Türkiye’de Çevre Hakkı İhlalleri

0
421

Bülent Duru*

Giriş

Bu çalışma Türkiye’de çevre hakkının durumunu, doğal değerleri ve kentsel alanları olumsuz yönde etkileyen uygulamalar üzerinden değerlendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Bu doğrultuda önce çevre hakkının niteliği ve kapsamı üzerinde durulacak, ardından yürütülen ekonomi politikalarının doğal ve kültürel varlıklar üzerindeki baskısına değinilecek ve en sonda da büyük yatırımlar sırasında çevre hakkının nasıl ihlal edildiği, bireylerin hakka erişimine getirilen sınırlamaların neler olduğu ortaya konmaya çalışılacaktır. Türkiye’de çevre hakkına erişimin önündeki engelleri sergilerken enerji, sanayi, madencilik, konut ve turizm alanlarındaki sayısız projede karşılaşılan durumları bütünüyle aktarmak olanaksız olduğundan daha çok Üçüncü Köprü, İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi büyük projelerden seçilen örnekler üzerinde durulacaktır.

Çevre hakkının gereklerinin tam olarak yerine getirilebilmesi için bütün alanlarda ekolojiyi göz önünde bulunduran politikalar izlenmesi, her düzeyde katılımın sağlandığı siyasal bir ortamın bulunması, çevreye ilişkin taleplerin dikkate alındığı bir yönetim sisteminin olması ve herkesin görüşlerini özgürce ifade edebildiği demokratik bir ortamda yaşanması gerekmektedir. Bundan dolayı çevre hakkı ülkenin siyasal, ekonomik, yönetsel, hukuksal, demokratik ortamından bağımsız biçimde incelenemez.

Doğal değerler üzerine kurulu ekonomi politikalarından, bir türlü bitmeyen ekonomik ve siyasi krizlerden, uzun bir dönemi kaplayan olağanüstü halden ötürü genel olarak ülkedeki çevre hakkı ihlallerinin incelenmesi kapsamlı bir çabayı gerektirmektedir. Yıllardan beri inşaat sektörüne dayalı politikalar izlenmesi, özellikle HES’lerle olumsuz sonuçları ortaya çıkan enerji politikaları, giderek büyütülmeye çalışılan turizm sektörü, denetimsizce çoğalan maden işletmeleri nedeniyle doğusundan batısına, kıyısından merasına ülkenin bütün alanları tahrip sürecinin etkisi altına girmiştir. Bütün coğrafyaya yayılan çevre hakkı ihlalleri binlerle ifade edileceğinden daha çok, kamuoyuna mega projeler biçiminde sunulan ve birbirleriyle bağlantılı olan üç büyük yatırımın tasarlama, yapım ve işletme sürecinde karşılanan ihlaller üzerinden değerlendirme yapılacaktır. Kaynak: http://www.veziroglugayrimenkul.com/3-kopru-kulelerinde-sona-yaklasiliyor/

Çevre Hakkı Neyi Anlatıyor?

Barış, iletişim, gelişme, insanlığın ortak mirasından yararlanma hakkı gibi üçüncü kuşak haklardan sayılan çevre hakkının geleneksel insan haklarından ayrılan kimi yönleri bulunmaktadır. Devletin, hakkı tanıması ve doğal/kentsel çevreye duyarlı politikalar izlemesinden bir adım ötesine geçerek bireylerin bundan yararlanması yönünde çabaya girmesi, bir başka anlatımla hakka erişimin gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Dayanışma hakları içinde yer almasının bir sonucu olarak bu hakkın gerçekleşmesi yalnızca devlete verilen bir yükümlülük değildir; diğer devletlerin, toplulukların, insanların da üzerlerine düşen sorumlulukları bulunmaktadır; bir diğer deyişle bireylere hak tanımanın yanında ödev de yüklemektedir. Diğer haklardan farklı olarak insanların yanı sıra hayvanları, bitkileri ve gelecek kuşakları da bu hakkın öznesi olarak kabul etmek gerekmektedir.

Çevre hakkı yalnızca doğanın korunmasından, temiz bir çevrede yaşanmasından ibaret değildir; diğer hak gruplarıyla da bağlantı içindedir. Düşünce açıklama, yönetime katılma, bilgiye erişme, örgüt kurma, barışçıl biçimde toplanma gibi hakların yanı sıra su, gıda, kent, konut ve sağlık haklarıyla da birlikte değerlendirilmelidir. Bundan dolayı çevre hakkına erişimin önündeki engellerin, çevre hakkı ihlallerinin incelenmesinin daha geniş bakış açısıyla yapılması, iktidarların çevre politikalarının ortaya konmasından çok, bireylerin izlenen politikalardan etkilenme durumlarının ve bunları etkileme olanaklarının sergilenmesi gerekmektedir.

Çevre hakkına tam olarak erişilebilmesi ancak demokrasinin bütün kurallarıyla işlemesi, özgür bir ortamın bulunması, ifade özgürlüğünün olması, katılıma olanak tanınması, toplanma özgürlüğünün sağlanması, yönetimin saydam biçimde işlemesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yasal düzenlemelere uyulması ve adil bir yargı düzeninin kurulması ile mümkün olacaktır.

Dünyada çevre hakkının daha çok ülke tarafından tanınmaya başlandığını, anayasalardaki yerinin giderek genişleme yönünde olduğu söylenebilir. Ancak anayasalarda doğanın korunmasına, çevre hakkına yer verilmesinin yeterli olmayacağını belirtmek gerekir. Öyle olsaydı çevre hakkından öteye doğa haklarını tanıyan Ekvador ve Bolivya gibi ülkelerin sayısının artmasına rağmen çevreleri üzerindeki baskının büyümesini açıklayamazdık.[1] Hatta anayasalarında çevre hakkına yer vermeyen ama buna rağmen çevrenin durumunun diğerlerine göre daha iyi olduğu ülkeler de bulunmaktadır.[2]

Çevre hakkının genişleme eğiliminde olduğunu, yaşama, onur, sağlık, doğa, gıda, konut, eğitim, çalışma, yoksullukla mücadele, kültür, ayrımcılığa tabi tutulmama, barış, refah, çocukların sağlığı gibi haklarla birlikte anılmaya başlandığını söylemek gerekir.[3] Bunlara ek olarak iklim mültecileri, çevresel bozulma yüzünden yerlerinden edilenlerin hakları, ekolojik borç hakkı[4] ve doğal kaynaklara erişimde eşitliği öngören “çevresel adalet” hakları da gündeme gelmektedir.[5]

Türkiye’de çevre hakkını değerlendirirken, doğal ve yapay çevrenin durumunu incelemekten bir adım öteye gidip söz konusu hakka bireylerin ulaşabilmesi için gereken koşullara, bir başka deyişle devletin hakka erişimi kolaylaştırmak için yapması gerekenlere bakılmasından söz edilmişti. Bundan dolayı yazıda, bilgi edinme, ifade özgürlüğü, katılım, toplanma özgürlüğü, yasal düzenlemelere uyma ve adil yargılanma gibi başlıklar üzerinden çevre hakkının içinde bulunduğu durum incelenmeye çalışılacaktır.Kaynak: https://www.polenekoloji.org/agustos-2020-bulteni/

OHAL Dönemi’nin Çevreye Etkisi

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından başlatılan olağanüstü halin çevre hakkını birkaç açıdan etkilediği söylenebilir. Hukukun askıya alınması ile çevreye baskılar getirecek politikaların yaşama geçirilmesi için uygun ortam yaratılmış; ifade ve toplanma özgürlüğüne getirilen sınırlamalar ile olan bitenlere itiraz yolları kapatılmış; yargının elinin kolunun bağlanması ile dava yoluna gitmenin anlamı kalmamıştır. Kısaca belirtmek gerekirse olağanüstü hal, çevre hakkına erişimin önüne yeni engeller getirmek için uygun ortam yaratmıştır.

