Türkiye’de Kadının Kamusal Görünürlük ve Ekonomik Özgürlük Hakkı

0
1087

*Nehir DURNA

Giriş

Kadının kamusal alana ve çalışma hayatına katılımı tarih boyunca siyasetten ekonomiye, dini kurumlardan aileye, farklı toplumsal yapılar tarafından her zaman tartışma konusu edilmiştir. Kamusal alanın ve çalışma hayatının dışında tutulmaya çalışılan kadın, Sanayi Devrimi, savaşlar ve kapitalist ekonomi ile birlikte önemli bir işgücü haline gelmiştir. Kapitalist sömürü ilişkilerine eşlik eden ataerkil tahakküm içinde kadınların kamusal alanda var olma ve çalışma hayatına hakkıyla katılma adına verdikleri mücadele, hak arayışları, eşitlik talepleri günümüze kadar devam etmiş ve hala devam etmektedir.

Başta işgücüne katılım olmak üzere kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları hak ihlallerinin medyadaki temsili ise ayrı bir tartışma konusudur. Bu raporda kadına yönelik hak ihlallerinin medya dolayımıyla nasıl dolaşıma sokulduğuna ve tekrar tekrar üretildiğine daha yakından bakabilmek için, haber metinlerinin içeriği nitel analize tabi tutulmuştur. Bu maksatla farklı ideolojik görüşü yansıttığı düşünülen hükümet yanlısı Yeni Şafak ve Akit ile ulusalcı-laik Sözcü gazetelerinin internet sayfalarında yer alan ve hak ihlali olarak değerlendirilen dört farklı olaya ilişkin toplam 42 haber örneği incelenmiştir.

Türkiye’de Kadın İstihdamı ve Eşitliğinin Tarihsel Gelişimi

Kadının işgücüne katılımının tarihsel gelişimine baktığımızda sanayi devriminin önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmek gerekir. Kadınların üretim hayatı içinde yer almaları insanlık tarihi ile birlikte süregelen bir olgu olmasına karşın, ücret karşılığı çalışmaya başlaması 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte yeni ve ucuz işgücüne ihtiyaç duyulmasıyla başlamıştır. Kadınların çalışma hayatına girişlerini hızlandıran etkenlerden biri de savaşlardır. Pek çok ülkede, o tarihe dek “asli görevi ev işi olan” kadınlar cepheye giden erkeklerin yerine işgücüne katılmışlardır. 1914-18 yılları arasında sadece İngiltere’de 1 milyon 345 bin kadın çalışma yaşamına dâhil olmuştur. (Yılmaz ve Zoğal, 2015: 8) Sanayi devriminden önce geleneksel rollerinin fazlaca dışına çıkamayan kadınlar Sanayi Devrimi ile birlikte ücret karşılığında “işçi” statüsü ile çalışmaya başlamışlardır (Özer, Biçerli, 2003: 56-57).

Türkiye’ye baktığımızda Cumhuriyet Döneminin başlarında durumun Osmanlı döneminin son zamanlarından farklı olmadığı görülmektedir. Ücretli kadın emeği söz konusu olduğunda, erken cumhuriyet dönemindeki gelişmelerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve özellikle de 19. Yüzyıl sonlarında tedricen meydana gelen gelişmelerle yakından bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Kadın emeğinin evden ev dışına çıkış süreci ve önce atölyelere, sonra da fabrikalara çekilmesi bu dönemde başlamış ve Cumhuriyet döneminde devam etmiştir. Kadınların çalıştıkları sektörler ve faaliyet alanları açısından da iki dönem itibariyle bir süreklilik söz konusudur. İmparatorlukta olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de kadın işçiler esas olarak dokumacılık, gıda, içki ve tütün faaliyet alanlarında çalışmaktadırlar (Makal, 2010: 36).

Türkiye’de 80’li yılların sonlarına baktığımızda %34’lerde seyreden kadınların işgücüne katılım oranları, tarımın çözülmesi-kırdan kente göçle sürekli düşüş göstermiştir. Tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadının, kentte de çeşitli nedenlerle işgücü piyasası dışında kaldığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni kırdan kente göç eden kadınların eğitim düzeyinin düşüklüğüdür. Bunun yanı sıra toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve bu işbölümüne dayalı olarak belirlenen toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil aile yapısı, ücret düzeyi, çocuk-yaşlı bakım hizmetlerindeki yetersizlikler de kadınların işgücüne katılmasını engellemektedir. Buna karşılık kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe işgücüne katılma oranları da yükselmektedir (Aslantepe, 2012: 160).

Türkiye’de üniversite altı eğitimli çoğunluk kadınlardaki çok düşük istihdam oranlarına paralel olarak kendilerini tam-zamanlı ev kadını olarak tanımlayan çok yüksek sayıdaki kadının, 1980 sonrası siyasi spektrumda giderek artan muhafazakârlaşmayı destekleyen bir sosyal altyapının unsuru haline geldikleri dikkat çekmektedir. 2000’li yıllarda Türkiye’de Müslüman muhafazakâr bir parti olan AKP’nin tek başına iktidara gelmesinde ve güçlenmesinde kentlerde yaşayan birinci ya da ikinci nesil kırdan kente göçen, tam zamanlı ev kadınlarının mobilizasyonunun önemli rol oynadığına; bakım rejimi ve emek piyasasının cinsiyetçi yapısının muhafazakâr siyasi akımları güçlendirdiğine işaret etmektedir (Ajas, 2012: 214).

Günümüzde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkede kadınların çalışma hayatına katılımıyla ilgili uluslararası sözleşmeler ve yasal düzenlemeler mevcut olsa da kadınların sosyal, siyasi ve ekonomik hayata katılımının önünde hala ciddi engeller bulunmaktadır.

Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere pek çok uluslararası sözleşmeye taraftır. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW)[1] Sözleşmesi’nin yanı sıra ILO’nun kadın işçilerin yaşamlarını düzenleyen pek çok sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlardan dokuz tanesi en önemlilerini oluşturmaktadır. Bunlar Eşit Ücret Sözleşmesi (C100), Ayrımcılık (İş ve Meslek) Sözleşmesi (C111), Ailevi Sorumlulukları Olan İşçiler Sözleşmesi (C156), İstihdam Politikası Sözleşmesi (C122), İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi (C142), Analığın Korunması Sözleşmesi (C103/183), Gece Çalışması (Kadınlar) Sözleşmesi (C89/171), Kısmi Zamanlı Çalışma Sözleşmesi (C175) ve Ev Eksenli Çalışma Sözleşmesi (C177)’dir (Aslantepe, 2012: 162-163).

CEDAW’da öngörülen temel ilkeler kadın haklarının “evrenselliği” ve bu hakların “birey olarak” her kadına tanınması gerekliliğidir. CEDAW kadınların insan haklarının dünyanın her yerinde, her toplumda ve her kadın için aynı olduğunun ve toplumsal konum, medeni hal gibi değişkenlerden bağımsız olarak her kadın için aynı şekilde tanınması gereğinin özellikle altını çizmektedir. CEDAW, kadınlara yönelik ayrımcılığın bütün toplumlarda var olduğu gerçeğinden hareket ederek, ayrımcılığın bütünüyle “ortadan kaldırılması” gereğinin koşulsuz olarak kabul edilmesini öngörür. CEDAW’a taraf olan devletler kadınların insan haklarının yaşama geçirilmesini engelleyen ya da geciktiren her türlü olumsuz toplumsal, ekonomik, politik veya kültürel koşul ve etkinin “yok edilmesi” gereğini kabul etmektedir. Bu bağlamda, farklı kültürel anlayış ve uygulamaların kadınların evrensel insan haklarının gerçekleştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması önünde engel oluşturması kabul edilemez. Kadınlara karşı ayrımcılık ve kadınların insan haklarının ihlali nitelikli hiçbir inanç, düzenleme veya uygulama “kültürel görecelik” diye ifade edilen anlayış doğrultusunda savunulamaz (Ayata vd., 2010: 17).

Dolayısıyla, Türkiye’nin imzaladığı ve başta CEDAW olmak üzere toplumsal cinsiyet eşitliğine dair hükümler içeren tüm uluslararası sözleşmeler, iç hukukta yol gösterici niteliktedir. Bütün yasal düzenlemeler, bu sözleşmelerin dayandığı normları esas almak durumundadır. Böylece, hukukî ve fiilî eşitliğin ötesinde, dönüştürücü eşitlik normunun da gözetilmesi esastır (Toksöz, Memis, 2018: 75).

Ancak Türkiye’de fiili durum ve istatistikler, kadınların özellikle çalışma hayatına katılımındaki engelleri gözler önüne sermektedir.

İnsanların belirli bir ırk, yaş özelliği ya da cinsiyete sahip oldukları için kurumlarda, belirli işlerde belirli kademelerden daha yüksekte bulunamaması olarak tanımlanan ve dikey katmanlaşmanın bir versiyonu olan Cam Tavan konusunda en önemli veri kaynaklarından biri Economist’in oluşturduğu Cam Tavan Endeksi’nin 2019 verilerine göre Türkiye, listelenen 29 ülke arasında Güney Kore ve Japonya’dan sonra 27. sırada yer almaktadır. [2]

Cam Tavan Endeksi’nde yer alan istatistiki veriler ise şu şekildedir:

– Türkiye’de kadınların yükseköğretime erişim oranı erkeklerden %2,5 daha az (29 ülke arasında 26. Sırada),

– Kadınların iş gücüne katılım oranı erkeklerden %40,6 daha az (29. Sırada),

– Kadınlar erkeklerden %4,6 daha az ücret alıyor (5. Sırada),

– Yönetici pozisyonlardaki kadın oranı %15 (27. Sırada),

– Yönetim kurulunda kadın oranı %15,3 (23. Sırada),

– 10,6 haftalık ücretli doğum izniyle 24. sırada

– 1 haftalık ücretli babalık izniyle 17. Sırada.[3]

Kadınların iş yaşamını düzenleyen fakat Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında belirtilmemiş iki önemli ILO sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlar 156 sayılı Ailevi Sorumlulukları Olan İşçilerle ilgili ve 177 sayılı Ev Eksenli Çalışma Sözleşmeleri‘dir. İsminden de anlaşılacağı üzere bu sözleşmeler kadın ve erkek tüm işçiler için düzenlenmiş olsa da tüm dünyadaki sosyo-ekonomik ve kültürel yapılar gereği daha çok kadınları ilgilendirmektedir. Ailevi sorumluluklar ve iş yaşamının kesiştiği bir gerçektir. Bu kesişmelerden pek çok özel durum ortaya çıkmaktadır ve bu özel durumların yasalar tarafından düzenlenmemiş olması iş ve ev dengesinin kurulamamasına sebep olmaktadır. Bu dengesizlik nihayetinde kadınları işgücünün dışına doğru itmektedir. Örneğin; ev eksenli çalışma diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de çok yaygındır. Sabah işe gidip gelme ritüelinin dışında kalan ev eksenli çalışma, ortaya konan emeğin görünürlüğünü azaltmaktadır ve bu işçiler işyerinde çalışan işçilerle aynı emeği harcasalar bile işçi olarak tanınmamaktadır. Türkiye’deki pek çok kadın, ev eksenli çalıştığı halde çalışma hayatının sunduğu haklardan hala yararlanamamaktadır (Aslantepe, 2012: 166-167).

Neticede eşitlik ve ayrımcılık ilkelerinin farklı olarak değerlendirilmesi ve ayrımcılığa karşı yeterli yasal zeminin hazırlanması, imzalanmamış sözleşmelerin imzalanması, bu sözleşmelere uygun olarak ulusal mevzuatın gözden geçirilmesi ve imzalanmış sözleşmelerin imzalanmış olmakla kalmayıp çalışma yaşamında gerçekten uygulanması Türkiye’de kadın istihdamında çok önemli gelişmeler sağlayacaktır. Anayasa’nın 90. maddesi, 4. fıkrası usulüne uygun onaylanmış uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu düzenlemiştir. Ancak ne yazık ki bu madde de uygulanmamaktadır (167).

Türkiye’de AKP’nin iktidara geldiği dönem, aynı zamanda AB ile üyelik müzakereleri de devam ettiği için, eşitlik ve istihdam konusu gündemde sıklıkla yer almıştır. Yani AKP bir anlamda AB ile devam eden müzakerelerde gündemde olan demokratik haklarla ilgili kriterlere tarihsel olarak iyi uyumlanmış ve meşruiyetini büyük ölçüde bu uyum kabiliyetinden almıştır.

