İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

KHK’lı akademisyen Tezcan Durna: ‘İhracımız hukuki değildi, geri dönüşümüz de hukuki olmayacak’

Ocak 2017’de KHK ile üniversiteden uzaklaştırılan Akademisyen Tezcan Durna, yıllardır yürüttüğü hukuk mücadelesine karşın hala sonuç alamadı. Durna, “Gidişimiz hukuki değildi, dönüşümüz de öyle olmayacak” diyor…

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamladı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladı. 2017 yılının Ocak ayında çıkarılan OHAL KHK’sı ile görevinden uzaklaştırıldı.

Durna’nın ismi Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine eklendi. Sadece görevden alınmakla kalmadı, aynı zamanda Barış İmzacısı olduğu için de yargılandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Durna hakkında Barış İçin Akademisyenler’in ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisini imzaladığı gerekçesiyle, ‘Örgüt propagandası’ suçundan dava açtı. Dava, Çağlayan’daki İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Durna, duruşmalarda yaptığı savunmada, Barış Bildirisine attığı imzayı şu sözlerle savundu:

“Mahkemeniz beni teröre ve şiddete destek vermekle suçluyor. Ben sadece önce sıradan bir yurttaş sorumluluğuyla sonra da aslında çok da arzu edip benimseyemediğim ancak her karşılaştığımda ‘sen okumuş adamasın’ diyen annem, ailem ve çevremin bana yüklediği ‘okumuş/yazmış’ olma ve dünyada olan bitenlerden bu nedenle kendini sorumlu hissetme duygusuyla insanlar ölmesin, sivil insanlar da asker/polis olarak görev yapan ana kuzuları telef olmasın arzusuyla sadece barış talep ettiğini düşündüğüm bir metne onay verdim. Metni imzalarken tek beklentim, savaş, şiddet ve çatışmanın bir an önce bitmesi ve barışın ve huzurun yeniden tesis edilmesine vesile olacağıydı.”

Durna, Barış Bildirisine imza attığı için kendisine yöneltilen suçlamaları bu savunmayla reddetti. İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Mayıs 2019’da kararını açıkladı. Durna’yı ‘Örgüt propagandası yapma’ suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum etti. Mahkeme, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına da karar verdi. Dava sonuçlandıktan bir süre sonra Anayasa Mahkemesi, Barış Bildirisi’ni ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirdiği kararını açıkladı. Hatta yerel mahkemelerin verdiği kararlardaki delil eksikliklerine dikkat çekerek, mahkeme kararlarının isabetsiz olduğu tespitini de yaptı. Ve akademisyenlere verilen hapis cezalarında hak ihlali olduğu kararını verdi.

ORTADA BİR ‘SUÇ’ KALMADI AMA…

Anayasa Mahkemesi’nin kararına dayanarak barış akademisyenleri yeniden mahkemeye başvurdu. Pek çok akademisyen hakkında beraat kararı verilirken, Durna, hakkında hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verildiğinden, yeniden yargılama talebinde bulundu. Yeniden yargılamanın sonunda, aldığı ceza ortadan kaldırıldı.

Yıllara yayılan bu sürenin sonunda ortada artık bir “suç” olmasa da Tezcan Durna hakkındaki süreç devam ediyor. Mahkeme ile sabitlenmiş bir suçu yok ama hala işine dönemiyor.

PASAPORTUNA DA EL KONULMUŞTU

OHAL KHK’larının bir sonucu olarak pasaportuna el konulmuş ve hakkında yurt dışı çıkış yasağına karar verilmişti. 2019’da TBMM’den çıkarılan yargı paketi ile pasaportlar üzerindeki tahdit kaldırılsa da Durna’nın pasaport mücadelesi de ayrı bir hukuki sürece yayılıyor.

İktidar katmerleşen bu sorunlara karşılık olarak yüz binlerce insanın hak mücadelesinde OHAL Komisyonunu işaret etti. Tezcan Durna da OHAL Komisyonu’na başvurdu ancak buradan henüz bir yanıt alamadı.

