidar gidecek; ancak bu iktidardan geriye bu kahredici monolog kültürü kalmamalı. Mutlaka ama mutlaka elbette sorumluluk sahiplerinin hesap vermesi koşuluyla birbirimizi dinlemeyi öğrenmeli ve yankı odalarına hapsolmamalıyız.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Bu programın neden bir tartışma programı olmadığına dair yaptığım bir değerlendirmeyi şu linkten izlemek mümkündür: https://www.youtube.com/watch?v=sAekiE8jp0s&t=261s (Erişim tarihi: 15/08/2020).

[3] Sabir Yücesoy (Der.) (2006), Sokratik Konuşma: Tarih, Kuram, Uygulama, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

[4] Bu çalışma, Dr. Nehir Durna ile birlikte yapılmış ve Folklor ve Edebiyat adlı akademik dergide yayınlanmıştır. Erişim için: https://www.folkloredebiyat.org/Makaleler/533200544_fe-83-5.pdf (Erişim tarihi: 15/08/2020).

[5] Bu araştırma da Nehir Durna ile birlikte yapılmış ve 2017’de Ankara’da düzenlenen 15. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi’nde bildiri olarak sunulmuştur.