Salı, Kasım 24, 2020
Ana Sayfa Blog

Gazeteci Kırkaya’nın yargılandığı dava ertelendi

0

Gazeteci Kenan Kırkaya’nın yargılandığı dava savcı mütalaasına ilişkin savunmaların alınmasına devam etmek için ertelendi. Kırkaya savunmasında Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün sözlerine atıfta bulunarak “Bu memlekette adalet yerini bulmuyor ve kıyamet kopuyor” dedi.

Aralarında gazeteci Kenan Kırkaya’nın da bulunduğu dokuz kişinin “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı dava 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Savcı mütalaasına ilişkin savunmaların alınmasına devam etmek için davayı 17 Şubat 2021 tarihine ertedi.

İddianamede Kırkaya hakkında “örgüt üyeliği” suçuna istinaden öne sürülen deliller arasında cezaevindeyken yazmaya başladığı Kürtçe bir kitap için tuttuğu notlar, Nûçe TV’de yayınlanan “Ankara’nın Gündemi” isimli program ve Dicle Haber Ajansı (DİHA) çalışanı olması bulunuyor. Önceki celse esas hakkındaki mütalaasını sunan savcı gazeteci Kırkaya’nın beraatini ve hakkında uygulanan adli kontrol tedbirlerinin kaldırılmasını talep etmişti.

ADALET YERİNİ BULMUYOR VE KIYAMET KOPUYOR

Mahkeme Başkanı sanıklardan esas hakkında mütalaaya ilişkin savunma yapmalarını istedi. Gazeteci Kırkaya savunmasında “Ben gazeteci olduğum için, DİHA’da çalıştığım için yargılanıyorum. Daha önceki duruşmada mahkeme başkanı bana çalıştığım yeri değiştirmemi önermişti. Bugünlerde herkes reformdan bahsediyor, bu bakış açısı değişmedikçe neyin reformu olacak. Adalet Bakanı geçtiğimiz gün “adalet yerini bulsun gerekirse kıyamet kopsun” demişti. Demek ki bu memlekette adalet yerini bulmuyor ve kıyamet kopuyor. Bunun açık göstergesi bu yargılamadır. 4 yıl sonra aslında bu dosyada bir delil olmadığı ifade ediliyor iddia makamı tarafından” dedi.

“Bir reform olacaksa bu siyasi iradenin açıklamalarıyla değil, buradan çıkan bağımsız kararlarla gerçekleşecek” diyen Kırkaya, bu dosyanın kendisi açısından mükerrer bir yargılama olduğunu ifade etti.

Kırkaya son olarak mahkemeden hakkında delil olarak sunulan Kürtçe kitap taslağının aslını talep etti. Dava henüz savunması alınmayan sanıkların savcı mütalaasına ilişkin savunmalarının alınması için 17 Şubat 2021 tarihine erteledi.

Koray Kaya’nın balmumu heykeli herkesi ağlattı: ‘Anıları yaşayacak’

0

2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen Sivas şehitleri, yapılan balmumu heykelleri ile anılıyor. Bugün de 12 yaşında katledilen Koray Kaya’nın heykeli tanıtılırken, heykel katılımcıları da ağlattı.

Koray Kaya’nın heykelinin açılışı, pandemi koşullarında sınırlı katılımla, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapıldı. “Toplumsal Hafıza Müzesi”  projesi kapsamında yaptırılan üçüncü heykel oldu Koray Kaya’nın balmumu heykeli.

Çankaya Belediyesi’ne ait Galeri Çankaya’da Müze Komitesi tarafından Koray Kaya heykelinin açılış etkinliğine Madımak Katliamı’nda yakınlarını kaybeden aileler katıldı. CHP PM Üyesi ve Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka da törene katıldı.

‘CANLARIMIZI YAŞATACAĞIZ’
Madımak’ta katledilenlerden Gülsün Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa yaptığı konuşmada, Koray Kaya’nın ablası Menekşe Kaya’nın da Madımak’ta katledildiğini hatırlattı. Bu şekilde üç ailenin iki çocuğunu birden Madımak’ta kaybettiğine dikkat çeken Karababa, 27 yıldır aileler olarak mücadele verdiklerini ifade etti. Canların anılarını yaşattıklarını belirten ve katkı verenlere teşekkür eden Karababa, daha önce de Asım Bezirci ve İnci Türk’ün heykellerinin yapıldığını, kaybettikleri bütün canların heykellerinin yapılacağını söyledi.

Karababa, 20 Ocak 2021 tarihinde görülecek olan Sivas Katliamı davası duruşmasına da katılım çağrısı yaptı.

‘KATİLLER ORTALIKTA GEZİYOR, BU CANIMIZI ÇOK YAKIYOR’
Koray Kaya’nın annesi Hüsniye Kaya, katillerin yargılanmayarak ortalıkta serbestçe gezdiğine, televizyonlara dahi çıktığına değinerek, “Bütün bunlar canımı çok acıtıyor. Katiller yargılanmadıkça ben ve diğer ailelerin canı yanıyor” diye konuştu.

Oğlu Koray Kaya’nın katledildiğinde henüz 12 yaşında olduğunu belirten Anne Hüsniye Kaya, “Koray’ım 12 yaşındaydı. Devleti soymadı, bankaları hortumlamadı, ülkeyi satmadı. Ailesiyle, sazıyla, sözüyle Pir Sultan’ı anmaya gitti” dedi. Hala kendisine “Sivas’a neden gittiniz” diye sorulduğunu hatırlatan Hüsniye Kaya, “Biz oraya savaşa gitmedik. Suçumuz Pir Sultan’ı anmak mı” diye sordu.

Anne Hüsniye Kaya şunları söyledi:

“Mahkemelerde katiller yüzümüze jetonlar fırlattı, öldük, dirildik ama bu davayı unutturmadık. 27 yıldır aynı acıyı yaşıyoruz, artık dayanacak gücümüz kalmadı. Ama binlerce çocuğumuz oldu bizim. Bir öldü, bin doğdular.”
Madımak Müze Komitesi Başkanı Alaattin Türkoğlu da heykellerin dayanışma ile yaptırıldığını dile getirdi.
Açılışa katılan Kırşehir Belediye Başkanı Selahattin Ekincioğlu da yılmayarak engelleri hep birlikte aşacaklarını belirterek, “Çünkü biz insanı seven bir kültürün temsilcileriyiz. Yeraltının karanlık güçleri bugün de devleti yönetmeye çalışıyor. Darağacını boylasak da söylemeye devam edeceğiz” diye konuştu.

‘UTANÇ MÜZESİNE SİVAS’TA İZİN VERİLMEDİ AMA…
Müze Komitesi üyesi Aylin Nazlıaka da geçen süreç içerisinde hep mücadelenin içinde olduklarını söyledi.

Nazlıaka, “Öfkemizi de acımızı da yüreğimize gömdük. Hep ileriye ve aydınlığa dönük olan eşitlik, adalet, demokrasi ve laiklik mücadelesi verdik, vermeye de devam edeceğiz. Sivas’ta Madımak Oteli’nin utanç müzesi olmasına izin verilmedi. Zaman kaybetmemek için Ankara’da müze kurma kararı aldık” dedi.

‘SANIK AVUKATLARI ŞİMDİ BARO KURUYOR’

Nazlıaka şunları söyledi: “Bunca yıl adliye koridorlarında adalet aradık, ama ne özür dilendi ne özeleştiri yapıldı ne de suçlular cezalandırıldı. Yeni katliamlara da yer yapıldı ve sanık avukatları şimdi baro kurmaya çalışıyor.

Tek adam sistemi aslında her kurumda kendi tek adamlarını yaratıyor. Bizler, kibriti vereni de kibriti çakanı da yargı önünde hesap verinceye kadar takip edeceğiz.

Bizler adalet mücadelesinde birlikte atan milyonlarca yüreğiz ve insanlık mücadelesini zaman aşımına uğratmayacağız. Bu örgütlü karanlığa, örgütlü bir güçle cevap vereceğiz. Sevgiyi, barışı, direnci örgütleyeceğiz ve sesimiz Sivas’ta da yankılanacak.

Bugünün aynı zamanda Dünya Çocuk Hakları Günü. Koray Kaya’nın yarım kalan hayatını, çocuklarımıza güvenli bir gelecek sağlama kavgamızda yaşatacağız.”

 

 Pandemi(ler) ile Nasıl Mücadele Edilir?

0

Sağlık meslek örgütleri, iktidardan “kapanma” konusunda bir karar çıkmayınca, bir araya gelerek, pandemi ile nasıl mücadele edileceğine ilişkin deklarasyon yayınladılar.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Devrimci Sağlık-İş Sendikası, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği ve Tüm Radyoloji Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği yaptıkları ortak açıklama ile iktidara görev ve sorumluluklarını da hatırlatan “Pandemi ile nasıl mücadele edileceğini” duyurdular.