Tezcan Durna’nın başvuruları hali hazırda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) önünde duruyor.

OHAL sürecinden bu yana akademisyenliğe dönemedi ama, Durna’nın da hukuki süreçlerden bir beklentisi yok. Tasfiye sürecinin hukukla ilgisi olduğunu düşünmüyor. Durna, “Ne disiplin soruşturması, ne ihraç kararı, ne ceza davası hiç birisi hukuki kararlar ve girişimler değil. İhracımız hukuki olmadığı için, geri dönüşümüz de hukuki yolla olmayacak” diyor…

OHAL KHK’larının getirdiği süreç sadece mahkeme kararlarıyla açıklanabilecek bir hukuki süreç değil. KHK’ların dayattığı işsizlik ve kriminalize edilme sürecinde yaşananlar var… O süreci de Tezcan Durna’dan dinleyelim:

‘HAYATIMIZ ALLAK BULLAK OLDU’

OHAL sürecinde Resmi Gazete’de yayımlanan bir KHK ile Ankara Üniversitesi’ndeki akademisyenlik göreviniz sona erdi. Süreç, Barış İçin Akademisyenler bildirisine attığınız imza ile başladı. Bu süreçle başlayalım. Bu bildiri sonrasında ülkede akademisyenlere karşı iktidar eliyle bir söylem başladı. Siz bu süreçte neler yaşadınız?

T. Durna: Aslında yaşadığımız şeyler ihraç edildiğimiz andan itibaren başlamış gibi hatırlansa da, imza verdiğim Barış Bildirisi kamuoyuna duyurulduğu günün ertesi gününden itibaren başladı hayatımız allak bullak olmaya. Aslında yaşadıklarımız herkesin malumu diyeceğim ama, ortalama insanların çoğunun barış bildirisinden ve bizlerin KHK marifetiyle görevlerimizden uzaklaştırıldığımızdan, hala özel/vakıf üniversiteleri dâhil herhangi bir resmi eğitim kurumunda ders veremediğimizden, araştırma yapamadığımızdan, daha bir yıl öncesine kadar pasaportlarımız tahditli olduğu için yurtdışına çıkamadığımızdan haberi yoktu. Neyse sınırlı bir kesimin de olsa bildiği genel geçer olaylardan ziyade kişisel olarak yaşadıklarımı anlatayım.

‘ANNEM GÜNLERCE HASTANEDE YATTI’

KHK ile ihraç edildiğim günün ertesi yaşadıklarıma inanamamakla zaten beklediğim bir şey olduğu için kabullenmek arasında gidip geldim. Bir süre Antalya’da yalnız yaşayan anneme olayı bildirmedim. Ama zaten haber bültenlerinde sürekli yeni bir KHK’nın yayınlandığı, bilmem kaç kişinin görevinden uzaklaştırıldığı haberleri verildiği için, annemle ilk konuşmamızda “sen de var mısın?” diye sorunca ben de “evet varım” demek zorunda kaldım. Annem bir süre yaşadığı köyde oğlunun KHK ile ihraç edildiğini çok yakın çevresi haricindekilerden sakladığını söyledi daha sonra bana. Ben de bunu saklamasının anlamsız olduğunu, göğsünü gere gere söylemesi gerektiğini söyledim kendisine.

Neyse sanırım benim kendi yaşadıklarımdan ziyade yakınlarımın yaşadıkları aklımda kalmış. Annem o kış -6 Ocak’ta ihraç edilmiştim ben- artık üzüntüden mi yoksa olacağından mı bilinmez ama günlerce hastanede yatmak zorunda kaldı. Bir türlü iyileşmeyen nezle-grip karışımı bir şeye yakalandı ve o günlerden kronik bir astım kaldı anneme… Hala astım ilaçları kullanmaya devam ediyor.

