Felaketlerin Ağıt Yakıcısı Olarak Türkiye Medyası

0
277

Tezcan Durna[1]

Anadolu topraklarında ölünün, gurbete gidenin, gelin olanın ardından ya da felaketler karşısındaki çaresizlik karşısında ortaya çıkan derin üzüntüyü dile getirmek üzere melodili şiir söyleme, yani ağıt yakma geleneği vardır. Ağıt, bir anlamda ölüm, felaketler ve kayıplar karşısındaki çaresizliğin dile getirilişidir. Ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını veya büyük felâketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya etki içerir ağıt. Yani aslında kısaca ağıt insanın, iradesi dışında kaybettiği yakınlarının ardından onu yâd etmek için dile getirdiği melodili sözler bütününe denir. Bu bir anlamda modern öncesi insanın hem yakınlarını hem de istikbaldeki kendi ölümünü usulca kabullenme yoludur. Toplumsal ilişkilerde, gündelik yaşamda ölümle barışık yaşamanın bir yoludur ağıt. Aynı zamanda kabullenişle birlikte derin ve büyük bir çaresizliğin itirafı ve kabulüdür de ağıt. Elden gelmeyene boyun eğme, irade dışına kaçana gönül indirmedir. Doğal felaketlerin yol açtığı kitlesel ölümler karşısında da, bireysel kayıplar nedeniyle de, savaşlarda yitirilen genç bedenler için de ağıt yakılmasının nedeni, çaresizliğin usulca kabulüdür.

Ağıtçının nostaljik imgelemi bu nedenle kaybolana ait anılar, simgeler, nesneler ve sözlerden oluşur. Erken gidene ait neredeyse hiçbir kötü anı dile gelmez ağıt sırasında. Ölüden şeytan da elini eteğini çekmiştir zira. Bu nedenle kaybolan kendisine dair bütün anımsanan şeylerle birlikte güzellenir ve bütün güzellemeler kayba dair derin üzüntüyü pekiştirmek ve bir nevi kayıptan kaynaklı bir cuşa gelmeye çağırmak için bir araç olarak kullanılır. Ağıtçı kişi bu nedenle ölüden kalan soyka adı verilen herhangi bir giysiyi alır ve başlar sayıp dökmeye. Sayıp dökmesi bitince soyka elden ele dolaşır ve her eline alan kayıptan kaynaklı sahte bir katarsis yaşar. Bu katarsis o kadar sahtedir ve bir o kadar da gerçektir ki, belki de ömrü boyunca şiddet gören bir kadın dahi kaybettiği kocasının ölümünden dolayı hiç ummadığı bir acıya gark olur ve bu cuşa gelme korosuna canı gönülden katılmak zorunda kalır.

Genel olarak medya felaketler, cinayetler, tecavüzler, savaşlar gibi hayatın bir parçası olmakla birlikte, insanın hep hayatın dışındaymış gibi yaşadığı fenomenleri haberleştirirken, tıpkı bir ağıtçı kadın gibi davranma eğilimindedir. Türkiye medyası ise özellikle AKP iktidarının iyice iğdiş etmesinden sonra, haber yapmak yerine olayların iktidar nezdindeki anlamına göre değişik tavırlar takınıyor. Medyanın olaylar karşısında ya ağıt yakma ya da güzelleme eğilimi nedeniyle biz asla olayların gerçek yüzünü tartışamıyor ve göremiyoruz. Bu kuşkusuz dördüncü güç olarak görülen medyanın genel tarzı; ancak son yıllarda bu yapısal sınırlılıkların yol açtığı genel tarz Türkiye medyasında baskın bir eğilim haline gelmiş durumda.