AKP’nin 2002’de işbaşına geldikten sonraki ilk hükümet dönemi, AB ile müzakere görüşmelerinin başladığı ve dolayısıyla yasaların hızla değiştiği bir dönemdir. Ancak sürecin sadece AB’ye uyum ile açıklanması yetersiz kalacaktır, çünkü Türkiye’de 1980 sonrası dönemde hızla gelişen kadın hareketinin talepleri de sürecin şekillenmesinde etkili olmuştur. Anayasanın eşitlik ile ilgili “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” diyen 10. Maddesine 2004’de “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” cümlesi ve 2010’da “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi eklenmiştir. Bu değişiklikler kadınların eşit haklar mücadelesinin kazanımları olmakla birlikte yasalarda eşitliğe dair hükümlerin uygulamada karşılığı olmadığından kadınlar somut adımlar atılmasını istemektedir.[4]

2000’li yıllar aynı zamanda Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri açısından önemli bir dönemin başlangıcı oldu. Bu dönemde gündeme gelen yasal değişiklikler ve düzenlemeler, kadın emeği ve istihdamı ile ilgili değişiklikleri de gündeme getirdi. Medeni Kanun (2001), TCK (2005) ve İş Kanunu’nda (2003) yapılan değişikliklerle, yasalarda yer alan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin önemli bir bölümü kaldırıldı ya da değiştirildi. Ancak, bu ve benzeri yasa değişikliklerinin kadınların günlük hayatlarına pek de yansımadığı, yapılan araştırmalardan ve o döneme ait gazete haberlerinden anlaşılmaktadır  (Özar, 2012: 296).

Özellikle 2005 ve sonrası dönemde AB müktesebatına uyum süreci ile ilişkili olarak hükümet ve kamu kurumu sözcülerinin kadın-erkek eşitliği konusunda verdikleri beyanatlar ve imzaladıkları genelgelerde çelişkili tutumlar izlemesi de dikkate değerdir. Resmi Gazete’de yayınlanan ve altında Başbakan olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası bulunan Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi şu cümle ile başlamaktadır: “Kadınların sosyo-ekonomik konumlarının güçlendirilmesi, toplumsal yaşamda kadın erkek eşitliğinin sağlanması, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve sosyal kalkınma amaçlarına ulaşılabilmesi için kadınların istihdamının artırılması ve eşit işe eşit ücret imkânının sağlanması şarttır”. Ancak Genelge’nin yayınlanmasından yaklaşık iki ay sonra Başbakan’ın halka hitaben yaptığı bir konuşmada, kadın ve erkeğin eşit olamayacağını belirterek, “(k)adın kadındır erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü? Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır” demesi, hükümetin, söylem düzeyinde dahi ne ölçüde çelişkili bir tutum sergilediği göstermektedir.” (Özar, 2012: 296-297)

AKP hükümetleri döneminde kadın istihdamını artırmaya yönelik politikaların insana yakışır işlerden ziyade kayıt dışı kadın istihdamını artırdığı görülmektedir. Bunun gerisinde neoliberal ekonomik politikaların ihtiyacı olan ucuz işgücünün temini kadar kadını ev ve aileden sorumlu gören cinsiyetçi işbölümünün muhafazasına yönelik politikalar bulunmaktadır. AKP’nin kadını işgücü piyasasına katmak, ama bu katılımın kadının aile içindeki sorumluluklarını ihmal etmeyecek biçimde olmasını sağlamak olarak somutluk kazanan toplumsal cinsiyet politikaları neoliberal-dinsel/muhafazakâr patriarka olarak tanımlanmıştır (Coşar ve Yeğenoğlu, 2011).

Anayasa ve yasalarda yer alan eşitlikçi düzenlemelere karşın eşitlikçi söylemin büyük ölçüde kâğıt üstünde kalmasında hükümet yetkililerinin ve onların bakanlık ve kamu kurumu düzeyindeki temsilcilerinin muhafazakâr zihniyet yapıları etkilidir. Özellikle 2007’den sonra AB ile müzakere görüşmelerinin hız kaybetmesine bağlı olarak eşitlikçi söylemden kadının ailenin bekası için önemi söylemine geçiş yaşanmış, aile öne çıkartılmıştır. Bunun en somut örneği, 2011’de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı yerine kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının isminde kadın örgütlerinin tüm taleplerine rağmen kadın kelimesine yer verilmemesidir.[5]

Dolayısıyla muhafazakârlaşan siyaset sonucunda kadının kamusal alandaki ve emek piyasasındaki rolünü ön plana çıkaran, destekleyen yaklaşımlardan ziyade giderek artan oranda aile içindeki anne, eş, bakıcı rolüne vurgu yapan yaklaşımlar ağır basmaya başlamıştır. Bunun en çarpıcı yansıması, neredeyse çeyrek asırlık bir geçmişe sahip, kadın hareketinin büyük çabaları ile ve Türkiye’nin BM ve CEDAW gibi uluslararası süreçlerdeki yükümlülüklerine istinaden de kurulmuş olan Kadından sorumlu Devlet Bakanlığı’nın 2011 seçimlerine 3 gün kala, kabineden elenerek, bu Bakanlığa bağlı “Kadın” birimlerinin “Aile” ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlanması olmuştur. Nitekim o yıllarda AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan 2010-2011 döneminde muhtelif ortamlarda “kadın erkek eşit değildir; kadın ve erkek birbirlerinin mütemmimidir” şeklindeki, cinsiyetçi iş bölümünün ideolojik alt yapısını hazırlayan bakış açısını beyan etmiştir (Ajas, 2012: 216-217).

Bu bakış açısını yansıtan ve kadına ilişkin siyaset gündeminin “çalışan” kadınlardan ziyade “tam zamanlı ev kadınlarının” sorunları çerçevesinde şekillenmesinin belki de en çarpıcı örneklerinden biri spektrumun değişik taraflarındaki siyasi partilerin nakit transferleri politikalarına karşı yaklaşımlarıdır. Ekonomik politikalar açısından neoliberal, serbest piyasacı pozisyonuna rağmen AKP iktidarının kadınlara yönelik en önemli icraatlarından biri bu neoliberal pozisyonla özünde çelişkili nakit transferleri ve sosyal yardım politikalarıdır. Ailesinde engelli ya da bakıma muhtaç yaşlısı bulunan, minimum belirli bir gelir seviyesinin altındaki hanelerde bakımı üstlenen kişiye (ki bu kişi tüm durumlarda kadınlardır) asgari ücret düzeyinde bir nakit desteği verilmesi şeklindeki uygulama 2000’li yıllarda ilk kez AKP iktidarı tarafından başlatılmıştır. Bu uygulama ev içi bakım emeği yükünün ilk kez ulusal politika düzeyinde tanındığını göstermesi açısından önemli olsa da buna yönelik çözüm kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik değil, cinsiyetçi iş bölümünü daha da kurumsallaştırmak yönündedir. Zira nakit transferi politikası, ev içi bakım yüküne kamu sübvansiyonlu hizmetler ile destek vermektense, kadınları ev içi emekleri karşılığında maaşa bağlayarak, emek piyasası dışında, ev içinde emekçiler olarak kadınların geleneksel konumlarını resmileştirmektedir” (Ajas, 2012: 215).

Kadının kamusal alandaki rolünü ön plana çıkarmaktan ziyade aile içindeki rolüne vurgu yapan siyasi yaklaşımların bir diğer yansıması da okul öncesi dönemdeki çocukların bakımına ilişkin hizmetlerin Türkiye’de hala yaygınlaştırılmamış olmasıdır. Pek çok kadın, doğumdan sonra bebek bakımıyla ilgili destek alamadığı için işgücünden çekilmek zorunda kalmaktadır.

Kadınların bir hakkı olan okul öncesi çağdaki çocukların bakımına ilişkin hizmetler, kadının yasal durumu ne olursa olsun (işçi veya memur), bütün çalışanları kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmalıdır. Kreş gibi çocuk bakımını sağlayacak olanakları bulundurmaları için işyerleri üzerine baskı yapılmalı; işyerlerinin çalıştıkları kadın sayısını dondurmaları gibi yöntemlere başvurmaları engellenmelidir. Bunun bir yolu yasalarda bu konu ile ilgili maddede “kadın” sözünün kaldırılmasıdır. Böylece, belli bir sayının üzerinde işçi veya memur çalıştıran işyerleri, çalıştırdıkları kimseler arasında cinsiyet ayrımı yapmadan bu hizmeti sağlamak zorunda olurlar (Abadan-Unat, 1982: 399).

30 yılı aşkın bir süre önce dillendirilmiş kadınların yaşamını doğrudan etkileyecek bu talebe karşın, şu ana dek, ne çocuk bakımı hizmetlerinin yaygın olarak verilmesini sağlamaya yönelik bir kamu ya da özel sektör menşeli girişim mevcut, ne de sendikalar bu konuyu imzaladıkları toplu sözleşmelerde pazarlık konusu haline getirmektedir. Çocukların bakımından hala anneler sorumludur ve kamusal bakım hizmetleri hala yok denecek kadar azdır. İşyerlerinde çocuk bakımına yönelik hizmetlerin verilmesine ilişkin olarak yeterli görülmeyen ve değiştirilmesi önerilen yasanın, 30 yıl sonra, bu haliyle bile tam olarak uygulanmadığını, 2008 yılında verdiği bir beyanatta Devlet Bakanı kendi cümleleriyle ifade etmiştir: “Türkiye’de 150 ve üzerinde kadın çalıştıran ve kreş açma zorunluluğu bulunan 883 işyeri bulunduğunu kaydeden Bakan Çelik, bunların yüzde 50-60’ının bu tür sorumluluğunu yerine getirdiğini söyledi”. Tabi buradaki önemli bir soru da yasa ve kuralların uygulanmasından sorumlu olan hükümetin bir üyesinin, yasal yükümlülüğünü yerine getirmeyen işyerlerinin denetlenmesini neden sağlayamadığıdır. (Özar, 2012: 270-271).

2006 yılında da dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu da benzer bir tavır sergileyerek kendisi ile yapılan bir söyleşide, kadın istihdamının düşüklüğünü şöyle açıklamıştır: “Bu sorunların temelinde ev ve iş yaşamını uzlaştırma hususu önemli bir yer teşkil etmektedir. Toplumsal rol dağılımında kadına atfedilen aile yaşamında çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı gibi yükümlülüklerin eş ve/veya devletle paylaşılması büyük önem taşımaktadır…” “İş piyasasında iş ve mesleklerin ‘kadın işleri’ ve ‘erkek işleri’ olarak ayrışıp toplumsal kabul görmesinden dolayı, kadınlar ancak geleneksel kadın mesleklerinde yoğunlaşmakta, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı olmaktadır. Bu işler süreli ve geçici çalışmayı, sosyal güvencesizliği beraberinde getirmektedir”[6]. Çubukçu, kadınların konumu ile ilgili önemli gerçeklikleri dile getirmekle beraber, söyleşinin bundan sonraki bölümünde sunduğu, “(k)adın istihdamının önündeki engelleri ortadan kaldırmak ve sorunlara çözüm üretmek amacıyla yapılan çalışmalar”ı özetlerken yukarıda değinilen sorunları ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir çaba içine girmez. Bu sorunlara çözüm olarak sunulan, yıllardır TBMM’de bekleyen ebeveyn izninin yasalaşması için çalışmak, kız çocuklarının okullaşma oranını artırılması ve kadın girişimciliğini geliştirmek için kadınlara eğitim verilmesi gibi eğitim ve girişimciliği teşvik temelli politikalardır” (Özar, 2012: 294).

Kadının kamusal alana, çalışma hayatına katılımının önündeki engeller sadece siyasi ve hukuki boyutla sınırlı kalmamaktadır. Hukuki düzenlemelerin ve siyasi tartışmaların medyaya nasıl yansıdığı, kamuoyunda medya aracılığıyla nasıl gündem oluşturulduğu da oldukça önemlidir. Kadının toplumsal ve ekonomik alanda var olma mücadelesi her dönem siyaset arenasında tartışma konusu edilmiş, bununla da sınırlı kalınmayıp kadın bedeni de siyasi tartışmaların gündeminde yer almıştır. Bu noktada devreye giren medya, kadına dair tartışmaları gündemine taşırken yaptığı hak ihlalleriyle ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Peki, kadının medyada temsil edilme biçimi nasıldır? Medya, kadın hakları konusunu haberleştirirken ne tür ihlaller yapmaktadır? Medya, özellikle kadının kamusal alanda görünür olması, çalışma hayatına katılımıyla ilgili konuları, oldukça güçlü bir ideolojik yeniden üretim aracı olan haber haline getirirken kullandığı dil, tercih ettiği sunuş biçimiyle nasıl eril ve cinsiyetçi bir yapı üretmektedir? Bu soruların yanıtlarını tartışmaya başlamadan önce kadınların medyada nasıl temsil edildiğine ideoloji kavramı aracılığıyla bakmak bize daha geniş bir perspektif sunması açısından anlamlı olacaktır.

Medyada Kadınlar Nasıl Temsil Edilir?

Medya araştırmalarında erkekler ve erkekliğin medya araştırmalarında görünmez olmayı başarmış olması, aslında erkeklerin iktidarı ellerinde tutabilmek için başvurdukları bir hiledir.  Kadınlar genellikle hayatın ve tarihin dışındaymış gibi görünen yanını temsil etmekte, bu da daha çok aşk ve cinsellik anlamına gelmektedir (Durna, 2019). Daha doğrusu kadınlar medyada bu anlama gelecek biçimde temsil edilmektedir. Ancak kadınlar sadece aşk ve cinsellikten ibaret varlıklar değil, “para, iş, sınıf ve siyaset” gibi kavramlarla da, yani hayatın aşk ve cinsellik dışındaki diğer kısımlarıyla da ilgili varlıklardır (Williamson, 1998: 139).

