İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

3 yargı paketi çıktı ama henüz gazeteci davalarına uğramadı 

Gazeteciliğe 1998 yılında Evrensel Gazetesi’nde başladı. Ardından sırasıyla ANKA Haber Ajansı, Sabah Gazetesi, Gazeteport, Taraf Gazetesi, Habertürk Gazetesi’nde yüksek yargı muhabirliği yaptı. Kafesteki Türkiye kitabı 2013’te, Canına Tak Eden Kadınlar kitabı 2014’te İletişim Yayınevinden yayımlandı. 2004 yılı Metin Göktepe Gazetecilik Ödülü, 2004 yılı Musa Anter Gazetecilik Ödülü, 2005 yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödülü sahibi. Şu an Al Monitor’da yazıları yayımlanan Hürtaş, ARTI TV’de program yapıyor, www.gazeteciyiz.net haber sitesinin de genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

Hürtaş, 2018 yılından bu yana Ankara 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde terör örgütü propagandası yapma suçundan yargılanıyor…

2018 yılından 2020 yılına kadar 7 kez hakim karşısına çıktı. Ancak davasında hiçbir ilerleme sağlanmadı.

Hürtaş, 11 kişiyle birlikte yargılanıyor. Savcı davanın ikinci duruşmasında, Hürtaş dışındaki sanıklar için Adalet Bakanlığı’ndan “Türklüğe hakaret suçu” kapsamında yargılama izni istedi. Bir yılı aşkın süredir Adalet Bakanlığı’ndan yazı gelmediği için davadan da bir sonuç çıkmıyor.

Hürtaş, yargılamalar boyunca hakkındaki dosyanın ayrılmasını istedi, ancak Mahkeme kabul etmedi. Soruşturma sırasında alınan yurt dışına çıkış yasağı da Mahkeme tarafından tüm taleplere karşın kaldırılmadı. Sibel Hürtaş, hala gazetecilik yapıyor, hala yargılanıyor.

Gazeteci yargılamalarını ve kendi davasını bir de Sibel Hürtaş’tan dinleyelim:

‘ÇOCUKLARIM KORKUDAN ODAYA KENDİNİ KİLİTLEDİ’ 

Yaptığınız bir haberi sosyal medyada paylaştığınız için hakkınızda açılan dava iki yıldır sürüyor. Yargılama sürecinin başından sonuna kadar yaşananlar sürekli kamuoyunun önündeydi. Bir de özet olarak sizden dinleyelim, neden yargılanıyorsunuz, yargılama süreci nasıl başladı?

S. Hürtaş: Türkiye’nin Afrin’e yönelik harekatının olduğu gün 2018 yılının Ocak ayında, ARTI TV’de yaptığım bir program nedeniyle yargılama süreci başladı. Yayını yaptığım günün akşamı, geç saatlerde evimin kapısı çaldı. İki oğlumla evde yalnızdım. Kapıyı açar açmaz polis elimden telefonu aldı ve kimseyle konuşamayacağımı söyledi. Oysa yasaya göre yakınlarıma ve avukatıma haber verme hakkım vardı.

OHAL sürecindeydik, şifahi olarak bu hakların askıya alındığını söylediler. Bu sırada 6 yaşındaki oğlum, 5 yaşındaki oğlumun uyuduğu odaya gidip kendisini kilitledi, korkudan. Onu odadan çıkarmama dahi izin vermediler. Evde arama yaptıkları sırada gelen komşular  çocukları aldı. Emniyet’e gittik. Gözaltı işlemi yapıldı ve kendimi nezarette buldum. Tam dört gün boyunca neden gözaltında olduğuma dair bana hiçbir açıklama yapılmadı.

Dört günlük gözaltı süresinin sonunda Emniyet’te ilk ifadem alındı. Emniyet sorgumda, o gün yapılan röportajların şahsıma ait olup olmadığı soruldu. Röportaja ilişkin fotoğraflar gösterildi ve röportaj deşifreleri önüme bir  “suç unsuru” olarak konuldu. Röportajları ben yapmıştım ve bence ortada bir suç yoktu.