‘HABER’ KANALLARINDAN HABER ALMAK BEYHUDE BEKLENTİ

30 Ekim Cuma günü İzmir’de gerçekleşen depremin ardından uzun zamandır izlemediğim haber kanallarını olay yerinden canlı yayın yaptıkları için belki bilgi alırım diye bir süre izlemek zorunda kaldım. Baştan söyleyeyim bu izleme faaliyeti, mecburiyete rağmen en fazla iki gün sürdü. Devamında gelen tartışmaları sosyal ağlardaki paylaşımlardan takip edebildim. Türkiye’deki haber medyasının tamamen bir propaganda aracına dönüştüğünün uzun zamandır elbette farkındaydım. Ancak haber almak gibi beyhude bir beklentiyle hareket ettiğimi bir süre sonra unutarak, gerçekten haber almayı ummaya başladığımı fark ettim izlerken. İşte o noktada haber medyasının depremle ilgili olarak haber verirken nasıl bir ağıtçı kadın gibi davrandığını iyice anladım.

Ağıtçı kadın, ölenin kim olduğuna bakmaksızın, ölü hakkında eğer bilgisi yoksa bilgi alarak ona uygun anıları dile getirerek ölü evindekileri bir acı coşkusuna ortak etmeye çalışır. Bu kişi hayattayken üçkâğıtçının, dolandırıcının, düzenbazın, zalimin birisi bile olsa parasını alan ağıtçı, bu kişiyi güzellemekle mesuldür. Deprem karşısında Türkiye medyasının tavrı da bundan farklı değildir. Depremden dolayı evleri yıkılanlar, göçük altında kalanlar, yaralananlar, ölenler medyanın hikâye açlığının, melodram hevesinin birer nesneleridir. Haberi (aslında hikâyeyi) alırlar ve muhataplarına (izleyene) ballandıra ballandıra anlatırlar. Hatta muhabirlerden birisi, göçük altında açığa çıkan ve sahiplerinin kimler olduğu belli olmayan eşyaları, turşu kavanozlarını, oyuncakları, tekerleri yamulmuş çocuk bisikletlerini tıpkı bir ağıtçı kadının soykayı eline alıp yaygarayı basması ve kendini izleyenleri performansına hayran bırakmaya çalışması ve elbette temel motivasyonu olan acıya gark etme amacına benzer biçimde, izleyeni coşturmaya çalışır. Ağıtçının temel motivasyonlarından birisi de ölenin arkasından yeterince ağlandığını göstermeye çalışmaktır. Zira Anadolu’da ölen ne kadar kötü birisi de olsa ailesi onun kaybından dolayı yeterince üzüldüğünü göstermek zorundadır. Aile yeterince üzüldüğünü göstermezse hayırlı bir evlat, hayırlı bir yakın ya da her neyse sayılmaz. Bu ölüm karşısındaki ikiyüzlü yaklaşım, içinde yaşadığımız toplumun her türlü felaketle, kötülükle, yalanla, dolanla da yeterince yüzleşememesinin de sebebi olarak görülebilir.

İKİYÜZLÜ AĞIT KÜLTÜRÜ

Medya böyle de sosyal ağlarda paylaşım yapan insanlar farklı mıdır? Sosyal ağlarda, İzmir depremine üzülme, enkazdan çıkarılan kişilerin, hayvanların, bir bebeğin kurtarılma hikâyelerinden geçilmedi bir süre. Herkes Ayda bebeğin kurtarılmasına kilitlendi. Emrah Apartmanı, Rıza Bey Apartmanı habercilerin olduğu kadar sosyal medya kullanıcılarının da ağıt simgesi haline geldi. Gözler bu apartmanlara dikildi, herkes dakikaları saydı, apartmanlardan gelen iyi haberlerle coşuldu, kötü haberlerle yine coşuldu. Her iki coşkunun da nitelik olarak birbirinden neredeyse hiçbir farkı yoktu. Sevinmenin sınırını da üzülmenin çerçevesini de ikiyüzlü bir ağıt kültürü belirledi. Herkes ama herkes bir ağıtçı kadının performansına izleyenlerini hayran bırakmak istemesine benzer biçimde bütün paylaşımlarına görenlerin hayran kalmasını bekledi içten içe. Elbette harbiden üzülen, yüreği o apartmanların altında atan insanlar da yok değildi. Ancak demeye çalıştığım şey şu: Hem kurumsal medya hem de kişilerin paylaşım ve performanslarıyla şekillenen sosyal medya gerçek anlamda olayın aslına odaklanmak yerine, kitleleri geçici bir ağlama nöbetine ortak ediyor. Ağlamak kuşkusuz insani bir davranış; üzülmek, kahrolmak, acılara gark olmak, masum insanların kayıpları karşısında perişan olmak insana dair bir meziyet. Ancak ağlamak, ağıt yakmak sorunun çözümünü sağlamıyor, ancak sahte ve patalojik bir kamusal duyarlılık yaratıyor, o kadar.