‘EŞİM İÇİN DE ÇOK KAYGILANDIK’

Eşim, o sırada Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Acaba bir KHK’lının eşi olduğu için huzursuz ederler mi diye çok kaygılandık. Ona çok fazla bulaşmadılar neyse ki… Fakültenin başında nispeten basiretli yöneticiler olduğu için olası jurnallere de kulak asılmadı. Ancak bu eşimin kaygılarını tabi ki ortadan kaldırmadı. Ayrıca ben o süreçteki dayanışma toplantılarına, programlarına ve eylemlerine eşimi mümkün olduğu kadar dâhil etmemeye çalıştım başına bir hal gelir kaygısı ile.

Bunu, zaman zaman onu yalnız bırakma pahasına yaptığım için eşimin kaygıları daha da derinleşti. Sonunda ağır bir depresyon geçirdi. Tedavi sürecini başlatmasaydık içinden çıkılmaz bir hal alma ihtimali vardı. Neyse ki sonunda atlattı.

‘DÜŞMEMEK İÇİN SON SÜRAT PEDALLARA BASMAYA DEVAM’

Ben sanırım bu süreci biraz da durursam düşerim kaygısıyla, durup kendimi dinlemeden geçirdim. Tıpkı pedallara basmaktan vazgeçtiğimde düşeceğim bir bisiklete binmeye benzetiyorum kendi deneyimimi. Hala son sürat pedallara asılmaya devam ediyorum düşmemek için. Zaman zaman düşünüyorum yaşadığım-ız haksızlığı, delirmemek mümkün değil. Akıl sağlığımı korumak için durup derin derin düşünmeyip, kendimi kurban psikolojisine sokmamaya çalışıyorum. Bunun yerine yaşadığımız haksızlığı her fırsatta ve her türlü aracı ve platformu kullanarak dile getirmeye devam ediyorum.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ ÖZEL MİSYON YÜKLENDİ 

Bir OHAL kararnamesi ile işinize son verildi. Bu süreçte ne oldu? KHK’nın yayımlanması sürecinde üniversite rektörlerinin aktif rol oynadığı biliniyor. Buna karşılık öğrencileriniz size sahip çıktı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kararlar protesto edildi. Üniversitede de peşi sıra bir bölünme yaşandı. O süreçte yaşanan atmosferi de aktarır mısınız?

T. Durna: OHAL kararnamesi ile gerçekleşti ihracımız evet, ancak bu ihraçta bence baş sorumlu Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş’tir. Bunu defalarca yapılan YÖK’ün açıklamalarından da anlayabiliyoruz. Ayrıyeten Ankara Üniversitesi’nde istifa edenlerin dahi isimleri KHK listesine eklenerek ihraç edildiği için artık ülke içindeki herhangi bir eğitim kurumunda ders veremediklerini biliyoruz. Ancak başta ODTÜ olmak üzere Hacettepe, Boğaziçi gibi devlet üniversiteleri ile pek çok özel üniversitede barış imzacıları ihraç edilmedi. Bu çifte standarttan bile anlıyoruz ki Ankara Üniversitesi’nin Rektörü üniversiteyi kendince “teröristlerden temizlemek” için özel bir misyon yüklenmiş görünüyor.

A.Ü REKTÖRÜ OHAL SÜRECİNİ FIRSATA ÇEVİRDİ

Aslında Rektör, açtığı disiplin soruşturmalarını bile resmi olarak sonuçlandırmadan bu süreci işletti ve darbe girişimi ile OHAL sürecini bir fırsata çevirdi. Hükümetin Ankara Üniversitesi (özellikle Cebeci kampüsü) için uzun yıllardır planladığı dağıtma operasyonunun baş aktörü işlevini şevkle üstlendi. Üstelik de bir yandan da bizlere de şirin gözükmeye çalışmayı ihmal etmeden yaptı bunu. İhraçlar başlamadan 2016 Ağustos ayında dekanlar yoluyla sözünün geçeceğini düşündüğü imzacılara “Devlet katliam yapıyor ifadesine katılmadığımızı bildiren bir metin imzalayıp kendisine verirsek” bizi kurtarabileceğini iletti. Nitekim böyle bir beyanda bulunmayı kabul eden bazı arkadaşlarımız önce KHK ile ihraç edildi, bunun ardından gelen KHK ile geri döndürüldü. Rektör bunu yaparak aslında “bakın ben verdiğim sözü nasıl tuttum, sizler benim kıymetimi bilemediniz, inadınız yüzünden ihraç edildiniz” demek istedi. Neyse rektör tarafında olan biten bunlar.