BİR BUÇUK YIL SONRA İDDİANAME HAZIRLANDI

Ardından Adliye’ye götürüldüm, Savcı ifademi aldıktan sonra tutuklanma talebiyle Nöbetçi Mahkeme’ye sevk etti. Suçum, “terör örgütü propagandası yapmak” ayrıca “halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek”ti. Nöbetçi hakim adli kontrol şartıyla serbest bırakılmama karar verdi.

Adli kontrol hükümleri yurt dışına çıkış yasağı ve her hafta imza atmak olarak belirlendi. Tam bir buçuk yıl aradan sonra hakkımda iddianame hazırlandı.

İddianamede yaptığım röportajların yanı sıra, bilgisayarımda ve telefonumda bulunan bazı fotoğraflar da suç unsuru olarak konulmuştu. Onların arasında en ilginç olanı, oğlumun 1,5 yaşındayken Hrant Dink anmasında elinde bir pankart tutarak çektirdiği fotoğraftı.

Traji komik bir iddianame ile başlayan bu yargılama tam 2 senedir sürüyor. Benim yargılamam sürerken, TBMM’den tam üç tane yargı reformu paketi geçti. Ama hiçbiri bizim davamıza uğramadı.

Davada hiçbir adım atılmadı ama hali hazırda yurt dışı çıkış yasağına yönelik adli kontrol talebim devam ediyor. Her duruşmada bu yasağın kaldırılmasını talep etsem de mahkeme, henüz delillerin toplanmadığı iddiasıyla talebimi reddediyor.

‘ÇOCUKLARIMLA HER PAZAR KARAKOLA İMZA VERMEYE GİTTİM’

Yargılama süreçlerinin beraberinde getirdiği bu kısıtlamalar da dikkat çekici. Adli kontrol uygulamaları kapsamında imza atma ya da yurt dışına çıkış yasağı gibi. Hem haber üretim süreciniz hem de kişisel yaşantınız bu ve benzeri kısıtlamalardan nasıl etkilendi?

S: Hürtaş: Adli kontrol kapsamında haftada bir gün karakola gidip imza atma yükümlülüğü getirdi hakim. Duruşma sırasında bu kararı alırken, gününü Pazar günü olarak belirledi. Bu günün değiştirilmesini ve hafta içine alınmasını istedim, hafta sonları çocuklarımla beraberdim. Hakim  günü değiştirmedi. Gözaltına alındığımdan ilk duruşmanın yapıldığı bir buçuk yıllık süreç içinde her Pazar iki oğlumla karakola gidip imza verdim. Üzerinden iki yıl geçti, hala çocuklar hangi karakolun önünden geçsek, “Anne hadi gidip imza atalım” diyorlar. Yurt dışına çıkış yasağım da devam ediyor. Üstelik hiçbir gerekçesi olmadan.

Haber üretim sürecine birebir yansıyan durumlar kuşkusuz olmuştur. Gözaltına alınmam, davamın sürmesi tüm bunlar aslında gazetecilerin kriminalize edildiği bir sürecin de parçası. Ben de ister istemez bu kriminalize edilme sürecinden payımı aldığımı düşünüyorum.

Sosyal medyada ya da günlük yaşamda size yönelik bir nefret söylemi ve benzeri uygulamalarla karşı karşıya kaldınız mı? Bugün, geldiğimiz noktada kendinizi tehdit altında hissediyor musunuz?

S:Hürtaş: Bunu, muhalif gazetecilerin kriminalize edilmesine yönelik politikalarla birlikte ele almak gerekiyor. Ben de gözaltına alındığım gün, hem sosyal medyada hem de iktidara yakın basın yayın organlarında çok sayıda haber ve mesajın hedefinde oldum.