Ortak açıklamada başlıklar şöyle:

TOPLUM SAĞLIĞINI KORUMA NİYETLERİ YOK

“Pandemi sürecinde yönetimin toplum sağlığını koruma yönünde niyeti ve çabası olmadığı bir kez daha görüldü. Yurttaşlar salgının insafına terk edildi. Toplum, Covid-19 hastalığının yaygınlığı, ölümlerdeki artışlar ve bilinmezliğin korkusu ile önceleri koşulsuz kapatılmaya razı edildi. Bununla birlikte salgının dehşetinin hissedildiği ilk andan itibaren toplumun önemli bir kısmı, emekçi sınıflar zorla çalıştırıldı. Toplu ulaşımlarda, koruyucu önlemler alınmayan işyerlerinde, uzun ve yoğun mesailerde emekçiler bulaşa maruz bırakıldı. Pandeminin süresinin uzaması, sermaye kesimlerinin tamamen rutin çalışma rejimine dönmesi ile sonuçlanırken, yoksul ve ezilen toplum kesimleri de geçimlerini sürdürmenin baskısı ile istemeye istemeye çalışmak zorunda kaldılar.

TEMEL STRATEJİ SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI

Adı konulmadan sürdürülen sürü bağışıklığı temel stratejidir. Toplumun önemli bir bölümü özellikle de yoksullar-ezilenler, göçmenler ‘sürü bağışıklığı’na terk edildi. Ancak doğal bağışıklığın çok kısa süreli olduğu anlaşıldı ve bu da sürü bağışıklığının bilimsel hiçbir karşılığının olmadığını göstermektedir. Yani yoksullar-ezilenler, göçmenler için sürü bağışıklığına terk edilme dolaylı ölüme terk edilme anlamındadır.

TOPLUM AŞI BEKLENTİSİNE SOKULDU

Bir yandan da pandemiyi bitireceği müjdelenen aşı haberleri ile toplum büyük bir beklenti içine sokulmuştur. Buna karşın dünya nüfusunun yüzde 14’ünü oluşturan merkez kapitalist ülkeler üretime başlandığı söylenen aşının çok büyük bir kısmını sipariş etmiş durumda. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı ve emekçilerin kısa süre içinde aşıya ulaşması imkansız görünmekte. Pandeminin etkisini sınıfsal göstermesi, beklentiye dönen aşı uygulamaları ile birlikte sınıfsal gerçekliği tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor, sağlığın sosyal belirleyicileri ile birlikte düşünüldüğünde 1+1’in 2’den büyük bir etkiye sahip olması nedeniyle bir sindemiden söz etme zorunluluğu ortaya çıkıyor.

YENİ PANDEMİLER UYARISI

Geliştirilmesi muhtemel bir aşıyla kontrol altına alınacak olan Covid-19 pandemisidir, aşı ile hedeflenen ‘toplum bağışıklığı’ sadece bu enfeksiyon hastalığına özgüdür. Toplum bağışıklığı ‘toplumsal sağlık’ değildir. Pandemiyi ortaya çıkartan koşullarda hiç bir iyileştirme yapılmaması nedeniyle yeni pandemilerle karşılaşacağımıza şüphe yok. Dahası pandemiyi ortaya çıkartan kök nedenler arasında sıralanan ekolojik tahribat, yaban hayatına müdahale, kontrolsüz kentleşme gibi sorunlar kapitalizmin kar hırsının dizginsizliği ve çalışma rejimindeki derinleşen sömürü ilişkileri nedeniyle büyük bir hızla artarak devam ediyor. Sağlıksızlığı yaratan bu koşulların yeni salgınlarla birlikte bulaşıcı olmayan hastalıklar (kalp-damar hastalıkları, kanserler, KOAH ve astım başta olmak üzere solunum sistemi hastalıkları, Alzheimer ve diğer sinir sistemi hastalıkları, psikolojik rahatsızlıklar, genetik hastalıklar vb.) sindemilerine de (iki ya da daha fazla hastalığın veya durumun birbiriyle sinerji içinde etkileşip hastalık yükünün aşırı artması) davet çıkarttığı gerçeği emekçi sınıfların gündemi olmalıdır. Toplumsal sağlık için tıbbi çözümlerin yeterli olmadığı, antikapitalist bir hattın gerekliliği daha net anlaşılıyor. Bu nedenle küresel bir olay olan pandemilerle mücadele küresel düzeyde, antikapitalist perspektifte olmak zorunda.

DÜNYADA ACİL YAPILMASI GEREKENLER

– Tüm toplum kesimlerinin fiziksel mesafe, hijyen, beslenme, dinlenme, sağlıklı ortamlarda fiziksel aktivite vb.  bulaşı engelleyecek ve bağışıklığı güçlendirecek önlemleri almasına yönelik barınma, gıda temini, sağlıklı çevre, ulaşım, haberleşme, sağlıklı çalışma koşullarını önüne koyan sosyal adaleti öngören radikal düzenlemelere gidilmeli.

AŞI AYRIMSIZ VE ÜCRETSİZ DAĞITILMALI

– Toplum bağışıklığı hedefli üretilecek aşılar tüm dünya vatandaşlarına eşit, ayrımsız ve ücretsiz sağlanmalı. Aşı dağıtımında riskli kişiler, topluluklar, ülkeler  önceliklenmeli. Aşı dağıtımı uluslararası sağlık emek ve meslek örgütlerinin katılımı ve DSÖ denetiminde gerçekleştirilmeli.

– Aşı üretimi ve yaygınlaştırılması gerçekleşinceye ve pandemi sonlanıncaya kadar uluslararası seyahatlerde uygulanması gereken standart tedbirler geliştirilmeli ve her ülkenin buna uyması zorunlu hale getirilmeli.

– Bütün ülkeler yeni pandemilerin ortaya çıkmaması için doğa ile uyumlu bir yaşamın oluşmasına katkı sunacak adımlar atmalı.

TÜRKİYE’DE YAPILMASI GEREKENLER

Ülkede birçok alanda yaşanan kriz karşı karşıya olduğumuz sindeminin tetiklediği sağlık kriziyle birlikte daha da derinleşti. Bu krizi aşmanın temel yolu alanda çalışanların örgütlü olduğu yapıların sesine kulak vermekten geçer. Sağlık özelinde koruyucu sağlık hizmetlerinin öncelendiği, sağlıktaki piyasalaşmanın son bulduğu toplumcu bir sağlık sistemi inşa edilmeli.

bu gerçekleşinceye kadar sindemi ile mücadelede başarılı olmak için aşağıdaki tedbirler alınabilir.

YENİ, ‘BAĞIMSIZ’ BİR KURUL OLUŞTURULMALI

– Sindemi mücadelesi demokratikleşmeli. Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıkların da içinde olduğu sağlık alanındaki emek meslek örgütleri temsilcileri ve siyasi parti temsilcilerinin oluşturduğu yeni ‘bağımsız’ bir sindemi kurulu oluşturulmalı. Bu kurulun alacağı kararlar toplum ile en kısa sürede tüm ayrıntıları ile paylaşılmalı.

– Aynı kurulun izdüşümü olarak her ilde sindemi kurulları oluşturulmalı. Bu kurullarda o yerelde bulunan DKÖ’ler, STK’lar, muhtarlar, kanaat önderleri yer almalı ve bu şekilde toplumun karar alma süreçlerine katılımı sağlanmalıdır. Yerele dair her türlü kararlaştırmalarda bu kurul etkili olmalı.

– Ayrıca 4 hafta boyunca ülkeye giriş çıkışlarda çok sıkı tedbirler uygulanmalı.

– 4 hafta boyunca sağlık, belediye temizlik ve gıda satışı dışındaki tüm faaliyetler durdurulmalı.

– Güvenlik adına yürütülecek faaliyetler cezalandırıcı bir perspektifle değil sosyal hizmetler ve destek kapsamında yerel yönetimlerin de katılımıyla yürütülmeli, başta sindemide belirlenen kuralların denetimi, özellikle ev içinde başta kadın ve çocuklara yönelik olmak üzere şiddet, vatandaşların can ve mal güvenliğini korumaya yönelik tedbirlerle sınırlı olmalı.

– Kamuda çalışan işçi memur vb tüm çalışanların maaşı kesintisiz ödenmeli. Gündelik işlerde ve özelde güvencesiz çalışan ve yoksulların tamamına 1 aylık ihtiyacını karşılayacak (en az 5000 TL) mali destek kamu bütçesinden karşılanmalı, esnafa bir aylık kira bedeli ve geçim giderleri desteği (en az 5000 TL) verilmeli.

– Sağlık personeline nitelikli kişisel koruyucu donanım eksiksiz sağlanmalı. Sindemi ile mücadelede sağlık alanındaki emek ve meslek örgütleri ile bakanlık kolektif çalışmalı. Sağlık alanındaki personel açığının güvenceli kadrolu istihdamı ile kapatılmasına yönelik planlama yapılmalı, 4C, 4B gibi güvencesiz kadrolarda çalışan personelin güvenceli kadroya geçmesi sağlanmalı, haklarında kesin yargı kararı bulunmayan ihraç tüm sağlık emekçileri göreve başlatılmalı.

-Yüksek enfeksiyon riski ve aşırı iş yükü altında çalışan sağlık çalışanlarının sahada yaşadıkları şiddet, mobbing, adaletsiz ek ödemeler, belirti göstermelerine rağmen çalıştırılmaları, Covid-19 testi yaptırmalarının engellenmesi, hamile ve kronik hastalığı olmasına rağmen çalıştırılmaları vb. sorunların giderilmesine yönelik ivedilikle planlamalar yapıp girişimlerde bulunulmalı.