Darbe girişiminden hemen sonra 21 Temmuz’da, İzmir Valiliğince dokuz proje için ÇED raporu gerekli değildir kararı verilmesinin bunun ilk örneği olduğu söylenebilir.[6] Bundan hemen birkaç ay sonra, 7 Eylül’de, önemli projelerde yatırımları hızlandırmak için 6745 sayılı kanun çıkarılarak Bakanlar Kurulu’nun, izin, tahsis, ruhsat, lisans gibi her türlü kısıtlayıcı hüküm için yasal ve idari süreçlerde düzenleme yapabileceği hükmü getirilmiştir. Yine darbe girişiminin hemen ardından bizzat Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın talimatıyla ÇED süreçlerinin hızlandırılmasını, Akkuyu Nükleer Santrali için Rusya ile anlaşmaya varılmasını, Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılacağının açıklanmasını olağanüstü halin doğal varlıklara ve çevre hakkına ilk müdahaleleri olarak not düşmek gerekir.[7]

Bu dönemde çevre hakkının ön koşulu olan katılım, toplantı ve gösteri özgürlüğü ağır darbe almış, hiçbir gösteri ve toplanmaya izin verilmemiş, başlanmış olanlara da sert müdahalelerde bulunulmuştur. Bireylerin bu haklara erişebileceği kanallar olan, darbe ile ilgisi bulunmayan gönüllü örgütler de kapatılmış, belediyelere kayyumlar atanmıştır.

Özellikle HDP’li belediyeler baskı altına alınmış, diğer belediyeler üzerinde de bu korku hissettirilmiştir: 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerin ardından milyonlarca kişinin oy verdiği belediye yönetimlerine müdahale edilerek 47 belediyeye kayyum atanmış, 34 belediye başkanı ve meclis üyesi tutuklanmış, 125 meclis üyesi gözaltına alınmış, 76 belediye ve il genel meclis üyesi görevinden uzaklaştırılmıştır. Çevre hakkına erişim ve katılım sürecinde önemli bir yeri olan yerel yönetimler ülkenin Doğu ve Güneydoğusunda bu özelliklerini yitirmiş durumdadırlar.

Bu dönemde, öteden beri yazılı ve görsel basında geniş yer bulabilen çevre ihlalleri, önemli siyasal gelişmelerin art arda gelmesiyle görünürlüklerini yitirmeye başlamıştır. 200 dolayında gazetecinin cezaevine konduğu, bir o kadar yayın organının da kapatıldığı yoğun baskı ortamında medya yalnızca yüzeysel konularla ilgilenmiştir.

Olağanüstü hal döneminde yaratılan baskı ortamı hukuk sistemi üzerinde de etkili olmuş, yargı yerlerinin bağımsız karar alacakları, özgürce değerlendirme yapabilecekleri bir ortamdan söz etmek olanaksız hale gelmiştir; hâkimlerin, savcıların görevden alınma, başka yere atanma kaygısı taşımadan kararlar alabilmeleri güçleşmiştir.[8]

Çevre hakkına erişim koronavirüs salgını[9] sonrasında yaşanan olağanüstü koşullardan da olumsuz etkilenmiş, bir yandan hastalık dönemi sırasında doğal varlıklar üzerinde baskı kuracak projeler hızlıca gerçekleştirilmiş, diğer yandan da alınan sıkı önlemler yüzünden, yürütülen politikalara tepki gösterme olanağı kalmamıştır. Örneğin herkesin eve kapandığı bu olağanüstü dönemde Kanal İstanbul’un yapımı için gereken ihalelere ara verilmemiştir.[10] Hastalığın ilk döneminde, Türkiye’de salgının ilk açıklandığı 10 Mart 2020’den sonraki birkaç ay içinde yapılan çevre ihlallerini Ekoloji Birliği 54 madde ile sıralamıştır.[11]

Kaynak: https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/03/31/3-koprunun-baglanti-yollari-havadan-goruntulendi

Merkeziyetçiliğin Güçlenmesi

Merkeziyetçiliğin çevre hakkını iki yönden etkilediği söylenebilir: Bir yandan ülke yönetiminin tek bir noktadan sürdürülmesi, diğer yandan da büyük projelerin doğaları gereği merkezi yönetime bağlı olarak yapılması çevre politikasında katılımı ve yerelleşmeyi olanaksız kılmıştır.

Ülke yönetimine egemen olan yetkileri tek bir yerde toplama eğilimi çevre, doğa, imar ve koruma ile ilgili yönetsel yapıya da yansımış, önceleri başka bakanlıklara, yerel yönetimlere, uzmanlık kuruluşlarına ait olan pek çok yetki imar konularında da söz sahibi olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na aktarılmış, Özel Çevre Koruma Kurumu örneğinde olduğu gibi, kimi kurumlar da kapatılmıştır.

Büyükşehirlerde kırsal alana hizmet götüren il özel idareleri ve köyler kaldırılarak yetkileri büyükşehir belediyelerine devredilmiş, bir anlamda ülke yönetimindeki eğilime koşut olarak, yerel yönetimlerde de merkezileşmeye gidilmiştir. Örneğin İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi büyükşehir ve ilçe belediyeleri devre dışı bırakılmış, tasarımından yapım sürecine kadar bütün işler merkezi yönetim eliyle gerçekleştirilmiştir. Bu tür büyük yatırımlarda halkın tepkilerini yansıtacak demokratik örgütlerin, sendikaların, meslek odalarının, araştırma kuruluşlarının görüşlerinin alınması söz konusu değildir.

Yerel yönetimlerin yalnızca AKP’den olunca sürece dâhil edildiği söylenebilir. Örneğin zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 20 Ağustos 2009’da, Üçüncü Köprünün yerini Başbakan ve Ulaştırma Bakanı ile birlikte belirlediklerini “Tabii ki böyle bir güzergâh var. Altı ay önce sayın başbakanımız, ulaştırma bakanımız ve benim helikopterle uçuş yaparak belirlediğimiz bir güzergâh” sözleriyle aktarmıştır.[12] Ancak büyükşehirlerdeki yerel yönetimlerin AKP’de olduğu dönemlerde bile belediyelerin elindeki yetkilerden rahatsız olunduğunu, örneğin daha 2012 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na buralarda çevre düzeni planı yapma yetkisinin verildiğini biliyoruz.