“Kadın medyada hangi roller çerçevesinde temsil edilmektedir?” sorusuna yanıt ararken bir takım kavramsallaştırmalar yapmak gerekir. Haber programlarından, dizilere, reklamlardan, kadın programlarına geniş bir alanda kadının genel olarak en fazla temsil edildiği roller anne, eş, cinsel nesne ve şiddet mağduru olarak sıralanabilir.

Medyada kadının anne ve eş olarak rolü temizlik, yemek ve çocuk bakımı gibi roller şeklinde üretilmektedir. Böylece aile içinde yaşanan sorun, çatışma ve eşitsiz işbölümü göz ardı edilerek, kadının ezilmesi pahasına, ailenin uyumu ve mutluluğu ön plana çıkarılmaktadır (Bek, Binark, 2007: 150-151).

Erkek genellikle evrensel konumu işgal ettiğinden ve evrenselliğe kadının kabulü de sınırlandırılmış olduğundan, kadınların evrenselin alanına girebilmesi ve nimetlerinden yararlanabilmesi ancak eril bir tutumu taklit etmeleriyle mümkün olmuştur. (Yeğenoğlu, 1997: 16) Günümüzde, özellikle haber medyasında çalışan kadınların sayısında artış olmasına rağmen haber içerik ve söyleminin eril bir anlatıya sahip olmasının en önemli nedenlerinden birinin kadınların evrenselin alanına, ancak kadınlıklarını reddederek girebilmeleri olduğu söylenebilir. Yani aslında evrensel, aslında erkekliğin alanıdır. Kadın bu alana ancak bizatihi kendi cinsel kimliğinden ve cinsiyetinden arınarak ya da erkeklik normlarını kabul ederek dâhil olabilmektedir. Siyasete soyunan bazı kadınların, siyasi dilinin yine erkek dili olmasının nedeni budur.

Kadının cinsel nesne olarak en fazla sunulduğu alanlardan biri olan reklamlarda ise belirgin bir kişiliği ve özelliği olan kadın yerine, her kadının kendisi için düşleyebileceği zengin, bakımlı, güzel, genç yeni bir kadın tipi yaratılmaktadır. Hatta çoğu zaman bu kadınlar sanatsal biçimde özel fotoğraf teknikleri ile farklı biçimlerde görüntülenmektedir. Böylece kadın “gerçekliğin değil düşlerin öznesi” olarak sunulmuş olmaktadır (Kıran, 2000: 16).

Televizyon kanallarında gündüz kuşağında yayımlanan “kadın programı” adı verilen ancak kadına yönelik erkek egemen bakışın yeniden üretildiği programlarda da kadın genellikle şiddet mağduru, “çaresiz” “zavallı” biçiminde sunulmaktadır. Bu da kadına yönelik sembolik şiddetin üretimine katkıda bulunmaktadır. Realiti şovlarda belirli bir kadın imgesi şiddet dolayımı sayesinde yeniden üretilmekte ve şiddetin kurbanları genellikle kadınlar olmaktadır. Bu programlar, “belirli, kalıplaşmış kadın imgesini” yeniden kurarak, kadına yönelik şiddetin üreticileri haline dönüşmektedir (Aksop, 2000: 122).

Kadınların haber medyasında temsili de farklı değildir. Kadınlar haber medyasında temsil edilirken, ya yok sayılmakta ya da belirli biçimlerde temsil edilmektedirler. Kadınların görsel medyada yer alan haberlerde gazeteci ve haber kaynağı olarak temsilinde de ciddi yetersizlikler bulunmaktadır. “Kadınların haberlerde ele alınışlarında herhangi bir iyileşme olabilmesi için basit bir şekilde kadınların gazeteci olarak sayılarının artması ya da haberlerde daha çok yer almalarından öte, bir anlatı türü olarak haberde köklü değişikliklere gereksinim vardır” (Rakow ve Kranich, 2002: 516-517).

Özetle, kadın medyada genel olarak anne, eş, cinsel nesne ve şiddet mağduru olarak sunulmakta, kadınlıkla ilgili başat tanımlamalar yeniden üretilmektedir. Kadının iyi bir eş, başarılı bir anne ve iyi bir ev hanımı olması yönündeki beklentiler sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu temsil kalıpları dışında yer alan mesleğinde başarılı, idealist kadınlar ise marjinal ya da “kötü kadın” olarak medyada temsil edilmekte, ve bu temsil biçimleri “namuslu kadın” “kötü kadın” ayrımı ile üretilmektedir. Kendini kocasına ve çocuklarına adayan, yemeğini pişiren, evini temizleyen kadın “namuslu kadın” ya da “iyi kadın” olarak, kariyerine önem veren, özgür, bağımsız kadın ise “kötü kadın” ya da “marjinal kadın” olarak temsil edilmektedir. Çünkü kadın mesleğinde başarılı olsa dahi eş ve anne olarak görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ya da kadın iş yaşamında kendisine uygun olan işlerde (öğretmen, sekreter, banka memuru gibi) çalışmalı böylece ailesine ve kocasına daha fazla zaman ayırabilmelidir.

Kadının, erkeğin bakışına sunulmuş cinsel nesne olarak temsiline ise medyada sıklıkla rastlamak mümkündür. Özellikle reklamlarda kadın bedeni sıklıkla kullanılmakta ve kadın erkeğin bakışının nesnesi haline getirilmektedir. Kadınların erkek şiddetinin hedefi olarak, haber bültenlerinde ve çeşitli program türlerinde temsil edildiğini söylemek mümkündür. Son yıllarda erkeklerin öldürdüğü kadınlar “kadın cinayetleri” başlığıyla haber bültenlerinde ve sosyal medyada yer almış, faillerin gereken cezayı almaması ve hatta serbest bırakılması kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuştur. Medyada genellikle kadınların şiddete maruz kalma nedenlerini meşrulaştırma ve haklılaştırma çabası vardır. Ayrıca kadınlara yönelik şiddetin haberlerde yer alma biçimi, izleyiciyi şiddetin nedenleri üzerine düşünmekten alıkoymaktadır.

Bu rapor kapsamında medyada kadınların maruz kaldığı hak ihlallerinin haber örneklerine geçmeden önce kısa bir feminizm ve toplumsal cinsiyet tartışması yürütmek de anlamlı görünmektedir. Çünkü haber örnekleri, feminist medya çalışmalarının kuramsal yol göstericiliği eşliğinde analiz edilecektir. Bu analizin temel amacı medyanın haber üretme pratikleri ile kadına yönelik hak ihlallerini nasıl yeniden üreterek meşrulaştırdığını ortaya koyabilmektir.

Medyada ağırlıkla yok sayma, önemsizleştirme, olumsuzlama, kurbanlaştırma ya da suçlama şeklinde (Cuklanz, 2006: 336) görülen kadına dair hâkim temsil biçimleri kadına yönelik şiddetin temsilinde de karşımıza çıkar. “Konuyla ilgili pek çok çalışmanın ortak ana vurgusu medyanın şiddete uğrayan kadınları, erkek egemen bir bakış açısıyla suçlayarak şiddeti haklılaştırdığıdır” (Altun, Bek, Altun, 2007: 10-11)

Kadının medyada temsiline dair bu genel çerçeve ışığında çalışma hayatı başta olmak üzere kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları hak ihlallerinin medyada nasıl temsil edildiğini somut örneklerle incelemek için, raporun bu bölümünde haber metinlerinden ve köşe yazılarından örnekler ele alınmıştır. Bu amaçla farklı ideolojik görüşü yansıttığı düşünülen hükümet yanlısı Yeni Şafak ve Akit ile ulusalcı, laik Sözcü gazetelerinde hak ihlali olarak nitelendirilebilecek dört farklı olaya dair toplam 42 haber yakından incelenmiştir. Bu örnek olaylar, “kadınların şort giymesi” ve “hamile kadının sokakta dolaşmaması” başlığıyla gündeme taşınan tartışmalar, Pınar Gültekin cinayetinin ardından tekrar tartışılmaya başlanan İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin tartışmalar ve “İşsizliğin nedeni işgücüne katılan kadınlar” başlığıyla medyada yer alan açıklamaların yol açtığı tartışmalardır. Medyadaki temsillerin hegemonya, iktidar, dil ve söylem kavramlarından bağımsız olarak gerçekleşmeyeceği düşünüldüğünden söylem analizi ile medyanın ideolojik pratikleri ve toplumsal iktidarın kurulmasındaki rolü açıklanmaya çalışılmıştır.

Haber Çözümlemeleri

1) Şort Giydiği Gerekçesi ile Erkek Şiddetine Uğrayan Kadın

İstanbul Maslak’ta 12 Eylül 2016 tarihinde Ayşe Terzi, bindiği otobüste şort giydiği gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun saldırısına uğradı. Otobüsün kameralarının kayıt altına aldığı olayın görüntüleri medyaya yansıdı. Abdullah Çakıroğlu gözaltına alınarak mahkemeye sevk edildi.

Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atan saldırganın önce müessir fiil (etkili eylem) ile yargılanması gerektiği düşünüldü. Bu nedenle katalog suçlar içinde olmadığı için tutuksuz yargılanması isnada göre normaldi. Sonra isnat değiştirildi ve nefret suçu kapsamında yargılanmaya başlandı. Buna koşut olarak da hakkında itirazla yeniden yakalama kararı çıkartılarak tutuklandı. Ve Sonra 40. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi.

Ceza hukukunda mahkemelerin tahliyeye yönelik kararları aleyhine cumhuriyet savcılarının itiraz yöntemi bulunmamaktadır. Bu nedenle 10. Ağır Ceza mahkemesi bu gerekçelerle savcının itiraz hakkı bulunmadığından yeniden saldırganın tahliyesine karar vermek zorunda kaldı.[7]

Mahkeme sürecinin sonucunda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesi, Anadolu 40. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Ayşegül Terzi’yi darp ettiği gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’, ‘kasten yaralama’ ve ‘hakaret’ suçlarından 3 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldığı dava dosyasına ilişkin yapılan istinaf başvurularını karara bağladı. Dairenin kararında, sanık Çakıroğlu’nun Terzi’ye yönelik işlediği ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçundan verilen 2 yıl hapis cezasına ilişkin istinaf başvurusunun, yerel mahkemenin kararında usul ve esasla ilgili bir aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle esastan reddine karar verdi. Sanık Çakıroğlu’nun yaralama eyleminin ise ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçunun cebir unsuru kapsamında kaldığını belirten daire, sanık hakkında ‘kasten yaralama’ suçundan verilen 8 aylık hapis cezasına ilişkin hüküm kurulmasına yer olmadığını kararlaştırdı. Daire, sanık Çakıroğlu’na ‘hakaret’ suçundan verilen 1 yıl 2 aylık hapis cezasına ilişkin de atılı suçun unsurları oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi. Ceza dairesinin bu kararıyla Çakıroğlu’nun cezası 2 yıla düşerken, karar da kesinleşti.[8]

Akit Gazetesi

İncelenen gazeteler arasında Akit Gazetesi’nin internet sayfasında konuyla ilgili 3 haber yer almıştır. Akit gazetesindeki ilk haber, “Ayşegül T.’ye sort giydiği için tekme atan Çakıroğlu tutuklandı”[9] başlığıyla doğrudan konuyla ilgili olan tek haberdir. Haberde en dikkat çeken unsur ara başlıkta kullanılan “’Giyimini beğenmediğimi döverim’ demiş” ifadesidir. Hem bu ifadenin savcılıktan alındığı belirtilmiş, hem de aslında böyle bir şey söylemediği ima edilmiştir. “Dedi” yerine “demiş” ifadesi kullanılmış olması bu imayı güçlendirmektedir. Ayrıca haberin girişinde “saldıran”, “darp eden”, “şiddet uygulayan” ifadeleri yerine “şort giydiği gerekçesiyle tekme atan” ifadesinin tercih edilmiş olması da şiddet eylemin ciddiyetinin anlaşılmasına engel olmakta, hatta konunun bir şiddet eylemi bile olmadığı iddiasını güçlendirmektedir. Akit gazetesinin bu tavrı, yaygın medyanın öldürme, taciz ve tecavüz dışındaki saldırıları şiddet olarak dikkate almadığının göstergesi olarak okunabilir.

Akit, 19/09/2016

Gazetede yer alan ikinci haber “Sol medyanın çirkin yüzü”[10] başlığıyla yer almış ve erkek şiddetine uğrayan Ayşe Terzi’nin haberini günlerce gündeminde tuttuğu için “sol medya” eleştirilmiş, başörtüsü nedeniyle saldırıya uğradığı iddia edilen lise öğrencisinin haberine yer vermediği için yine “sol medya” çifte standart uygulamakla suçlanmıştır. Haberin detayında Ayşe Terzi’yi darp eden Abdullah Çakıroğlu’nun “meczup” olduğu vurgulanarak sol medyanın aslında konuyu yaşam tarzına yönelik bir saldırı olduğu yönünde manipüle ettiği vurgulanmıştır. Bu haber kadına yönelik şiddeti, kıyafeti ya da başörtüsü nedeniyle kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatmakla ilgilenmemekte,  “biz” ve “öteki” karşıtlığını “Müslüman”-laik” ikili karşıtlığı üzerinden kurarak kadını da bu konunun nesnesi kılmaktadır.