Hâlbuki aynı zamanda 2020 yılı içinde dünyanın farklı yerlerinde 7 ve üzerinde şiddette gerçekleşen depremlerde neredeyse hiçbir can kaybının yaşanmadığına dair pek çok veri de paylaşıldı. Buna karşılık Türkiye’de sadece son İzmir depremindeki can kaybı 115’e çıktı. Enkazlardan birisinin altından canlı kurtarılan Ayda bebek hastaneden sessiz sedasız taburcu edildi. Ne kurtarılma anındaki Elif bebeğin kendisini kurtaran kişinin parmağına tutunan minik parmağını hemencecik bir kupaya figür yapan müteşebbisin, ne bu kurtarılma anlarını coşkulu sevinçle karşılayan sosyal medya fenomenleri, ne de bu anları canlı yayınlayan haber kanalları Ayda bebeğin babası ile nereye sığındığını ya da Elif bebeğin o kurtarılma anındaki vaveyladan sonra ne halde olduğunu umursadı.

NEDEN BİNALAR DEPREME DAYANIKLI YAPILMADI DİYE SORGULANMIYOR

Medyanın dikkati enkazlarda yürütülen kurtarma çalışmaları sürdüğü kadar devam ediyor. Zira enkaz altından kurtarılma anları, herkesin dikkatini çekecek kişisel hikâyeler çıkarma fırsatı barındırıyor. Aynı zamanda toplumu acıda birleştirecek bir ağıtın garnitürü. Hâlbuki neden depreme dayanıklı binaların yapılmadığı, şehrin çeperindeki alüvyonlu tarım arazilerine neden, nasıl ve kimler tarafından yapılaşma izni verildiğini soruşturmak belki de pek çok insanı huzursuz edecek hikâyeler çıkaracaktır. Belediye meclis üyelerinden, İmar İskân Bakanlığı yetkililerine kadar pek çok insanın bu katliamlarda dahli olduğu anlaşılınca haberi yapan ya da yapmaya yeltenen kişilerin başına neler geleceğini elbette kimse bilemeyecektir. Bu nedenle Türkiye medyası da dâhil artık kamuoyu duyarlılığını şekillendiren temel mecralardan birisi haline gelen sosyal ağlarda da felaketlere ağıt yakmak daha kolayına geliyor insanların.

HAK TEMELLİ GAZETECİLİK VE FİKRİ TAKİP

İnsanlar elbette özellikle sosyal ağlarda hesap soruyor. Muhalefet siyasetçileri de bu hesap sorma sürecini artık sosyal ağlarda yürütüyor. Sorulan hesaplarda doğru noktalara da işaret ediliyor. Ancak bu sorulan hesabın peşine düşmek konusuna gelince, devamı hiçbir zaman gelmiyor. Ölen öldüğüyle, yaralanan, evini kaybeden kaybıyla kala kalıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor ve muhtemelen bu depremin hesabı da birkaç müteahhidin başına kalıyor. Oysa habercilik denilen şeyin en temel esaslarından birisi fikri takiptir. Hak temelli gazetecilik pratiğinin en vazgeçilmez unsurlarından birisi de, herhangi bir sorunu haberleştirip sonra da peşini bırakmak yerine, sorun çözülene kadar bu sorunu takip etmektir. Umarım bu deprem, aynı zamanda da fikri takibi esas alan gazetecilik pratiğinin yaygınlaşması ve kamuoyu tarafından da benimsenip talep edilmesine vesile olur.

[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni,halagazeteciyiz.net Hak İhlalleri Raporları Editörü.