Vatanın Her Karış Toprağı Kutsal mı Sahiden?

0
372
Nehir Durna

Tezcan Durna[1]

Gerek yurttaşlık bilgisi derslerinde gerekse de askerliğini yapmış her erkek Türk gencine askerdeki pek çok angaryanın yanı sıra verilen “yurt sevgisi” derslerinde “vatanın her karış toprağının ne kadar kutsal olduğu, vatan topraklarının şehit kanlarıyla sulandığı, milli birlik ve beraberliğin ne denli önemli olduğu, sadece doğduğu bölgeden değil, mensubu olduğu ülkenin kurulduğu toprakların her karışından sorumlu olması gerektiği” öğretilir. Bu nedenle ben esasında söylemde kurulan bu yurt sevgisinin eylemde ne kadar hayata geçtiğini hep merak etmişimdir. Bu sorunun yanıtına dair, kişisel gözlemlerinizle de belli bir kanaat edinmeniz imkân dâhilinde. En azından bir tatil beldesinde bir yerden bir yere giderken önümden giden aracın içinden bir çocuk bezi fırlatıldığını, herhangi bir piknik alanındaki çöp dağlarını, kurban bayramlarında kendi yaşadığı köyün sokaklarına dahi hayvan işkembelerini bırakan köy sakinlerini gördüğümde, halkın ortalama nüfusunun yurt sevgisinden ne anladığına dair belirli bir kanaat oluşuyor bende de.

VATAN TOPRAĞI VE MİLLİYETÇİLİK

Bir önceki paragrafta da belirttiğim gibi benim asıl merak ettiğim şey, sürekli “vatanın bölünmez bütünlüğü”nden dem vurulduğu, yurt sevgisinin neredeyse evlat sevgisinden daha fazla önemsendiği bir ülkede, vatan toprağının kaybedilmesinin ne kadar önemsendiğidir. “Özellikle son yıllarda her karışının talan edilmesine, doğanın feci şekilde tahrip edilerek üzerinde yaşanamaz hale getirilmesine sadece talan edilen bölgede yaşayan insanlar mı tepki gösteriyor, yoksa ulusal çapta tepki gösteren de çıkıyor mu?” sorusu aynı zamanda kendini milliyetçi olarak adlandıranların da ciddiyetle sorması ve yanıtını da samimiyetle vermesi gerekiyor. Zira kendine milliyetçiyim diyen pek çok yoksul insan, yurt toprağı karşısında takındığı ikircikli ve ikiyüzlü tavrın ceremesini bizzat kendisi çekiyor. Hani deniyor ya, sel felaketlerinden sonra, “doğa insanlardan intikamını alıyor”. Doğanın intikamı da maalesef sınıfsal bir ayrımda bulunuyor. Doğa bu tür felaketlerde intikamını çoğunlukla, dere yatağına yapılan evlere borç harç sahip olarak oturan yoksullardan alıyor. O evleri yaparak parasını tıkır tıkır alan, onların yapılmasına ruhsat veren, evin satışından komisyonunu alarak köşeye çekilen zatı şahaneler bu intikamdan genellikle pek nasibini almıyorlar.