Son dönemde yerel yönetimlerin başta imarla ilgili olmak üzere yetkileri azaltılmaya başlanmış, özellikle önemli büyükşehirler CHP’nin eline geçtikten sonra bu eğilim daha da güçlenmiştir. Belediyelerin gücünü azaltacak yeni bir yasa tasarısının yolda olduğunu da belirtmek gerekir. Yerel yönetimler üzerindeki baskıdan en çok etkilenen parti HDP olmuş, yukarıda da belirtildiği gibi, çok sayıda belediyeye kayyum atanmış, belediye başkanları ve meclis üyeleri gözaltına alınmış ya da tutuklanmıştır.

Meslek kuruluşları hiçbir biçimde projelerin tasarlama ve planlama bölümüne dâhil edilmemekte, bunların görüş açıklamasından, politikalara eleştiriler getirmesinden rahatsızlık duyulmaktadır. Örneğin dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı’nın bir toplantıya gönderdiği mazeret mesajı bu durumu güzel özetlemektedir: “Mimarlar, her türlü çalışmalarında meslek üyelerinin çıkarlarını korumak ve savunmakla yetinmeli, ülkenin genel nitelikteki ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlarıyla uğraşmaktan kaçınmalıdırlar.”[13]

Özellikle büyük projelere karşı görüşlerini açıklayan, dava açma yoluna giden meslek odaları ve baroların üzerinde denetim ağırlaştırılmakta, hatta yönetimlerinin muhalif isimlerden oluşmasını önleyecek yeni yasa tasarıları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye Barolar Birliği, Kent ve Çevre Komisyonu’nda gönüllü olarak görev yapan ve çevre hakkına erişimde yargı yolunu açan 24 avukatın 2018 yılında üyeliğine son verilerek yedi kişilik yeni bir kurul oluşturulmasını da buraya not düşmek gerekiyor. Kaynak: http://www.baskahaber.org/2014/01/bilim-insanlar-uyaryor-ya-kanal.html

Yasal Düzenlemelerin Aşılması

Yapıldığı yöredeki insanların yaşamlarını değiştirecek, ülkenin bütününe etkileri olacak büyük ölçekli yatırımların kapsamlı araştırmalar, tartışmalar sonucunda belirlenmesi, toplumsal, ekonomik, ekolojik sonuçlarının hesaplanarak büyük ölçekli planlara yerleştirilmesi gerekmektedir. Oysa Türkiye’de bu projeler tek bir karar alıcının onayıyla gelecekte ortaya çıkacak olası olumsuz etkiler hesaplanmadan, dönemin siyasi, ekonomik koşulları gereği kamuoyuna mega projeler olarak gösterişli biçimde tanıtılmakta, hemen sonra da hızlıca yapım aşamasına geçilmektedir. Örneğin Üçüncü Köprü, İstanbul Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi mega projelerin hiçbirine önceki imar planlarında yer verilmiş değildir; projelerin sürdürülebilmesi için ya yasal düzenlemeler değiştirilmekte ya da onlara rağmen yapım çalışmalarına devam edilmektedir.[14]

Bir kez büyük ölçekli projelere başlandıktan sonra da o yatırımın orman alanlarına, tarım topraklarına, su kaynaklarına olumsuz etkileri ile ilgili bütün planlar, yasalar, yönetmelikler tek tek değiştirilmekte ya da bütün bunlar yokmuş gibi davranılarak çalışmalara devam edilmektedir. Mayıs 2016’da Mera Kanunu’na eklenen madde ile Kanal İstanbul alanının imara açılması bunun yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir.[15]

Yasalarda düzenleme yapmanın yeterli olmadığı durumlarda da, önemli yatırımların sorunsuzca bitirilmesini sağlayacak KHK’lar çıkarılmakta ya da kamulaştırmayı hızlandıracak “acele kamulaştırma”, dava açma süresini kısaltacak “ivedi yargılama” gibi projenin yürümesini kolaylaştıracak, yargı yoluna gitmeyi zorlaştıracak yöntemler izlenmektedir.

Yasal düzenlemeleri aşmanın başka bir yolu olarak da projelerin görünürde, biçimsel olarak yasalara uygun olarak düzenlenmesi bulunmuştur. Kâğıt üstünde yasalara aykırı olmayan ama özünde onlara aykırı sonuçlar getiren bu yola en çok ÇED sürecinde rastlanılmaktadır. ÇED raporlarının gelişigüzel hazırlanmasının, uygun olmayan uzmanlara yaptırılmasının en çok rastlanan yollardan olduğu söylenebilir.[16]

Yasal düzenlemelere, yargı kararlarına rağmen tamamlanan son dönemdeki büyük projelerin ilk örneğini 2013 yılının Mayıs ayında çalışmalarına başlanan Üçüncü Köprü oluşturuyor; dönemin çevre düzeni planında yer almayan proje için herhangi bir ÇED raporu hazırlanmamıştır.[17] Bir süre sonra Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası ve Çevre Mühendisleri Odalarının İstanbul şubeleri Köprünün bağlantı yollarının plana aykırı olmasına ve ÇED raporunun bulunmamasına karşı, sayıları 17’yi bulan, davalar açtılar, önemli bölümünü de kazandılar. Projeyi davalardan sakınmak için Üçüncü Köprü’nün yapım aşamasında 13 ilçenin 17 yeri için imar planı değişikliği yapılmıştır.[18] Ancak kentsel düzeni, doğal değerleri korumaya dönük yasal düzenlemelere ve iptal kararlarına rağmen Köprü bitirilerek hizmete açılmıştır.

2011 genel seçimleri için gündeme getirilen ve 2018 yılında tamamlanan yeni İstanbul Havalimanı da var olan plan kararlarına, yasal düzenlemelere aykırı olarak başlatılmış, zaman içinde projenin gerçekleştirilmesine engel olan yasal kurallar uygun biçimde değiştirilmiş ya da biçimsel düzenlemelerle proje bunlara uyumlu biçime getirilmiştir. Örneğin 2009 Planında yeni havaalanı bölgesi olarak Silivri-Gazitepe gösterilmekte olmasına karşın, proje Kuzey Ormanları’ndaki Yeniköy-Akpınar köyleri içinde yer almıştır.[19]

Kanal İstanbul Projesi’nin de kendisinden önceki büyük yatırımlarda izlenen yöntemler doğrultusunda gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır. Bu yolda yasalarda uygun değişikliklere gidilecek ya da var olan kuralları aşmanın yolları bulunulacak, bütün bunlar gerçekleşmezse yargı kararlarına rağmen proje tamamlanmak istenecektir. Daha şimdiden biri ÇED, diğeri de çevre düzeni planı değişikliği için olmak üzere iki ayrı dava açıldığını belirtmek gerekir.

Kaynak: http://politeknik.org.tr/kuzey-ormanlari-muhafaza-ormani-ilan-edilsin/

Yargı Yolunun Güçleştirilmesi

Ülkenin içinde bulunduğu anti-demokratik ortamda yönetime katılma, politikaları etkileme, görüş bildirme kanalları kapalı olduğu için, çevre politikasına katılımın tek yolu olarak dava açma kalmaktadır. Bundan dolayı düzenli aralıklarla, çevreyi etkileyen yatırımlar için idare mahkemelerine, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasını, projeler için iptal kararları verilmesini duymaktayız.

