Hakikatin Acısı, Propagandanın Cazibesi, Kandırılmanın Şehveti

0
582

Tezcan Durna[1]

Son zamanlarda Twitter’dan, alternatif haber mecralarından, üyesi olduğum pek çok haberleşme grubundan ve buna benzer muhtelif kanaldan iktidarın mutlak şekilde denetim altında tuttuğu geleneksel haber kanallarından asla öğrenemeyeceğim pek çok haber/gerçek öğreniyorum. Kuşkusuz buralarda dolaşan pek çok bilgi/haber arasında fake (uydurma) ya da yanlış denebilecek haber de mevcut. Bunların gerçek olup olmadığını ayırt etmek için artık insanüstü bir çaba sarf etmek de gerekiyor. Yine buralardan öğrendiğim örneğin muvazzaf bir uzman çavuşun 18 yaşında bir genç kıza cinsel saldırıda bulunarak ölümüne yol açması gibi bazı haberler, sosyal ağlarda yoğun bir şekilde gündem olduğu için siyasi ve hukuki erkin gözden ırak tutması imkânsız hale de gelebiliyor. Neyse ki olması gereken şey sosyal medyada ortaya çıkan kamuoyu baskısı sayesinde oluyor ve hukuki süreç sonunda başlatılabiliyor. Ancak her öğrendiğim kötü olay ya da durumun akıbeti bu şekilde olmuyor. Çoğu olay ya da duruma ilişkin öğrendiğim hakikat, yine çoğu zaman, içimde bir acı bırakarak sönümlenip gidiyor. Haksızlığı yapanın çoğu zaman yanına kar kalıyor. Bu acı ya duyarsızlaştırıyor ya da bir başka olayın acısıyla birleşip bir yumağa dönüşüyor. Bu durum, acı eşiğinize göre değişiyor tabi ki.

NEDEN? NEDEN? NEDEN?

Buradan nereye gelmeye çalışıyorum. Şu sorularla meramımı açmaya çalışayım: İnsan hakikate vakıf olarak ne kazanır? Hakikat insanın ne işine yarar? Haber kanalları son zamanlarda neden haber değil de propaganda malzemesi üretir? Neden günümüzde gerçekleri araştırıp yazan gazeteler geniş okur kitlesi tarafından takip edilmez? Neden insanlar gerçekleri bilmeye çok fazla ihtiyaç duymazlar? İnsanlar izledikleri haber kanallarındaki haberlerin propaganda olduğunu bilmezler mi? Eğer bunların propaganda olduğunu biliyorlarsa neden izlemeye ve izledikleri bu propagandalara/yalanlara göre pozisyon almaya devam ederler? İnsan hiç olmayacak bir şeye nasıl kanar?

Günümüz muhafazakâr popülist hareketlerin yarattığı maçist, ırkçı, yabancı ve kadın düşmanı, sarkastik ve sinik siyasal kültür bir yandan hakikatin ters yüz edilmesine diğer yandan da insanların hakikatle kurdukları samimi bağın koparılmasına yol açmıştır. İki yönden bu bağ kopmuştur: 1) Olay ve durumlara özellikle sosyal ağlar üzerinden verilen sarkastik ve sinik tepkiler, olay ve durumların gerçek yüzünü öğrenme ve ona göre hareket etme eğiliminin önüne geçmektedir. Zira insanlar, olaylardaki haksızlık, yanlışlık ya da hukuksuzluğun giderilmesini talep etmek yerine, çoğunlukla verdikleri ironik ve absürt tepkilerle kendi varlıklarını olayın önüne koymaya çalışmaktadırlar. 2) İnsanlar olay ve durumlara tepki verdikleri zaman sonuç alınabileceğine inanmaz hale gelmişlerdir. Toplumsal ayaklanmalar, isyanlar, rejim ya da siyasi iktidarların değiştirilmesi ya da bunların kendine çeki düzen vermesi için verilen kitlesel tepkiler ya kıyıcı şiddetle susturulmuş ya da ortaya çıkan değişiklik sonucu rol alan siyasi aktörler de çok çabuk şekilde dejenere olmuş ve bu dejenerasyon geniş kitlelerde umutsuzluğun pekişmesine yol açmıştır.

KANDIRILMAYI ARZU ETMEK!