Fotoğraf: Nehir Durna

ÜÇ KÖYDE YAPILAN ALAN ARAŞTIRMASI

Yukarıda tarif ettiğim paradoksa açıklık getirebilmek için 2015 yılında Antalya’nın Kuzey Batısında Torosların eteklerinde konuşlanmış üç köyde bir saha araştırması yapmıştım. Bu köyleri seçmemin nedeni, her üç köyün de tarımsal arazilerine yakın noktalarda üç ayrı taş ocağı açılmış olmasıydı. Bu taş ocaklarının açılması bir hayli sancılı olmuştu. Araştırmanın yapıldığı tarihte bu sancılı süreç atlatılmış, taş ocağını işleten şirket köylülerle arasında geçen mücadeleden[2] çoktan galip çıkmış ve suhuletle faaliyetini sürdürüyordu. Araştırmayı yürüttüğüm tarihlerde Türkiye’nin üç farklı bölgesinde doğa katliamına yol açan üç farklı inşaat faaliyetine karşı yine protestolar yürütülüyordu. Birincisi Rize’deki Yeşil Yol çalışması, ikincisi Soma Yırca’da termik santral yapımı için binlerce zeytin ağacının sökülmesi ve kesilmesi, üçüncü olay da Antalya’nın Elmalı ilçesi sınırlarında yer alan Çığlıkara Ormanlarında taş ocağı için yine ağaçların kesilmesi olayıydı. Ülkenin üç farklı bölgesinde rant için yürütülen doğa katliamlarına dair haberleri, yine kendileri de yaşadıkları bölgede bir doğa katliamına şahit olan ve onaylamadıkları halde razı olmak zorunda kalan köylülerle okumaktı araştırmanın temel meramı.[3] Bunun için Hürriyet, Yeni Şafak ve Bugün gazetelerinde yer alan bu üç farklı doğa katliamı ile ilgili çıkan haberlerden seçerek bu haberleri üç farklı köydeki köylülerle birlikte okumaya giriştik. Okumaya diyorum ama özellikle de saha çalışmalarında her zaman baştan hedeflediğiniz şeyi yapamazsınız, olay hiç beklemediğiniz noktalara varır. Bizim araştırmada da aynı durum yaşandı.

Fotoğraf: Nehir Durna

Tabi ki, köy insanı, çoğunlukla haberleri gazetelerden değil, televizyonlardan aldıkları için gazetelerde benim seçtiğim haberlerle ilgili hiçbir fikirlerinin olmadığını anlamam çok zaman almadı. Ayrıca araştırmayı yaptığım zamanlar, yine köylünün neredeyse gece gündüz çalıştığı yoğun sezon olan yaz mevsimi olduğu için, seçtiğim olaylardan da köylülerin pek çoğunun haberinin olmadığını da çok çabuk anladım. Halbuki bu haberleri köylülerle okumaktaki amacımız, köy sakinlerinin kendi yaşadıkları bir olayla ülkenin kendilerine uzak coğrafyalarında yaşanan aynı olaylar arasında bir korelasyon kurarak empati oluşturup oluşturmadıklarını anlamaktı. Böylece “vatan toprağı” söyleminden türeyen milliyetçilik duygularının somut bir zemininin olup olmadığını da anlayabilecektik. Anlayamadık!!! Ancak bunun dışında pek çok şey anladık, şöyle ki…

Üç farklı köyde 2009-2010 yıllarında taş ocaklarının açılmasına karşı yürütülen mücadelelerin dozu farklı farklıydı. Ancak üç köyün halkının da ortak kanaati taş ocaklarının buralara açılmaması gerektiği yönünde ortaklaşıyordu. Ancak o süreçte, köylerin yöneticileri ile yapılan anlaşmalar ve merkezi yönetimin verdiği ruhsatlar, köylülerin elini kolunu bağlamış durumdaydı. Bu süreçte özellikle Tekke Köyü’nde yürütülen mücadeleler sonucu haklarında cezalar kesilen pek çok köy sakini mücadeleyi bırakmak zorunda kaldı. Bu kesilen cezaların köyün diğer sakinleri arasında paylaştırılması ve toplanarak ödenmesi, kuşkusuz köylünün işbirliği ve dayanışma ruhuna dair gurur verici bir göstergeydi. Ancak ürettiğini satmakta güçlük çeken, girdi maliyetlerinin olağanüstü artması sonucu her yıl kredi batağına saplanan köylünün daha fazla bu cezaları üstlenmesini beklemek elbette mümkün olamazdı. Köylülere “bu taş ocaklarının yaşadığınız çevrede uzun vadede kalıcı tahribatlar yarattığının farkında değil misiniz?” şeklinde sorduğumuz soruya verilen yanıtların ezici bir çoğunluğu, “elbette farkındayız, ancak bir araya gelmekte güçlük çekiyoruz” şeklinde oldu. Örneğin, Zümrütova Köyü’nden kendisini CHP’li olarak tanımlayan bir kişinin söylediği şu sözler, köylünün örgütlenme güçlüğünü ve bunu da rantiyenin yanında pozisyon alan devletin nasıl “iyi” değerlendirdiğini gözler önüne seriyordu: “Ben 10 kişiyi örgütlesem ve köyden geçen kamyonların[4] önünü kessem, hemen beni alırlar içeri ve arkamda kimse kalmaz, buna eminim.” Bu ocaklara verilen ruhsatların parti kanalı ve onayıyla alındığının bilinmesi ise köylüleri yılgınlığa sevkeden en önemli unsurlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Köylüler, bu ocaklara karşı çıktıkları anda AKP’ye karşı çıkmış olarak kabul edileceklerini ve mutlak bir şekilde cezalandırılacaklarını çok iyi biliyorlar ve yaşayacakları olası felaketi kader olarak kabul etme yoluna gidiyorlar.