Doğal güzellikleri bulunduğu ve çekim odakları olduğu için daha çok orman alanlarına, koruma bölgelerine, tarım topraklarına, su havzalarına kurulan projelerle ilgili imar planları ve ÇED raporları buraları korumak için getirilmiş özel yasalara aykırı oldukları ve halk sağlığına zarar verecekleri için iptal edilmektedir.

Örnekleri buraya sığdırılamayacak kadar çok olan bu durumu aşmanın yolu olarak, daha önce söylendiği gibi, iptal edilen imar planının ya da ÇED raporunun bir benzeri devreye sokulmakta, bunlardan da sonuç alınamazsa projeyi mahkeme kararına rağmen bitirme yoluna gidilmektedir. Kimi zaman yargı süreci uzun sürdüğünden mahkemenin iptal kararı projenin tamamlanmasından sonra açıklanmakta, kimi zaman da iptal edilen bir kararın ya da durdurulan bir projenin başka bir örneği gündeme getirilmektedir.

Yargı kararlarının uygulanmaması kadar önemli bir sorunun da yargı yoluna gitmeyi engelleyecek bir ortamın yaratılması olduğu söylenebilir. Dava açılmasını zorlaştıracak yasal düzenlemelere gidilmekte, mahkemelerin işleyiş biçimi de buna uyum sağlamaktadır. Yargıya başvurunun güçleştirilmesi, yargı yerlerine yönetime uyum sağlayacak kimselerin getirilmesi, yargılama sürecinin uzun zaman alması ve özellikle de çevre ile ilgili davalarda kirliliği belgelemek için alınacak uzman görüşlerinin masraflarının[20] çok olması son dönemde en çok karşılaşılan sorunların başında gelmektedir.

2014 yılında İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda değişiklik yapılarak acele kamulaştırma işlemleri, Turizm Teşvik Kanunu uyarınca yapılan işlemler ile çevresel etki değerlendirmesi gibi çevreyi, doğal ve kültürel değerleri ilgilendiren konular hakkında dava açma süresi 60 günden 30 güne indirilmiştir.

Kimi zaman söz konusu proje hakkında geç bilgi edinilmesi, kimi zaman da teknik araştırmaların, uzman görüşlerinin uzun zaman alması dava yoluna gitme yönünde engel oluşturabilmektedir. Bütün bunlara hâkim ve savcıların çevre hukuku alanında uzmanlaşmış olmamaları da eklenebilir.[21] Bu arada, ulusal ve uluslararası nitelikte uzmanlaşmış çevre mahkemelerinin kurulması gereğinden söz edilmeye başlandığını da belirtmek gerekir.[22]

Çevre sorunları ile ilgili konularda yalnızca o ülkenin vatandaşlarının değil bütün zarar görenlerin, örneğin Avrupa Birliği’nde olduğu ülke sınırı tanınmaksızın herkesin çevre konularında Avrupa Komisyonu’na başvurabilmesini anlatan “ekolojik yurttaşlık”[23] gibi yeni yaklaşımların ortaya çıkmaya başladığı dönemde Türkiye’de yargı yoluna gitmek giderek güçleşmektedir. Üstelik turist, göçmen, sığınmacı gibi farklı konumlarla ülkede bulunan milyonlarca kişiyi akla getirdiğimizde Türkiye’de nüfusun önemli bölümünün bu olanaktan yoksun bulunduğu anlaşılacaktır.Kaynak: https://kuzeyormanlari.org/2019/07/11/termik-santrallere-cevreyi-3-yil-daha-zehirleme-serbestisi-verilmek-isteniyor/

ÇED’in Göstermelik Yapılması

Yatırımların çevreye olası etkilerini ortaya koyacak çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreci bilimsel ölçütlerin dışında, saydamlıktan uzak biçimde gerçekleştirilmektedir. Gerçek durumun ortaya çıkmasında yaşamsal önem taşıyan raporların hazırlanmasında önemli sorunlar bulunmaktadır. Kimi zaman gerçeklerden uzak biçimde, özensizce yazılmakta,[24] kimi zaman da, İstanbul Havalimanı’nda olduğu gibi, ÇED raporları bitmeden, sonuçlar ortaya çıkmadan hemen proje için ihaleye gidilmektedir. Kimi zaman yine İstanbul Havalimanı’nda olduğu gibi ÇED raporu dava sonucu iptal edilirse aynı sonucu doğuracak başka bir rapor gündeme getirilmektedir.[25] Kimi zamansa akarsuların bütünü ya da bölgesi için değil, tek tek HES yatırımları için değerlendirme yapılarak bu projeler ÇED süreci dışında bırakılmaktadır.[26]

Projelerin çevreye etkilerini değerlendiren bilirkişi raporlarında halk sağlığı uzmanlarına yer verilmemekte[27] ya da yalnızca inşaat mühendisliği ve mimarlık fakülteleri bulunan bir üniversiteden bilirkişi heyeti seçilebilmektedir.[28] Kimi zaman bu raporlar, Kanal İstanbul Projesi’nde olduğu gibi ortaya çıkacak olası sorunları göstermemekte, yalnızca şimdiki durumu sergilemekle yetinmektedir.[29]

ÇED işlemleri genellikle yatırımları yavaşlatan engeller olarak görüldüğünden, hemen her proje öncesi sürecin hızlandırılacağı biçiminde açıklamalar yapılmakta ya da kolaylaştırılmasına yönelik düzenlemelere gidilmektedir. ÇED Yönetmeliğinin en çok değiştirilen yasal düzenlemelerden biri olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Türkiye’de uygulanan ÇED süreci 2018 yılında yayınlanan AB İlerleme Raporu’nda “Sivil toplum, Çevresel Etki Değerlendirmesi Direktifi’nin uygulanması, çevresel konularda verilen mahkeme kararlarında hukukun üstünlüğünün uygulanması, halkın katılımı ve çevresel bilgiye erişim hakkının gözetilmesi konusunda eleştirel olmaya devam etmiştir. Türkiye, Aarhus Sözleşmesi’ne hâlâ taraf değildir.” biçiminde değerlendirilmiş, durum 2019 yılındaki Raporda da benzer ifadelerle tekrar edilmiştir.[30] Kaynak: http://1.bp.blogspot.com/-h99UDBAkEE0/U8OFUYxgwaI/AAAAAAAACQQ/hQjY9zLVEJU/s1600/Projeler.jpg

Bilgi Edinmenin Önündeki Engeller

Çevre ile ilgili konularda politika belirleme, planlama yapma, karar alma, uygulamaya başlama ve değerlendirmeye gitme aşamalarında bireylerin, toplulukların, örgütlerin bilgi edinmesini ve uygun araçlarla katılması ilkesinin Türkiye’de kâğıt üstünde kaldığını söylemeye gerek yok. Merkeziyetçiliğin giderek artması, demokrasinin gereklerinden uzaklaşılması, bilgi edinme kanallarının kapalı olması, toplanma özgürlüğünün ihlal edilmesi, akademi, medya ve iletişim araçları üzerindeki baskının giderek artması, bilgi edinme ve katılımın göstermelik biçimde yapılması sonucunu doğurmuştur.

