İlhan Erdost öldürülmesinin 40. yılında da unutulmadı! Korona gölgesinde, Abi’siz, hüzünlü anma!

0
374

12 Eylül cuntacılarının talimatları ile abisi Muzaffer Erdost ile gözaltına alınıp, ‘yukarıdan gelen talimat’ ve ‘derin muamele’ ile dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost, öldürülmesinin 40. yılında mezarı başında anıldı. Anma, 39 yıldır, gözlerinin önünde öldürülen kardeşinin davasının peşini bırakmayan Muzaffer Erdost’suz, korona gölgesinde yapıldı.

7 Kasım 1980’de, ‘yukarıdan gelen talimat” ile gözaltına alınan Sol ve Onur Yayınları’nın sahipleri Muzaffer ve İlhan Erdost kardeşler, Mamak cezaevinde, reno aracı içinde öldüresiye dövülmüş ve İlhan Erdost abisinin gözleri önünde öldürülmüştü.

‘MUZAFFER ABİ’SİZ İLK ANMA

Muzaffer Erdost, kardeşinin adını da adına ekleyerek, 39 yıldır ne davanın peşini bıraktı, ne de kardeşini unuttu. Ancak bu kez anma Muzaffer İlhan Erdost’suz, ama onun açtığı yolda, aynı titizlikle gerçekleştirildi.

Karşıyaka Mezarlığı’nda, İlhan Erdost’un mezarı başında toplanan eşi, kızları, dostları, sevenleri, O’nu unutmadılar. Gazeteci Işık Kansu, yaptığı kısa konuşmada, “Yine abinin bahçesindeyiz. Yine elde hüzün. Ondan aldığımız güçle, ışıkla mücadeleye devam edeceğiz” diyerek Muzaffer Erdost’a atıf yaptı. Kansu her iki kardeyi de andı. Saygı duruşunun ardından söz alan yayıncı, yazar Remzi İnanç katılımcıları, “Erdost’un dostları selam, sevgi hepinize” diye selamladı. İlhan Erdost deyince aklına ilk gelenin Muzaffer İlhan Erdost olduğunu belirten İnanç, “İnanın bu kadar acılı ortamda bile yazıları, kitapları ile topluma karşı görevini hep yaptı” dedi.

12 EYLÜL 40 YILDIR SÜRÜYOR

Devrimci 78’liler Federasyonu adına konuşan Cemal Uysal da anmanın ilk defa Muzaffer Erdost’suz yayıldığına dikkat çekerek, önceki anmaların tarihin, siyasetin, felsefenin konuşulduğu anmalar olduğunu söyledi. 12 Eylül’ün bitmediğini, 40 yıldır devam ettiğini, hükümetlerin ondan faydalandıklarını belirten Uysal, “şimdi de AKP eliyle, yeniden tahkim edilerek devam ediyor” dedi. İlhan Erdost’un mezarı başında umutsuzluğa yer olmadığını da belirten Uysal, birlikte, elele, omuz omuza zulme, zorbalığa karşı mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

EŞİ, MEZARI BAŞINDA İLK KEZ KONUŞTU

İlhan Erdost’un eşi Gül Erdost da eşinin mezarı başında ilk kez konuştuğuna vurgu yaptı. Korona nedeniyle “gelinmemesi” için uyarı yapmalarına rağmen yine geniş bir katılım gerçekleştiğini belirten Gül Erdost, herkese teşekkür ederken, gelen mesajları da okudu.

İnsan Hakları savunucusu Nevzat Helvacı gönderdiği mesajında Erdost kardeşlerin demokrasi mücadelesini canları ile ödediklerini belirtti.

Erdostların aile dostları, yoldaşları Serpil-Kaya Güvenç de korona nedeniyle katılamasalar da mesajları ile anmada yerlerini aldılar.

Mesajları şöyle:

“Sevgili dostlar,

103 yıl önce, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum düzeninin kurulmasına dair o büyük umut gerçekleşti. Tarihte ilk kez, emekçiler ülkelerinin efendisi oldular, toplumun yüreği sermaye ve kâr için değil, insan için, insanlığın iyiliği için planlanıp örgütlenen bir siyasal ve ekonomik düzende attı.

Takvimler 7 Kasım’ı göstermekteydi.