Daha önce yaptığım haberler sanki bir suç unsuruymuş gibi sosyal medyadan paylaşıldı. Hakaretlere ve tehditlere maruz kaldım. Bu tehditlerin bazılarını sosyal medyaya şikayet ettim ve kaldırılmasını ya da hesapların kapatılmasını sağladım.

Bu açık tehditler nedeniyle de kendimi tehdit altında hissettiğim zamanlar oldu.

Örnek bir davayı konu edindik ama yargılandığınız başka davalar da oldu mu? Daha önce yargılandığınız davalarla şu an yargılandığınız davalar arasında bir fark var mı?

S. Hürtaş: Gazetecilik yaptığım her dönem boyunca hakkımda çok sayıda dava açıldı. Ancak daha önce açılan davalarla, bugün yargılandığım dava arasında muazzam bir fark var.

Daha önce hakkımızda açılan davalar, yazdığımız haberlere yönelik olarak “soruşturmanın gizliliğini ihlal” ve benzeri nedenlerle açılırdı. 2012 yılında bu ve benzeri davalar o kadar çoğalmıştı ki Adalet Bakanlığı özel bir madde hazırlayıp, gazeteciler hakkında bu kapsamda açılan davaları düşürmüştü.

Bugün yargılandığımız davaların ana konusunun “terör örgütü propagandası” olması ve matbu bir şekilde tüm gazeteciler hakkında aynı maddeden yargılamaların yapılması ise dikkat çekici.

Yargı, muhalif gazetecileri terör suçları kapsamında yargılayarak onları kriminalize etmeye çalışıyor, diğer yandan da gazetecilik kimliklerini yok etmek istiyor.

Bu, benim şu an yargılandığım davada da apaçık görülüyor. Örneğin iddianamede suçlama olarak yaptığım haberi sosyal medyada paylaşmam gösteriliyor. Oysa sorgulamalarda yaptığım haber ve içeriği tartışılıyor. Yani gazeteci kimliğiniz ve gazetecilik faaliyetiniz görüntüde askıya alınıyor ancak, esas tam olarak bunun yargılanması üzerine.

Neden mi?

Türkiye, uzun süre en çok gazetecinin tutuklu olduğu ve yargılandığı ülkeler arasındaydı. Bu nedenle Avrupa başta olmak üzere diğer ülkelerden gelen insan hakları savunucuları ve yetkililere, “Onlar gazeteci değil, terörist” savunması yapıldı. Hatta Cumhurbaşkanının, Başbakan olduğu bir dönemde Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşma da tam olarak bu politik algının yerleşmesi üzerineydi. O tarihten bu yana gazeteciler, gazetecilik kimliklerinden soyutlanarak bu şekilde kriminalize edildiler. Gazeteci yargılamalarındaki eksen kayması da tam olarak bu nedenle.

‘HER GİTTİĞİMİZ YERDE BASIN KARTI SORULUYOR’

Türkiye’de muhalif bir gazeteci olmanın en büyük sonuçlarından biri hakkınızdaki bu yargılamalar. Peki bunun dışında neler yaşıyorsunuz?

S. Hürtaş: Şu an tartıştığımız konuların en başında basın kartı sorunu geliyor. Türkiye’de yıllarca basın kartı, gazeteci örgütlerinin içinde yer aldığı bir Komisyon tarafından dağıtılıyordu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra usul değişti, basın kartları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından verilmeye başlandı. Bu değişikliğin ardından hali hazırda basın kartı taşıyan 1000’i aşkın gazeteciye yeniden basın kartı verilmedi. Bir arkadaşımız ayda bir Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nı arayıp, basın kartının durumunu soruyor, aldığı yanıt “değerlendiriyoruz” şeklinde. Gazetecilere basın kartlarının neden yenilenmediği konusunda resmi bir gerekçe sunulmuyor. 

Basın kartı dayatması neden bu kadar önemli?