Projeler tek bir noktadan belirlenmekte, tasarım, yapım ve işletim aşamaları yine aynı odak tarafından sürdürülmekte, diğer politika alanlarına koşut olarak çevreyi olumsuz yönde etkileyecek yatırımların planlanmasında, tasarımında ve uygulanmasında açıklık bulunmamaktadır; herhangi bir yatırımın, projenin gerçek durumu hakkında bilgi edinmek olanaksız hale gelmiştir.

Anayasa’da, Çevre Kanunu’nda ve ÇED Yönetmeliği’nde belirtilmesine karşın, çevresel değerler ve doğal kaynaklar üzerinde baskı kuracak yatırımlara ilişkin bilgi edinme talepleri ya sonuçsuz kalmakta ya da yanıltıcı açıklamalarda bulunulmaktadır. Yasal düzenlemelerde yer alan iletişim kurma ve bilgi edinme araçları göstermelik bir biçimde işletilmektedir. Art arda gelen darbe girişimi ile birlikte koronavirüs dönemi gibi olağanüstü koşullar da buna bahane olarak kullanılmaktadır. Gerçekleştirilecek projeler hakkında yeteri bilgi edinememenin önemli bir sonucu kimi zaman yargıya başvurmada geç kalınması olmaktadır.[31]

İzlenen politikaların çevre üzerindeki olası etkilerini ortaya koyacak araştırma kuruluşlarının, üniversitelerin üzerinde baskılar kurulmakta, gerçekleri açıklayacak uzmanlar işten atılmak, hatta hapse girmek tehlikesi altında bulunmaktadırlar. Yalnızca Antalya, Dilovası ve Ergene’deki sanayi kuruluşlarının yarattığı kanser vakalarını açıklayan Onur Hamzaoğlu ve Bülent Şık’ın hapis cezası aldığını anımsatmak yeterli olacaktır.

Çevreye verilecek olası zararları gösteren en önemli kaynaklardan olan ÇED Raporları, yukarıda değinildiği gibi, kimi zaman gelişigüzel, kimi zaman da gerçekler gözlerden kaçırılarak hazırlanmaktadır. İstanbul Havalimanı’nın ÇED Raporu’nda yörenin orman alanına, göletlerine, canlı türlerine ilişkin verilen bilgilerin gerçekleri tam olarak yansıtmaması buna örnek olarak verilebilir.[32]

ÇED Yönetmeliğinde yer alan, çevre ile ilgili yatırımlar hakkında halkın bilgilendirilmesi ve sürece dâhil edilmesine ilişkin en önemli düzenleme olan Halkın Bilgilendirilmesi Toplantısı çoğunlukla göstermelik olarak yapılmakta, gerçek bilgi edinme ve katılımı sağlama olanağı tanımamaktadır. Yöre halkının istekleri, önerileri hiçbir biçimde dikkate alınmamaktadır. Kanal İstanbul’un ÇED Raporu için yapılan çok sayıda itirazın kısa süre içerisinde reddedilmesi buna küçük bir örnek olarak verilebilir.[33]

Yurttaşların adalete erişimini konu alan bir çalışmanın sonuçlarına göre, halkın yatırımlar hakkında bilgi edinmesine olanak tanıyan resmi ilanlar valilik binası gibi erişimin zor olduğu yerde asılmakta, toplantılardan önce halk yeterince bilgilendirilmemekte[34], halkın bilgilendirilmesi toplantıları erişimin güç olacağı otellerde kapalı olarak gerçekleştirilmekte, buralardaki açıklamalar yatırımı yürütecek şirket tarafından yapıldığı için tek yönlü olmakta, toplantılara yörenin sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları çağrılmamaktadır. Bu noktada, Türkiye’nin henüz imzalamadığı Aarhus Sözleşmesi’nin halkın bilgilendirilmesi toplantısı öncesinde yörede yaşayanlara söz konusu proje hakkında yeterince bilgi verilmesini öngördüğünü belirtmek gerekir.[35]

Ekonomik büyümeyi sağlaması, seçimlerde oy getirmesi amacıyla başlatılan yatırımların çevreci bahanelerle önünün kesilmesini engellemek amacıyla getirilen İvedi Yargılama Usulü ile dava açma süresinin 60 günden 30 güne indirilmesi, bireylerin söz konusu yatırımlar hakkında bilgi edinerek dava açmasına önemli zorluklar getirmektedir. Özellikle teknik bilgi gerektiren büyük projelerde, söz konusu yatırım hakkında bilgi edinmenin güç olması, dava için gereken teknik incelemelerin önünde bir engel olarak durmaktadır.[36]

Kaynak: https://www.bursabarosu.org.tr/tr/gundem-haberler-kanal-istanbul-projesi-ced-raporunun-iptali-icin-barolar-dava-acti.html

İletişim ve Haberleşme Özgürlüğü

Bireylerin çevre hakkına erişebilmelerinin ön koşulu, çevreye etkide bulunacak gelişmelerden haberdar olabilmeleri, yani iletişim ve haberleşme özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Doğal ve kültürel değerler üzerinde baskıda bulunacak projeleri, yatırımları ve bunlarla ilgili gelişmeleri kamuoyuna duyurma işlevini gören yazılı ve görsel medya organlarının üzerindeki baskı son dönemde giderek artmaktadır. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi aldığını ortaya çıkaran Cumhuriyet muhabiri Hazal Ocak hakkında bir yıldan iki yıla kadar hapis istemiyle dava açılması buna yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir.[37]

Son dönemde yazılı ve görsel medya üzerindeki baskıları inceleyen bir çalışmada[38] iletişim ve haberleşme hakkı ihlalleri şöyle özetlenmektedir: Basın-yayın organı kapatmak, haber erişimini engellemek, web sitesi kapatmak, web sitesine erişimi engellemek, interneti yavaşlatmak, habercileri gözaltı, tutuklu yargılama ve tehdit etme gibi yollarla etkisiz hale getirmek, medyanın hükümete bağımlı kılınması, medya sektöründeki sermaye değişimi, basın çalışanlarının özlük haklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması, basın çalışanlarının üzerindeki hukuki ve zora dayalı baskılar, medya çalışanlarının çalışma koşullarının zorlaştırılması, gazetecilik faaliyetine yönelik sansür ya da oto sansüre zorlanma, reklam ve resmi ilan verilmesini engelleme, yayın yasağı getirme, RTÜK marifetiyle yayın durdurma ve para cezası verme, kamu kurum ve kuruluşlarına gazetelerin alınmasının engellenmesi, gazeteciler hakkında soruşturma başlatma, gözaltına alma ve tutuklu yargılama. Bu yöntemlerin yoğun biçimde uygulandığı Türkiye’nin son dönemde basın özgürlüğü kısıtlı olan ülkeler arasında sayılmaya başlandığını da not düşmek gerekmektedir.[39] Kaynak:  https://kadinsavunmasi.org/ekoloji-birligi-koronavirus-gunlerinde-kesintisiz-doga-talanini-maddeledi/

Katılım ve Toplanma Özgürlüğü

Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi genel olarak çevre politikasında, özellikle de mega proje olarak gündeme getirilen yatırımların hiçbirinde katılıma olanak tanınmamakta, yöre halkı, yerel yönetimler, meslek odaları, gönüllü örgütler, araştırma kuruluşları ve diğer ilgili kesimler planlama, yapım ve işletim sürecinin dışında tutulmaktadır. Katılım yalnızca kimi yasal düzenlemelerin öngördüğü, halkı bilgilendirme toplantısı gibi, göstermelik yöntemlerle gerçekleştirilmektedir.