Akit, 16/02/2017

Akit gazetesindeki üçüncü haber ise “Şortluya öyle, başörtülüye böyle[11] başlığıyla gazetede yer almış ve yine bir önceki haberdekine benzer dil ve söylemle yapılandırılmıştır. Haberin konusu yine Ayşe Terzi’nin darp edilmesi değil, başörtülü bir kadının şiddete uğramasıdır. Haberde “başörtülü kadın”ı darp eden erkeğe verilen ceza ile “şortlu kadın”ı darp eden erkeğe verilen ceza karşılaştırılarak yaşam biçimine müdahale iddiasının uydurma olduğu ifade edilmiş, konu erkek şiddeti ekseninden tamamen kaydırılarak “Adalet sadece şortlular için mi geçerli?” sorusu ile başörtüsü takan kadınların adaletsizlik yaşadığı imasında bulunulmuştur. Haberde “başörtülü kadın” mağduriyeti anlatısı yaratılmaya çalışılırken, başka bir hak ihlali yaratılmıştır.

Akit, 02/11/2017

Sözcü Gazetesi

Sözcü Gazetesinde “Şortlu hemşire tekme atan saldırganı görünce gözyaşlarına boğuldu”[12] başlığıyla yer alan haberin başlığında “şortlu hemşire” ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. Konu erkek şiddetine uğrayan herhangi bir kadının hak ihlalinden şortlu hemşireye evirilmiş, kadının mesleği her fırsatta vurgulanmıştır. Giyim ve yaşam tarzına müdahale nedeniyle kamuoyunun tepkisine yol açan bu olay haberleştirilirken, yine kadının giyim tarzının sürekli altı çizilmiştir. Haberin spotunda da darp, şiddet, saldırı yerine “tekme attığı” ifadesinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Haberin devamında ise Ayşegül Terzi’nin ifadelerinden çok milletvekilinin sanığın ifadelerini sosyal medya hesabında paylaşımına yer verilmiş, sanık Abdullah Çakıroğlu’nun ifadeleri ve savunması ise haberin büyük bir bölümünü oluşturmuştur. Haberin bu şekilde yapılandırılmış olması ulusalcı, laik bir çizgide yer alan Sözcü gazetesinin yaygın medyanın haber üretim pratiğine benzer biçimde, eril, cinsiyetçi ve hak ihlalini görünür olmaktan uzaklaştıran söylemlerle haber anlatısını kurduğunu göstermektedir.

Sözcü, 26/10/2016

Sözcü gazetesinde yer alan bir diğer haber “Şortlu hemşireye tekme atan saldırgan tahliye edildi”[13] başlığını taşımaktadır. Bu haberde de yine “şortlu hemşire” ve “tekme atan” ifadelerinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Gazetenin sürekli kullandığı “tekme atan” ifadesi daha önce de vurgulandığı gibi eylemin, bir şiddet eylemi olarak görünürlüğünü azaltıcı nitelik taşımaktadır. Gazete aynı zamanda her ne kadar “tekme atma” olayı üzerinden olayın failini canavarlaştırmaya çalışsa da, hukuken “darp” olarak adlandırılması gereken eylemi, hukuki tanımın dışına çıkararak kutuplaşmanın bir aracı haline getirmektedir.

Sözcü, 26/10/2016

Sözcü, 26/10/2016

Saldırganın tahliye edilmesinden iki gün sonra gazetede yer alan “Şortlu hemşireye tekme atan kişiye yakalama kararı”[14] başlıklı haber ise olayın geçmişine dair kısa bir bilgiden sonra büyük ölçüde saldırganın mahkeme ifadeleri ve savunmaları ile yapılandırılmıştır. Hem şiddet eyleminin görünürlüğünü azaltıcı ifadelerin kullanılması, hem şiddete maruz kalan kadının giydiği şortun sürekli altının çizilmesi hem de saldırganın sesinin haberde daha çok duyuluyor olması haberin eril bir anlatı ile kurgulandığının somut göstergeleri olarak okunabilir.

Sözcü, 28/10/2016

Sözcü gazetesinin “Şortlu hemşireye tekme davası sonrası kadınlardan basın açıklaması”[15] başlıklı haberinde ise gazetenin yine “şortlu hemşire” ifadesini başlığında kullanmayı tercih ettiği görülmektedir. Haberde “Kadın cinayetlerini durduracağız” platformunun basın açıklamasına yer verilmiştir. Basın açıklamasından “Bu ülkede laiklik tehdit altında” ifadesinin ara başlık olarak kullanılması gazetenin ulusalcı, laik çizgisiyle örtüşmekle birlikte, yine kadına yönelik şiddet mevzusunu da laik-Müslüman ikiliğine alet etmesine bir örnek olarak verilebilir.

Sözcü, 21/12/2016

Sözcü gazetesinin “Şortlu diye hemşireye saldıran Abdullah Çakıroğlu’nun avukatından şoke eden savunma”[16] başlıklı bir diğer haberinde ise Kadın cinayetlerini durduracağız platformunun duruşma salonu önündeki “Laiklik için direneceğiz” pankartı taşıdıkları fotoğrafı kullanılmıştır. Kadına şiddet ve hak ihlali anlatısından ziyade haberin sadece “laiklik” perspektifinden kuruluyor olması yine kadına yönelik hak ihlallerinin görünür olmasını engellemektedir.

Sözcü, 03/05/2017

“Şortlu kadına tekme davasında karar”[17] başlıklı bir diğer haberde ise avukatların, destek için gelen grupların ve sanığın sözlerine uzun uzun yer verilmiş olup Ayşegül Terzi’nin sözlerine haberde yer verilmemiş olması hak ihlaline maruz kalan kadının görünürlüğünü azaltıcı etki yaratmaktadır. Mahkeme tutanaklarından sanığın sözleri ve savunması alınarak kullanılmış, ancak şiddet mağduru kadının sadece avukatlarının beyanına yer verilmiştir. Sözcü Gazetesinin konuyla ilgili tüm haberlerde “şortlu kadın” ifadesini kullanması da eril ve cinsiyetçi bakış açısının bir yansıması olarak okunabilir.

Sözcü, 07/09/2017 

Yeni Şafak Gazetesi

Yeni Şafak Gazetesinde “Hemşireye tekme atan şahıs hakkında karar çıktı” [18]başlığıyla yer alan haberdeki başlıkta da şiddet eyleminin görünürlüğünü azaltan “tekme atan” ifadesi kullanılmıştır. Haberde sıklıkla kullanılan fotoğraf ise zanlının akıl sağlığının yerinde olmadığının adeta kanıtı şeklinde, olayın karikatürize edilmesine yardımcı bir unsur gibi diğer gazetelerde ve haberlerde de yer almıştır. Haberin devamında zanlının emniyetteki ifadesine ve basının sorularına verdiği yanıtlara yer verilerek haber anlatısı kurgulanmıştır. Şiddet mağduru kadın haberde sadece “acımasızca tekmelenen genç hemşire” olarak yer almıştır.

Yeni Şafak, 18/09/2016

 

“Ayşegül Terzi davasında karar”[19]başlıklı bir diğer haberde, alt başlıkta “tekmeci saldırgan” ifadesi ile olayın şiddet ekseninden uzaklaştırılarak karikatürize edilme çabası ile yapılandırıldığı görülmektedir.

Yeni Şafak, 07/09/2017

“Tekmeli saldırganı ‘bipolar’ raporu kurtardı”[20] başlıklı haberde, ise özellikle “kurtardı” ifadesinin kullanılmış olması dikkat çekicidir. “Kurtulmak” ifadesi zor durumdan bir çıkış yolu bulunduğunda kullanıldığından, bu anlamda saldırganın zor durumda olduğu ve raporun onu bu zor durumdan kurtaracağı ima edilmiştir. Haberin detayına bakıldığında hastaneden alınan bipolar bozukluk raporu ile Çakıroğlu’nun avukatının beraat talebinde bulunacağı anlaşılmaktadır. Ancak haberin başlığı saldırganın aldığı rapor sayesinde ceza almayacağı ve yaşadığı zor durumdan kurtulacağı iması taşımaktadır.

Yeni Şafak, 19/05/2018

2) “Hamile Kadınların Sokakta Gezmesi Estetik Değil” Açıklaması

TRT 1’in iftar saatinde yayımlanan “Ramazan Sevinci” isimli programına konuk olarak katılan Ömer Tuğrul İnançer’in Hamile kadınların estetik açıdan güzel bir görüntü oluşturmadığını, 6 ay 7 aydan sonra biraz eşinin arabasıyla hava almasının yeterli olduğunu[21] söylemesi üzerine kamuoyundan büyük tepki almıştı. Yaygın medyada uzun süre gündemde kalan bu açıklamanın Akit ve Yeni Şafak gazetelerinde haber haline getirilmediği görülmektedir. Bu gazeteler İnançer’in açıklamasına gündemlerinde yer vermemeyi tercih etmiştir. Bu tercih kamuoyu tepkilerinin yok sayıldığını göstermektedir.

Sözcü Gazetesi

Sözcü Gazetesinde “Sen nerede büyüdün be hoca?”[22] başlığı ile yer alan bir haber, başlığıyla İnaçer’in açıklamalarını eleştirdiği izlenimini yaratsa da kendini nasıl savunduğuna ve sözlerinin arkasında durduğuna yer verilmiştir. Haberde hangi kadın örgütlerinin, hangi platformların ne söylediğine, bu açıklamaları nasıl eleştirdiğine ve kamuoyunda, sosyal medyada oluşan tepkilere yer verilmemiş sadece açıklamayı yapan kişinin sözlerine yer verilmiştir.

Sözcü, 25/07/2013

Sözcü gazetesinde “İnançer’den TRT’de yine skandal sözler”[23] başlığıyla yer alan bir diğer haberde İnançer’in çalışan kadının patronuna hizmet etmesini haysiyetine nasıl uygun bulduğu ile ilgili açıklamalarına yer veriliyor. Yine TRT’deki Ramazan programındaki sözlerine doğrudan yer verilen haberde ara başlık olarak da İnançer’den birebir alıntı yapılması dikkat çekicidir. Haber yine tek boyutlu biçimde İnançer’in açıklamaları ile yapılandırılmıştır. Haberin başlığında “skandal” ifadesi kullanılsa da kadının kamusal hayata, çalışma hayatına katılımının tartışma konusu ediliyor oluşunun kamuoyunda aldığı eleştirilere haberde yer verilmemiştir.

Sözcü, 21/09/2013

“Kızının nereye atandığı ortaya çıktı”[24] başlıklı haberde ise İnançer’in daha önceki açıklamaları örnek gösterilerek kızının işi ve ataması ön plana çıkarılmıştır. Başka bir internet sitesi haber kaynağı olarak gösterilerek atama iddiasında bulunulmuştur. Haber İnançer’in açıklamalarını eleştirmekten ziyade konuyla hiç ilgisi olmayan bir kadının haklarının ihlal edildiği bir anlatıya dönüşmüştür. İnançer’in kızının eğitimi, iş tecrübesi haberde detaylı olarak yer almış ve fotoğrafı kullanılmıştır. Böylece sarf ettiği sözlerden asıl olarak kişi sorumlu iken, söz konusu kişinin sözlerinin tutarsızlığı gazete haberinde ispat edilmeye çalışılırken, yine bir başka kadın mağdur edilmiştir.

Sözcü,  22/12/2014

“Ömer Tuğrul İnançer’den komik savunma”[25]  başlıklı haberde İnançer’in kızı ile ilgili medyada yer alan haber ve yorumlara karşı kendini nasıl savunduğuna yer veriliyor. Bu haberde en dikkat çekici unsur İnançer’in yaptığı açıklamalar nedeniyle hem kamuoyundan büyük tepki aldığının, hamile kadınların sokak eylemleri düzenlediğinin belirtilmesi hem de bu tepkiler ve eylemlerle ilgili haberlere gazetede yer verilmemiş olmasıdır. Bu konuda Sözcü gazetesi olayın sadece sansasyonel boyutu ile ilgilenmiş, eril ve hak ihlalleri içeren bir anlatı ile haberlerini kurgulamıştır.

Sözcü, 23/12/2014

3) “İşsizliğin Nedeni İşgücüne Katılan Kadınlar” Açıklaması

Dönemin Devlet Bakanı Mehmet Şimşek işsizliğin rekor kırdığı 2009 Mart ayında Eskişehir Sanayici ve İşadamları Derneği’nin konferansına konuk olmuştur. “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz?” sorusunu kendisi sorup cevaplayan Şimşek, “Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor” açıklamasında bulunmuştu.[26] Türkiye’deki işsiz sayısı, Mart 2009 döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 244 bin kişi artarak, 3 milyon 776 bin kişi olmuştu.[27] Bakan Şimşek’in bu açıklaması kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuştu.

Gazete taraması sonucu Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir köşe yazısı ve bir haber dışında konuyla ilgili başka bir habere rastlanmamıştır. Sözcü ve Akit gazeteleri bu konuyu gündemlerine almamışlardır.