‘USULCA PROFESÖRLÜK KADROSU ALANLAR OLDU’

Elbette ihraçlar, fakültelerde var olan kişisel husumetleri derinleştirdi. Aralarında husumet olmayanları da birbirinden uzaklaştırdı. Örneğin benim fakültede derin bir husumetim olan çok fazla insan olmamasına rağmen, ilk atıldığımda yanımda durduğunu telefonla, mesajla dile getiren pek çok arkadaş uğurlamaya bile gelmedi. Bunların pek çoğu kamuoyu tarafından solcu-Marksist olarak bilinen akademisyenler. Bazıları tam da fakültenin bir yarısı kapı dışarı edilirken usulca profesörlük kadroları aldı. Elbette gözümüz yok ama yine de bu olay bize bir şey anlatmıyor olamaz.

Öğrencilerimizin çoğu tabi ki sahip çıktı. Elbette bazı TGB’li öğrencilerin biz fakülteden atıldığımız gün “kampüs teröristlerden kurtuldu” diyerek pasta kesip sosyal medya platformlarında paylaştığını da duyduk. Yani bütün öğrencilerimiz üzülmüş değildi ihracımıza. Böylesi bir iklimde böyle tepkilerin de ortaya çıkmasını bekleyebiliriz elbette. Normal demiyorum tabi ki bu tip tepkilere ama böylesi bir iklimin doğurduğu tepkiler bunlar.

‘DÖNSEK BİLE HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK’

Neyse aslında yıllardır muhtelif politik çatışmaların, şiddet olaylarının da yaşandığı bir kampüstü Cebeci kampüsü. Ancak aynı zamanda da zengin, nitelikli, canlı bir tartışma ortamı da vardı. Bu tartışmalar zaman zaman can yakıcı olsa da ufuk açıyordu. Şimdi nasıl bir iklim var bilemiyorum.

Geride kalan hala temasta olduğumuz arkadaşlarımızla görüştüğümüz zaman, kampüsün üzerine bir ölü toprağı örtülmüş gibi olduğunu duyuyoruz. Elbette eski keyfi kalmamış durumda. Özellikle kendi fakültem için söyleyeyim, herkes birbiriyle can ciğer kuzu sarması değildi elbette bu ihraçlardan önce, ancak ihraçlar keskin ve geri döndürülmez bir yarılma ve kırılma yarattı. Artık tabi ki hiçbir şey hepimiz aynı fakülteye geri bile dönsek eskisi gibi olmayacak.

YURT DIŞINDAKİ ÜNİVERSİTELERDEN ÇAĞRI ALDIM AMA GİDEMEDİM

OHAL Kararnamesinin sonuçları sadece işten el çektirilmeniz değildi. Pasaportlara el konuldu, KHK’lılar hakkında bir kampanya başlatıldı ve işsizlik süreci de ardından geldi. Seyahat hakkı ile çalışma hakkınızın ihlali ile birlikte, yurt dışından gelen teklifleri reddettiğiniz ya da iş bulamadığınız bu süreçte neler yaşandı?