Toplanma özgürlüğü için de benzer değerlendirmeler yapabiliriz. Ekonomik durgunluğu aşmak, seçimlerde başarı kazanmak gibi beklentilerle ülkenin dört bir yanında doğal değerlere zarar verecek biçimde başlatılan enerji, madencilik, konut, ulaştırma yatırımları çevreci tepkilerin, eylemlerin sayısını artırmıştır. Önceleri daha çok büyük projelerde ve büyük kentlerde ortaya çıkan çevreci eylemler, özellikle HES ve madencilik projelerinin yaygınlaşmasıyla, kırsal kesimleri de etkisine alarak ülke bütününe yayılmıştır.

Merkeziyetçiliğin, anti-demokratik koşulların hüküm sürdüğü, sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının, belediyelerin, üniversitelerin baskı altına alındığı bugünlerde hemen hiçbir konuda olduğu gibi çevre politikası konusunda da katılımdan, toplanma özgürlüğünden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Anayasa’daki serbest hükme, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’ndaki düzenlemelere rağmen, toplantılara, eylemlere izin verilmemekte, başlayanlar da sert biçimde dağıtılmaktadır. Az sayıda da olsa yasalarda sayılan katılım araçlarının kâğıt üzerinde kullandırıldığı, gösteri ve toplanma özgürlüğünün askıya alındığı günümüzde tek bir katılım aracı olarak dava açma kalmaktadır. Türkiye çevre konularında halka bilgi verilmesi ve katılımının sağlanmasına ilişkin Aarhus Sözleşmesi’ni de imzalamış değildir.

Çevreci eylemlere verilen sert tepkilerde Türkiye’nin yalnız olmadığını, dünyada giderek güçlenen bir eğilimin parçası olduğunu da söylemek gerekir; son dönemde çevreci eylemcilere, gazetecilere yönelik şiddet giderek artmaktadır. Örneğin gıda ve madencilik başta olmak üzere 2019 yılında dünyada toplam 212 çevrecinin öldürüldüğü anlaşılmaktadır.[40] Kaynak: https://www.milligazete.com.tr/haber/1429372/mahkemeden-cevreci-ve-koyluleri-sevindiren-jes-karari

Çevre Hakkını İhlal Yolları

Çalışma boyunca gösterilmeye çalışıldığı gibi çevreye olumsuz etkide bulunabilecek projeler kimi zaman yasalara aykırı olmakta, kimi zaman yargı kararlarıyla durdurulmakta, kimi zaman yöre halkının direnciyle karşılaşmakta, kimi zaman da kamuoyundan olumsuz tepkiler almaktadır. Bu tür yasal engelleri aşmada, toplumsal tepkileri azaltmada, yatırımın niteliğine, hukuksal duruma ve siyasal ortama bağlı olarak türlü yöntemler izlenebilmektedir. Yazıda “merkezileşme, bilgi edinme ve katılım önündeki engeller, toplanma özgürlüğü ihlalleri, iletişim ve haberleşme hakkı önündeki engeller, yasal düzenlemelere uymama, yargı kararlarına uymama, yargı yolunun güçleştirilmesi, çevresel etki değerlendirmesinin göstermelik yapılması” gibi başlıklar altında incelenen bu yolları aşağıdaki tabloda toplu olarak görebilirsiniz.

Doğal Değerler Üzerinde Baskı Kuran, Çevre Hakkını İhlal Eden

Projeleri Gerçekleştirmede Başvurulan Yollar

Yasal Düzenlemelerde

-Yasal düzenlemelerde değişikliğe gidilmesi

-İzin, tahsis, ruhsat, lisans gibi konularda istisnalar getirilmesi

-Yasal düzenlemelere uyulmaması

-Yasal düzenlemelere görünürde uygun işlemler yapılması

-İmar planlarına uyulmaması

-İmar planlarının sık sık değiştirilmesi

-ÇED raporlarının özensizce, bilimsel ölçütlere dayanmadan hazırlanması

Yargı Sürecinde

-Yargı üzerinde denetim kurulması

-Yargıya gitmenin güçleştirilmesi

-Yargı kararlarının uygulanmaması

-Yargı sürecinin uzatılması

-Acele kamulaştırma, ivedi yargılama gibi işlemleri hızlandıracak yöntemler izlenmesi

-Yargı yerlerince iptal edilen plan kararları ya da ÇED raporlarının yerine aynı sonucu doğuracak bir benzerinin hazırlanması

Çevre Yönetiminde

-Çevre yönetiminde yer alan kurumların güçsüzleştirilmesi ya da kapatılması

-Yerel yönetimlerin yetkilerinin azaltılması

-Büyük projelerde yerel yönetimlerin devre dışı bırakılması

-Yerel yönetimlere kayyumlar atanması

-Büyükşehirlerde il özel idarelerinin, köylerin, küçük belediyelerin kapatılması

-Sendikaların, demokratik örgütlerin, meslek odalarının, araştırma kuruluşlarının üzerinde baskı kurulması

Bilgi Edinme ve Katılımda

-Yazılı ve görsel medya üzerin de denetim kurulması

-Halkın katılımı olanaklarının daraltılması

-Bilgi edinme kanallarının kapalı olması

-İfade ve toplanma özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesi

-Çevreci eylemlere, tepkilere izin verilmemesi

-İletişim ve haberleşme özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesi

-Akademi, medya ve iletişim araçları üzerindeki baskının giderek artması

-Bilgi edinme ve katılımın göstermelik biçimde yapılması

Sonuç

Ekonomik durgunluğu aşmak, seçimlerde başarı kazanmak, kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla başlatılan mega projeler, ülkenin dört bir yanına yayılan enerji, madencilik, konut yatırımları, darbe girişimi sonrası iyice ağırlaşan anti-demokratik uygulamalar ve muhalif belediyelerin yetkilerini ellerinden almak için atılan merkeziyetçi adımlar çevre hakkının yalnızca kağıt üzerinde kalmasına yol açmıştır.

Türkiye’de çevre hakkının gereklerinin yerine getirilmesi, bireylerin bu haklardan yararlanabilmesi sürecinde esas sorun yasal düzenlemelerin yetersizliğinden değil, bunların yaşama geçirilmesindeki isteksizlikten kaynaklanmaktadır. Anayasa’da çevre hakkının çerçevesi çizilmiş, ilgili uluslararası sözleşmelere imza atılmış, doğal değerler ve kentsel düzene ilişkin temel yasalar kabul edilmiştir. Her ne kadar tüm bu düzenin yerindeliğine, niteliğine ilişkin söylenecek çok şey olsa ve giderek kötüleşme eğiliminde bulunsa da, şimdiki haliyle bile çevre hakkına erişim için yeterli bir çerçeve sunduğu söylenebilir; bu koşullar altında bambaşka politikalar da izlenebilirdi.