Yeni Şafak Gazetesi

Yeni Şafak gazetesinde “Devlet Bakanı Mehmet Şimşek haklı mı?[28] başlığı ile yer bulan köşe yazısında Bakan Şimşek’in açıklamasında haklı olduğu yazarın etrafındaki birkaç örnek, kişisel gözlemleri öne sürülerek iddia ediliyor. Yazar kadınlar bir anda iş aramaya başladığı için işsizlik rakamlarının arttığını iddia ediyor.

Yeni Şafak, 24/03/2009

“Kriz ortamında kadınlar, iş bulmada erkeklere fark attı”[29] başlıklı haber ise, 2010 yılının Ocak ayına ait. Bu haberde Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun verileri kaynak gösterilerek ekonomik krizde evin geçimine katkıda bulunmak isteyen kadınların istihdama katıldığı belirtilerek Bakan Şimşek’in bir önceki yıl yaptığı açıklamanın doğru olduğu vurgulanmıştır. Haberin başlığı da istihdam konusunda kadın ve erkeği karşıt şekilde konumlandırmaktadır. Haber, işsizliğin ekonomik bir sorun olmaktan ziyade kadınların iş arayışlarının neticesi olduğu sonucunu güçlendirecek bir anlatı ile oluşturulmuştur. Ayrıca haberde ekmek yapan kadınların fotoğrafının kullanılması kadınların yine geleneksel rollerde temsil edildiğini göstermektedir.

Yeni Şafak, 17/01/2010

4) Pınar Gültekin Cinayeti Sonrası Yeniden Gündeme Gelen İstanbul Sözleşmesi

Pınar Gültekin, Muğla‘nın Ula ilçesinde, 16 Temmuz 2020 günü kaybolan ve Cemal Metin Avcı tarafından öldürüldükten sonra, 21 Temmuz 2020 günü Menteşe ilçesinin kırsal Yerkesik Mahallesi’ndeki ormanlık alanda cesedi bulunan Kürt kökenli bir kadın.

Olaydan sonra Türkiyeli kadınlar tarafından Instagram‘da #ChallengeAccepted hashtagi tekrar gündeme getirildi olay ve küresel bir boyuta dönüştü. Bu kampanya ile kadın cinayetlerine ve şiddetine ‘dur’ denildi. Jennifer Aniston, Kerry Washington, Jennifer Garner ve Eva Longoria gibi Hollywood yıldızları da kampanyaya destek oldu.

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi’nde eğitim görmekte olan Gültekin, 16 Temmuz günü ablası Sibel Gültekin’le telefonla görüştükten sonra yalnız yaşadığı Ula ilçesinin Akyaka Mahallesi‘ndeki evinden Menteşe ilçesindeki AVM‘ye gitmek üzere ayrıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Kız kardeşi Sibel Gültekin ile annesi Şefika Gültekin, Muğla‘ya gelerek Akyaka Jandarma Karakol Komutanlığı’na kayıp ihbarında bulundu ve sosyal medyadan yardım isteyerek Gültekin’in bulunmasını istedi.

Katil zanlısı evli ve bir çocuk babası olan 32 yaşındaki Cemal Metin Avcı’nın ifadesine göre Avcı, Gültekin’e şiddet uygulayarak onu bayılttıktan sonra boğarak cinayeti işlediği anlaşıldı.

Zanlı, Gültekin ile ilişkilerinin olduğunu ve kendisini terk etmesi üzerine yaşanan tartışma sonucu cinayeti işlediğini iddia etti. Gültekin’in ailesine göre ise zanlı ile Gültekin arasında bir ilişki olmayıp, zanlı Gültekin ile bir barda tanıştıktan sonra kendisini ısrarlı takip etmeye ve ona mesaj yollamaya başlamıştı. Gültekin’in babasının iddiasına göre zanlı, kızı kendisini sosyal medyada engelleyince çok sinirlenerek cinayeti işlemişti.

Yine Avcı’nın ifadelerinden ve incelemelerden edinilen bilgiye göre Avcı, Gültekin’i öldürdükten sonra, aynı gün benzin istasyonundan bir şişe benzin almış ve Yerkesik Mahallesi’ndeki ormanlık alanda, cesedi çöp varilinde yakıp, üzerine beton dökerek cinayet izini silmeye çalışmıştır. Avcı sorgudaki ifadesinde “neden öldürdün?” sorusuna “bir anlık öfke ile öldürdüm” şeklinde cevap verdi.

Gültekin ailesinin avukatı Rezan Epözdemir ise zanlının suç ortakları bulunduğu ve cinayetin önceden ayrıntılı şekilde tasarlandığı yönündeki şüphelerini savcıya ilettiklerini belirtti.[30]

Cemal Metin Avcı’nın Pınar Gültekin’i öldürmesinin ardından kadına yönelik şiddetle ilgili caydırıcı önlemler öngören İstanbul Sözleşmesi tekrar gündeme gelmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.[31] 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmıştır. İstanbul’da imzaya açılması sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir. 14 Mart 2012 tarihinde onaylanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde de yürürlüğe girmiştir.[32][33] Bu olayla ilgili olarak incelenen bütün gazeteler, olaya dair haber ya da köşe yazısına yer vermiştir.

Akit Gazetesi

Akit Gazetesi bu konuya en az yer veren gazetedir. Konuyla ilgili 1’li köşe yazısı olmak üzere toplam 3 habere ulaşılmıştır. “İstanbul sözleşmesi ve aileyi yok etmek için alınan kararlar”[34] başlıklı köşe yazısında sözleşmenin aile kurumunu çökertmeyi hedeflediği hatta “kamuoyu önünde meydana gelen dehşetli cinayetler”in nedeninin de bu tür sözleşmelerle ailenin yok edilmeye çalışılması olduğu belirtilmiştir. Yazıda kadın cinayeti, şiddet, kadına yönelik şiddet gibi ifadeler kullanılmamıştır. Sözleşme ile eşcinselliğin meşru hale getirileceği savunulmaktadır. Sözleşmeyi savunan AKP milletvekilleri de eleştirilmiştir. Yazıda özellikle dikkat çekici cümle “Kadınları hiç gereği yok iken çalışma hayatına zorla sokmaya çalışmak çok büyük yıkımlara yol açmıştır” cümlesidir. İstanbul sözleşmesi ile kadınların zorla çalışma hayatına itildiği bunun da aileyi yok etmek amacıyla yapıldığı iddia edilmektedir. Yazının devamında da kız çocuklarının kocaları ile nasıl iyi geçineceğini öğrenmesi için okula gönderildiğini, fakat hayal kırıklığına uğradıklarını anlatan bir anekdot yer almaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin Yahudi kurumlarının bir komplosu olduğu ve cinsiyetsiz bir toplum yaratılmasının amaçlandığı iddia edilmektedir. Sözleşmenin maddeleri eleştirilerek LGBTİ bireyler “sapık güruh” olarak tanımlanmış ve sözleşmenin kadın cinayetlerini önlemekten ziyade bu “sapık güruh”u korumak amacıyla bu maddelerin sözleşmede yer aldığı iddia edilmiştir. Hatta LGBTİ bireylerin bazı cinayetleri bahane ederek İstanbul Sözleşmesi’ni savundukları belirtilmektedir.

Akit Gazetesinde yer alan bu köşe yazısı her cümlesi ile ayrıştırıcı, nefreti ve şiddeti körükleyen bir dil içermektedir. Yazıda kadın yoktur, görünür değildir. Pınar Gültekin cinayetinden hiç söz edilmemektedir. Yazı sadece aile vurgusu üzerinden sözleşmeyi reddetmektedir. Tanımlamalar, nitelemeler eril, hatta hak ihlali içeren boyutlardadır.

Akit, 31/08/2019

Akit Gazetesinde yer alan ikinci haber, “İstanbul sözleşmesi maddeleri neler?”[35] başlığıyla verilmiştir. Haberin girişinde sözleşmenin imzaya açılması ve onaylanması süreciyle ilgili bilgi verilerek AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un sözleşmeden çıkılabileceğinin sinyallerini verdiğinden söz edilmiştir. Haberde Avrupa vurgusu dikkat çekicidir. Akit’in bir önceki haberinde de sözleşmenin bölgesel farklar dikkate alınmadan kabul edildiğinden söz edilmiştir. Buradaki Avrupa vurgusu da temelde sözleşmenin Avrupa ülkeleri tarafından ve onların kültürel dokusuna uygun hazırlandığı ve bizim kültürel geleneklerimizle bağdaşmadığı vurgusu ön plana çıkarılmıştır. Haberde dikkat çeken bir diğer unsur da bir erkek tarafından şiddete maruz kalan kadın fotoğrafı kullanılmış olmasıdır. Erkek ayakta, elleri yumruk, gücünü gösterir bir pozisyonda kadın ise savunma halinde, erkekten daha aşağıda konumlandırılmış ve mağdur, kurban pozisyonundadır.

Akit, 02/07/2020

Akit Gazetesindeki son haber “Ağzı bozuk, saygısız, topluma uzak İstanbul Sözleşmesi’ni savunan feministten iğrenç mesajlar”[36] başlığıyla gazetede yer almıştır. Haberin spotunda kadına şiddet sorununun Türkiye’nin kanayan yarası olduğu ifade edilmiş, ancak İstanbul Sözleşmesi’nin bu sorunu alevlendirdiği iddia edilmiştir. Haberin girişinde ise ilk cümlenin “27 yaşındaki Pınar Gültekin, görüştüğü adamın evli olduğunu öğrenince konuşmayı kesti” olması dikkat çekicidir. Haberin devamında “Bunun üzerine kıskançlık krizine giren ve eşini aldattığının ortaya çıkmasını istemeyen Cemal Metin Avcı, Pınar’ı canice katletti. Pınar’ın öldürülmesinin ardından, kadına yönelik şiddeti körükleyen İstanbul Sözleşmesi tekrar gündeme geldi”. Haberin girişi sansasyonel haberciliğin tipik bir örneğidir. Haberin devamında da kadın cinayetlerindeki artış İstanbul Sözleşmesi’ne bağlanmıştır. Yine haberin devamında İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve feminist olduğu iddia edilen bir kadının tweetleri ahlak dışı olduğu iddia edilerek paylaşılmıştır. Tweetleri “ahlak dışı” ve “mide bulandırıcı” bulunan kadın kullanıcının kimliği açık bir şekilde haberde kullanılarak, hak ihlali yapılmış ve kadın kullanıcı açık bir şekilde hedef gösterilmiştir. Haberde “biz” “öteki” karşıtlığı üzerinden İstanbul Sözleşmesi sadece “LGBTİ”, “feminizm”, “AKP karşıtlığı” üzerinden tartışılmış ve karşıtlık bu kavramlar aracılığıyla kurulmuştur.

Akit, 23/07/2020

Sözcü Gazetesi

Sözcü Gazetesinde “‘Türkiye Tipi’ İstanbul Sözleşmesi”[37] başlıklı ilk haber 2015 tarihlidir. Haberde İstanbul Sözleşmesi’nin bir yıldır yürürlükte olduğu ancak yürürlüğe girmesinden bu yana 258 kadının daha öldürüldüğü belirtilmiştir. Haberde CHP Ankara Milletvekili, Avrupa Konseyi Eşitlik ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu Başkanı Gülsün Bilgehan’ın değerlendirmelerine yer verilmiştir. Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olmasına rağmen hükümlerinin uygulanmıyor olması haberde eleştirilmiştir. Sözcü’nün İstanbul Sözleşmesi’ni işlenen bir kadın cinayeti ya da kamuoyunun tepkisine neden olan kadın hak ihlali olmadan gündemine almış olması önemlidir.

Sözcü, 31/07/2015

Sözcü Gazetesindeki “Covid-19 İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı hareketleri artırdı![38] başlıklı haberde ise Corona virüs salgını nedeniyle insanların evlerine kapanması sonucu aile içi şiddetin arttığı ve çevrimiçi ortamda şiddet ve istismar görüntülerinin hızla yayıldığı vurgulanmaktadır. Gazetenin yine spesifik bir şiddet olayından ziyade, pandemi sürecinde evlere kapanılmasıyla birlikte kadınların daha çok hak ihlaline, şiddete maruz kalmasını gündemine almış olması önemlidir. Ancak haberde kaynak olarak The Guardian gösterilmiştir. Pandemi döneminde kadınların aile içi şiddete, erkek şiddetine maruz kaldığını gösteren raporlar, araştırmalar hazırlanmıştır.[39] Bunlardan yararlanmak yerine böylesi bir kaynağın tercih edilmiş olması da gazetecilik pratikleri açısından sorgulanması gereken bir durumdur. Haberde kullanılan fotoğraf ise yukarıda söz edilen Akit gazetesinin kullandığı fotoğraf ile büyük benzerlik taşıması açısından ilginçtir. Erkek elleri yumruk şekilde ayakta, kadın yere oturmuş, aşağı konumda ve kurban pozisyonunda. Bu da bize gazetelerin farklı ideolojik bakış açılarına veya siyasi duruşlara sahip olsa bile, söz konusu kadın hak ihlali olduğunda aynı eril bakış ile hareket ettiklerini ve haberlerini bu anlatı ile yapılandırdıklarını göstermektedir.