Siyasi aktörlerin yaptığı yanlışları, hukuksuzlukları, hataları dile getiren haberlere bu umutsuzluk nedeniyle fazlaca itibar edilmez hale gelmiştir. Bu bağlamda, hakikate vakıf olmak geniş kitlelere cazip gelen bir durum olmaktan çıkmış, acı verici bir hadise haline gelmiştir. Acı ise, biliyor olduğu halde bir şey yapamamaktan kaynaklanır. Kim yanlış olduğunu bildiği şeyle ilgili olarak bir şey yapamayacağı halde o şeyi bilmeyi arzular? İnsanın doğası belki de Jeremy Bentham’ın faydacılık kuramında da belirtildiği gibi “acıdan kaçınmak, hazzı çoğaltmaktır”.[2] Hakikat acı veren bir şeyse, hakikatin çoğu zaman üstünü örten sinik tepkiler ve mizahi reaksiyonlar cazip tavır haline gelir. Bu nedenle böylesi cehaletin övüldüğü, yalanın gerçeğin yerine geçtiği, namertliğin mertlik olarak görüldüğü, doğruya doğru diyenin kendine yer bulamadığı bir dönemde aciz ve çaresiz sıradan insan kendine kanmaktan ve kandırılmaktan başka bir çare bulamaz. Meşruiyet krizi yaşadığı varoluşunu kendi nazarında meşrulaştırmak için, insan öncelikli olarak da kendini kandırmaya ihtiyaç duyar. Bu nedenle günümüz insanının en belirgin özelliğinin kandırılmayı, hakikati bilmekten daha fazla arzuluyor olmasıdır diyebiliriz.

ÖZHASEKİ VE TRUMP’IN BENZER YALANLARI!

Bilgiye bu kadar kolay erişilebilip de yalanın da bir o kadar kolay söylenebildiği tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Bilimsel ve sahih bilgi itibar kaybettikçe, siyasilerin kitleleri manipüle etmek için uydurdukları tevatürlere inanan kitleler artıyor. Corona pandemisi başladığından beri dünyadaki özellikle muhafazakâr popülistler tarafından yönetilen ülkelerde virüsün ortaya çıkışına dair pek çok tevatür yayıldı. Virüsü Çinlilerin laboratuvarda ürettiğinden tutun da dünyayı yönettiği iddia edilen birkaç aile ve şirketin dünya nüfusunu azaltmak için özellikle yaydıkları bir virüs olduğu uydurmasına kadar akıl almaz bilgiler dolaştı, dolaşmaya devam ediyor. Şimdilerde Cumhuriyetçilerin adayı ve mevcut Başkan Donald Trump, Demokratların adayı Joe Biden’ın başkan seçilmesi halinde Amerika’nın Çinliler tarafından işgal edileceği ve halkın Çince öğrenmek zorunda kalacağına dair deli saçmaları uyduruyor. Bunu uyduran kişi deli olsa, deli der güler geçersiniz. Ancak bu kişi yaklaşık dört yıldır ABD’yi yönetiyor ve hatta dünyanın gidişatı hakkında kararlar veriyor. 2019 yılında AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Özhaseki de Millet İttifakı’nın adayı Mansur Yavaş seçilirse “Ankaralıların su faturalarını teröristlerin getireceğini” iddia etmişti. Trump’ın yalanı ile Özhaseki’nin yalanı ne kadar birbirine benziyor değil mi? Özhaseki bu yalanları uydurduğu seçimde başarılı olamamış olsa dahi hatırı sayılır bir oy aldı. Trump bu yalanları söyleyerek, Kasım ayında yapılacak seçimlerde belki de bir dört yıl daha ABD’yi yönetmek ve dünyanın gidişatına karar vermek için başkan seçilecek.

SİYASETÇİLERİN SÖYLEDİKLERİ YALANLARA KİTLELER NEDEN İNANIR?

Şimdi gelelim asıl sorunumuza! Siyasetçiler ilk defa bu dönemde mi yalanla bu kadar yakın ilişki halinde? Zaten siyasetçi denilen varlık her zaman başı sıkıştığı anlarda yalan söylemiyor muydu? İşte sihirli soru bu. Lee Mcintryre içinde yaşadığımız dönemi daha önceki dönemlerden ayıran en önemli şeyin artık siyasetçilerin başları sıkıştığı zaman yalan söylemedikleri, yalan söylemenin neredeyse artık bir norm haline gelmiş olmasıdır.[3] Bir önceki sorudan daha da önemli olan soru ise şudur: Liderlerin ya da siyasetçilerin utanmazca söylediği bu seri yalanlara kitleler neden ve nasıl inanır? Çünkü kitleler propaganda ya da yalanla daha kolay başa çıkabilir. Dahası kitlelerin yalanla başa çıkmasına zaten gerek yoktur. Siyasetçi ne kadar yalan söylemeye ihtiyaç duyuyorsa, kitleler de o kadar yalana inanmaya ihtiyaç duyuyordur. Yani paradoksal gibi görünen durum şudur: Yalanın geçer akçe olduğu bir iklimde siyasetçi tam da kitlelere ihtiyacı olan şeyi, yani yalanı söyler zaten.