Bir başka 7 Kasım’da, 7 Kasım 1980’de, Ekim Devriminin 63. Yıldönümünde, Sol ve Onur Yayınlarının kurucuları Muzaffer ve İlhan Erdost Mamak askeri tutukevinde bir cezaevi arabasının içinde öldüresiye dövüldüler. İlhan Erdost dayağın hemen ardından geçirdiği beyin kanaması sonucunda hayatını kaybetti. Suçları, 27 Mayıs Anayasası’yla gelen göreli demokratik ortamda, bilimsel sosyalist öğretinin aydınlığını topluma, özellikle de gençlere sunmak için gösterdikleri inatçı ve kararlı çabaydı. 68 gençliği, 78 gençliği onların sayesinde Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun eserleri ile tanıştı. 

Astsubay Şükrü Bağ’ın, Muzaffer ağabey ve İlhan’ı döverken “İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu. On yaşındaki bebeleri zehirlediniz. Sizin yüzünüzden bizim rahatımız yok!” haykırışı, diğerlerinin “Var mı lan sol yayın!” diye küfrederek indirdikleri sopa ve coplar, cinayetin amacını açıkça ortaya seriyordu.

Bilimsel sosyalist düşünce suç sayılıyor ve ölümle cezalandırılıyordu.

Ve İlhan..

Öldürülmesinden iki gün önce doğum gününü öğrenen, adını ağabeyinin koyduğu Artovalı genç adam. Gül’ün eşi. Türküler’in ve babasını hiç tanımamış Alaz’ın babası. Rana ablanın büyük “oğlu”. Barışta ve Suları’nın amcaları. Öleceğini anladığında, katillerini “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim, bizi dövdürmeyin” diyerek uyarmaya çalışan İlhan…

İlhan’ın kanlı paltosunu teslim alan ve onu “son kez öpmek isteyen” ağabeyi ile buluşturmayı başaran Halit Çelenk’in sevgili dostu ve müvekkili…

Atilla Aşut’un “can yoldaşı”, “güzel insan/güzel oğul/güzel İlhan”ı. Metin Demirtaş’ın “Kapital’in düzeltiminden yenice kalkmıştır/Kızarmış, kan oturmuştur gözlerine/Gömleğinde, ter ve boya/Kağıt ve Kurşun/Basımevi kokusuyla” dizeleriyle düşlediği İlhan. Ataol Behramoğlu’nun, “Ve tıpkı serpilen bir çiçek gibi/Gelişip ışırken bilincin gitgide/babanı yeniden kavrayacaksın/Baban yeniden doğacak seninle” diyerek kızları Türküler ve Alaz’a seslendiği İlhan…

Sigara ve çay eşliğinde, saatlerce çalışarak Denizlerin avukat savunması dahil birçok savunmayı bizim evde mavi masanın üzerinde Olympia marka daktiloda yazan İlhan…

Can arkadaşımız.

Aramızdan ayrılışının 40. Yılında iki sevgili insanımızı daha yitirdik.

Birisi annemiz, herkesin Şekibe Ablası. Diğeri ise ondan birkaç gün sonra yitirdiğimiz Muzaffer abi.

Hakan apartmanının 10 numaralı dairesi de artık boş. Boş ama senin daktilo başında Denizlerin ve birçok davanın avukat savunmalarını yazdığın mavi masa hala yerinde. Sol Yayınlarının, Onur Yayınlarının bulunduğu kitaplık da duruyor salonda.

Aramızda olmasanız da, ülkeye kazandırdığınız eserler, gerçek eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir toplumsal düzenin düşünsel temelleriyle toplumu buluşturmaya devam edecekler.

Yüreklerimizdeki yeriniz hiç dolmayacak”

Alaz ErdostTürküler Erdost

KIZLARINDAN DUYGUSAL KONUŞMA

İlhan Erdost’un kızları Alaz ve Türküler Erdost da konuştu. “Bu sene zor bir sene, Amcamsız. Hastalık da var. Oysa buna rağmen azalmadan toplanmışız. Bu; babamın ve amcabın gücü” diye sözlerine başlayan Alaz Erdost, halagazeteciyiz.net sitemiz için yazdığı yazıyı okudu.
Oldukça duygusal anların yaşandığı anmada Türküler Erdost da amcası Muzaffer Erdost’un babasını ömrü boyunca anlattığını, tarihe not düştüğünü söyledi. “Bunu sürdürmek bize düştü” diyen ve amcasız bu ilk anma olduğuna dikkat çeken Türküler Erdost, Amcası Muzaffer Erdost’un babası için yazdığı şiirden bir bölümü okudu:  “Ne çok buluşmuştuk seninle/Görüş yerinde/Mahkeme kapısında/Nezaretin parmaklığında/Ne çok konuşmuştuk seninle/Düşüncelerin akıp çoğaldığı sayfalarda/Kaygıyla kolkola ve umutla da/Hüzünle kolkola ve sevinçle de/Çarpan bir yürekle ve soluk soluğa.”