Sözcü, 05/05/2020

Sözcü Gazetesi, 21 Temmuz 2020 tarihli 3 farklı haberde kadına yönelik şiddetin son bulması için İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının önemini vurgulayan sanatçı Orhan Aydın, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Twitter hesabından yaptıkları paylaşımları haber haline getirmiştir. “Orhan Aydın, Pınar Gültekin mesajında İstanbul Sözleşmesi’ni hatırlattı”[40], “Meral Akşener: Daha kaç kadınımızı kaybetmemiz gerekiyor?”[41], “İBB’den Pınar Gültekin paylaşımı: Artık yeter!”[42] başlıklı haberlerle gazetenin İstanbul Sözleşmesi’ni farklı boyutlarıyla gündeminde tutmuş olması önemlidir. Her üç haberde de vurgu İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasına yöneliktir.

Sözcü, 21/07/2020
Sözcü, 21/07/2020
Sözcü, 21/07/2020

Gazetenin “İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi maddelerinde neler var?”[43] başlıklı haberi sözleşmenin içeriğine ve maddelerine ilişkin detayları içermektedir. Kamuoyunun gündeminde olan bu konunun sözleşmenin tam metninin de habere eklenerek gazetede yer alması önemlidir. Medyada sansasyonel habercilik pratikleri yaygın olarak kullanıldığından kadına yönelik şiddet haberlerinde detaylar ön plana çıkarılarak olayın hukuki süreci ve akışı ve takibi ihmal edilmektedir. Aynı şey İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanma talebi haberleri için de geçerlidir. Ya belirli maddeler ön plana çıkarılarak konu ideolojik ve siyasi bir tartışma ekseninde gündeme gelmekte ya da sözleşmenin ne zaman kabul edildiği, uygulanmasının neden önemli olduğu göz ardı edilmektedir. Bu da medyada İstanbul Sözleşmesi ile ilgili haberlerin bağlamsız, önemsiz, sanki küçük bir azınlığı ilgilendiren bir meseleymiş gibi algılanmasına yol açmaktadır.

Sözcü, 22/07/2020

Sözcü Gazetesinin “TÜSİAD: İstanbul sözleşmesi yaşatır”[44] başlıklı haberinde sözleşmenin uygulanmasının önemine dair TÜSİAD’ın açıklamalarına geniş verilmiştir. Haberin spotunda “ama’sız ve fakat’sız bir yaklaşım içinde olunması gerektiği”nin belirtilmiş olması önemlidir. Kamuoyunda sözleşme tartışılırken “kadına karşı şiddeti önleyelim ama…” “İstanbul Sözleşmesi önemli ama…” biçiminde sözleşmeye karşı çıkıldığı için haberdeki bu vurgu önemlidir. Sözleşmenin tartışmaya açılmasının, şiddet uygulayanları cesaretlendireceği anlamına geleceği vurgusu da bu bağlamda önemlidir. Haberde eylem yapan kadınların fotoğrafının tercih edilmesi bu anlamda haber içeriğiyle uyumlu ve anlamı güçlendirecek niteliktedir. Ancak haberde özne olarak “vahşice katledilen Pınar Gültekin” ifadesinin kullanılması ve edilgen fiil tercih edilmesi şiddet eylemini gerçekleştiren kişiyi, faili gizlemeye yol açmıştır. Bu tercih bize, kadına yönelik şiddet eylemleri haberleştirilirken yaygın medyada çok sık gördüğümüz bu ifadenin ne kadar kanıksanmış olduğunu, hak haberciliği yapılmaya çalışılırken bile kadınların görünür olamadığını göstermektedir.

Sözcü, 22/07/2020

“Pınar Gültekin hakkında çirkin paylaşıma soruşturma”[45] başlıklı haberdeyse Antalya Muratpaşa Belediyesi’nde görevli bir memurun Pınar Gültekin hakkındaki sosyal medya paylaşımları üzerine soruşturma açıldığından söz edilmektedir. Haberde paylaşımları yapan Ali Hakan Yatgın’ın sosyal medya paylaşımlarının yer almaması dikkat çekicidir. Yatgın medya bu tür şiddet ve hak ihlali içeren paylaşımları eleştirir nitelikte haber yaparken bu paylaşımları tekrar tekrar vurgulayarak aslında şiddetin yeniden üretimine katkıda bulunmaktadır. Sözcü’nün paylaşımlara yer vermemesi bu bağlamda önemlidir. Bir diğer dikkat çeken unsur ise haberde “Pınar Gültekin’in vahşice öldürülmesi” ifadesinin kullanılmasıdır. Yukarıdaki habere benzer şekilde olayın faili haberde yer almamakta, kadın ise mağdur olarak yer almaktadır. Haberde belediyenin ve Tüm-Bel-Sen’in bu paylaşımları kınayan mesajlarına yer verilmiş ancak şiddet, hak ihlali eleştirisi yapılırken kadın yine mağdur, şiddet eylemi ise edilgen biçimde haberde yer almıştır.

Sözcü, 24/07/2020

Sözcü Gazetesinin “İstanbul Sözleşmesi: Kim neden savunuyor, kim neden karşı?”[46] başlıklı haberinde sözleşmeyi savunanları temsilen avukat Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, mağdur aileler, sözleşmeye karşı çıkanları temsilen yazar Abdurrahman Dilipak’ın açıklamalarına yer verilmiştir. Kamuoyunda belirli aralıklarla tartışılıp gündeme gelen böylesi önemli bir konunun ardalan bilgisinin, takibinin yapılması açısından gazetenin yaptığı bu haber önemlidir. Yaygın medyada gördüğümüz en büyük eksiklerden biri haberin ardalan bilgisinin, tarihinin ve takibinin eksikliğidir.

Sözcü, 24/07/2020

“İstanbul Sözleşmesi’nde kimin dediği olacak?”[47] başlıklı haberde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızının başkan yardımcılığını yürüttüğü KADEM’in yaptığı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının önemine dikkat çeken açıklamaya yer verilmiştir. Bu haberde en dikkat çeken unsur iktidarın sözleşmenin iptal edilmesini gündeme getirirken bir taraftan da Erdoğan’ın kızının yönetiminde söz sahibi olduğu bir derneğin, sözleşmeyi destekler nitelikteki açıklamasının yarattığı çelişkinin haberde yer almıyor olmasıdır. Haberde ayrıca CHP, MHP, İyi Parti ve Deva Partisi’nin sözleşmeyi destekleyen açıklamalarına yer verilmiş ancak iktidarın tavrı, sözleşmeyi geri çekmek istemesi ve derneğin açıklamasının doğal olarak yarattığı çelişki haberde yer almamıştır.

Sözcü, 02/08/2020

Gazetenin “Türkiye’nin birçok ilinde kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi Uygulansın’ dedi”[48] başlıklı haberinde AKP’nin sözleşmeden geri çekilmeyi gündeme getirmesinden sonra kadınların Türkiye’nin pek çok ilinde yaptığı protesto gösterilerine yer verilmiştir. Haberde neredeyse her ildeki gösterilere ait protesto fotoğrafları, polis müdahalesi ve gözaltı bilgileri yer almıştır. Kullanılan fotoğrafların tümü illerdeki protestolara ait fotoğraflardır.

Sözcü, 05/08/2020

“İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerinde neler var?” [49] başlıklı haberde ise sözleşmenin maddeleri, amacı, kapsamı oldukça detaylı ve derli toplu bir şekilde yer almaktadır. Sözcü Gazetesinin belirli aralıklarla sözleşmeye dair detaylı bilgileri paylaşması konunun takibi açısından önemlidir.

Sözcü, 10/08/2020 

“İstanbul Sözleşmesi’nde kadınlar tek yürek oldu: ‘Pazarlık yok, uygulatacağız’”[50] başlıklı haber ise 05 Ağustos 2020 tarihli “Türkiye’nin birçok ilinde kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi Uygulansın’ dedi” haberinin devamı niteliğindedir. Türkiye’nin pek çok ilinde sözleşmenin uygulanması için gösteri yapan kadınlar gözaltına alınmıştı.  Bu haber, gözaltı sonrası Ankara Kadın Platformu üyesi kadınların hem gözaltına alınmalarına hem de sözleşmeye dair açıklamalarını içermektedir.

Sözcü, 13/08/2020

Yeni Şafak Gazetesi

Yeni Şafak Gazetesinde konuyla ilgili 2 haber 7 köşe yazısına ulaşılmıştır. “Başınıza İstanbul sözleşmesi kadar taş düşsün!”[51] başlıklı köşe yazısında İstanbul Sözleşmesi’ne dair sözleşmenin KADEM üzerinden ele alındığı görülmektedir. [52] Bu yazıda İstanbul Sözleşmesi KADEM ve “aile” üzerinden ele alınmıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin öneminden kadın veya erkek şiddetinden bahsedilmemekte, sadece KADEM savunusu yapılmaktadır.

Yeni Şafak, 13/07/2019

“İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?”[53] başlıklı bir diğer köşe yazısında ise kadını hukuki sözleşmelerin değil “toplumsal ahlak”ın koruyabileceği iddia edilmektedir. Kadınların erkekler tarafından anlaşılamadığı, hatta kadınların ne istediklerini bilmedikleri ifade edilmekte, kadın hakları ise “kadına nezaketsizlik etmeme, fiske vurmamış olma” çerçevesinde değerlendirilmektedir. Genel olarak şiddet sorununun ortadan kaldırılması gerektiği gibi makul bir iddia, erkeğin kadına uyguladığı şiddeti özel bir kategori olarak ele almanın anlamsız olduğu savunusuyla harmanlanmakta 2007 yılında yapılmış bir araştırmaya referansla liseli kızların erkeklere oranla şiddete daha fazla başvurduğu iddia edilmektedir. Yazıda ailenin yaşadığı krizin nedeni olarak da sekülarizm gösterilmiştir. Bu yazı, Yeni Şafak Gazetesinin siyasi duruşunu yansıtan tipik bir yazı olarak değerlendirilebilir.

Yeni Şafak, 23/07/2019 

“İstanbul Sözleşmesi nedir? Neden imzalandı? Niçin iptal edilmek isteniyor?”[54] başlıklı haber ise sözleşmenin içeriğini, imzalanma nedenini anlatmaktan ziyade Türkiye’nin sözleşmeye taraf olmak istememe gerekçelerini ele alıyor. Özellikle 6284 sayılı kanunun muallak bir şiddet tanımı içerdiği ve bu maddeye dayanılarak erkeklerin mağdur edileceği ifade ediliyor. Ayrıca sözleşme ile “Femi-faşist zihniyet”in eşcinsel evlilikleri meşrulaştırarak, aileyi yok edeceği ifade ediliyor. Haberde “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması için birçok sebebi var” alt başlığının altında başka bir ülkeden bir eylem fotoğrafı kullanılmıştır. Fotoğrafta yüzü mozaikli renkli etek giyen bir kız çocuğu yer almaktadır. Fotoğrafın altında ise “LGBT devşirecek çocuk arıyor” başlığı kullanılmıştır. Yine haberin bitiminde “Türkiye’de sapkın LGBT’yi destekleyen firmalar eşcinselliği meşrulaştırmaya çalışıyor” başlığıyla farklı bir haber yer almaktadır. Haberde ilk kullanılan fotoğraf daha önce de Yeni Şafak’ın kullandığı elleri yumruk ayakta duran erkek, kendini korumaya çalışan kadın fotoğrafıdır. Bu haber, Yeni Şafak’ın sözleşmenin ne olduğu, neden imzalandığı, kadınların erkek şiddetine maruz kalması konularından ziyade “biz” ve “öteki” karşıtlığı üzerinden tartışmaları sürdürdüğünün örneğidir. Şiddete uğrayan, erkekler tarafından öldürülen kadınlardan söz edilmemekle birlikte sözleşmenin LGBT bireylerin ve feministlerin lobi faaliyetleri sonucu oluşturulmuş bir metin olduğu iddia edilmektedir.

Yeni Şafak, 21/07/2020

“İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların asılsız tezleri”[55] başlıklı köşe yazısında ise Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi gerektiğini düşünenlerin kadınlara şiddeti savunmadığı belirtiliyor. “Bu kadar eleştiri okudum, hiçbirisinde kadına şiddet uygulayalım ve bu sözleşme önümüzde engel, ifadesine rastlamadım” cümlesi toplumdaki kadına şiddet, kadın cinayetleri konusuna ne kadar yabancı olunduğunu göstermekle birlikte başlı başına hak ihlali içermektedir. Sözleşmenin toplumsal cinsiyet eşitliği ve eşcinsel içeriği eleştirilerek aile ve “kadın değerleri”ne ters düştüğü iddia ediliyor. Ayrıca toplumun sözleşmeyle ilgili algısının ölçüldüğü bir araştırmadan söz ediliyor ve bu araştırmada %84.2 oranında sözleşmenin yeterince bilinmediği sonucuna varıldığı belirtiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği, maddeleri, amacı konusunda kamuoyunu bilgilendirme görevini manipülatif bir şekilde kullanan bir gazetenin köşe yazarının halkın sözleşmeyi bilmediğinden yakınması da ironiktir. Yazı bütünüyle CHP ve HDP ile iktidar karşıtlığı üzerinden kurulmuş, sözleşmeyi savunan muhalefet “oğlancılık” ve “lezbiyenlik” ile suçlanmıştır.