– Belediye temizlik işçileri, gıda tedarikçileri, güvenlik güçleri gibi çalışması zorunlu olan kesimlere kamu ve çalıştırmaya devam eden firmalarca nitelikli koruyucu donanım sağlanmalı.

– Vatandaşların zorunlu harcamalarının (su, elektrik, ısınma, vb.) faturaları devlet tarafından ödenmeli, kredi borçları vb. ertelenmeli.

– Farkındalık yaratmaya yönelik sosyal medya, TV, gazete vb gibi araçlarla bilgilendirme çalışmaları yapılmalı. Meclis’te bulunan tüm partiler ile hükümet koordineli çalışmalı. Yerellerde DKÖ, STK’lar, muhtarlar, mahalle meclisleri vb gibi toplumun örgütlü kurumları ile resmî kurumlar eşgüdüm içinde çalışmalı.

– Kalabalık ve yoksul aileler içerisinde hastalığa yakalananların tedavilerinin ve izolasyon süresi boyunca konaklamalarının kamuya ait ya da kamunun finansmanını sağlayacağı ayrı mekanlarda gerçekleştirilmesi, izolasyonda kalmak zorunda olanlara bakım verilmesi sağlanmalı.

– Covid-19 nedeniyle enfekte olan ve hayatını kaybeden insanlarımızın ve sağlık çalışanlarının sayısı dahil tüm veriler, yapılanlar, eksiklikler şeffaflıkla toplumla paylaşılmalı.

– Bir aylık sürenin sonrasında sindeminin boyutu yeniden gözden geçirilerek hareket edilmeli. Salgın tüm dünyada kontrol altına alınıncaya kadar yurtdışı giriş ve çıkışlarda tedbirler (test yapma, 14 gün izolasyon vb) sürdürülmeli.”

Ali Öztunç, Sağlık Bakanı Koca’ya ‘Tablonun Sırrı’nı sordu

0

Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç, günlük olarak Sağlık Bakanlığınca açıklanan ve kamuoyu nezdinde inandırıcılığı bulunmayan Covid-19 virüsüne dair tartışmalı verileri TBMM gündemine taşıdı.

Öztunç, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya, “Nüfusu Türkiye’den az birçok Avrupa ülkesinin açıkladığı yüksek oranlar karşısında, Türkiye’nin Avrupa ülkelerine oranla çok daha az sayıda bir oran açıklamasının sırrı nedir?” diye sordu. Öztunç, Sakan Koca’dan, aşı çalışması yapan firmalarla ön anlaşma yapılıp yapılmadığına dair da yanıt istedi.
Öztunç, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanıtlaması istemiyle Meclis’e verdiği soru önergesinde, pandemi günlerinde Sağlık Bakanlığı tarafından günlük olarak açıklanan verilerle, özellikle Türk Tabipleri Birliği(TTB) başta olmak üzere, sahada bizzat çalışmalar yürüten kuruluşlardan gelen veriler birbiri ile örtüşmediğini hatırlattı. Hastanelerde vatandaşların mağduriyetinin giderek arttığına da dikkat çeken Öztunç, “acaba hükümet pandemiyle mücadele yerine gerçeklerden uzak pembe koronavirüs tablosu çizmekle mi meşgul” sorusunu yöneltti.

‘RAKAMLAR İNANDIRICI DEĞİL’
Öztunç, Sağlık Bakanlığı rakamları ile sahada görev yapan hekimlerin rakamlarının birbirini tutmadığını da şöyle ifade etti:

“Covid-19 virüsü ile ilgili her akşam Sağlık Bakanlığınca açıklanan verilerin TTB’nin açıkladığı verilerle örtüşmediği sık sık dile getirilmektedir. 24 Ekim günü TTB’nin GYK toplantısında 23 ildeki günlük PRC(+) sayısının 20 bin 595 – 21 bin 195 aralığında olduğu, aynı gün Sağlık Bakanlığın açıkladığı verilerde ise 2 bin 91 olduğu görülmektedir.

Nüfusu Türkiye’den az olan birçok Avrupa ülkesinde açıklanan günlük Covit-19 verileri 30 bin -40 bin arasında olurken Türkiye’de verilerin bin- 2 bin arasında açıklanması kamuoyuna inandırıcı gelmemektedir. Dünya Sağlık Örgütü de bu rakamları sağlıklı bulmadığını ifade etmektedir,”

‘AŞI KONUSUNDA BİR GİRİŞİMİNİZ VAR MI?’
Sağlık Bakanlığı’nın aşı konusundaki girişimlerini de gündeme getiren Öztunç, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’dan şu sorulara yanıt istedi:

– Sağlık Bakanlığı ile TTB’nin açıkladığı verilerdeki tutarsızlığın sebebi nedir? Bu verilerin hangisi doğrudur?
– Sağlık Bakanlığının açıkladığı günlük Covid-19 sayılarının düşük gösterilmesinin sebebi nedir?
– Nüfusu Türkiye’den az birçok Avrupa ülkesinin açıkladığı yüksek oranlar karşısında, Türkiye’nin Avrupa ülkelerine oranla çok daha az sayıda bir oran açıklamasının sırrı nedir?
– Aşı konusunda birçok Avrupa ülkesi etkili bir aşının bulunması durumunda ülkeler ilk önce kendi vatandaşlarının bundan yararlanması için araştırma yapan aşı adayı ilaç şirketlerine para yatırıyor, onlara ortak oluyor veya sözleşme imzalıyor. Türkiye’nin bu konuda bir girişimi var mıdır?

TTB: Sağlık Bakanlığı bütçesinde pandemi ile mücadele yok

0

Sağlık Bakanlığı 2021 yılı bütçesini değerlendiren Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konsey Üyesi Doç. Dr. Deniz Erdoğdu, bütçeden grip aşısı için bile kaynak aktarılmazken, bütün kaynakların şirketlere aktarıldığına dikkat çekti.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Sağlık Bakanlığı 2021 yılı bütçesini basın toplantısı ile değerlendirdi. TTB Merkez Konseyi adına açıklamayı yapan Doç. Dr. Deniz Erdoğdu, şehir hastaneleri için 16 milyar 392 milyon TL ayrıldığını, kamu ve üniversite hastanelerinin tıbbi cihaz üreticisi ve tedarikçisi firmalara olan borcun da yaklaşık 17 milyar TL’ye çıktığını söyledi. Erdoğdu, bütçe hazırlanırken pandemi koşullarının dikkate alınmadığını da ifade etti.

Deniz Erdoğdu tarafından aktarılan TTB’nin bütçe eleştirileri şöyle:

COVİD -19 YOKSULLARI DAHA ÇOK ETKİLEDİ

“Covid-19 pandemisi tüm dünyada yoksul, işçi veya işsiz, emekçi, geliri düşük insanları çok daha fazla etkiledi. Ülkemizde de başta işçiler olmak üzere düşük gelirli emekçi kesimler sağlıksız koşullarda, uzun saatler, yoksulluk ve açlık ücreti düzeyinde çalışmak zorunda kaldı, yüksek enflasyon yüzünden gıda güvenliği olmadan, eksik beslenme, kötü barınma koşullarıyla birlikte daha sık ve kolay hastalanıp, haliyle pandemiden de öncelikli etkilendi. Toplum sağlığı, Sağlık Bakanlığı’nın öncelikli görevidir. Pandemi ancak koruyucu ve kamusal bir sağlık politikası ile önlenebilir. Bu nedenle 2021 yılı bütçesinin veya en azından Sağlık Bakanlığı bütçesinin önceki yıllardan farklı olarak pandemi koşullarına göre düzenlenmesi gerekirdi.

BÜTÇE DÖVİZ BAZINDA AZALDI

2021 yılı için merkezi yönetim bütçesi 1trilyon 346 milyar 100 milyon TL olarak açıklandı; 2020 yılı bütçesinden yüzde 23 daha fazla.  Ancak 1 Kasım 2019 tarihli kura göre, 2020 yılı merkezi yönetim bütçesi toplamı 191 milyar 561 milyon 166 bin ABD doları iken, 1 Kasım 2020 tarihli kura göre 2021 yılı merkezi yönetim bütçesi toplamı 159 milyar 226 milyon 401 bin ABD doları. Dolar bazında 2021 yılı merkezi yönetim bütçesi 2020 yılına göre 32 milyar 334 milyon 765 bin dolar yani yüzde 17 daha az. Dövizdeki bu hızlı artış göz önüne alınırsa bütçe genelinde açık çok daha fazla olacak.

VERGİ SİSTEMİ ADALETSİZLİĞİ ARTTIRIYOR

Türkiye’de vergi sistemi son yıllarda çalışanlar aleyhine giderek daha adaletsiz bir hal aldı. 1999 yılı itibariyle sermayedarların kâr-sermaye birikimlerinin yüzde 46’sını gelir-kurumlar vergisi olarak devlete ödemeleri istenirken, AKP hükümetleri döneminde kurumlar vergisi yüzde 22’ye düşürüldü. Gelir ve kazanç vergileri içinde kurumlar vergisinin oranı 2011’de yüzde 36.4’ken, 2017’de yüzde 33.3’e indi, buna karşılık maaş ve ücretlerden kesilen vergilerin oranı yüzde 63.6’dan  yüzde 66.7’ye çıkarıldı.  Ayrıca geniş halk kesimlerinden alınan KDV, ÖTV vb. dolaylı vergilerin oranı da giderek arttı. Bu tutar ilk düzenlemelerin yapıldığı 1986 yılında harcama ederinin yüzde 10’u iken, 2005 yılından itibaren yüzde 18’e yükseltildi. Genel vergi gelirleri içinde dolaylı vergiler ile gelir vergilerinin payı 2017’de yüzde 63.6’yı buldu.