Türküler Erdost daha sonra yine Muzaffer Erdost’un, İlhan Erdost’un mezarı başında, 2007 yılında “İlhan’la,. İlhanlarla… başlıklı gözaltına alınmaları, dövülmeleri, kardeşinin gözleri önünde öldürülmesini anlattığı yazısını okudu.

MUZAFFER ERDOST’UN MEZARI BAŞINDA

Buradaki anmanın ardından ikinci anma Muzaffer İlhan Erdost’un, oğlu Barışta ve eşi Rana Erdost’un yanyana yattıkları mezarda gerçekleştirildi.

Saygı duruşunun ardından, Sivas Madımak’ta yakılarak katledilen Behçet Aysan’ın kızı, yazar Eren Aysan konuştu:

MUSSOLİNİ, GRAMSCİ ÖRNEĞİ

“MUZAFFER AMCA ANISINA…

Mussolini, hapiste tuttuğu Gramsci için, ‘Bu beynin çalışmasını yirmi yıl durdurmalıyız!’ demişti. Böylelikle faşizm bütün İtalya’ya kök salacak; Gramsci’nin tezleri berhaba olacaktı.

Gramsci’nin çok uzun süren cezaevi günlerinde beyninin işlemesi durmadı. Tam otuz iki parçadan oluşan, bugün bizim hâlâ devlet ve hememonya özelinde yararlandığımız ‘Hapisane Defterleri’ böyle böyle oluştu. Gramsci ‘Hapishane Defterleri’ne şöyle bir not düşmüştü: 

‘Öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinde, son nefesine dek kendi yetileri ile amansız yazgı arasında, çalışmak, öğrenmek ve savaşmak isteyen insan ile, onu yavaş yavaş yitirip tüketen kaba güç arasında böylesine acıklı bir savaş örneği yoktur.’

Gramsci, düşünsel planda dünya tarihinden el alarak sınıfsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan, çağdaş köleliğe sistemli bir biçimde baş kaldıran aydınlanmacıları örnek gösteriyordu. Bitmeyen, nefes nefese, soluksuz bir mücadeleydi bu.  

Türkiye ölçeğine bakıldığında ise gerçek bir aydın katliamı yaşandı. Her biri deyim yerindeyse hastalık bulaşmış hayvanlar gibi itlaf edildi. Tüketilmek istenen onların düşünceleriydi. Pek çok aydınla birlikte, bugün yılmadan yinelediğimiz Muzaffer ve İlhan kardeşlerin ise yaşadıkları tam bir zülum örneğiydi.

Ben bu hikâyeyi bire bir yaşamadım ama ailemden dinledim: Annemden, babamdan, Gül reçelimizden.

Henüz doğmamışım o sıralar. 12 Mart’ın hemen sonrası. Ankara Merkez Cezaevi. Menderes Dönemi’nden adı Hilton’a çıkmış 10. Koğuş. Muzaffer Erdost ve Vahap Erdoğdu birlikte kalıyorlar.

Bir sonbahar günü Kartal – Maltepe Cezaevi’nden gelen babamı koyuyorlar yanlarına. Yıllar sonra o günler babam Behçet Aysan’ın bir şiirine dönüşüyor: ‘Albümdeki Yırtık Resim’

‘Bir yanda Muzaffer Abi / voltadaki kehribar tespih gibi / yanından ayırmamış hâlâ / kanun- ı osmani mefhum-ı hakani / düşünüyoruz resimde bile / gür bıyıklı celali / niçin isyan etti / üç yüz yıl / üç yüz kere / ve niçin yükselmiş taş duvar / sadece onlar için / yüzü resme düşmeyen bir halkın / keder günlüğüne…’

Demek ki Muzaffer Amca o sıralar Avni Ömer Efendi’nin Osmanlı toprak sistemi üzerine kaleme aldığı eserini, Kanun-ı Osmani Mefhum-ı Hakani’yi okuyor. Daha doğrusu inceliyor. 10. Koğuşun hemen önündeki fotoğrafa fon olan merdiveni ise bir zamanlar Celal Bayar için yapmışlar. Bayar o dönemde Ankara Merkez Cezaevi’ne getirilmek istenmiş. Sonra da yaşlı Bayar’ın merdiveni çıkamayacağı düşünülmüş ve yarım bırakılmış. Sadece arada bir fotoğraf çekilmeye yarıyor merdiven. Böylece kuşaktan kuşağa aktarılacak bir hatıraya dönüşüyor.