Yeni Şafak, 22/07/2020

“Tek kelime: Vahşet”[56] başlıklı haberin spotunda cinayete ait detayların yer alması dikkat çekicidir. Yaygın medya kadın cinayetlerini haberleştirirken şiddeti meşrulaştıracak, teşhir edecek boyutta detaylara yer vermektedir. Haberin girişinde ise “Pınar Gültekin’in cinayete kurban gittiği” ifadesi ile yine faili gizlendiği görülmektedir. Haberde kullanılan fotoğrafta Pınar Gültekin’in cesedinin olduğu varilin fotoğrafı kullanılmıştır. Olayın hikâyesine yer verilen haberin devamında ise katil Cemal Metin Avcı’dan, Pınar Gültekin’in eski sevgilisi olarak söz edilmiş, yine cinayetle ilgili detaylara yer verilmiştir. Gazetenin bu haberi ele alış biçimi tipik sansasyonel habercilik örneği olarak okunabilir.

Yeni Şafak, 22/07/2020

“Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!”[57] ve “İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?”[58] başlıklı köşe yazılarında da daha önceki yazılara benzer şekilde asıl amacın “sapkın eşcinsel ilişki biçimleri”ni topluma dayatmak olduğu iddia ediliyor. İlk yazıda “Fakat bu yasa uygulamaya konulduğu zamandan bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, artma hatta katlanma olmuş!” ifadesi ve ikinci yazıda “Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artışı ile bu sözleşmenin yürürlüğü neredeyse paralel” ifadesinin dezenformasyon içermesi ve manipülatif olmasıdır. Öncelikle “yasa” değil sözleşme imzalanmıştır, ancak hükümleri uygulanmamaktadır. Anayasada uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğu belirtilmiş olmasına rağmen uygulanmıyor olması eleştirilmekte ve sözleşme hükümlerinin uygulanması talep edilmektedir.

Yeni Şafak, 27/07/2020
Yeni Şafak, 27/07/2020

“Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atmalı!”[59] başlıklı köşe yazısında ise sözleşmenin amacının “cinsiyetsizlik”, “cinsiyetsiz bir cinsel kimlik” olduğu iddia ediliyor. “Toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” kavramlarının “Tanrı’ya meydan okumak” anlamına geldiği savunuluyor. Asıl tartışma KADEM ve “aile” kavramı üzerinden yürütülüyor ve derneğin “feminizm” içinden konuşması eleştiriliyor. Sözleşmenin büyük yıkımlara yol açacağı ve KADEM’in durduğu yerin “Müslümanca bir yer” olmadığı iddia ediliyor. Burada da Müslüman ve Müslüman olmayan karşıtlığı iyice netleşiyor. Bir tarafta feministler, KAOSGL yani “Müslüman olmayanlar”, diğer tarafta ise Müslümanlar yer alıyor. Aslında iktidar içindeki önemlice bir kısım kadının da sözleşmenin iptal edilmesine karşı çıkması eleştirilirken, bütün muhalefet “Müslümanlık  dışı” ilan edilerek ayrıştırılmaktadır.

Yeni Şafak, 03/08/2020 

Sonuç

Bu rapor kapsamında söylemsel analize tabi tutulan üç gazetenin seçilen örnek olaylarla ilgili verilerini değerlendirdiğimizde karşımıza genel hatlarıyla şöyle bir sonuç çıkmaktadır:

Akit Gazetesi: İlk örnek haber olarak seçilen “Şort giydiği gerekçesi ile erkek şiddetine uğrayan kadın” haberinde Akit Gazetesinin, kullanmayı tercih ettiği ifadeler ile şiddet eylemini önemsizleştirdiği görülmektedir. Bu durum yaygın medyanın şiddet eylemini “tecavüz”, “taciz”, “cinayet”  ile sınırlı tutmasının, ağır fiziksel şiddet eylemi dışında kalan eylemleri küçümseyerek ya da önemsizleştirerek aktarmasının bir örneğidir. Ayrıca Akit gazetesi konuyu “Müslüman” ve “laik” yani “biz” ve “öteki” karşıtlığı üzerinden ele almaktadır.

İkinci örnek haber olan “Hamile kadınların sokakta gezmesi estetik değil” açıklamasının ise Akit Gazetesinin gündeminde yer almadığı görülmüştür. Kamuoyunda büyük tepkiye neden olan bu açıklamaya yönelik herhangi bir haberin yapılmamış olması konuya taraf olmak istememe ya da toplum gündemi ile gazetenin gündeminin birbirinden ayrı olması olarak okunabilir.

Üçüncü örnek haber olan “İşsizliğin nedeni işgücüne katılan kadınlar” açıklaması ile ilgili olarak yine Akit Gazetesinde herhangi bir haber yer almamıştır. Benzer şekilde bu açıklama da kamuoyunda tepkiye neden olmuştur, ancak gazete öznesi kadın olan ve açık bir şekilde hak ihlali içeren her iki açıklamada da sessiz kalmayı tercih etmiştir.

Son örnek haber olarak seçilen “Pınar Gültekin cinayeti sonrası yeniden gündeme gelen İstanbul Sözleşmesi” konusunda da Akit Gazetesi, seçilen diğer iki gazeteye göre konuya en az yer veren gazetedir. Sözleşme, incelenen tüm haberlerde “aile” “LGBTİ” bireyler ve “feminizm” ekseninde tartışılmış, sözleşme ile ailenin yok edilmeye çalışıldığı iddia edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Akit Gazetesinin ayrıştırıcı, nefret söylemi içeren ve şiddeti körükleyen hatta kişileri hedef gösterici bir dil kullandığı görülmektedir.

Sözcü Gazetesi: İlk örnek haberde Sözcü Gazetesinin ulusalcı, laik çizgisine rağmen eril, cinsiyetçi ve hak ihlallerini görünür kılmaktan uzak habercilik pratikleri sergilediği görülmektedir. Yine yaygın medyanın sık kullandığı bir pratik olan erkek şiddetinin görünürlüğünü azaltıcı, eylemin bir şiddet eylemi olarak algılanmasını engelleyen ifadelere başvurulduğu göze çarpmaktadır. Haberlerde şiddet eylemini gerçekleştiren erkeğin sesi daha fazla duyulmaktadır. Sözcü Gazetesi bu örnek olayla ilgili haberlerini çoğunlukla “laiklik” ekseninde ele almakta, bu anlamda tıpkı Akit Gazetesinin kendi siyasi çerçevesi içinde konuyu tartışmasına benzer bir eğilim göstermektedir.

İkinci örnek olayda ise yine gazetenin haberlerini eril bir anlatı ile kurguladığı görülmektedir. Eleştiri iddiasında olan bir haber başlığının altında bütünüyle eleştirilen kişinin açıklamalarına yer verilmesi, kadınların tepkilerinin, açıklamalarının, eylemlerinin haberde yer almaması sansasyonel haberciliğin tipik bir örneği olarak okunabilir. Ayrıca gazetenin haber kaynağı olarak başka bir internet sitesini göstermesi, kadın haklarını savunmaya çalışırken başka bir kadının kimliğini açıkça kullanarak hak ihlali yapması da gazetecilik pratikleri açısından oldukça problemlidir.

Üçüncü örnek olayı Sözcü Gazetesinin de gündemine almadığı görülmektedir.

Son örnek olayda Sözcü Gazetesi, İstanbul Sözleşmesi’ne gündeminde ağırlıklı olarak yer vermiş, belirli aralıklarla, cinayet veya şiddet eylemleri olmadığı dönemlerde de sözleşmeyi ele almıştır. Gazete farklı kadın platformlarının, mağdur ailelerin, avukatların görüşlerine haberlerinde yer vermiş, belirli aralıklarla sözleşmenin amacını, maddelerinin neler olduğunu detaylı bir şekilde haber haline getirmiştir. Sözcü Gazetesinin haberlerin ardalan bilgisine yer verdiği ve konu takibi yaptığı görülmektedir. Ancak gazetenin bu örnek olayda da haber kaynağı gösterme pratikleri oldukça sorunludur. Ayrıca kadına yönelik şiddet konusuyla ilgili yapılan bir araştırma haberinde Akit Gazetesinin kullandığı ve kadının şiddet mağduru olarak temsil edildiği fotoğrafın aynısını kullanması oldukça düşündürücüdür. Bu da bize ideolojiler ve siyasi duruş ne kadar farklı olsa da söz konusu kadının temsili olduğunda medyanın aynı cinsiyetçi ve eril kalıp ve klişelerle hareket ettiğini göstermektedir. Örneğin birkaç haberde “vahşice katledilen Pınar Gültekin” ifadesinin kullanılması ve edilgen fiil tercih edilmesi şiddet eylemini gerçekleştiren kişiyi, faili gizlemeye yol açmaktadır. Yanı sıra “vahşice” gibi sıfatlar, olayın failini insandışılaştırarak, sorunun özünün gözden kaçırılmasına yol açmaktadır.

Yeni Şafak Gazetesi: İlk örnek olayda gazete erkek şiddetine maruz kalan kadını belirsiz bir özne olarak ele almış, şiddet eyleminin failinin ise açıklamalarına, savunmalarına detaylı bir şekilde yer vermiştir. Saldırganı haklılaştıran ifadeler kullanılarak olay, “şiddet” ve “kadın” ekseninden ziyade karikatürize edilerek aktarılmaktadır.

İkinci örnek olay gazetenin gündeminde yer almamıştır.

Üçüncü örnek olayla ilgili olarak yapılan açıklamayı destekler nitelikte “kadınların işgücüne katılım isteğinin işsizliğe neden olduğu” savunulmaktadır. Yeni Şafak Gazetesinin de kaynak gösterme pratikleri oldukça sorunludur. Ulusal kurumların verilerinden ziyade haberde ortaya atılan iddiaları destekleyecek kurumların verileri örnek gösterilmiştir. Ayrıca istihdam konusunda kadın ve erkeği rakip, karşıt konumlandıran bir haber anlatısı kurulmuştur.

Dördüncü örnek olayla ilgili Yeni Şafak Gazetesinin İstanbul Sözleşmesi’ni KADEM ve aile kavramı bağlamında tartıştığı görülmektedir. Ayrıca gazetede “kadına yönelik şiddet” diye bir olgunun varlığı sorgulanmakta ve kadını sadece “toplumsal ahlak”ın koruyabileceği iddia edilmektedir. Sözleşmenin feminist hareket ve LGBTİ bireylerin bir komplosu olduğu ve temel amacın aileyi yok etmek olduğu savunulmaktadır. Gazetenin bu konudaki haber dili “biz” ve “öteki”, yani sözleşmeye karşı çıkan Müslümanlar ve sözleşmeyi savunan Müslüman olmayan feministler, LGBTİ bireyler karşıtlığı üzerine inşa edilmiştir. “Cinsel yönelim”, “toplumsal cinsiyet” kavramlarını gündeme getirenlerin Tanrı’ya meydan okudukları iddia edilmektedir. Gazetenin haber dili ise açık bir şekilde şiddeti meşrulaştırıcı, eril, hak ihlali içeren ve sansasyonel habercilik örneğidir.

Sonuç olarak kadınların medyada görünür olma, temsil edilme biçimlerinin, kamusal hayata, çalışma hayatına katılımının incelenen gazeteler çerçevesinde oldukça sorunlu olduğu anlaşılmaktadır. Kadınların hak talepleri çoğunlukla şiddet eylemlerinin öznesi olduklarında gündeme gelmekte, bu talepler de gazetelerin siyasi tercihleri çerçevesinde farklı bağlamlarda tartışılmaktadır. Özellikle Yeni Şafak ve Akit gazeteleri kadına yönelik şiddet eylemlerini “tecavüz”, “cinayet” gibi ağır fiziksel şiddet ile sınırlı tutarak bunların dışındaki şiddet eylemlerini karikatürize ederek aktarmaktadır. Yine her iki gazete kadınların hak taleplerini gündemine alırken Müslüman ve Müslüman olmayan karşıtlığı üzerinden eril ve ayrıştırıcı bir dil ile haber anlatısını kurmuştur. Haber analizleri sonucu ulaşılan önemli verilerden biri de kadınların hak taleplerine en fazla yer veren, bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik haber yapan Sözcü Gazetesinin ulusalcı, laik çizgisine rağmen cinsiyetçi ve eril bir dil ile haberlerini yapılandırmış olmasıdır. Ayrıca, tıpkı diğer iki gazetenin hak taleplerini “aile” ve “ahlak” çerçevesinde tartışması gibi Sözcü de “laiklik” çerçevesinde konuyu sınırlamakta, bu durum kadının sesinin haberde duyulmamasına yol açmaktadır.

Son olarak her üç gazete de haber kaynağı gösterme konusunda oldukça sorunlu pratiklere sahiptir. Savundukları ideoloji veya siyasi duruşları ne olursa olsun söz konusu kadınların temsili ve hak talepleri olunca medyanın aynı cinsiyetçi, eril ve hak ihlaline yol açan pratiklerle haberlerini yapılandırdığı görülmektedir.

Kaynakça

Abadan-Unat, Nermin (1982), Türk Toplumunda Kadın, 2. Baskı, Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını.