Vergi yükü 2021 yılı bütçesinde gelir grupları arasında daha da hakkaniyetsizce paylaştırıldı. Doğrudan vergilerin toplam gelir içerisindeki payını hesaplayıp, bir önceki yılın bütçesiyle kıyasladığımızda, 2021’de dar ve orta gelirli grupların bütçe yükündeki payları arttı. Bu durum düzeltilmediği takdirde pandeminin kötü etkileri ekonomik düzeyi düşük kesimler tarafından daha da ağır yaşanacak.

BÜTÇEDEN BAKANLIKLARIN PAYLARI

Hazine yardımları ve gelirden ayrılan pay hariç tutulduğunda, 2021 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi teklifi 1trilyon 346 milyar 100 milyon TL. Bütçenin yaklaşık yarısı (527,9 milyar TL) Hazine ve Maliye Bakanlığına ayrılırken, Milli Savunma Bakanlığına 61,5 milyar TL,  Milli Eğitim Bakanlığına 146.9 milyar TL,  Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına 155 milyar TL ayrılması planlandı. Diyanet İşleri Başkanlığı’na 12.9 milyar lira ile 7 bakanlık ve bir çok başkanlıktan daha fazla kaynak ayrıldı.

SAĞLIK BAKANLIĞI BÜTÇESİ YÜZDE 10’UN ÜZERİNDE OLMALI

Sağlık Bakanlığı bütçesi pandemi koşullarına rağmen geçen yıla göre sadece yüzde 32 arttı. Sağlık Bakanlığı için 2020 yılında 58 milyar 875 milyon lira ödenek ayrılırken, 2021 yılı bütçesi 77 milyar 615 milyon lira. Bu, görünürde yaklaşık yüzde 32’lik bir artış olmasına rağmen enflasyondan arındırıldığında yüzde 28’in altında kalıyor. 2021 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi’nde Sağlık Bakanlığının oranı en az yüzde 10’unun üzerine çıkarılması gerekirken bu oran yüzde 5.7 oranında kaldı.”

SAĞLIKTA TİCARİLEŞME

Deniz Erdoğdu, “Sağlık Bakanlığı tarafından personel gideri, sosyal güvenlik devlet primi ve genel kamu gideri olarak planlanan 37 milyar 697 milyon 203 bin TL çıkarıldığında sağlık hizmeti sunumu için sadece 39 milyar 697 milyon TL, koruyucu sağlık hizmetleri için ise 2 milyar 102 milyon düştüğü görülmektedir. Bu rakama göre 2021 yılında kişi başına sağlık hizmeti harcaması için 477,38 TL, yalnızca koruyucu sağlık hizmeti için ise 25,28 TL gibi cüzi paraların düştüğü görülmektedir” dedi.

Tedavi edici sağlık hizmeti için ayrılan payın da Sağlık Bakanlığı bütçesinin en fazla kısmını oluşturduğuna, 54,6 milyar TL tedavi hizmetleri, 14 milyar TL’nin ise koruyucu sağlık hizmetine ayrıldığını belirten Erdoğdu. “Ödeneklerin neredeyse dörtte üçü tedavi edici hizmetler adı altında sağlıktaki ticarileşmeye ayrılmıştır” dedi.

Ankara Şehir Hastanesi

ŞEHİR HASTANESİNE 16 MİLYAR LİRA

Erdoğdu, bakanlığın 2021 yılında şehir hastaneleri için ayırdığı tutarın 16 milyar 392 milyon TL’ye çıktığına dikkat çekti. Pandeminin pek çok gelişmiş kapitalist ülkede olduğu gibi sağlık altyapısının ne kadar zayıf olduğunu ortaya çıkardığını belirten Erdoğdu, Türkiye’de olası salgınlar karşısında herhangi bir ön hazırlığın olmadığının bir kez daha göründüğünü ve grip aşısının dahi üretilmesi ve  satın alınması için kaynak ayrılmadığını dile getirdi. İlaç üretiminde dışa bağımlı olan, yakın zamanda borçları için ilaç bulmakta sıkıntı çekecek Türkiye’de sadece patentli ilaç üretimi yapıldığını belirten Erdoğdu, ilaç sanayide Ar-Ge’nin yok denecek kadar az olması nedeniyle molekülden ilaç üretiminin gerçekleştirilemediğini de söyledi. Türkiye ilaç endüstrisinin harcamasının yıllık 4 milyon TL olduğuna dikkat çeken Erdoğdu, bunun da çok düşük bir maddi imkan sunduğuna vurgu yaptı.

MEDİKAL FİRMALARA BORÇ BÜYÜYOR

Sağlık çalışanlarının pandemi nedeniyle risk altında uzun ve düzensiz mesai yaptığı halde hak ettikleri ek ödemeyi alamadığını belirten Erdoğdu, kamu ve üniversite hastanelerinin tıbbi cihaz üreticisi ve tedarikçisi firmalara borcunun yaklaşık 17 milyar TL’ye çıktığını söyledi. Bu rakamın şehir hastanelerine 2021 yılında ayrılan bütçe ile eşit olduğunu hatırlatan Erdoğdu, bütçenin,  pandemiyle mücadele ile geçecek önümüzdeki yıl kamusal mücadele programını içermediğini  de söyledi. Erdoğdu, tedavi edici sağlık hizmetleri içinde Covid-19 pandemisine sadece bilgi sistemi altyapısı ve teknolojinin geliştirilmesi olarak yer verilip,  ayrı bir bütçe ayrılmamasının da en büyük eksik olduğunu dile getirdi.

TTB’NİN BÜTÇE TALEPLERİ

Erdoğdu TTB olarak bütçeye ilişkin önerilerini de şöyle sıraladı:

!-Sağlık Bakanlığı bütçesi pandemi koşullarına uygun hale getirilmeli; tedavi edici değil, koruyucu sağlık hizmetlerinin payı artırılmalıdır.

-Sağlık Bakanlığı bütçesi genel bütçenin en az yüzde 10’un üzerinde olmalıdır.

-Genel bütçe gelirleri içinde gelir vergisinin payı zenginlerden ve kurumlardan olacak şekilde artırılmalı; özellikle önümüzdeki yıllar için servet vergisi uygulaması düşünülmelidir. Temel gıda, elektrik, su, ulaşım gibi ihtiyaçlar üzerindeki dolaylı vergiler kaldırılmalı ya da azaltılmalı. Asgari ücret üzerinden gelir vergisi alınmamalıdır.

– Şehir/şirket hastaneleri statüsünden vazgeçilerek kamuya bağlı devlet hastanelerine dönüştürülmeli, ödenen dolar üzerinden fahiş kiralardan vazgeçilmelidir.

-Son yıllarda giderek azalan genel bütçe yıl sonu ödeneğinin Gayri Safi Yurtiçi Gelir içindeki payı yeniden artırılmalı, yüzde 40’ın altında olmamalıdır.

– Bütçeden personel giderleri çıkarılarak, sağlık hizmetlerine aktarılmalıdır.

– Sağlık hizmetleri harcamalarında merkezi devlet harcamalarının payı artırılmalı, SGK ve hane halkları harcamalarının payı azaltılmalı, SGK’ye genel bütçeden aktarılan pay artırılmalıdır. SGK’nın özel hastanelere yaptığı ödemeler azaltılmalıdır.

–  Ekonomideki krizi aşmak için çözüm olarak ‘acı reçete’ çıkışının yerine resmi kurumlara alınan araç filolarından, kiralanan konutlardan, ‘itibar’ denilen aşırı ve lüks tüketimden vazgeçilmelidir.

Üç Oda Başkanından Çağrı: Elektrik Yasa Teklifini Geri Çekin

0

Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi bu hafta TBMM Genel Kurulu`nun gündemine geliyor.

Hem çevre hem de maden sahaları ile ilgili değişiklikler içeren yasa teklifi meslek odalarının tepkisine neden oldu. Yeni düzenlemelerin bu alanlarda tehlikeli gelişmelere yol açacağını belirten meslek kuruluşları, Parlamento’ya “teklifi geri çekin” çağrısında bulundu.

Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Bülent Pala, Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel ve Makine Mühendisleri Odası Başkanı Yunus Yener teklife ilişkin değerlendirmelerini, Elektrik Mühendisleri Odası Genel Merkezi’nde düzenledikleri basın toplantısında kamuoyu ile paylaştılar.