Köylülere son olarak provakatif bir soru sorarak içinde bulundukları duruma itiraz etme konusunda gerçekten ne kadar çaresiz olduklarını anlamak istedim. Son olarak sorduğum “Ola ki devlet taş ocaklarına kârının yüzde ellisini köylülere dağıtacaksın dese ruhsat verdiği şirkete, tavrınız ne olurdu?” sorusuna karşı verilen yanıtlar, köylünün tavrının billurlaşmasına yol açıyordu. Genellikle ilk tepki, böyle bir şeyi asla yapmazlar şeklinde oldu. Ancak ısrarla “velev ki oldu nasıl davranırdınız?” sorusuna genellikle Akçaeniş köyünden ilk anda “kabul ederdik” yanıtı gelmekle birlikte, biraz düşününce “yine de asla kabul etmezdik” yanıtı geldi. Ancak Zümrütova ve Tekke Köylerinden “kesinlikle kabul etmezdik” yanıtı geldi. Yine de her iki köyde de şeytanın avukatlığını yapıp, “köylüye değil kârını dağıtmak, içkili bir yemek ısmarlasalar bile kabul ederler” diyenler de çıktı. Her ne kadar şeytanın avukatlığını yapan bu kişiyle hemfikir olduğumu itiraf etsem de, durumun bu kadar vahim olduğuna inanmak istemiyorum. Bu spekülatif soruya verilen yanıtların, bunca yoksulluk ve yoksunluğun içinde içtenlikle yanıtlanıp yanıtlanmadığı kuşkusuz muğlak kaldı. Ancak özetle doğa katliamına yol açan yatırımların köylünün zararına olduğu, buna rağmen çaresizlikten bu yatırımlara karşı çıkılamadığı sonucu çıkıyor.

Fotoğraf: Nehir Durna

KAPİTALİZMİN KÂR GÜDÜSÜ VE DEVLETİN ZOR AYGITI BİRLEŞİNCE…

Kapitalist üretim ilişkilerinin kâr güdüsü, Türkiye koşullarındaki küçük tarım üreticilerinin yaşam koşullarını tehdit ettiği zaman, küçük üretici olan köylüler bu duruma karşı çıkmak istiyorlar elbette. Ancak kapitalizmin kâr güdüsüyle, otoriter patrimonyal devlet gücü bir araya gelip bu karşı çıkışı devletin baskı-zor aygıtlarıyla etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Bu baskı-zor aygıtlarının krize girdiği Tekke Köyü gibi köylerde devreye hukuksal aygıt giriyor. Zaten üretimi teşvik eden düzgün bir tarım politikası yürütülmediği için derin bir borç batağının içinde bulunan köylü, hukuksal yollarla kendisine verilen para cezalarını karşılayamadığı için derin bir yılgınlığın içinde çaresiz, durumu kabul etmek zorunda kalıyor. Uzun vadede üretimin olanaksız hale geleceğini, dahası yaşamasının mümkün olmayacağını bilmesine rağmen köylü, olan biten karşısında pasif kalarak gününü kurtarmak ya da geleceğinin yok olması ikilemiyle çaresiz bir biçimde sonunu bekliyor.