S.Hürtaş: Eğer basın kartınız yoksa artık sokakta dahi haber izleyemiyorsunuz. Ben halka açık bir davayı izlemek istediğim zaman hemen basın kartımın olup olmadığı sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Taşıdığım uluslar arası basın kartı kabul edilmiyor, Cumhurbaşkanlığının dağıttığı turkuaz kart isteniliyor. Halka açık bir duruşmayı, bu nedenle izleyemiyorum.

Bırakın kurumlardaki haberleri izlemeyi, sokakta gerçekleşen haberleri izlemek bile işte bu basın kartını taşımaya tabi. Habere ulaşmakta yaşadığımız en büyük sorunlardan biri bu akreditasyon sorunu.

Türkiye Gazeteciler Sendikası son genel kurulunda, basın meslek örgütlerinin basın kartını vermesi ve bunun tanınması yönünde bir karar aldı. Talebimiz Cumhurbaşkanlığının basın kartı dağıtması yerine bu işin basın meslek örgütlerine verilmesi.

‘HALA SOKAKTA HABER İZLEMEYE DEVAM EDİYORUM’

Tüm bunlar karşısında haber üretim süreci nasıl oluyor?

S. Hürtaş: Önemli olan da tam olarak bu aslında. Haber üretmek için gazetecinin resmi bir karta ihtiyacı yok kesinlikle. Hala çok sayıda basın emekçisi arkadaşımız, her türlü baskıya ve tehlikeye karşı sokakta haber izlemeye devam ediyor. Ben de sokakta her şeye rağmen haber izlemeye devam eden gazetecilerden biriyim.

Son olarak yaz ayında baroların Ankara yürüyüşünde, TBMM önündeki oturma eylemini izlemek isterken kötü muameleye maruz kaldım. TBMM önünde halka açık bir parkta düzenlenen avukat eylemini izlemeye gittiğimde bir polis barikatı ile karşılaştım. Kartım olmadığı için barikattan içeri alınmadım, ısrarlarım sonucunda içeri girdim. Ama burada da sürekli olarak takip edildim ve en sonunda da sosyal mesafeye uymadığım gerekçesiyle kötü muamele görerek, gözaltına alındım. Bir de yasaya aykırı davrandığım gerekçesiyle para cezası uygulandı.

Muhalif gazeteciler sokakta, evde, işte; gözaltı ya da idari para cezaları ve benzeri şekillerde sürekli olarak cezalandırma tehdidi altındalar.

Tüm bunlar haber izlememi engellemedi. Hala sokakta haber izlemeye devam ediyorum.

Pandemi süreci gazetecilik açısından nasıl bir süreç oldu?

S.Hürtaş: Covid -19 pandemi süreci alternatif medyanın ya da muhalif gazetecilerin ne kadar önemli bir iş yaptığını da ortaya koyuyor. Kriz dönemleri gazeteciler için önemli dönemlerdir. Böyle dönemlerde halkın doğru ve sağlıklı habere erişim ihtiyacı daha fazla ortaya çıkar. Türkiye’de pandemi sürecinde ana akım medya ya da merkez medya iyi bir sınav veremedi. Sadece iktidar kaynaklı bilgileri yayınlamayı seçti. O bilgilere yönelik şüpheler ortaya çıkınca da insanlar alternatif medyaya yöneldi.

Halkın haber alma hakkına böylesine sahip çıkması önemliydi. Alternatif medya kanalları ya da muhalif gazeteciler, iktidar kaynaklarının verdiği bilgileri doğrulama süzgecinden geçirerek, gazeteciliğin hakkını vermeye çalıştılar. İktidar dışı aktörlerin haber kaynakları olması, ortaya konulan verilerin sorgulanması, başka verilerle karşılaştırılması ve tüm bu süreçlerle gerçek habere ulaşma yönündeki çabaları, bugün Türkiye’de muhalif gazeteciliğin önemini ortaya koydu.

Yorumlar kapatıldı.