Toplantıda konuşan Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Bülent Pala, teklifin “sermayenin talepleri doğrultusunda hazırlandığını ve kamu yararına aykırı düzenlemeler içerdiğini” söyledi. Teklif ile özel sektör yatırımcılarının faaliyetlerini daha sağlıklı ve hızlı şekilde gerçekleştirmeleri gerekçesi altında, kamu adına yürütülen denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığını belirten Pala, şunları söyledi:

”Sermayenin çıkarları doğrultusunda yıllar boyunca kamu işletmeciliğinin içi boşaltılmış, 80 yılda binbir emekle oluşturulan kamu kurumları peşkeş çekilmiş, sonuçta denetim ve şeffaflıktan uzak, vatandaş aleyhine bir sistem oluşmuştur. Sosyal hukuk devletinin vazgeçilemez ilkelerinden biri olan kamusal denetim toplumun menfaatlerinin korunması açısından büyük bir güvencedir. Dolayısıyla özel sektör daha fazla kar etsin diye kamusal denetimin ortadan kaldırılması kabul edilemeyecek bir durumdur.”

Pala, teklifin sorunlarını şöyle anlattı:

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI: Bünyesinde çok sayıda Hidroelektrik Santralı (HES) ve Rüzgar Enerji Santralı (RES) olan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destekleme Mekanizması (YEKDEM), son dönemde “kaynak aktarma mekanizması” haline gelmiştir. YEKDEM`in yarattığı maliyet artışına çözüm bulunması gerekirken, söz konusu kanun teklifi yaşanan sorunu daha da artıracak hükümler içermektedir. Dolayısıyla bu konuda yeni bir açılıma ihtiyaç vardır.

LASTİK YAKMA: Düzenleme ile araba lastiği “biyokütle” sayılmaya devam edilmekte, üstelik çöp ve orman ürünlerinin yakılması da yenilenebilir tanımına eklenmektedir. Oysa atıkların yakılması yenilenebilir enerji değil tam bir çevre felaketidir. Bu yöntemin yenilenebilir enerji olarak kabul edilmesi YEKDEM üzerinden kimi çevrelere rant sağlanmak istendiği kuşkusunu akıllara getirmektedir. Türkiye`nin ömrünü tamamlamış lastikler, şehir çöpleri ve orman atıklarının yakılmasıyla üretilecek enerjiye değil; ucuz, sağlıklı ve çevre dostu yenilenebilir enerji kaynaklarına gereksinimi vardır. Kaynak türü ve teknolojisi ne olursa olsun doğaya ve insan sağlığına zarar veren, toplumsal yaşamı olumsuz etkileyen tesisler YEKDEM kapsamından çıkartılmalıdır.

ELEKTRİK DAĞITIM BÖLGELERİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ: Kanun teklifinde elektrik dağıtım bölgelerinin özelleştirilmesine gerekçe olarak sunulan kayıp-kaçak tüketimlerinin kabul edilebilir seviyelere düşürülmesine ve enerjinin verimli kullanılmasına dönük ciddi bir düzenleme yapılmamıştır. Dağıtım şirketlerinin sorumluluğunda olan kayıp kaçak tüketimlerinin ve sayaç okuma giderlerinin faturalara yansıtılmaması gerekir.

Son 16 yıl içerisinde Maden Kanunu`nda 23 kez değişiklik yapılmasına rağmen ve yeni bir değişiklik kapıda beklerken bu değişikliğin nedeni hem anlaşılamamış hem de politikasızlık nedeniyle zaten sorunlu alan haline gelen madencilik sektörünün sorunlarının artmasına neden olacaktır.

Yasa çıkarsa her yer böyle olacak

MADEN RUHSATLARI: Ülkemizde kamusal denetimin ve çalışmaların yürütülmesinde liyakat esasına uyulmadığı için çalışmalar mevzuata ve tekniğe uygun yürütülememekte, bu da uygulamada sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Maden ruhsatlarında süre uzatım süresinin 6 aydan bir yıla çıkarılmasının nedeni liyakatsız atamalar olup kanun düzenlemeleri ile bu sorunlar düzeltilemez. Kanun teklifinde; Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ile Türkiye Kömür İşletmelerinin (TKİ) uhdelerinde bulunan ve rödövansçılara devredilen maden ruhsatlarının,  kamu kurumunun getirdiği mevcut bütün muafiyetlerden faydalanması sağlanarak, orman, çevre, tarım vb gibi izinler de dahil rödövansçı şirketlere önemli ayrıcalıklar sağlanmakta, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda zaten sorunlu olan bu şirketler korunmaktadır.

JEOTERMAL KAYNAKLAR: Kanun teklifinin jeotermal kaynaklara ilişkin düzenlemelerin yapıldığı 26. ve 29. maddeleri ile jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sulardan elde edilen ve kaynağın bulunduğu ilde yaşayanların mahalli ve müşterek ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıkları veya İl Özel İdarelerine” aktarılan idare payı, kaynağın kullanım alanına göre belirlenmesi öngörülmekte, ancak bu payın beşte dörtlük (4/5) gibi büyük kısmı, genel bütçeye aktarılmakta ve kullanımı da İçişleri Bakanının tasarrufuna bırakılmaktadır. Oysa “doğal kaynakların gerçek sahibi halkımızdır” ilkesinden yola çıkarak jeotermal kaynaklardan elde edilen idare payının yöre halkının ihtiyaçları için kullanılması gerekmektedir.

Pala; Elektrik Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası ve Makina Mühendisleri Odası adına milletvekillerine, söz konusu düzenlemeyi yeniden gözden geçirme çağrısı yaptı. Pala, “Sermayenin taleplerinin, toplum çıkarı, kamu hizmeti ve kamu denetimi anlayışının önüne geçmediği, doğal kaynaklarımız ve yaşam alanlarımızın, ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğinin korunduğu yeni bir düzenleme sektörün tüm paydaşlarının da katılımı ile hayata geçirilmelidir” dedi.

‘Basın kartın yoksa, yıpranmıyorsun’a tepki yağdı

0

Medyanın yüzde 95’ini kendisine bağlayan, kalanını da basın kartı vermeyerek baskı altına almaya çalışan iktidarın, gazetecilerin yıpranma hakkını basın kartı taşıma şartına bağlamakta ısrarı tepkileri de beraberinde getirdi. Basın meslek örgütleri Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına rağmen, Meclis’ten geçen yasada yıpranma hakkının basın kartı taşıma şartına bağlanmasına tepki gösterdiler.

ÖNCE KALDIRDI, SONRA KISITLADI

AKP iktidarı 2008 yılında 5510 sayılı yasa ile gazetecilerin yıpranma hakkı olarak ifade edilen fiili hizmet zammını ortadan kaldırmıştı. Ancak bir yandan tepkiler, bir yandan da milletvekillerine de yıpranma hakkı verilmesinin önünü açmak isteyen iktidar, 2013 yılında yeni bir düzenlemeyle gazetecilerin yıpranma hakkını iade etti. Milletvekilleri için hiçbir kısıtlama olmadan verilen fiili hizmet zammı, gazeteciler için kayıpları da beraberinde getirdi. 5510 sayılı yasanın 40. maddesi, 16. bendine eklenen bir ifade ile gazetecilerin yıpranma hakkı basın kartı taşıma şartına bağlandı. Daha önceki düzenleme ise Basın Kanunu kapsamında sigortalı olmayı yeterli görüyordu.

Konu, İstanbul 22. İş Mahkemesi’ne götürüldü. Mahkeme, gazetecilerin fiili hizmet zammını düzenleyen 5510 sayılı Kanunun 40. Maddesinin 16. bendinin iptali talebiyle 9 Nisan 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

ANAYASA MAHKEMESİ YENİ BİR DÜZENLEME İSTEDİ

Anayasa Mahkemesi de 14 Şubat 2020 tarihinde, basın ve gazetecilik mesleğinde çalışanlara ‘yıpranma payı’ getiren düzenlemeyi, “Anayasa’nın 13 ve 60’ıncı maddelerine aykırı” bularak iptal etti.

Anayasa Mahkemesi, “basın kartı verilecek kişilerin nitelikleri ve basın kartının verilmesine ilişkin şartlar yönünden herhangi bir kanuni düzenleme bulunmadığını, konunun yönetmelikle düzenlendiğini, bu haktan sadece basın kartı sahibi kişilerin yararlanabileceğinin öngörülmesiyle sosyal güvenlik hakkına bir sınırlama getirildiği” dolayısıyla eşitlik kuralına aykırı olduğu gerekçesiyle düzenlemeyi iptal edip, parlamentoya da 14 Kasım 2020 tarihine kadar yeni bir düzenleme için süre verdi.

AKP BASIN KARTI TAŞIMA ŞARTINDA ISRAR ETTİ

AKP’li milletvekillerinin imzasıyla Meclis’e gönderilen ve Meclis Genel Kurulu’nda da yasalaşan düzenleme gazetecilerin yıpranma hakkını da içerdi. Yeni düzenleme; Anayasa Mahkemesi’nın kararına rağmen, gazetecilerin yıpranma hakkını basın kartı şartına bağladı. Bu yasa ile basın kartı verilmeyen, kart başvuruları kabul bile edilmeyen gazetecilerin yıpranma hakkı gaspedilmiş oldu. Ayrıca matbaa çalışanlarının yıpranma hakları da ellerinden alınmış oldu.

Basın meslek örgütleri de yıpranma payının basın kartı taşıma şartına bağlanmasında ısrara tepki gösterdiler.