Muzaffer Amca’yı  zihnime ilk yerleştirdiğim zaman çok küçüğüm. Kardeşi İlhan gözlerinin önünde yeni öldürülmüş.  ‘Neden?’ diye soruyorum. Annem usulca ağlıyor. Annem, İlhan Erdost’un eşi Gül’ün çocukluk arkadaşı. Oysa, “Neden?” sorusunun anlamı çok büyük. İlhan Erdost o dönemde yayımladıkları üstelik yasak kitaplar listesinde olmayan Engels’in ‘Doğanın Diyalektiği’ nedeniyle dövülerek öldürüldüğünde son sözü “Vurmayın, daha kızımı koklayıp öpemedim!” olmuş. Bunu anlatıyor annem babama. Bugün hâlâ babamın gözündeki öfkeyi minik ellerimle tutamıyorum. Böylece saçları lüle lüle, gözleri zeytin iki güzel kızla büyümeye başlıyorum. Birinin adı Alaz, diğerinin Türküler.

Muzaffer Amca’nın omzundaki yük çok büyük. Kitapevine her uğradığımda onu masa başında çalışırken görüyorum. Yanında hiç ayırmadığı büyüteci. Babam ve arkadaşları siyasal islamcıların naralarıyla öldürülmüş çoktan. Yanına oturtuyor. ‘İlk sorusu, hangi kitabım eksik?’ oluyor. Hemen imzalamaya başlıyor.

Unutulmaz bir ilkbahar. Kapital’in çevirisi için hayatının on yılını gözünü kırpmadan veren Alaattin Amca (Bilgi) da var o gün. Barışta gülümsüyor. Tadından yenmeyecek bir güzel sohbet. Sanırım Muzaffer Amca’nın ‘Sosyalizmi Seviyorum’ kitabı henüz çıkmış.

Muzaffer Amca titizdi. Yıllar önce New Left Review’daki bir yazıdan söz etmiştim. Not almış, iki gün sonra yazıyı getirmem için telefon açtı. Bir iki saat içinde yazıyı ona uçarak götürdüğümü anımsıyorum şimdi.

Zaman zaman biz çocuklara kızardı. Geçen yıl 7 Kasım’da,  ‘Seninle konuşmak istiyorum!’ deyince ‘Eyvah, nerede, hangi yazımda, ne hata yaptım acaba?’ diye bacaklarımın titrediğini anımsıyorum. Oysa yazdığım bir yazıda kavramları doğru kullandığım için teşekkür etmek istemiş.

Onu son kere Ceyhun Atuf Kansu’nun 100. Yaşı için özel olarak tasarlanan sergide gördüm. Türküler’e, ‘Muzaffer Amca bana kızmamış. Yırttım bu defa da…’ dediğimi anısıyorum. Sonra da gülüşmemizi.

Akif Kurtuluş, yıllar önce babam anısına verilen şiir ödül töreninde bir konuşma yapmış ve şunları demişti: ‘Sraffa, Gramsci’nin yakın arkadaşıydı. Gramcsi’nin Hapishane Defterleri, onun sayesinde dışarı çıktı. Sraffa, Gramsci’nin ölümünden yıllar sonra, ‘Arkadaşlar ölüyorlar ve doğmuyorlar. Bunu biliyor musunuz?’ demişti.’

Muzaffer Amca bizim arkadaşımız değildi. Bir bakıma aile büyüğümüzdü.

Bu ülkede aydınların yazgısı metaforik olsa da yeniden doğmamaktır. Bir bakıma ölen öldüğüyle kalır. Düşünsellik daha da sığlaşır. 

İçinde bulunduğmuz trajik günlerin arkasında biraz da bu düşünce filizi yok mu?

Yeniden doğmamak…

Muzaffer Amca’yı hep anarak, kaleme aldığı ’12 Eylül’ün İki Yüzünden’ kitabından bir cümleyle konuşmamı bitireyim:

‘Ülke bu zilyetten kurtulacak, yeniden doğrulacak, kendisini tarihin çöplüğüne atanları tarihin logarında boğacak!’

Kimsenin kuşkusu olmasın.”

Daha sonra söz alan Alaz Erdost “bu sene zor oldu, İyi ki geldiniz” diyerek katılanlara teşekkür etti.