Algı Kapıları Kapanınca Yalan Pencereleri Açılır

0
244

Algı Kapıları[1] Kapanınca Yalan Pencereleri Açılır

ah benim insanlarım,

yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız,

etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız…

Nazım Hikmet Ran

Tezcan Durna[2]

Klasik kitle iletişim araştırmaları, iletişim araçlarıyla muhatapları arasındaki ilişkiyi “gönderici-mesaj-alıcı” şeklinde devam eden bir döngü olarak tanımlar. Elbette yirminci yüzyılda başlayıp günümüz yeni iletişim teknolojilerinin yaygın bir şekilde kullanıldığı zamanlara kadar bu ilişkinin-döngünün nasıl seyrettiğine dair pek çok kuramsal yaklaşım geliştirildi. Bu kuramların çoğu gönderici (medyadan izleyiciye mesaj ileten) ile alıcı (izleyici-okuyucu-dinleyici) arasındaki ilişkinin çizgisel olduğu varsayımına yaslanıyordu. Mesajı ileten, mesajı alan üzerinde belli bir etki beklentisiyle hareket eder ve kimi kurama göre bu etki güçlüdür, kimisine göre zayıftır; kimi kuram bu etkinin doğrudan alıcıda sonuç yarattığını iddia eder, kimisi de araya yorumcunun ya da mesajı alıcı nazarında daha anlaşılır kılan eşik bekçilerinin bulunduğunu varsayar. Elbette bahsi geçen kuramların tümü internet teknolojisinin sağladığı olanaklarla ortaya çıkan dijital iletişim ağlarının henüz olmadığı zamanlarda kitle iletişimini domine eden televizyon, radyo, gazete gibi konvansiyonel araçlar düşünülerek geliştirilmiştir.

DİL YERİNE GÖRE BİR SİLAH, YERİNE GÖRE TOPLUMSAL UZLAŞI ARACI

İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu’nun efsane araştırmacısı ve yöneticisi Stuart Hall ise, Fransız Dilbilimci Ferdinand de Saussure’un mirasına yaslanarak dili bir kodlar sistemi olarak değerlendirir ve medyadaki, özellikle de televizyondaki söylemlerin alımlanmasını bu çerçevede bir kodlama ve kod açımlama/kodları deşifre etme (encoding-decoding) süreci olarak tanımlar.[3] Yani bildik konvansiyonel iletişim kuramları gibi gönderici-mesaj-alıcı arasındaki kısır döngü yerine, bu süreci medyadaki üretim sürecine katılan aktörlerin, mesaj ileten kişilerin mesajlarını deşifre eden-çeviren bir işleve sahip olduğunu iddia eder. Bu iddia neden önemlidir ve kitle iletişim araştırmalarına nasıl bir farklılık katar? Bildik anlamdaki gönderici-mesaj-alıcı döngüsü, medya aracılığıyla alıcıya gönderilen mesajların pür anlamlar-gerçekler olduğu varsayımına yaslanır. Bu varsayım, dilin bir ayna gibi anlamları muhatabına olduğu gibi yansıttığı iddiasına dayanır. Ancak dil, anlamları ve gerçekliği olduğu gibi muhatabına geçiren bir araç değildir. Dil zamandan zamana, durumdan duruma, kişiden kişiye değişebilen anlamlar üretebilir ve yerine göre silah yerine göre bir toplumsal uzlaşı aracı olarak işlev görebilir. Bu nedenle kitle iletişim araçlarında üretilen haber başta olmak üzere tüm anlatılar toplumsal iktidar yapıları içinde üretilir, alımlanır; bazı durumlarda yerleşik iktidar yapılarının yerinden edilmesine yol açar, bazı durumlarda ise bizzat bu yerleşik ilişkilerin pekişmesini sağlar.