TGS, ‘HUKUKLA SAVAŞAN BİR MECLİS KABUL EDİLEMEZ’

Yıpranma hakkının yine basın kartı taşıma şartına bağlanmasına tepki gösteren TGS yaptığı açıklamada, “Gazeteciliği karttan ibaret gören anlayış, gazetecilerin taleplerine kulaklarını tıkadı. Anayasa Mahkemesinin verdiği karar dikkate alınmadı. Hukukla savaşan bir Meclis olmaz” dedi.

TGS açıklamasında, iktidarın gazeteciler içerisinde ayrımcılığa neden olacak bir karara imza attığı vurgulandı. Yeni düzenleme ile AYM kararına rağmen yıpranmanın yeniden basın kartı taşıma koşuluna bağlandığı belirtilen açıklamada, sektörün önemli bir bileşeni olan matbaacıların  kapsam dışında tutulduğuna da vurgu yapıldı.

Türkiye’de gazetecilik faaliyeti yürütenlerin yarısından azının basın kartı sahibi olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Basın kartı gazetecilik mesleği için bir şart, bir zorunluluk değildir. Gazetecilerin tamamı çalışırken yıpranmaktadır” denildi.

TGS açıklamasında şu vurguları yaptı:

“11 saat kamera başında yayın yapan medya çalışanını yıpratan koşullar, cebindeki karta bakmamaktadır. 24 saat deprem bölgesinde, enkaz başında çalışan muhabiri, onun göndereceği haberi gazeteye ya da televizyona aktaran meslektaşımızı yıpratan çalışma koşulları karta bakmamaktadır. Uzun süreli yayınlar nedeniyle baygınlık geçiren televizyoncuyu yıpratan çalışma koşulları karta bakmamaktadır. Savaş bölgesinde canı pahasına halka gerçeği ulaştırmaya çalışan foto muhabirini yıpratan çalışma koşulları karta bakmamaktadır. Milletvekilleri yasa çıkartırken, gece yarılarına kadar bu bilgileri topluma ulaştıran gazeteciyi yıpratan çalışma koşulları karta bakmamaktadır.”

TGC, ‘İKTİDAR YENİ BİR HAK İHLALİ YARATIYOR’

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) de yazılı açıklama yaparak, “iktidarın yeni bir hak ihlali yarattığının” altını çizdi.

TGC’den yapılan açıklamada, iktidarın gazetecilere yönelik hak ihlallerine bir yenisini daha eklediği hatırlatıldı. Açıklamada, “İletişim Başkanlığı iktidarın istediği gibi yayın yapmayan binlerce gazeteciye basın kartını vermiyor. İktidar şimdi de yıpranma payını basın kartı taşıma zorunluluğuna bağlayarak yeni bir hak ihlali yaratıyor” denildi.

Açıklamada şu değerlendirme yapıldı:

“Yıpranma payı hakkı için sadece Basın İş Kanunu ile çalışıyor olmanın yeterli olmasını talep ettik. Konuyu tüm partilere ilettik. TGC Ankara Temsilcimiz Taylan Erten, Meclis’te Plan Bütçe Komisyonu’nda yapılan toplantıya katılarak gazetecilerin sorunlarını anlattı ve soruları yanıtladı. Ancak iktidar, beş yıl erken emekli olabilmek için Basın İş Yasası ile çalışıyor olsa bile gazetecilere basın kartı taşıma zorunluluğu getirdi. Bu karar gazetecilerin yeni bir hak ihlali yaşayacakları anlamına geliyor. Çünkü iktidar basın kartını baskı aracı olarak kullanmayı tercih ediyor.”

BASIN KARTI VERİLMEYEN BİNLERCE GAZETECİ VAR

Özellikle bağımsız yayın organlarında Basın İş Yasası ile çalışan ama İletişim Başkanlığı’nın eleştirel yayın yaptıkları için basın kartlarını vermediği binlerce gazeteci bulunduğunun hatırlatıldığı açıklamada, bu maddeyle basın kartlarına el konulmuş gazetecilerin yıpranma payı haklarını da kaybetmiş olacaklarına dikkat çekildi.

Açıklamada, “İktidar kendi görüşüne yakın olmayan yayın organlarında görev yapan gazetecilerin halkın haber alma ve bilgilenme hakkı için yaptıkları gazetecilik faaliyetini zorlaştırmayı, engellemeyi sürdürecek.

Anlaşılan o ki, meslektaşlarımız Basın İş Yasası ile gazeteci olarak çalıştıkları ve mesleğin ağır koşulları nedeniyle yıprandıkları halde İletişim Başkanlığı uygun görmediği için bu haktan yararlanamayacaklar. Dava açmak zorunda kalacaklar” denildi.

Açıklamada, Basın İş Yasası ile çalışan tüm gazeteciler ile gazetecilik yaptıkları halde işverenleri tarafından Basın İş Yasası ile çalıştırılmayan, 4857 Sayılı İş Kanunu’na bağlı çalıştırılan gazetecilerin de yıpranma haklarından yararlanmalarını sağlayacak bir düzenleme talep edildi.

BASIN-İŞ, ‘AKP YIPRANMA HAKKINI BİR ÇIRPIDA SİLİVERDİ’

DİSK’e bağlı Basın-İş tarafından yapılan açıklamada da “AKP karar verdi: Kartın yoksa yıpranamazsın. Tarihe bir kez daha not düşüyoruz. Emekçiler, günü gelince kalkan o parmakların hesabını soracaktır” denildi.

Gazetecilerin günlük çalışma saatlerinin belirsiz olduğuna, Kovid-19 nedeniyle herkes evine kapanırken riskli alanlara girmek zorunda kaldığına, bayramlarda çalıştığına, bir politikacının ağzından çıkacak iki kelime için yağmur, soğuk demeden beklediğine, teknik ekibinden idari ekibine kadar herkesin bu yıpratıcı işten nasibini aldığına vurgu yapan Basın-İş açıklamasında, şunlar ifade edildi:

“Polisi, hakimi yaptığı işe değil cebindeki karta bakar gazeteci olup olmadığına karar vermek için. Mahkeme ‘Devletin verdiği kart olmadığına göre gazeteci değilsin’ der çıkar işin içinden. Tüm bu adeta ömür törpüsü denebilecek rutin karşısında eğer işverenini ‘Basın İş Kanunu’na tabi çalışmaya ikna edebilirse ‘yıpranma hakkı’ elde eder. Ancak AKP o hakkı da bir çırpıda silip atıverdi.

Gazetecilik yapmak için basın kartı gerekmediği gibi kart yokken de bu meslek yeterince yıpratıcıdır. Doğru olan yıpranma hakkının sadece habercilere değil, tüm basın ve matbaa çalışanlarına tanınmasıdır.”

ÇGD, ‘ANAYASA HÜKMÜ HİÇE SAYILDI’

Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) de düzenlemeye tepki göstererek, “Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı yönündeki Anayasa hükmünü hiçe sayıldı” denildi.

ÇGD açıklamasında, “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı keyfi olarak yüzlerce basın kartını yenilememiş, yüzlercesini iptal etmiştir. Basın kartları iptal edilen meslektaşlarımızın ağırlıklı olarak iktidar partisinin ‘muhalif’ olarak kodladığı basın kuruluşlarında çalışıyor olması, Anayasa Mahkemesinin yasal bir hakkın yürütme organının inisiyatifine bırakamayacağına yönelik gerekçesiyle örtüşmektedir” denildi.

Haklarının ellerinden alınmasının kabul edilemez olduğu vurgulanan açıklamada, “Hakların mücadeleyle kazanıldığı bilinciyle, yıpranma hakkımızı basın kartı şartına bağlayan, basın kartını da yürütmenin idari bir işlemine bırakan ve bu yolla mesleğimizin, meslektaşlarımızın tepesinde kılıç sallayan anlayışa, kurulmak istenen sisteme karşı mücadeleye devam edeceğiz” denildi.

CHP’li Bülbül’den Adalet Raporu: “Hak, hukuk, adalet kavramları hava gibi su gibi ihtiyaç oldu”

0

CHP’li Süleyman Bülbül tarafından 5 başlık altında yayımlanan ve son dönem yaşanan ihlallere yer verilen Adalet Raporu’nda, AKP’nin iktidar olduğu yıldan bugüne geçen sürede “hak, hukuk, adalet” kavramlarının hava gibi, su gibi ihtiyaç haline getirildiği belirtildi.

CHP Aydın Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Süleyman Bülbül tarafından son dönemde yaşanan hukuksuzluklar ve ihlallere yönelik kapsamlı bir rapor yayımlandı. Bülbül tarafından hazırlanan rapor “Adalet ve Adalete Erişim, Salgın Krizini Fırsata Çevirmek, Temel Haklar, Hapishanelerin Durumu ve Kadın Hakları” başlıklarından oluşuyor. Bülbül, raporda, Türkiye’de son 18 yılda birçok alanda geriye gidişler olduğunu, Cumhuriyet’ten ve kazanımlarından kopuş gözlemlendiğini, bunların başında da hukuk krizinin geldiğini ifade ediyor. Bülbül, AKP iktidarının geride bıraktığı 18 yıldan bugüne “hak, hukuk, adalet” kavramlarının hava gibi, su gibi ihtiyaç haline geldiğini belirtti.