Bireylerin çevre hakkına erişebilmeleri için görüşlerini serbestçe dile getirebilecekleri, barışçı toplantılar düzenleyebilecekleri, çevreye ilişkin bilgilere erişebilecekleri, yargıya başvuru hakkını kullanabilecekleri ve kararların alınmasına katılabilecekleri bir ortamın yaratılması gerekmektedir. Bütün bunların ancak demokratik, özgürlükçü, hukuka bağlı, katılımcı bir sistemde gerçekleşebileceğini söylemeye gerek yok.

Yıllardan beri sürdürülen çevre politikasının olumsuz yönlerinin, doğal değerlerin içinde bulunduğu karamsar tablonun yanında umut verici bir eğilimin yeşermeye başladığını da belirtmek gerekiyor. Ekonomik gereklerin ekolojik değerlere üstün gelmesinin, doğal değerlerin maddi getirisinin ön planda tutulmasının ve enerji, madencilik, inşaat sektörlerinin büyük kentlerin dışına kırsal alanlara doğru yayılmasının bir sonucu olarak çevre bilincinin ülke bütününe doğru genişlemeye başlamasının gelecek için kimi olumlu sonuçlar doğurma olasılığı bulunduğu düşünülebilir.

Her ne kadar daha çok “arka bahçemde olmasın”[41] çevreciliği anlayışındaki tepkilerle kendini gösterse de, yükselmeye başlayan bu seslerin gelecekte ekolojiye etkide bulunacak politikaları birkaç yönde olumlu biçimde etkileyebileceği söylenebilir: Gösterilen tepkilerin ya da açılan davaların sonucunda kimi yatırımlardan vazgeçilmesini, doğal değerlere zarar verecek girişimlerin açıkça ortaya konamamasını, tepki almamak için görünürde de olsa alternatif yollar aranmasını, gündeme getirilen hemen her projenin çevreci yönlerinin ön plana çıkarılmaya başlamasını bunun ipuçları olarak kabul edebiliriz.

[1] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Batuhan Sarıcan, “Doğanın Hakları Anayasalara Giriyor”, Herkese Bilim Teknoloji, 12 Ağustos 2019

https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/doganin-haklari-anayasalara-giriyor (Erişim tarihi: 17/09/2020).

[2] James R. May, Erin Daly (2015), Dünyada Çevresel Anayasacılık, Tolga Şirin, N. Umut Orcan Çev.), Ankara: Ekoloji Kolektifi, s.22

https://ekolojikolektifi.org/portfolio/dunyada-cevresel-anayasalcilik/ (Erişim tarihi: 15/09/2020).

[3] A.g.y.

[4] Sanayileşmiş ülkelerin, doğal kaynaklarını sömürmeleri ve dünyanın doğal durumunu bozmalarından dolayı yoksul ülkelere karşı borçlu oldukları düşüncesi. Ayrıntılı bilgi için bkz. İsmail Kılınç, Ekolojik Borç, 25 Mart 2016 https://sendika63.org/2016/03/ekolojik-borc-ismail-kilinc-339161/ (Erişim tarihi: 17/09/2020).

[5] Friends of the Earths International, “Environmental Rihgts are Human Rights”  https://www.foei.org/what-we-do/environmental-rights-human-rights#:~:text=Environmental%20rights%20mean%20access%20to,to%20enjoy%20an%20unspoiled%20landscape. (Erişim tarihi: 16/09/2020).

[6] Ertuğrul Kürkçü, “OHAL, “ÇED Raporu Gerekli Değildir” Fırsatçılığına Sebep Olmasın”,  27 Temmuz 2016  http://www.ertugrulkurkcu.org/tbmm-de-ertugrul-kurkcu/ohal-ced-raporu-gerekli-degildir-firsatciligina-sebep-olmasin/ (Erişim tarihi: 02/09/2020); Pelin Cengiz, OHAL’de Çevre: Hükümet ve Sermaye Beş Ayda Neler Yaptı?, 16 Aralık 2016, journo.com https://journo.com.tr/ohal-cevre (Erişim tarihi: 02/09/2020); https://yesilgazete.org/blog/2016/07/25/izmir-valiliginden-9-proje-icin-ced-gerekli-degildir-karari/ (Erişim tarihi: 02/09/2020).

[7] Darbe girişimi sonrası dönemin çevresel değerler açısından kapsamlı bir değerlendirmesi için bkz. Pelin Cengiz, OHAL’de Çevre: Hükümet ve Sermaye Beş Ayda Neler Yaptı?, 16 Aralık 2016, journo.com https://journo.com.tr/ohal-cevre (Erişim tarihi: 02/09/2020).

[8] Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Arabacı bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Bugün, ‘hükümetin hoşuna gitmeyecek’ karar verdiklerinde görevden azil ya da başka yere atanma korkusu yaşayan hâkimlerle, mahkemelerden, hukuka uygun kararlar alınması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Rize İdare Mahkemesi’nde görülen Cerattepe davası buna örnek gösterilebilir.”, Hürriyet, 27.10.2016 https://www.hurriyet.com.tr/cevrecilerden-saglikli-cevre-hakkina-ihlal-id-40260855 (Erişim tarihi: 11/09/2020).

[9] Bu dönemdeki çevre ihlalleri için bkz. Beyza Kural, “COVID-19 Salgını: Türkiye’de Çevre Talanı İçin Altın Fırsat”, 12 Mayıs 2020 https://www.mlsaturkey.com/tr/covid-19-salgini-turkiyede-cevre-talani-icin-altin-firsat/ (Erişim tarihi: 02/09/2020).

[10] Özlem Güvenli, “Corona Virüsü Salgınında ‘Kanal İstanbul’ İhalesi, Sözcü, 26 Mart 2020 https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/corona-virusu-salgininda-kanal-istanbul-ihalesi-5704208/ (Erişim tarihi: 10/09/2020).

[11] Ekoloji Birliği: Sermaye ve iktidar Koronalı Günlerde ‘Evde Kal’ Sürecini Talan İçin ‘Fırsat’ Görüyor!

https://ekolojibirligi.org/ekoloji-birligi-sermaye-ve-iktidar-koronali-gunlerde-evde-kal-surecini-talan-icin-firsat-goruyor/ (Erişim tarihi: 08/09/2020).

[12] Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, 42. Dönem Çalışma Raporu, 26 Ekim 2014 http://www.mimarist.org/calisma_raporlari/42_donem/9_01_Ucuncu_Kopru.pdf (Erişim tarihi: 04/08/2020).

[13] Ruşen Keleş, “Meslek Kuruluşlarını Baskı Altına Almak Kime Ne Kazandırır?”, Mimarlık, S.414, Temmuz-Ağustos 2020, s.13 http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=429&RecID=5077 (Erişim tarihi: 05/09/2020).