Hall medyada üretilen haber başta olmak üzere tüm içeriklerin Marx’ın Grundrisse ve Kapital’de üretim süreci ile sermaye arasındaki ilişkiye atfettiğine benzer biçimde “üretim-dolaşım-dağıtım-tüketim-yeniden üretim” döngüsü içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çeker. Bunun anlamı nedir? Bu kitle iletişim araçlarından izleyiciye giden mesajların kerameti kendinden menkul metalar olmadığını anlatır bize. Yani kitle iletişim araçları, içinde bulunduğu toplumsal yapıdan beslenir. Çağının, toplumunun ve ekonomisinin tüm çelişkilerini içinde barındırır kitle iletişim araçları ve bu araçlardan kitlelere yayılan simgesel ürünler. Ticari televizyon yayıncılığının başladığı ilk yıllarda Televole tarzı spor-magazin programı yapımcılarının kendilerine getirilen eleştiriler karşısında yaptıkları savunma her ne kadar yine eleştiriyi hak etse de kendi içinde bir doğruluk barındırır. Gerçekten de “halk neyi istiyorsa, ticari kitle iletişim araçları onu verir halka” ve halk da kendisine verilenden kendi meşrebince pay çıkarır ve eğlenir.

Ancak Hall’ün “kod açımlayıcılar” (decoding) olarak tanımladığı medyadaki sembolik üretime katılanlar, aynı zamanda içinde yaşadığımız sistemin organik aydınları işlevini de görür. Bir nevi AKP iktidarının kültürel iktidar diye tarif ettiği şeyin müsebbibi bir anlamda bu kod açımlayıcılar-deşifre edicilerdir. Bu deşifre edici unsurlar kuşkusuz Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tek parti iktidarı döneminde de mevcuttur. Konvansiyonel medya-basın kuruluşları, modern parlamenter demokrasinin meşruiyetini sağlar bu deşifre ediciler sayesinde. Bourdieu’nun sembolik seçkinler, Gramsci’nin organik aydınlar diye tanımladığı ve modern çağda hem iktidarları zor durumda bırakan, ama aynı zamanda da onların meşruiyetini sağlayan entelektüelleri de bir anlamda kod açımlayıcılar olarak değerlendirmek gerekir. Günümüzde AKP iktidarı yana döne kültürel iktidar olamadık diyor ya. İşte tam da yıllardan beri yürüttüğü okuryazar düşmanlığı, entelektüel alerjisi nedeniyle kurduğu rejim ile halk arasında bir açıklayıcı-deşifre edici kalmadığı için kaskatı bir güç, zor ve şirazesi kaçmış bir yalan düzeni içinde beyhude debeleniyor. Bu misyonla köşelere oturtulan kifayetsizler ise kendi akıllarını kullanma becerisinden yoksun oldukları için, söylenen yalanlara kılıf bulmaya çalışırken dahi pot üstüne pot kırıyor ve kendilerini o koltuklara oturtanları rezil ediyorlar.