‘YURTTAŞLAR YARGIYA ERİŞEMİYOR’

Bülbül, yargıda farklı siyasi görüşlerin AKP iktidarı tarafından baskı unsuru olarak kullanıldığını kaydetti. Demokrasi İçin Lideri Olmayan Bir Mücadele başlıklı Mart 2020 tarihli 195 ülke ve 15 bölgenin değerlendirildiği bir raporda, Türkiye’nin “Özgür Olmayan Ülkeler” kategorisinde yer aldığını anımsatan Bülbül, günümüzde artık yargı sisteminin temelini oluşturan hakim ve savcıların hukuki donanımlarıyla değil ideolojileri ile bulundukları konuma geldiklerini söyledi.

‘SALGIN FIRSATA ÇEVRİLDİ’

Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görülmesi ile birlikte salgının yarattığı olağanüstü koşulların AKP iktidarı tarafından bir fırsata dönüştürüldüğünü belirten Bülbül, “Böylesine bir dönemde ülkeyi yönetmekle görevli olan AKP iktidarı krizi kendi lehine fırsata çevirmiştir” dedi. Pek çok yasama faaliyetinin salgın bahane edilerek yapıldığını da kaydeden Bülbül, koronavirüs tedbirleri öne sürülerek çıkarılan af yasasının da “kamu güvenliğini tehdit edenlere, kadına şiddet uygulayan faillere özel af” şeklinde hayata geçirildiğini kaydetti.

PARA CEZALARI AKP’LİLERE İŞLEMEDİ

Bülbül, koronavirüs tedbirleri kapsamında uygulanan para cazelarının AKP’lilere işlemediğini iddia etti. Bülbül, Nevşehir’ de 4 yaşındaki çocuğa, sokağa çıkma yasağını ihlal ettiği için 3 bin 150 TL, Erzincan’ da mevsimlik tarım işçisine 65 yaş kısıtlamasını ihlal ettiği için 3 bin 150 TL, Kaz Dağları’nda nöbet tutan yaşam savunucularına toplamda 57 bin 240 lira para cezası kesilirken iktidar tarafındaki durumun farklı olduğunu belirterek,  AKP Kocaeli Milletvekili Cemil Yaman’ın oğlunun 1500 kişilik nikâh töreni, Ayasofya’nın açılışı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Giresun mitingi örnekleriyle değerlendirdi.

MİTİNG SERBEST ULUSAL BAYRAM YASAK

Ağustos-Ekim arası dönemde en az 106 gösteriye “salgın” nedeniyle müdahale edildiğini hatırlatan Bülbül, “Cumhurbaşkanı’nın çay dağıttığı mitinglerde, iktidar partisinin kongrelerinde salgın hiçe sayıldı, kamu sağlığı tehlikeye atıldı. Ama ulusal bayramların kutlamaları salgın bahanesiyle yasaklandı” dedi.

EN AZ 224 İŞÇİ KORONAVİRÜS NEDENİYLE ÖLDÜ

Pandemide işçilerin sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışmalarının imkansız hale geldiğini vurgulayan Bülbül, Türkiye’de en az 224 işçinin koronavirüsten yaşamını yitirdiğini belirtti. Sağlık çalışanlarının durumuna da yer verilen raporda 100 bin kişiye düşen hekim sayısı OECD ortalamasında 348 iken Türkiye’de 187′ olduğu normal zamanda bile sürdürülemez olan bu durumun salgın gibi çok daha özgün ihtiyaçları barındıran bir ortamda ihtiyacı daha fazla artırdığı bilgisi paylaşıldı.

75 GAZETECİ VE MEDYA ÇALIŞANI HAPİSTE

Türkiye Gazeteciler Sendikasının 13 Ekim’de yaptığı açıklamaya göre 75 gazeteci ve medya çalışanı hapishanede olduğu bilgisini kaydeden Bülbül,  İfade Özgürlüğü Derneğinin Engelli Web Raporuna göre 2019 yılı sonu itibariyle Türkiye’de 408 bin 494 web sitesi erişimin engellendiğini, 7 bin Twitter adresine, 40 bin tweete, 10 bin Youtube videosuna ve 6 bin 200 Facebook içeriğine 5651 sayılı kanun uyarınca erişim engelli konulduğunu aktardı. 2017-2020 yılları arasında haber ve tartışma programlarına kesilen idari para cezalarının yüzde 69’u Halk TV, Tele1, FOX ve KRT TV kanalları için verildiğini belirtti.

754 BİN 429 ÖĞRENCİNİN EVİNDE TELEVİZYON YOK

Raporunda eğitim hakkına da değinen Bülbül, uzaktan erişim araçlarının kullanımı 23 Mart’ta başlamasına rağmen Ekim ayında bile EBA’ya erişim sıkıntıları yaşandığını belirterek, “3 milyon 717 bin öğrencinin evinde internet, 754 bin 429 öğrencinin evinde televizyon yok. OECD’nin Raporuna göre, Türkiye’de uzaktan eğitim alan her 100 çocuktan 30’unun bilgisayarı mevcut değil” bilgilerine yer verdi.

‘YENİ HAPİSHANELER YAPMAK ÇÖZÜM DEĞİL’

Son 5 yılda 94 yeni hapishane inşa edilerek hapishanelerin sayısı 355’e yükseldi. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında yaklaşık 60 bin olan mahkum sayısı günümüzde nerdeyse 300 bin.

Yeni hapishaneler yapmanın çözüm olmadığını belirten Bülbül, “Düşünce suçlarının hapsedilmesine yönelik politikalar, tutukluluk şartları olmaksızın verilen tutuklama kararları, adil yargılanma hakkının ve daha pek çok yargılama ilkesinin ihlali üzerine iyileştirme çalışmaları yapılmaksızın yeni hapishaneler yapmak çözüm değildir” dedi.

‘HAZİRAN AYINDAN BERİ CEZAEVLERİNDEN HABER YOK’

Bülbül; Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından en son Haziran ayında yapılan açıklamaya göre, cezaevlerinde 72 koronavirüs hastasının tedavilerine devam edildiği ve 6 mahpusun vefat ettiğini belirtti. Bu tarihten sonra herhangi bir açıklama yapılmadığını belirtti.

‘İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE YÖNELİK SALDIRILAR DURMAK BİLMEDİ’

Kadın cinayetleri hususunda da yine AKP’nin iktidara geldiği günden bugüne artış görüldüğüne, yer veren Bülbül, kadınların yaşam hakkının korunmasını temel alan İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılara dikkat çekti. Bülbül, “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre kadınlar çoğunlukla eşleri tarafından öldürülürken eşit ve özgür yaşam hakkının İstanbul Sözleşmesi olmadan yerine getirilmesi mümkün değildir” dedi. İktidarın kadınların hak ihlallerine göz yumduğunu belirten Bülbül, şunları ifade etti:

“Kadın cinayetlerinde pandemi ile birlikte çok ciddi bir artış yaşanırken Pınar Gültekin’in öldürüldüğü Temmuz ayında AKP Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, ‘Kadın erkek eşitliği koca bir tantanadır. İstanbul Sözleşmesi, başka toplumsal sıkıntıların kapısını araladı’ dedi. Eski AKP milletvekili Yasin Aktay ‘Bu Sözleşmenin etkinliği arttıkça kadına yönelik şiddette de bir artış olduğunu görebiliyoruz’ ifadelerini kullandı.”

TTB ve 65 tabip odasından ortak çağrı: ‘Covid-10 Meslek Hastalığı kabul edilsin’

0

Bugüne kadar; en az 63’ü hekim, 145 sağlık çalışanı covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. “Covid-19’un meslek hastalığı kabul edilmesi için kaçımızın ölmesi gerekiyor?!” diye soran Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve bağlı 65 oda başkanının ortak imzası ile “Covid-19’un Sağlık Çalışanları için meslek hastalığı olarak kabul edilmesini” istedi.

Ortak imza ile yapılan açıklamada şu görüşlere yer verildi:

“Resmî olarak ilk COVID-19 vakasının açıklandığı 11 Mart 2020 tarihinden bugüne, COVID-19 pandemisi ülkemizin öncelikli gündemi haline gelmiştir. Hekimler/sağlık çalışanları olarak yurttaşlarımızın COVID-19 salgınını en az etki ve en az can kaybı ile geçirmesi için canla başla çalışmaktayız. COVID-19 hastalığında mesleki maruziyet açısından, sağlık çalışanları en riskli gruptur. Toplumun diğer kesimlerine göre sağlık çalışanları pandemiden kat be kat daha fazla etkileniyor. Pandemi sürecinde daha da yoğun emek gerektiren sağlık hizmeti sunarken, şu ana kadar 60’ı hekim olmak üzere en az 141 sağlık çalışanı COVID-19 nedeniyle yaşamını yitirdi. COVID-19’un meslek hastalığı kabul edilmesi, tükenmişlik yaşayan sağlık çalışanları için vazgeçilmez bir taleptir.”