Aslında rant uğruna kurutulan ya da aşırı yağış anlarında akacak yer bulamayınca meskun mahallere hücum ederek can ve mal kaybına yol açan dereler, yakılan ormanlar, kesilen ağaçlar içinde yaşadığımız doğa ile barışık bir şekilde yaşamayı beceremediğimizin göstergeleri. Bu beceriksizlik, katledilen doğanın bir şekilde dengeye kavuşmaya çalışmasıyla cezalandırmaya dönüşüyor. Ancak bu cezalandırmanın da adil olmadığı ortada. Örnekleri gün geçtikçe çoğalan yol çalışmaları, altın madeni araması, taş ocağı ve HESler gibi inşaatlar nedeniyle ortaya çıkan doğa katliamlarına ulusal çapta yeterli tepki verilemiyor. Bunun en önemli nedeni ise, bu tür katliamların yol açtığı sorunların yerel, bu sorunlara yol açan kararlarınsa ulusal çapta veriliyor olması. Yine sorunların birinci dereceden muhatapları ve mustaripleri köylü ve taşralı meskûn kitleler, reaksiyon verenler ise kentli orta sınıf. Bu anlamda hem köy/taşra insanının üzerinde yaşadığı toprağa sahip çıkma konusunda yeterince samimi olup olmadığını tekrardan düşünmesi, bu tür sorunlara reaksiyon gösteriyor olmasına rağmen sonuç alamayan kentli orta sınıfın eylem stratejilerini de gözden geçirmesi gerekiyor.

Fotoğraf: Nehir Durna

Sonuç olarak aslında “vatanın her karış toprağı”nın öyle çok da kutsal olmadığı ortada. Asıl mesele, üzerinde yaşadığımız, bizi doyuran, besleyen ve yaşatan toprağa sahip çıkabilmek. Sanırım asıl yurtseverlik, belki de hiçbir zaman göremeyeceğimiz ülke toprağının bölüneceği korkusuyla milliyetçilik histerisine kapılmak ve bu histeri yoluyla her şeyden öte yaşam hakkımızı bile elimizden alan despot liderlere destek vermek yerine, yağmalanıp, yakılıp yıkılırken hatırı sayılır tepkiler vermekten geçiyor. Bunu gerçekten anladığımız zaman, doğayla barışık şekilde yaşamayı da başaracağız.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[2] Bu mücadele ile ilgili haberlere için  şu linklerden ulaşılabilir: https://www.ntv.com.tr/turkiye/tas-ocaklarina-ciplak-protesto,b7EZBvavYE-_GfixL-GDmg (Erişim tarihi: 29/08/2020), https://www.cnnturk.com/2010/turkiye/12/19/turbe.yanindaki.tas.ocagina.yine.protesto/599997.0/index.html (Erişim tarihi: 29/08/2020).

[3] Bu araştırmanın bulguları Eylül 2015’te İstanbul’da düzenlenen Çevre ve Kültür başlıklı Sekizinci Uluslararası Kültür Araştırmaları Sempozyumu’nda bildiri olarak sunulmuştur. Program için linke tıklayabilirsiniz: https://semp2015.kulturad.org/?page_id=86 (Erişim tarihi: 29/08/2020).

[4] Taş ocaklarından çıkarılan her biri 50-60 tonluk taşları taşıyan kamyonlar, Zümrütova Köyü’nün merkezindeki yoldan geçiyor. Bu geçen kamyonlar, çoğu kerpiçten yapılmış yolun kenarındaki evlerde derin çatlaklar oluşturup, uzun vadede evlerin yıkılmasına yol açabilir.