T. Durna: Benim pek çok arkadaşım gibi ilk mağduriyetim atılmadan önce başladı. İmzayı attığım sıralarda ben bir araştırma projesi hazırlayıp bu projeyle Amerika’daki bazı üniversitelerden kabul arayışına girmiştim. Nitekim sonunda California Berkeley Üniversitesi’nden bir kabul almış ve bu kabul mektubu ve proje ile TÜBİTAK’a doktora sonrası araştırma bursuna başvurdum. Başvuruyu yaptıktan bir iki ay sonra bu imza mevzusu patlak verdi. Ardından disiplin soruşturması. Sonunda başvurumun sonucu açıklandı. Elbette bursu vermemişlerdi. Ben bu kabul ve projeyi boşa harcamak istemiyordum ve o sıralarda çağrıya çıkan Fulbright Bursuna başvurmak istedim. Bu bursun başvurusu için diğer şartların yanı sıra, çalıştığın kurumdan da bursun çıkması halinde kurumun izin verebileceğine dair yazı alıp başvuru sırasında bu yazıyı verme koşulu da vardı. Bu izin için dilekçe verdim. Bu dilekçeye uzunca bir süre yanıt verilmedi. Sonunda dönemin rektör yardımcılarından Abdülkadir Gürer’den bir hoca aracılığıyla randevu aldım. Bu kişilerden randevu almak da bir hayli zor bilirsiniz. Neyse niyetim randevu gün ve saatinde gidip dilekçemin akıbetinin ne olduğunu sorarak, bu izin talebimin hakkımda açılan soruşturma ile ilgisinin olup olmadığını öğrenmekti.

Bunu sorarken de tabi ki yaptıklarının hukuksuz olduğunu anlatmaya çalışacaktım. Rektör Yardımcısının odasına gittiğimde önünde, üzerinde sarı post it kâğıdı ile “imzacı, hakkında disiplin soruşturması var” notu bulunan benim dilekçem olduğunu gördüm. Rektör yardımcısı bu üzerinde not olan dilekçeyi bana uzattı. Hocam izin talebiniz bu nedenle sonuçlanmamış. Keşke imzanızı geri çekseniz de bizi de zor durumda bırakmasanız diye bir serzenişle yanıt verdi. Elbette ben de gereken neyse kendisine söyledim. Yine de kendisine hatırlı bir hoca tarafından gönderilen bir başka akademisyenin yüzüne karşı kırıcı olmak istemediği için, “ben rektör hocayla konuşup size geri dönüş yapacağım” dedi. Geri dönüşü de bana değil elbette hatırlı hoca üzerinden yaptı. Dilekçeme olumlu geri dönüş olmadı. Yani izin yazısı verilmedi. Ben bu yazı olmadan bursa başvurdum, gerekli açıklamayı yaparak. Elbette bu burs da çıkmadı.

İhraçtan sonra pasaport tahdidim bu yılın Şubat ayına kadar sürdü. Bu süreye kadar, Almanya’da başvuru yaptığım iki burstan defalarca gelip gelemeyeceğime dair çağrıda bulunuldu. Başvuru yaptığım bursun biri  bir yıllık, diğeri ise üç yıllık idi. Sonunda üç yıllık bursumu kullanmak üzere Almanya’daki Konstanz Üniversitesi’ne gidecektim ki, pandemi patlak verdi, sınırlar kapandı. Sonra da geçtiğimiz Temmuz ayında burs iptal edildi. Ancak şu anda uzaktan da olsa Duisburg-Essen Üniversitesi Türkoloji Bölümünde orada bursiyer olan bir başka imzacı arkadaşımla ortak bir şekilde ders veriyorum.

‘KHK’LILAR ARASINDA EN ŞANSLISI SAYILIRIM’

İş açısından değerlendirince, ben aslında ihraç edilen KHK’lılar arasındaki şanslılardan sayılırım. İhracımın üstünden daha bir buçuk yıl geçmişken, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’ndan bir iş teklifi aldım. Bana önce vakfın yayınevinin yayın kurulu üyeliği, ardından da vakfın Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenmem teklif edildi. Ben de elbette severek kabul ettim. 2018 Temmuz ayından bu yana vakıfta hem yayın yönetmenliğini yürütüyorum, hem de yürütülen projelerin koordinatör yardımcılığı ile eğitim danışmanlıklarını üstleniyorum. Bu projeler kapsamında yapılan eğitimlerde de ders vermeye devam ediyorum. Bu süre içinde vakıf yayınevi bünyesinde başlattığım Medya ve Gazetecilik Dizisinden yıl sonuna kadar neredeyse on kitap çıkarmış olacağım.