Bunun için taslak hazırlıklarını da sürdüren TTB Merkez Konseyi, 7 maddelik taslağın tamamlanmasının ardından Sağlık Bakanlığı’na ve Meclis’e talebini iletecek.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bizden daha iyi yönetecek ikinci bir kadro yok”

0

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Partisinin ekonomi kurmaylarından oluşan Ekonomi Masası’yla birlikte gerçekleştirilen değerlendirme toplantısına katıldı. Burada bir konuşma yapan Kılıçdaroğlu, ekonomi kurmaylarıyla birlikte soruları yanıtladı.

Soru üzerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bizden daha iyi yönetecek ikinci bir kadro yoktur, bunu da gayet açık gayet net söylüyorum” diyen Kılıçdaroğlu, iktidara geldiklerinde izleyecekleri strateji ve atacakları adımlarla ilgili bilgi verdi.

Kılıçdaroğlu’nun öne çıkan açıklamalarından bazıları şöyle:

KAMU ÖZEL İŞ BİRLİĞİ PROJELERİ DEVLETİ SOYAN PROJELER

Özel sektörün yatırım yapmasından yana hiçbir endişemiz yok. Özel sektörün dinamizminden hiçbir endişemiz yok ama maliyetini bilmediğimiz, kendilerine dolar endeksi garantilerin verildiği ve bütçe açısından bugün olmasa bile önümüzdeki en azından 2-3 yıl sonra büyük bir kara delik oluşturacağı bir yapıyı doğru kabul etmeyiz. Kamu özel iş birliği projeleri devleti soyan projelerdir. Ülkesini düşünen, yatırım yapan, gelir elde eden, istihdam yaratan hiçbir özel sektör mensubunun buna karşı çıkacağına inanmıyorum. Çünkü ondan alacağım vergiyi 5 kişiye vereceğim. Yani yüz binlerce kişiden alacağım vergiyi 5 kişiye vereceğim. Bu adalet midir? Hayır. Kamulaştıracağız derken de şunu yapıyoruz, yani gidip de malına el koymayacağız. Bakacağız kaça mal ettiniz kardeşim sen bunu, yüze mal ettin. Makul bir kâr koyacağız. Ne kadar kâr, yüzde yirmi beş. Yüzde yirmi beşinde kârını vereceğiz, diyeceğiz ki ‘Al kardeşim maliyetini, kârını da al ben bunu kamulaştırıyorum.’ Yoldan geçerken eğer devlet bir para alacaksa o para doğrudan doğruya devletin geliri olacak, bir kişinin geliri olmayacak. Yaygın bir kamulaştırma öyle bir düşüncemiz yok tam tersine, özel sektörün yatırım yapması için planlı, programlı, öngörülebilir, sağlıklı tutarlı ihracata dönük yatırım yapması için elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz. Elektrik altyapısı projeleri ile ilgili olarak şu anda herhangi bir özelleştirme düşüncemiz yok ama dediğim gibi ekonomiye zarar veren, kaynakların haksız yere belli bir kişiye aktarılmasını öngören düzenlemeleri kabul etmiyoruz.

ASGARİ ÜCRET KESİNLİKLE VERGİ DIŞINDA TUTULMALI

Asgari ücret kesinlikle vergi dışında tutulmalı. Bunu işçi de işveren de istiyor. Asgari ücretin düşük olması toplumda huzursuzluğun kaynağı. Ekonomik denge çerçevesinde bu ücretin belli bir düzeye ulaştırılması gerek.

4 AŞAMALI STRATEJİ…

4 aşamalı bir strateji oluşturmak zorundayız. Birinci aşaması şu, bu ülkede yaşayan herkesin önce ihtiyaç duyduğu bir şey var. Can ve mal güvenliği. Bunun yolu katıksız demokrasi, yargı bağımsızlığı, medyanın özgürlüğü… Böylece yatırımcı önünü görecek.

İkinci aşamamız, Türkiye’nin her alanda üretmesi lazım. Üniversiteler bilgi üretecek. Kültür, sanat, sanayi, tarım, esnaf, hizmet, her alanda Türkiye’nin üretmesi lazım. Bir üretim seferberliği başlatmamız gerekiyor. Devlette liyakatin çökmesi ile beraber devletin temel kurumları da çöktü. Ülkede sağlıklı, tutarlı yeni bir planlama hamlesi başlatmak zorundayız. Almanya’da aşı bulan kişi Türkiye’de üretebilirdi. Eğer bu ülkede gençler geleceğini yurtdışında arıyorsa bunun tek sorumlusu var siyaset kurumu.

Üçüncü ayağı, yarattığımız katma değeri hakça paylaşacağız. Herkesin işi, aşı olacak. Güçlü bir sosyal devleti inşa etmek zorundayız.

Dördüncü unsur, sürdürülebilirlik. Ekonomi süratle gelişiyor, Türkiye’nin en az 25-30-40 yıllık planlar yapması gerekiyor. Dünya nereye gidiyor, biz nereye gideceğiz? Buradan bütün iş dünyasına sesleniyorum, sizin dinamizminizi en iyi ben biliyorum.

BÜROKRASİ SORUNUNDA KİLİT KAVRAM “LİYAKAT”…

İktidara geldiğimizde bürokrasi meselesinde kilit kavram liyakat. Bürokrasi su gibidir, içinde bulunduğu tasın şeklini süratli bir şekilde alır. Dolayısıyla biz onları bağımsız bıraktığımızda ve kendi görevlerinizi yapacaksınız dediğimizde kendi görevlerini yapacaklardır. Sıcak siyaset müdahale etmeyecektir, buna asla izin vermeyeceğiz. Halk için, ekonomi için doğrusu neyse onun kararını vereceklerdir. 18 yıllık bir sürecin Türkiye’yi getirdiği bu noktadan epey şikayet ediyoruz. Yani sonunda sokaktaki vatandaş da şikayet ediyor. Bu kurumlar bağımsız çalıştıkları zaman ne için çalışıyorlar, sokaktaki insan rahat etsin diye çalışıyorlar. Politikacının kendi çıkarları için yaptığı müdahaleye karşı direneceklerdir. Dolayısıyla biz bunlara her türlü güveni de bir şekliyle vereceğiz. Yani yasaların değişmesi ve bu güvenin onlara yasal anlamda da verilmesi gerekiyor.

AVM’LER HAFTANIN 1 GÜNÜ KAPALI OLACAK

CHP’nin iktidarında AVM’ler haftanın bir günü kesinlikle kapalı olacaktır. O gün insanlar ihtiyaçlarını gidip esnaftan alacaklardır. Böylece AVM’lerde çalışan işçinin de bir gün tatil yapma hakkı çıkacaktır ortaya. Yani bir taşla iki kuş vuracağız. Hem esnaf kazanacak hem AVM’de çalışan, üstelik 8 saatten çok daha fazla çalışan gencecik, fidan gibi çocuklarımız da tatil yapacaklar.

EN UCUZ KAYNAK NEREDEYSE, GİDER ONU ALIRIM

En ucuz kaynak nereden bulabiliyorsam o kaynağı alırım. İngiltere’deki tefecilere gidip de dolar bazında yüzde 6-7-8 faizle para alacağıma çok daha düşük bir yerden alabiliyorsam alırım. Bankalardaki mevduatın yüzde 52’si dolar, bu şu demek, siz Amerikan hükümetine ya da Amerikan ekonomisine sıfır faizli kredi açmışsınız. Alıyorsunuz doları kendi bankanıza koyuyorsunuz. Üretim? Üretim yok. Niçin? ‘Önümü göremiyorum’ diyor sanayici. ‘Nasıl yatırım yapacağım’ diyor. Siz eğer istikrarı sağlıyorsanız öyle IMF’ imiş, bunlardan tamamen kurtulmanız lazım. Gücümüze inanmalıyız önce. Türkiye güçlü bir ülke.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜM YERİ TBMM

Kürt sorunu bugüne kadar çözülemediyse bunun sorumlusu siyaset kurumudur. Her partinin katılımı ile bu sorun çözülmeli. Her partide buna katkı sunacak bilgi ve birikime sahip milletvekili de vardır. Bütün mesele şu, Türkiye’nin en temel sorununu parti çıkarları açısından değerlendirmeyeceksiniz. Ülke çıkarları penceresinden değerlendireceksiniz, bakışım da budur.”

DOĞU VE GÜNEYDOĞU İÇİN ÖZEL EKONOMİ POLİTİKALARI…

Doğu ve Güneydoğu illeri için özel ekonomi politikalarımız olacak. Özel bir kalkınma stratejisi izleyeceğiz. Yatırım yapan özel sektöre de uzun süreli vergi avantajları sağlayacağız. Van başta olmak üzere bir çok ili bir cazibe merkezine dönüştüreceğiz.

CHP Ekonomi Masası üyelerinin de soruları yanıtladığı programın ardından Kılıçdaroğlu ve partililer “CHP Ekonomi Otobüsü” adı verilen üzeri giydirilmiş otobüsün önünde fotoğraf çektirdi.

 

Bizi Takip Edebilirsiniz

0BeğenenlerBeğen
1,853TakipçilerTakip Et

Aylık Medya Raporu

HAVA DURUMU

Ankara
az bulutlu
7.1 ° C
7.8 °
6 °
45 %
1.1kmh
20 %
Sal
10 °
Çar
8 °
Per
9 °
Cum
9 °
Cts
10 °

En Çok Okunanlar

Yeni Yazılar