Penguen, 25 Ekim 2012

‘HER DEVRİN ADAMI’ MEHMET BARLAS ÖRNEĞİ

Özal döneminde yıldızı parlayıp, her iktidarın/muktedirin destekçisi işlevi üstlenmiş Mehmet Barlas’ın Sabah gazetesinde Cumhuriyet Bayramı’na özel yazdığı bir yazının[4] bir cümlesi karşıma çıktı. Cümlenin bize ne söylediğinin çok da önemi yok, zira Barlas’ın kapladığı yerden bize ne söyleyeceği zaten malumun ilamıdır. Mehmet Barlas gibi köşe yazarlarının, her ne kadar okuyucuları tarafından “her devrin adamı” olduğu bilinse de mutlaka toplumda bir karşılığı vardı bir zamanlar. Çünkü bu gibi adamlar, içinde varlık bulduğu düzenin iktidar ilişkilerini iyi değerlendirir, güç kime doğru bükülürse, neredeyse bedeniyle birlikte bu bükülmeyi zihnen de gerçekleştirebilir. Özal zamanında başlayan neoliberal ekonomi politikalarının savunucusu ve en mahir kanaat imalatçılarından[5] birisidir. Ancak günümüzde Barlas’ın kapladığı yerin ne olduğunu zihnimde bir türlü bir yere oturtamıyorum. Zira AKP iktidarının yarattığı politik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel iklim içinde Barlas gibi bir adamın ne söylediğinin çok da bir önemi kalmamıştır. Tayyip Erdoğan’ın nihai ereği olarak karşımıza çıkan medya sistemi ile kültürel iklim içinde Barlas gibi adamların iktidarın ne yapıp ne yapamadığını halka açıklayacak bir misyonu da tükenmiştir. AKP’nin yarattığı medya sistemi, Hall’ün tarif ettiği gibi kod açımlayıcılarının işlevini çoktan ortadan kaldırmıştır. Kod açımlayıcılık görece rasyonel akılla hareket eden bir irade gerektirir ki söylenen kaba şeyi rafine hale getirip halka açıklayabilsin. AKP iktidarının yarattığı medya iklimi içinde kendi iradesiyle haber yazabilen, söz söyleyebilen, anlamlı bir üretim yapabilen neredeyse tek bir kişi kalmamıştır. Bu nedenle Barlas tipi isimlerin neden hala tarihsel-geleneksel konumlarını işgal etmeye devam ettiğini anlamakta güçlük çekiyorum.

AKP, konvansiyonel medyanın tarihsel misyonunu tamamlayıp, rolünü internet medyalarına bırakma yolunda olduğu bir geçiş döneminde, büyük yatırımlar yaparak mutlak denetim altına aldığı konvansiyonel medyanın hegemonya yaratma performansını da neredeyse sıfırlamış durumdadır. Bu nedenle uzun zamandır AKP döneminin nevzuhur ifadelerinden birisi olan “algı yönetimi”ni bile bu medya ile gerçekleştiremez hale gelmiştir. “Algı yönetimi” için bile bir algı kapısına ihtiyaç vardır. Ancak AKP uzun zamandır iradesi elinden alınmış, mutlak biatla otomata dönüşmüş medya çalışanlarının yaydığı yalanlar ile toplumun tüm algı kapılarını kapatmıştır. Bunun yerine algıya değil, ağırlıkla olumsuz olan duygulara seslenen yalanlara başvurmaktan başka elinde bir şey kalmamıştır. Bütün baskıcı, yozlaşmış, adaletsizliğin ayyuka çıktığı rejimlerde ancak yalanla bir süre daha iktidar devam edebilir. Elbette kitleleri sersemleten bir pandemi bu iktidarın belki de ömrünü biraz daha uzatabilir. Ancak, gün ağarıp, toz duman dağılınca, kapanan algı kapıları açılacak, yalanlar söyleyenlerin yüzüne vurulacak ve gerçekle yüzleşmek mümkün olacaktır.

[1] Bu ifade Aldoux Huxley’in bir kitabının başlığından alınmıştır. Ayrıntı için bkz. (2013), Algı Kapıları, Cennet ve Cehennem, Çev. M. F. İmre, Ankara: İmge Kitabevi.

[2] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.

[3] Stuart Hall (1980), “Encoding Decoding”, içinde Culture, Media, Language, (ed.) Hall, Stuart vd., Routledge, s. 117-118.

[4] Yazı için bkz. https://www.sabah.com.tr/yazarlar/barlas/2020/10/29/turkiyenin-bugunu-daima-dununden-iyi-olmustur (Erişim tarihi: 29/10/2020.

[5] Tezcan Durna (2017), “Basından Medyaya Geçerken 1980’lerde Neo-Liberal Hegemonyanın Kanaat İmalatçısı Olarak Köşe Yazarları”, içinde Modernizmin Yansımaları: 80’li Yıllarda Türkiye, (haz.) R. Funda Barbaros ve Erik Jan Zürcher, Ankara: Efil Yayınları, s. 292-337.