‘GİDİŞİMİZ HUKUKİ DEĞİLDİ, DÖNÜŞÜMÜZ DE ÖYLE OLMAYACAK’

Bir de işin hukuk mücadelesi tarafı var. OHAL KHK’larının yargıya taşınması önünde hukuki engeller mevcuttu. Bunun karşısında OHAL Komisyonu kurulması yönünde bir formül üretildi, gelin görün ki bunun da bir işe yaramadığı belli oldu. OHAL KHK’sına karşı hukuki girişimleriniz neydi, nasıl sonuçlandı?

T. Durna: İşin hukuki mücadele boyutu en beyhude yönlerden birisi. İhraç edilir edilmez üyesi olduğum Eğitim-Sen’in avukatları hepimiz adına idari mahkemeye başvuru yaptı. Bazılarımız aynı başvuruyu sanırım AYM’ye de yaptılar. Ben yapmadım bu başvuruyu. Olayın hukukla ilgisinin olmadığını başından beri biliyorum. Ama yine de hukuken hak arayışında bulunmadık dememek için bütün kapıları çaldık.

İdari Mahkeme’ye yaptığımız başvuru hala sonuçlanmış değil. Bunun yanı sıra ihraç edildiğimiz üniversiteye de yapılan işlemin hatalı ve yanlış olduğuna, kararın geri alınması gerektiğine dair dilekçe verdik. Elbette ondan da sonuç gelmedi. İhraç edildiğimiz yılın ortalarına doğru, Kerem Altıparmak başta olmak üzere hukukçu arkadaşlarımızın ortak çalışmaları sonucu topluca AİHM’e başvurduk. Başvuru hazırlıkları sırasında Kerem Altıparmak, bu başvurunun sonuçlanmasının kabul edilse bile uzun yıllar alacağını belirtmişti. Bir yıl sonra zaten ne hikmetse başvuru dosyalarının çoğu AİHM’den usül açısından geri çevrildi.

Benim dosyamın da içinde bulunduğu bazı dosyaların usulen kabul edildiğini, ama esas açısından incelenmesinin ne kadar zaman alacağına dair kesin bilginin olmadığına dair bilgiler geldi tarafıma. O sırada elbette kurulan OHAL Komisyonu’na da mecburen başvurduk. Bu başvurudan da ne olumlu ne olumsuz hala bir sonuç çıkmadı.

2019 Temmuz ayında AYM’den hakkımızda yürütülen ceza davalarının hukuksuz olduğuna dair karar çıktı. Benim mahkemem bu karardan önce karar verdiği için hakkımda on beş aylık ceza kararı çıktı ve bu karara hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulandı. AYM Kararından sonra davanın yeniden görülmesi için başvuru yaptı avukatım ve hakkımda verilen ceza kaldırıldı. Verilen ilk ceza üzerine ben de AYM’ye tazminat davası açmıştım, ancak bu davamın sonucu hala açıklanmadı.

Tekraren söyleyeyim, ben bu sürecin hukukla ilgisinin olduğunu düşünmüyorum. Baştan beri öyle olmadığını düşünüyordum. Ne disiplin soruşturması, ne ihraç kararı, ne ceza davası hiç birisi hukuki kararlar ve girişimler değil. Bu nedenle ihracımız hukuki olmadığı için, geri dönüşümüz de hukuki yolla olmayacak. OHAL Komisyonunun hakkımızda olumlu bir karar çıkaracağına da açıkçası inanmıyorum.

Şimdi ne yapıyorsunuz? Size yönelik kısıtlamalar neler? Seyahat hakkı, çalışma hakkının ihlali yönündeki engeller aşıldı mı?

T. Durna: Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda yayın yönetmeni olarak çalışıyorum. Aynı zamanda vakıf bünyesinde yürütülen Yerel Gazeteciler için Eğitim projesinde eğitim danışmanlığı yapıyorum ve dersler veriyorum. Bunun yanı sıra Almanya Duisburg-Essen Üniversitesi Türkoloji Bölümünde uzaktan ders veriyorum. Yanı sıra halagazeteciyiz.net sitesinde düzenli yazılar yazıyorum. Pasaportum ile ilgili olan tahdit kalktı. Ancak uzun zamandır uzatılan bursumu kullanamadan kaybettim. Umarım bir sonraki çağrıda yapmayı düşündüğüm başvurum olumlu sonuçlanır ve önümüzdeki yıl içinde bir süreliğine de olsa Almanya’da bir üniversitede çalışma ve araştırma yapma fırsatı yakalarım.