Adaklı-Aksop, Gülseren (2000), “Reality Show’larda Kadına Yönelik Şiddet ve Kadın İmgesi”, içinde Televizyon, Kadın ve Şiddet, Derleyen, Nur Betül Çelik, Ankara: KİV Yayınları, s.111-135.

Altun, Abduldezak vd. (2007), “Aile İçi Şiddet Haberlerinin Üretim Süreci ve Medya Profesyonelleri”.  İletişim Araştırmaları Dergisi, 5(2): 9-61.

Aslantepe, Gülay (2012), “Kadın İstihdamının Artırılması ve ILO Sözleşmeleri”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.159-168.

Ayata, Gökçeçiçek vd. (2010), Kadın Hakları: Uluslararası Hukuk ve Uygulama,  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Binark, Mutlu Ve Gencel-Bek, Mine (2007), Eleştirel Medya Okur Yazarlığı, İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Coşar Simten ve Yeğenoğlu, Metin (2011), “New Grounds for Patriarchy in Turkey? Gender Policy in the Age of AKP”, South European Society and Politics, 16(4): 555-573.

Cuklanz, M. Lisa (2006), “Gendered Violence and Mass Media Representation.” The Sage Handbook of Gender and Communication, Editors, Bonnie J. Dow, Julia T. Wood, London, s. 335-355.

Durna, Tezcan (2019), “Magazin Medyasının Cazibe Nesneleri: Aşk ve Kadın”, içinde Aşkın Halleri, Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme, Derleyenler Tezcan Durna, Nehir Durna, Ankara: um:ag Yayınları, s.101-131.

Eziler-Kıran, Ayşe (2000), “Reklamlar ve Kadın”, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 6/Yaz: 9-19.

İlkkaracan-Ajas, İpek (2012), “Feminist Politik İktisat ve Kurumsal İktisat Çerçevesinde Türkiye’de Kadın İstihdam Sorununa Farklı Bir Yaklaşım”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.201-220.

Makal, Ahmet (2010), “Türkiye’de Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın Emeği”, Çalışma ve Toplum 2(25): 13-40.

Özar, Şemsa (2012), “Türkiye’de 1980 Sonrası Dönemde Kadın Emeği ve İstihdamı Politikaları: Kadın Hareketi, Sendikalar, Devlet ve İşveren Kuruluşları”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.266-305.

Özer, Mustafa ve Biçerli Kemal (2003), “Türkiye’ de Kadın İşgücünün Panel Veri Analizi”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:3/Sayı:1: 55-85.

Rakow F. Lana Ve Kranich, Kımbirlie (2002), “Televizyon Haberlerinde Gösterge Olarak Kadın”,  içinde Medya, Kültür, Siyaset, 2. Baskı, Derleyen, Süleyman İrvan, Ankara: Alp Yayınevi, s.515-547.

Toksöz, Gülay ve Memiş, Emel (2018), “İstihdamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Haritalama ve İzleme Çalışması”, Ankara: CEİD Yayınları: 5.

Williamson, Judith (1998), “Kadın Bir Adadır: Dişilik ve Sömürgecilik”, içinde Eğlence İncelemeleri, Tania Modleski, Çeviren, Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis Yayınları.

Yeğenoğlu, Meyda (1997), “Emperyal Özne ve Feminist Söylem”, Toplum ve Bilim Kış (75): 7-33.

Yılmaz, Merve ve Zoğal, Yeliz (2015), “Kadının İşgücüne Katılımının Tarihsel Gelişimi ve Kadın İstihdamını Etkileyen Faktörler: Türkiye ve Avrupa Örneği”, Econ World, IRES, Torino: 1-25.

 

[1] Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, 1979 yılında BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 1981’de 20 ülke tarafından imzalandıktan sonra yürürlüğe girmiştir (http://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/history.htm). Kadın hakları hareketlerinin dünya çapındaki faaliyetlerinin, CEDAW’ın 1979’da BM’de kabulünde büyük rolü vardır. Türkiye 11.6.1985 Tarih ve 3232 Sayılı Kanunla, sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin amacı, cinsiyet temelinde kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın tasfiyesi ve önlenmesidir. Ayrıca, bu sözleşme, kadınlara politik, ekonomik, sosyal, kültürel, sivil, ev içi veya diğer alanlarda, medenî durumdan bağımsız olarak erkeklerle eşitlik temelinde tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kadınların bunlardan yararlanmasını içermekte, bu uygulamaları garanti kapsamına almaktadır. Bu sözleşme, kadınların insan hakları mücadelesinde çok önemli bir kazanımdır. Sözleşmenin temel normları, eşitlik, eşit muamele görme ve ayrımcılık yasağıdır. Sözleşmenin ilk maddesi, kadınlara karşı ayrımcılığın tanımını yapmakta ve izleyen maddelerde devletleri ayrımcılıkla aktif mücadeleden sorumlu kılmaktadır (Toksöz, Memiş, 2018: 32).

[2] http://turkonfed.org/detay/2199/turkonfed-idk-ilk-cinsiyet-esitligi-gundem-raporunu-yayinladi/ sayfasından 13 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[3] http://turkonfed.org/detay/2199/turkonfed-idk-ilk-cinsiyet-esitligi-gundem-raporunu-yayinladi/ sayfasından 13 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[4] http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf sayfasından 27 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[5] http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf sayfasından 27 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[6] http://www.toprakisveren.org.tr/52-Kadinlarin-Egitim-Duzeyi-Arttikca-isgucune-Katilim-imkanlari-da-Artmaktadir.Makale sayfasından 5 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[7] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2016/11/07/tekmeci-neden-serbest-kaldi/ sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[8] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201811131036121128-abdulah-cakiroglu-sort-darp-iki-yil-ceza/ sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[9] https://www.yeniakit.com.tr/haber/aysegul-tye-sort-giydigi-icin-tekme-atan-cakiroglu-tutuklandi-213401.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[10] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sol-medyanin-cirkin-yuzu-278732.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[11] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sortluya-oyle-basortuluye-boyle-390935.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[12] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/sortlu-hemsire-tekme-atan-saldirgani-gorunce-gozyaslarina-boguldu-1469613/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[13]  https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberi/sortlu-hemsireye-tekme-atan-saldirgan-tahliye-edildi-1470572/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[14] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/sortlu-hemsireye-tekme-atan-kisiye-yakalama-karari-1474820/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[15] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberi/sortlu-hemsireye-tekme-davasi-sonrasi-kadinlardan-basin-aciklamasi-1578433/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[16] https://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/sortlu-diye-hemsireye-saldiran-abdullah-cakiroglunun-avukatindan-soke-eden-savunma-1829020/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[17] https://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/son-dakika-haberi-sortu-kadina-saldiri-davasinda-karar-2002361/sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[18] https://www.yenisafak.com/gundem/hemsireye-tekme-atan-sahis-hakkinda-karar-cikti-2533258 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[19] https://www.yenisafak.com/gundem/aysegul-terzi-davasinda-karar-2791432 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[20] https://www.yenisafak.com/gundem/tekmeli-saldirgani-bipolar-raporu-kurtardi-3332382 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[21] Açıklamayı izlemek şu için linke başvurulabilir: https://www.youtube.com/watch?v=9JYO7cMZ5Y0 (Erişim tarihi: 05/09/2020).

[22] https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/sen-nerede-buyudun-be-hoca-342156/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[23] https://www.sozcu.com.tr/2013/gunun-icinden/inancerden-trtde-yine-skandal-sozler-375712/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[24] https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/kizinin-nereye-atandigi-ortaya-cikti-687142/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[25] https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/omer-tugrul-inancerden-komik-savunma-688069/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[26] https://www.birgun.net/haber/toplum-akp-nin-sokmaya-calistigi-kaliba-sigmiyor-calisamazsin-denen-kadinlar-is-aramaya-basladi-265351 sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[27] http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[28] https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmabarbarosoglu/devlet-bakani-mehmet-imek-hakli-mi-15935 sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[29] https://www.yenisafak.com/politika/kriz-ortaminda-kadinlar-is-bulmada-erkeklere-fark-atti-235872 sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[30] https://tr.wikipedia.org/wiki/P%C4%B1nar_G%C3%BCltekin_cinayeti sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

[31] Detaylı bilgi için bakınız: https://kadem.org.tr/istanbul-sozlesmesi-hakkinda/

[32] Detaylı bilgi için bakınız: https://rm.coe.int/1680462545

[33] Pınar Gültekin cinayeti ile ilgili bilgilerin Wikipedia’dan alınmasının en önemlisi nedeni hiçbir gazete ve yayın kuruluşunun konuyu bütünlüklü, derli toplu bir şekilde aktarmamasıdır.

[34] https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/vehbi-kara/istanbul-sozlesmesi-ve-aileyi-yok-etmek-icin-alinan-kararlar-29588.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[35] https://www.yeniakit.com.tr/haber/istanbul-sozlesmesi-maddeleri-neler-1319688.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[36] https://www.yeniakit.com.tr/haber/agzi-bozuk-saygisiz-topluma-uzak-istanbul-sozlesmesini-savunan-feministten-igrenc-mesajlar-1340168.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[37] https://www.sozcu.com.tr/2015/gunun-icinden/turkiye-tipi-istanbul-sozlesmesi-898163/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[38] https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/covid-19-istanbul-sozlesmesine-aykiri-hareketleri-artirdi-5795747/ saysafından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[39] İnsan Hakları Derneği (İHD) Kadın Komisyonu, 11 Mart 2020 – 11 Mayıs 2020 tarihleri arasında Pandemi sürecinde kadınların yaşadıklarını raporlaştırmıştır. Detaylı bilgi için bakınız: https://www.ihd.org.tr/pandemi-doneminde-kadin/ (Erişim tarihi: 04/09/2020).

[40] https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/orhan-aydin-pinar-gultekin-mesajinda-istanbul-sozlesmesini-hatirlatti/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[41] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/meral-aksener-daha-kac-kadinimizi-kaybetmemiz-gerekiyor-5943994/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[42] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ibbden-pinar-gultekin-paylasimi-artik-yeter-5944579/2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[43] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesi-maddelerinde-neler-var-5946614/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[44] https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/tusiad-istanbul-sozlesmesi-yasatir-5945442/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[45] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/pinar-gultekin-hakkinda-cirkin-paylasima-sorusturma-5950619/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[46] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-kim-neden-savunuyor-kim-neden-karsi-5949818/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[47] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kadini-siddete-karsi-koruyan-ilk-belgedir-5965380/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[48] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kadikoyde-toplanan-kadinlar-istanbul-sozlesmesi-uygulansin-5971763/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[49] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesinin-maddelerinde-neler-var-5979332/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[50] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesinde-kadinlar-tek-yurek-oldu-pazarlik-yok-uygulatacagiz-5986085/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[51] https://www.yenisafak.com/yazarlar/aysebohurler/basiniza-istanbul-sozlesmesi-kadar-tas-dussun-2052032 sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[52] O tarihlerde Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Yusuf Kaplan’ın KADEM’in projelerinin aileyi çökerttiği iddia etmiş ve konu bir süre kamuoyun gündeminde kalmıştır. Bu köşe yazısının KADEM üzerinden İstanbul Sözleşmesi’ni tartışması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bakınız: https://www.birgun.net/haber/yeni-safak-yazarindan-erdogan-in-kizina-soros-projeleriyle-aileyi-cokerten-261209 adresinden 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[53] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/istanbul-sozlesmesi-kadinlari-korur-mu-2052149 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[54] https://www.yenisafak.com/hayat/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesi-maddeleri-zararlari-ve-6284-maddesi-3547655 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[55] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ergunyildirim/istanbul-sozlesmesini-savunanlarin-asilsiz-tezleri-2055738 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[56] https://www.yenisafak.com/gundem/pinar-gultekin-cinayeti-tek-kelime-vahset-3550153 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[57] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/turkiye-istanbul-sozlesmesinden-derhal-cikmalidir-2055781 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[58] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/istanbul-sozlesmesinde-neyi-tartistigimizi-biliyor-muyuz-2055782 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

[59] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/erdogan-istanbul-sozlesmesini-cope-atmali-2055842 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

Yazar Hakkında Bilgi

*Nehir Durna, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 2004 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde; Doktorasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim dalında tamamladı. Çeşitli kurumlarda uzun yıllar basın danışmanlığı yaptıktan sonra, 2015-2020 yılları arasında Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çalıştığı kurumda habercilik, metin yazarlığı, sosyoloji, haber çözümlemeleri, medya sosyolojisi, toplumsal bellek gibi alanlarda lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. Çalışma konuları gündelik hayat pratikleri, sözlü tarih, bellek ve mekân, yeni medya ve sosyolojidir. Bu konularla ilgili çeşitli akademik dergilerde makaleleri, ulusal ve uluslararası konferanslarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır.  “Ankara Çankaya’da Dönüşen Kentin Yaşlılarının Deneyim ve Belleği” başlıklı araştırma projesi ile Koç Üniversitesi Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEKAM) 2020 Araştırma Projesi Ödülü‘nü kazandı. 2019 yılında yayımlanan Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme kitabının editörlerinden birisidir. 2020 Ocak ayında yayımlanan Bellek ve Ritüel: Avanos’ta Binnik Şenlikleri kitabının yazarıdır.