[14] Tarık Şengül, “Mekânsal Planlama, Şehircilik ve Kültürel Miras oturumunda yaptığı konuşma”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.88 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erişim tarihi: 05/07/2020).

[15] Kanal İstanbul’da Mevzuat Tamamlandı, Bianet, 11 Ağustos 2020 http://m.bianet.org/bianet/ekoloji/228778-kanal-istanbul-da-mevzuat-tamamlandi (Erişim tarihi: 09/09/2020).

[16] Gülcan Özer, “Kanal İstanbul Projesinin Kaderini Belirleyecek Davada Bilirkişi Seçimi Tartışma Yarattı!”, 3 Temmuz 2020 https://www.emlak365.com/emlak-haberleri/kanal-istanbul-projesinin-kaderini-belirleyecek-davada-bilirkisi-secimi-h32860.html (Erişim tarihi: 06/09/2020).

[17] İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.88 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erişim tarihi: 05/07/2020).

[18] Tansu Pişkin, 3. Köprünün Sekiz Yıllık Hikayesi, Bianet, 27 Kasım 2017 http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1005&target=categorial1&type=2&detail=single  (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[19] TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, 3. Havalimanı Teknik Raporu, Aralık 2014, s.2           https://serdargunes.files.wordpress.com/2018/09/tmmob_istanbul_il_koordinasyon_kurulu-3-havalimani-teknik-raporu.pdf (Erişim tarihi: 02/06/2020)

[20] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015, s.54 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[21] A.g.y. s.57

[22] Hüsnü Öndül, Gelecek İçin Cumalar’a Çağrıya Dünyalı Yanıtı, Evrensel, 25 Eylül 2019 https://www.evrensel.net/yazi/84804/gelecek-icin-cumalara-cagriya-dunyali-yaniti (Erişim tarihi: 21/07/2020).

[23] Aykut Çoban, Oikos’un Poli’e Sızma Girişimi: Ekolojik Yurttaşlık, 7 Nisan 2018 https://www.birartibir.org/ekoloji/49-ekolojik-yurttaslik (Erişim tarihi: 10/08/2020).

[24] Yaşam, Doğa Çevre, İnsan ve Hukuk Karşısında 3. Havalimanı Projesi, Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul, 2015, s.8

https://kuzeyormanlari.org/wp-content/uploads/2015/04/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi.pdf (Erişim tarihi: 21/07/2020).

[25] Tansu Pişkin, 3. Köprünün Sekiz Yıllık Hikayesi, Bianet, 27 Kasım 2017 http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1005&target=categorial1&type=2&detail=single  (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[26] Oya Özarslan, Pelin Erdoğan, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Çevre Hakkı Üzerine”, Şeffaf Gündem, S.7, Sonbahar 2013, s.31, http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2017/07/SeffafGundem7.pdf (Erişim tarihi: 21/07/2020).

[27] Fevzi Özlüer, Cömert Uygar Erdem, Hülya Yıldırım, Ekin Sakin, İklim Adaleti İçin Davalar Raporu: 2017-2018, Ekoloji Kolektifi Yayını, Ankara, 2018, 29, 76 https://secureservercdn.net/160.153.138.71/nm7.e04.myftpupload.com/wp-content/uploads/2019/05/Dava-Raporlamas%C4%B1-1.pdf (Erişim tarihi: 29/08/2020).

[28] Aysel Alp, “Kanal İstanbul FSMÜ’ye Sorulacak”, Hürriyet, 3 Temmuz 2020 https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kanal-istanbul-fsmuye-sorulacak-41555984 (Erişim tarihi: 30/07/2020).

[29] Murat Kapıkıran, “Çevresel Boyut: Tarım, İklim ve Ekoloji oturumunda yaptığı konuşma”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.100 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erişim tarihi: 05/07/2020).

[30] Avrupa Komisyonu, 2018 Türkiye Raporu, https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf; Avrupa Komisyonu, 2019 Türkiye Raporu (Erişim tarihi: 01/07/2020); https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf (Erişim tarihi: 01/07/2020).

[31] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[32] Yaşam, Doğa Çevre, İnsan ve Hukuk Karşısında 3. Havalimanı Projesi, Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul, 2015, https://kuzeyormanlari.org/wp-content/uploads/2015/04/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi.pdf (Erişim tarihi: 21/07/2020).

[33] Ahmet Soysal, Kanal İstanbul Şimdi Ne Olacak?, Yeşil Gazete, 18.01.2020  https://yesilgazete.org/blog/2020/01/18/kanal-istanbul-simdi-ne-olacak/ (Erişim tarihi: 17/07/2020).

[34] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[35] Konuya ilişkin daha ayrıntılı bilgi için bkz. Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015.

https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[36] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015.

https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erişim tarihi: 07/07/2020).

[37] Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul Güzergahında Arazi Almasını Haberleştiren Muhabire Dava, , Halk TV, 20 Nisan 2020. https://halktv.com.tr/gundem/berat-albayrakin-kanal-istanbul-guzergahinda-arazi-almasini-haberlestire-423467h

[38] Tezcan Durna, Uğur Yağan, İletişim ve Haberleşme Hakkı Raporu, 8 Haziran 2020, Halagazeteciyiz.net

https://halagazeteciyiz.net/2020/06/08/iletisim-ve-haberlesme-hakki-raporu/ (Erişim tarihi: 05/07/2020).

[39] a.g.y.

[40] Ekolojik Kriz, Kapitalizm ve Türkiye’de Doğa Mücadeleleri, Zafer Ülger’le Röportaj, STGM, 4 Mart 2020, http://www.stgm.org.tr/tr/icerik/detay/ekolojik-kriz-kapitalizm-ve-turkiyede-doga-mucadeleleri-zafer-ulgerle-roportaj; “2019 Yılında 212 Çevreci Katledildi”, Yeni Yaşam Gazetesi, 29 Temmuz 2020,  http://yeniyasamgazetesi1.com/2019-yilinda-212-cevreci-katledildi/ (Erişim tarihi: 20/08/2020).

[41] Çevreye olumsuz etkide bulunacak bir projeye, ilke  olarak değil, yalnızca kendine zararı dokunacak olması nedeniyle tepki göstermek (nimby: Not in my backyard)

* Bülent Duru, 1971 yılında Ankara’da doğdu. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girip 1992 yılında mezun oldu. “Çevre
Bilincinin Gelişim Sürecinde Türkiye'de Gönüllü Çevre Kuruluşları” başlıklı yüksek lisans tezini 1995,  “Kıyı Yönetiminde Bütünleşik Yaklaşımlar ve Ulusal Kıyı Politikası” başlığını taşıyan doktora tezini 2001 yılında tamamladı. 1993 yılında araştırma görevlisi olarak işe başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yerel yönetimler, kentleşme politikası, kırsal gelişme, çevre yönetimi konularında dersler verdi. Barış Bildirisi’ni imzaladığı için 2017 yılında SBF’den atıldı. Kentleşme, yerel yönetimler, çevre politikaları ile siyaset bilimi alanında çalışmaları bulunmaktadır.