‘ÖYLE PESPAYELEŞTİ Kİ; BU DÖNEMDE AKADEMİDE OLMADIĞIM İÇİN ŞÜKREDİYORUM’

Tasfiye süreci aynı zamanda üniversitelerde de inanılmaz bir kadrolaşmanın önünü açtı. Tüm bu yaşananların sizin açınızdan sonuçlarını aktardınız, bunun bir de ülkenin bilim- sanat-fikir hayatına yönelik çok ciddi etkileri vardı. Sizce OHAL KHK’larının üniversiteler ve ülkenin genel olarak bilim-fikir-sanat hayatı açısından sonuçları ne oldu?

T. Durna: Üniversitelerde niteliksizleşme aslında uzun yıllardır devam ediyordu. Bizler üniversitelerde çalışmaya devam ederken de akademi muhteşem ve güllük gülistanlık değildi elbette.

Bizlerin tasfiye edilmesi, iktidarın eline iki türlü koz verdi. Birincisi, iktidarı eleştiren, ya da en ufak bir çatlak ses çıkaranın başına neler gelebileceğine dair etkili bir gözdağı verdi geride kalanlara. Bu gözdağı elbette dışarıda olup da akademinin içine girmeyi bekleyenlere idi aynı zamanda. İkincisi, birincisiyle bağlantılı olarak, merkez ya da taşra fark etmeksizin bütün üniversitelerdeki özgür düşünme, konuşma, ders verme, yazma iklimini yok etti. Daha biz atılmadan bile öğrenciler hocalarını BİMER-CİMER’e şikâyet etmekle tehdit etmeye başlamıştı. Bu tehditler bir süre sonra gerçeğe dönüştü. Derste yapılan en ufak bir espri bile şikâyete konu edilebilmeye başladı. Bu ortam içerisinde özgürce konuşmak, özgürce toplumsal-siyasal eleştiri yapmak imkânsız hale geldi. Eleştirinin olmadığı yerde bilimin yeşermesi mümkün değil. Bu iklim özgür düşünceyi ve eleştiri kültürünü büyük ölçüde yok etti.

‘ŞU ANDA AKADEMİ TAM BİR HAPİSHANEYE DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA’

Şu anda üniversitelerde çalışmaya devam eden nitelikli-boyun eğmeyi reddeden akademisyenler için akademi tam anlamıyla bir hapishaneye dönüşmüş durumda. Elbette niteliksiz, inayete muhtaç, kifayetsiz tiplerin varlık bulabilmesi için ise böyle bir iklim ideal. Bu yeşeren tiplerin marifetlerini de her geçen gün izliyoruz, duyuyoruz. Makam mevki uğruna damadın tezini yazandan, yine dersi geçsin diye bu damada soru veren hocaya; çoluğunu çocuğunu üniversitenin kadrolarına yerleştirenden eski AKP’li Belediye Başkanını yüksekokul müdürü atayan yöneticiye kadar pek çok pespayelikle karşı karşıyayız. Özgürlüğün olmadığı yerde eleştiri değil, yaranmacılık, ahlaksızlık, kayırmacılık ve çıkarcılık yaygın bir davranış ve iş yapma biçimi haline geliyor. Üniversiteler elbette uzun yıllardır nitelik sorunu yaşıyordu ancak, biz ihraç edildiğimizden beri (elbette biz atıldık diye değil sadece) niteliksizleşmenin ötesine geçip pespayeleşti. Bu dönemde akademide olmadığım için neredeyse şükrediyorum. Ama elbette akademinin de bu iktidar gittikten sonra uzun ve köklü bir rehabilitasyona ihtiyacı olacak. Umarım bu rehabilitasyon sürecine barış akademisyenleri akademi dışındayken edindikleri farklı deneyimlerle katkıda bulunacaklardır.

Yorumlar kapatıldı.