Yalanın düzenin bini bir para olduğu bir dönemde, haksızlığın-hukuksuzluğun istisna değil sıradan bir şey haline geldiği bir çağda kitleler güçlülerin yaptığı haksız ve hukuksuz eylemleri bildiren gerçekleri öğrendikleri zaman onunla nasıl başa çıkabileceğini bilemez hale gelir. Neden içine dâhil olduğu bir cemaatin okulunda ya da yurdunda ortaya çıkan erkek çocuklarına yönelik tecavüzlere dindar olduğunu söyleyen insanlar ses çıkarmak yerine, “bizim şeyhimiz öyle bir şeye izin vermez, olmaz öyle şey” gibi bir açıklamaya daha kolay inanır. Hatta böyle bir açıklamaya bile hacet kalmadan, kendini böyle bir olayın olmadığına kolaylıkla inandırabilir. Çünkü bu hakikati öğrendiği anda yapabileceği bir şeyin olmadığının farkındadır bu kişi. Velev ki böyle bir tecavüzün varlığını “cürmü meşhut ile” öğrendi söz konusu kişi. Böyle bir durumda bile eğer elinden bir şey gelmeyecekse bunu bile inkâr etmeyi seçebileceğini varsaymak mümkündür. Pek çok geleneksel aile içindeki ensest vakasını bizzat annelerin ört bas ettiğini bilmiyor muyuz? Bu tür vakalar neden ört bas edilir? Bu basitçe ikiyüzlü bir muhafazakâr ahlakla açıklanabilir mi? Ahlaklı olmak lüks ve güç isteyen bir iştir. Birilerini ahlaksızlıkla suçlamak ise en kolayıdır. Karnı tok olan birisinin hırsızlara ahlak dersi vermesi kadar kolay bir şey olamaz.

‘HAKİKATİ BİLMEK BİR İNSANIN NE İŞİNE YARAR?’

Bu satırları okuyan kişi sakın ha böylesi ahlaksızlıklara ve haksızlıklara göz yumarak, yalanlara inanan kitleleri mazur gördüğümü düşünmesin. Var olan iktidarın ağır bir şekilde gadrine uğramış bir insan olarak bu haksızlığı yapan bir iktidarı hala desteklemeye devam eden kitleleri hoş görecek pozisyonda olmadığımı bilen bilir. Buradaki maksadım kitleleri yalanlara inanıyor diye suçlamak yerine bu kitlelerin neden hakikati bilmek yerine yalanlara inanmayı tercih ettiğini anlamaya çalışmaktır. Bunun en temel nedeni kitleleri oluşturan bireylerin siyasi ve hukuki olarak çok güçsüz bir durumda olmasıdır. “Hakikati bilmek bir insanın ne işine yarar?” diye bir soru sormuştum başlarda. Bu soruyu her şeyden önce habercilerin her zaman kendilerine sormaları ve kamuoyuna bildirecekleri hakikati ona göre seçmeleri gerekir. Bu ise habercilik anlayışının da yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor.

Shakespeare  “Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni” diye başladığı 66. Sonesinde uzun uzun yaşadığı devirdeki kötülükleri anlatır anlatır ve sonunda “Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama/ Seni yalnız komak var o koyuyor adama” diye bitirir soneyi. İşte içinde yaşadığımız dönemin yalan düzenine tamah eden geniş kitlelerin de çaresi birbirini yalnız bırakmamaktır. Bu yalan düzeni, büyük ölçüde yalnız kalmış, atomize bireylerin varlığından güç almaktadır. Ancak Nazım’ın dizelerinde dile getirdiği gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyebilirsek, ne kendimize yalan söylemek ne de bize söylenen yalanlara inanmak zorunda kalırız.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Faydacılık kuramı, asıl olarak Jeremy Bentham’ın geliştirdiği bir kuramdır. Ancak John Stuart Mill bu kuramı kendi liberal özgürlük anlayışı çerçevesinde biraz daha geliştirmiştir. Ayrıntı için bkz. John Stuart Mill (2017), Faydacılık, Çev. Selin Aktuyun, İstanbul: Alfa, s. 61 ve devamı.

[3] Lee Mcintyre (2019), Hakikat Sonrası, Çev. M. Fahrettin Biçici, İstanbul: Tellekt, s. 15-16.